28 Şubat Sürecinde Türkiye

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

YDP Genel Başk. Hasan Celal GÜZEL

2 Ağustos 1997

“Son altı yılın gündemi, aslında son kırk yılın da gündemidir. Bu dönemlerde zaman geri planda kalmıştır. Ancak demokrasilerde hep böyle olmuştur. Demokrasinin kültürümüze yabancı olması, bizim ona karşı antipatik olmamızı gerektirmez. Demokrasi aleyhine sloganlaşmış “demokrasinin ve İslam’ın çatıştığı” şeklindeki iddiaya katılmıyorum. Aslında demokrasiyle kastedilen ilkelerin, özünde İslam’a aykırılık olmadığı kanaatini taşıyorum. Bir takım sloganlar neticesinde demokrasi batıl bir sistem olarak görülmektedir. En azından çekilen sıkıntılar çerçevesinde, hiç değilse demokratik sistemin, kendini hür olarak ifade etme ve inandığını yaşamada bir metod olarak tercih etmesi gerekirken, bu slogan siyaseti yüzünden bu açmazdan kurtulamıyoruz.

Önceleri İslam dünyasını fundamentalizmle itham ettiler. 1989’da komünist rejim yıkıldıktan sonra İslam’ın bir tehlike olduğu tezini evvela Humeyni İran’ıyla sonraları Cezayir’deki olaylarla göstermek istediler. Cezayir’de seçimleri kazanan partinin iktidara gelmesi özellikle Fransa’dan etkilenen Silahlı Kuvvetler tarafından engellendi. Onlara göre; İslami rejim, kendilerinden başkalarına hayat hakkı tanımayan bir rejimdi, dolayısıyla laikliğin olmadığı yerde demokrasi de olmazdı. Şu anda Türkiye’de, inananların karşısına çıkarılan rejim bu şekilde oluşturulmuştur.

Bugün Türkiye’de yaşanan demokrasinin 3 temel problemi var. Bu problemler diğer ülkelerde de tam olarak aşılabilmiş değildir.

1. Lider hakimiyeti, vesayeti ya da patronajı ve parti içi demokrasinin olmayışı. Halkın, istediği kişileri değil, ancak listelerdeki kişileri seçebilmesi.

2. Medyanın gittikçe güçlenmesi neticesinde, psikolojik yönlendirmenin meydana gelmesi.

3. Paranın iktidarla olan ilişkisinin artması, oyların satın alınması. Bu Türkiye gibi gayri safi hasılanın çok düşük olduğu ülkelerde ciddi oy kaymalarına sebep olabiliyor. Ancak tüm bu yanlışlıklar demokrasi içinde telafi edilebilir.

Bizim medeniyetimizle (özellikle Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin dönemi) Batı medeniyetini mukayese ettiğimizde çok önemli benzerlikler gösterdiğine inanıyorum. Demokrasilerde en önemli özellik temel hak ve özgürlüklerdir, insan haklarıdır. İnsan hakları bakımından Peygamberimizin ve hutbesinin henüz aşıldığı söylenemez.

Bugün Türkiye’de bir irtica tehlikesi yoktur. Eğer irticayı sözlük manasıyla “gerici” olarak alırsanız, gericiliği 1997’de postmodernizme geçilen bir dönemde, hem de demokrasinin bile artık yetmediği, katılımcılığın en küçük STK’lara kadar uzandığı bir dönemde millete dayatma yapmaktır, diyebilirsiniz. Ancak klasik istihbarat raporlarında bahsedilen irticadan kastedilen Humeyni İran’ındaki gibi insanların -benim de tasvip etmediğim ve İslam’a uygun da görmediğim- belli bir dine, düşünceye zorlanması, adeta icbar edilmesidir. Türkiye’nin geçmişine baktığımızda ne Osmanlı’da ne de Selçuklu’da böyle bir uygulamanın olmadığını görürüz. Asr-ı Saadet’te de böyle bir uygulama yoktur. Tarihimizde İslam’ı kabul etmediği için öldürülen tek bir şahıs yoktur.Sultan Mehmet Bosna’yı fethettiği zaman oradaki halka ibadet konusunda yardım edilmesini ve hatta kiliselerinin inşa edilmesini emir buyurmuştu. Şu anda bile dünyanın hiçbir medeniyeti bu seviyeye gelmemiştir. Bugün bütün dünyada insanlar 19. asrın pozitivizmi ve 20. asrın modernizmini aşarak, metafizik arayışlar içerisine girmişlerdir. Dinin çok daha önem kazanacağı gelecek bilimcileri tarafından da kabul edilmiştir ve bu Batı’da şimdiden başlamış durumdadır. Türkiye’de ise benim imanı, irfanı temiz vatandaşım kendi mütevazı yaşantısında, inançlarını yaşayabilmek için ellerinden geleni yapmaya çalışmaktadır.

Buradan Türkiye’deki hadiselere dönersek bir takım kişiler mahfuz kalmak şartıyla bütün bu olanlara mazlumların dışında ne liderler ne milletvekilleri ses çıkarıyor. Bir kısmı ise zaten darbecilere çanak tutuyor. Aslında mağdurların da sesi çıkmıyor. Refah’lısıyla, DYP’lisiyle sanki korkunun ecele faydası varmış gibi seyrediyorlar. İşte bu şekilde devam ettiği takdirde, inşallah haksız çıkarım ama, korkarım iki ay içinde RP’yi haksız bir şekilde kapatacaklar. Bir taraftan da halkın demokratik tepkilerine başta Cumhurbaşkanı, Başbakan olmak üzere Bakanlar Kurulu, cunta ileri gelenleri ellerinden geldiği kadar engel olmaya çalışıyorlar. Medya ise şeriatçılar isyan etti, irtica ayaklandı havasını vermeye çalışıyor. Halbuki Allah’tan sonra en büyük ve kudretli olan halktır. Eğer bir avuç silahlı cunta kuvveti, dünyanın herhangi bir yerinde büyük zulümlerle halk kitlelerini esir etmişse, bunda o halk kitlelerinin de rolü vardır.

Ben bu hareketin asgari 200 yıllık bir hareket olduğunu, halkından ve kendi değerlerinden kopmuş bir takım yarı aydın asker ve sivil bürokratın, içinden çıktığı halkı beğenmemesinden kaynaklandığını, bu temayülün de yabancı kaynaklı bazı ideolojilerden etkilendiğini düşünüyorum.

Birkaç gündür açıkladığım belgelerde maksatlı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri halktan kopuk bir kuvvet olarak gösterilmek isteniyor. Aslında bu cuntanın işidir. Onlara göre “halk tamamen gericidir, irticacıdır. Dolayısıyla bununla ilgili bütün derneklerin, vakıfların, kaymakamların,valilerin takip edilip fişlenmesi, Silahlı Kuvvetlerde bulunanların da atılması gerekir.”

1960’tan itibaren bizim milletimiz maalesef kendi iktidarını gerçekleştiremedi. 1921 anayasasını mahfuz tutarsak hiçbir anayasa bu milletin anayasası olmadı. 1960’tan sonraki anayasalar, asker-sivil bürokrat tarafından halka rağmen, halk için anlayışını dayayarak, devleti fertlerden, milletten kurmak için yapılmıştır. Halbuki batı anayasalarında ferdi, devletin karşısında koruma anlayışı vardır. Bizde devlet, onlarda fert ön plandadır.

Tarihimize 4. darbe olarak geçecek olan 4.Şubat’la başlayan süreç 28 Şubat muhtırasıyla devam etmiştir. Burada alınan 18 karardan 16’sı insan haklarına, temel hak ve özgürlüklere ve anayasanın 43 maddesine tamamen terstir. Refah-Yol ve iktidarının bu müdahaleler ve dayatmalar karşısındaki acziyeti bu işin hızlanmasına yol açmıştır. 28 Şubat’ta atılan imzalardan sonra Cunta ve Batı Çatışma Grubu kurulabilmiştir. Bugünkü rejimin adı militarist bir cunta rejimidir.

Demokrasi sadece şeklen mevcuttur. Bu krizden ancak herkesin partiler üstü bir gayretle demokratik tavrını koymalarıyla çıkabiliriz.

Bizim halkımız kıyama müsait değildir. Yapabildiği en büyük kıyam 1950’deki tam bir halk hareketi olan seçimlerdir. İşte milletimiz buna müsaittir. Halkımız geçmişte yapılan hiçbir isyanın, ayaklanmanın içinde olmamıştır. Bunların içinde ya ilmiye sınıfı, ya asker, ya yeniçeriler olmuştur. 27 Mayıs darbesinde de hem yargı, hem de üniversiteler vardı. Bugün de öyle, bir tarafta Genel Kurmay’ın birifinglerinde bir takım antidemokratik eylemleri ayakta alkışlayan yargıtay mensupları, diğer tarafta milletin her türlü doğrularına karşı, yanlışı müdafa edenler… Aslında bu bizim geçmişimizden tevarüs etmiştir. Bakarsanız aynı yabancılaşmayı orada da görürsünüz. İşte bu yüzden bugün millet kıyam etmiştir. Ama bu demokratik tepkinin devlete, hele peygamber ocağı olarak bildiğimiz orduya karşı olmadığını samimiyetle ifade etmeliyim. Bizim mücadele ettiğimiz, halkın karşısında olan güçlerin bu mübarek orduyla, o mukaddes devletle hiçbir alakası yoktur.

Bütün bunlardan kurtulmanın birinci şartı halkın kendi oylarına sahip çıkması, ikinci şartı eğitim, üçüncüsü ise genel seçimlerdir. Bunun mutlaka parti hesapları dışında tutularak, demokratik güçlerle jakoben güçler arasında geçmesini sağlamak gerekir.

Bir tarafta RP, DYP, MHP,  BBP, YDP, YP, MP, DP, yani demokratik bütün partiler diğer tarafta ise klasik anti- demokratik, jakoben, Marksist, zangoç partiler. Bunlara Sol demekte yanlıştır. Çünkü Avrupa solu demokrattır ve kendi değerlerine saygılıdır. Bu darbeci partilere maalesef birde neo-zangoç parti ANAP eklendi. Bugün ANAP halkın iradesinin, halkın değerlerinin karşısındadır. Sağ gösterip sol vuran boksör gibidir. ANAP milliyetçi, muhafazakar tabanını çekerek karşı tarafta yer almışsa demokrasi mücadelesinde problem ve zafiyet var demektir. Esasen bu milletin dinine, imanına karşı olup da oy alan bir parti görülmemiştir. Onun için de ANAP kendi idam fermanını imzalamış, mezarını kazmaktadır. Seçimlerde %10’un altına düşmesi kaçınılmazdır. Bir de birbirine tapanlar partisi DSP var. O da bu tarafa çekilebilirse iyi olur. Böyle olursa hem %50’den fazla oy alınmış olur hem de Cezayir sendromu aşılmış olur. İşte bunlar sağlandıktan sonra Türkiye’de rejim normale döner.

Şunu hiç unutmayalım 21.asır Türk-İslam asrı olacaktır. Ben bunun gerçekleşeceğine inanıyorum.Çileler çekilecektir, birtakım problemler olacaktır ama yine de ben karamsar değilim.
Sizler de kendinizi önemseyin, küçük görmeyin. Bazen bir tek kişinin pek çok şeyler yapabileceğini tarih bize göstermiştir.”

 

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden yapılmıştır.

Hazırlayan: Emine Ünlü

 

Önceki Yazı

Yaşanan Olayların Türk Halkı Üzerindeki Etkileri

Sonraki Yazı

Siyaset Üzerine

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir