Yaşanan Olayların Türk Halkı Üzerindeki Etkileri

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Gazeteci – Yazar – Akademisyen ALİ BAYRAMOĞLU

“Toplum dediğimiz zaman birbirinden farklı gruplardan oluşan karmaşık bir bünyeyi ifade ederiz. Yani farklı yaş, cinsiyet, etnik ve inanç gruplarının, farklı ekonomik grupların olduğu, dolayısıyla her birinin çıkarının ve konumunun diğerlerinden farklı olduğu toplulukların oluşturduğu bir bütündür toplum.

Sivil toplum ise karşılıklı olarak farklı taleplerin ifade edildiği ve böylece ortak değerlerin, ortak paydaların ve ortak bakışların ürediği alış-veriş alanıdır. Her topluluk diğer topluluğa oranla farklı taleplere sahiptir. Bu farklı talepler siyasallaştığı oranda topluluklar çatışma içerisine girer. Çatışma unsuruyla alış-veriş unsurunun yani bir başka ifade ile entegrasyonun yan yana olması sürekli değişen, hareket halinde olan bir toplumu ifade eder. Bu sürekli hareketlilik içeriden olduğu kadar dışarıdan gelen girdilerle de mümkün hale gelir.

Her toplum gibi, kendine özgü yapı ve kendine özgü sorunlara sahip bir ülke olan Türkiye, son on yılda dış girdiler kadar iç girdilerin de fevkalade önemli olduğu bir değişim döneminde yaşadı. Bu değişmenin iki önemli ayağı olduğunu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi “toplumsal tabakalaşma” dediğimiz değişme, diğeri de “ekonomik nitelikli değişme” dir. Bu yaşanan dönem toplumsal nitelikli olana şu şekilde yansımıştır: Eskiden sadece ekonomik gruplar etrafında örgütlenen toplumsal gruplar yavaş yavaş yaşam biçimlerini ya da kimlikler bazında yeniden kamusal alana çıkmaya başladılar. Bu önce İslami görünürlülüğün kamusal alanda artmasıyla bir de etnik taleplerin özellikle Güney Doğu’da yoğunlaşmasıyla karşımıza çıktı. Yani bir gruba ait olma kriterinin ekonomik olandan kültürel olana doğru yaygın şekilde kaymaya başladığını gördük. Ekonomik nitelikli değişim ise Özal dönemiyle başlamıştır. Türkiye’nin kendine özgü tekelimsi yapısı bir ölçüde sürmekle birlikle bu iktisadi gruplar içerisinde bir kırılmanın olmaya başladığını, büyük sermayenin yanında küçük ya da orta ölçekli sermayenin de özellikle uluslararası entegrasyon açısından fevkalade etkin bir şekilde ekonomik sistem içine katıldığı ve talepkâr olduğunu görmeye başladık. Demek ki toplumsal taleple, ekonomik talebin üstüste oturmaya başlaması hali Türkiye’nin 1990’lardaki en önemli gerçeklerinden biri olmuştur.

Toplumsal değişme genel olarak bir dini taleple karşımıza çıkar. Bu taleplerden en temeli bireyin yeniden tanımlanmasıdır. Bizde toplumsal değişmenin unsurları patolojik bir gelişmenin sayacakları olarak görüldü ve Türkiye bunları daha çok birer asayiş sorunu olarak algılayan ve bu oranda sorunlara asayiş tedbirleriyle yaklaşmaya çalışan bir siyasi niteliğe bürünmeye başladı. 28 Şubat değişen toplumu yönetemeyen ve yönlendiremeyen bir idare mekanizmasının zamanla otoriterleşerek sonunda o otoriter mekanizmalarla yönetemediğini zapturabt altına alınan girişiminin adıdır ve yapılan şey temelde sistemin ve tedbirlerin otoriterleşmesiyle ilgilidir ki Türkiye zannediyorum 90’lardan itibaren bunu yoğun bir şekilde yaşadı. Bununla toplumsal taleplerle ortaya çıkan her talebin doğru olduğunu da söylemek istemiyorum.

“Demokrasi nedir?” diye sorduğumuz zaman demokrasinin aslında eski çağlardan beri bir eşitlik arayışı olduğunu görüyoruz. Çok uzun yıllar bu eşitlik arayışı; Sosyalist mekanizmaya baktığımız zaman benzeşme, Kominist eşiti standartlaşma, Liberal eşitlik anlayışı yakınlaşma üstüne kurula gelmiştir. Fakat sonra değişmeyle birlikte öyle bir dönem geldi ki farklılığını koruyarak eşitlenme anlayışını getirdi. Bu açıdan baktığımızda İslami kesim özellikle 1980’li yıllardan sonra kamusal alanda görünür olmaya başladığı zaman aslında şunu söylüyordu: “Ben de olmak istiyorum” diyordu yani aslında kendiliğinden demokratik bir yön içeriyordu. Böyle olmakla birlikte bu talebin ifadesi tam tersi bir yön de ilerlemiş ve bir siyasalın ifadesi olarak karşımıza çıkmıştır. Etnik Kürt Meselesi’nde de aynı şey olmuştur. Türkiye’de farklı gruplar arasındaki ilişkilere hakemlik yapan bazı değerler ve ortak paydalar, hakemlik kabiliyetlerini yitirip bizzat çatışma desteği haline gelmeye başlamışlardır. Bunlardan bir tanesi İslam değeri diğeri de Laiklik dediğimiz din-siyasa ilişkilerini tenzih eden diğer büyük mekanizmadır.Yani 28 Şubat’ta sadece bir siyasi irade yoktur, bir toplumsal kaosun kendi kendisini yönetememesi de mevcuttur.

Türkiye 28 Şubat’ı yaşarken olumluyu ve olumsuzu bir arada yaşadı. Bebeğin atmosferle teması sonucu üşüyüp ağlaması gibi olumsuzu her zaman ilk ve açık yaşarız, olumlu ise hep alttan ve ikinci gelir. Türkiye’deki toplum da 28 Şubat’ın olumsuzluğunu açık yaşadı. İddia edilenden çok farklı olarak inancın toplumla, siyasetle temas ettiği ve bu temasın monolitik blok olmadığı, İslami değerler kadar bireysel değerlerin de ön plana çıkmaya başladığı bir sürece girmiş görünüyor. Ben bu sürecin çok kolay geri çevrilebileceğini sanmıyorum. Yalnız bu işi yaşayanların bu süreç üstünde çok yoğun bir şekilde düşünmesini, tartışmasını önemsiyorum.

Bugünün en önemli hadisesini Hizbullah olarak görüyorum. Bu hadisenin daha çok toplumsal yönü beni ilgilendirmiştir. Evlerden arka arkaya çıkan cesetler, yapılan açıklamalar ve bazı insanların kafasında oluşan sorular, kuşkular. Bunlarla ilgili elimizde somut bilgiler olmadıkça bir hükme varmanın söz konusu olmadığı açık. Ama şu da bir gerçek ki; siyasi gelişmelerin hepsini yanyana koyduğumuz ve Türk geleneklerine baktığımız zaman Hizbullah olayını bir kaç faktörle açıklayabiliriz: Bir tanesi Hizbullah’ın devletle ilişkilendirilerek oluşturulmuş olması, ikincisi bir taşeron örgütün sonradan bağımsızlaşarak kendi başına varlığını sürdürmüş ve ilerleme kaydetmiş olması, üçüncüsü bu örgütün yurt dışında başka gruplar tarafından kullanılıyor olması, belki bir dördüncü olarak şu anda devletin onlara yönelik büyük bir temizlik harekatına girişmiş olma ihtimali eklenebilir. Şunu söylemek gerekir ki bu tür olaylarda Türkiye’de tek doğru yoktur. Ama Hizbullah’ın İslami Hareket’le bağlantısını da göz ardı etmemek gerekir. Bu bakımdan bir kere “İslam” ile “İslami Hareketler’in” birbirinden ayrı olduğunun farkına varılması gerekir. Yaşanan son gelişme çok kuvvetli bir şekilde bu gerçeğin altını çizmiştir. Hizbullah’ın yaptığı tespit edilen uygulamalar, kesinlikle “insani ” ve “İslami ” olamaz fakat bu insanlar cennete gideceğine inanarak Allah’ın adıyla cinayetler işliyor. Bundan dolayıdır ki artık çok net bir şekilde dini olandan değil dini hareketlerden yola çıkarak meseleye bakmak ve bunların içerisinde bir ayrıştırma yapmak gerekiyor.

Bir toplumsal durumun kendisinden yola çıkmayıp o toplumsal durumu onun referansı olan kaynakla birleştirerek anlatma eğilimi benim için “Fundamentalist Eğilim” dir.”

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden hazırlanmıştır.

Hazırlayan: Dilek Karataş

 

Önceki Yazı

LDP ve Amaçları

Sonraki Yazı

28 Şubat Sürecinde Türkiye

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir