Kalp Tutulması

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Necmettin ŞAHİNLER

2 Mart 2013

Ahmet Yüksel Özemre’yle 1986 yılından Hak’ka göçtüğü yıla kadar yaklaşık otuz yıl birlikteliğimiz olmuştur. Toplum onu daha çok pozitif bilim sahibi olma yönüyle tanır. Manevi hayatında gizli kalmayı, sırlı olmayı kendisi tercih etti. Bu sebeple o yönü belli olmadı. İrfani neş’esini çok az insanla paylaştı. Tanıştığımız günden sonra dokuz yıl içerisinde bir çok şeyi paylaşmamıza rağmen tasavvufla ilgili bir kelime konuşmadı. ‘Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’ kitabında, o küçük dükkanın içinde kurulan Tasavvuf Akademisini anlatmaya başladığı anda ben kendisini keşfettim ve böylece bu abi-kardeşlik, başka bir alana kaydı. Yolunu, neş’esini öğrendim. Sağolsun o da bize kapılarını, gönlünü açtı. Allah onu da bu aleme renk vermiş, eser vermiş kamil zatların tasarrufunu ve himmetini de üzerimizden eksik etmesin. Allah onların ilminden ve hayatından hepimizi nasiplendirsin.
Sohbetimizi; son kitabımın içindeki ‘Kalbin Üç Hali’ ve ‘Tam Kelimelere Sığınmak’ konularının üzerinden yapacağız.
Su, asli hüviyeti su olmakla beraber bize sıvı, buhar ve buz olarak gözüküyor.  Aslı sudur; fakat bir mertebeye geliyor adına buhar diyoruz, bir mertebeye geliyor adına sıvı diyoruz, bir mertebeye geliyor adına buz diyoruz. İrfani dilde bu türden çoğalmanın mevcut olduğu aleme, kesret alemi denir. Bu çoğalma ‘hakikat’in çoğalmasıdır. Eğer suyun üç halini gördüğümüz gözle bu eşyaya bakarsak; her biri farklı isimler olmasına rağmen aralarında tek bir hüviyetin olduğunu görürüz.
Tarikat, hakikati ararken bize böyle bakmayı öğretir. Tarikat, insanın gördüğünün son hakikat olmadığını, görünenin batınında/fevkinde bir anlamın olduğunu gösterir. Hz. Peygamber’in sözüyle; eşyanın arkasındaki hüviyeti görmeyi öğretir. Eşyanın hakikati demek; o Hüviyetin, o Gücün, o Hakkın, o Kudretin kendini izhar ettiği tecelligahları seyretmek, görmek demektir. Araz yani başka bir şeyin varlığıyla kendi varlığını gösteren şeyler çoktur ama hüviyet tektir.
Kamil insanlar aleme baktıkları zaman bu alemin Hak’kın/Allah’ın birer perdesi olduğunu çok iyi görürler. Arifler için kullanılan bir ifade vardır. Derler ki; ‘onlar, Sevgililerini hangi kıyafete girerse girsin tanıyan insanlardır’. Perde, bu alemdir/eşyadır. Gözümüze çokluk gibi görünen bir şehadet alemidir. Ama bu şehadet aleminde, bir perdeyi görmek bir de o perdenin arkasına geçmek vardır. Arkasına geçince bir bakıyorsunuz Karagöz de O Hacivat da O…
O Kudret, her tecelligahta başka bir isim altındadır. Allah, Hakk, İlah, Rahman…
Bu isimlerin her birinin geçtiği ayetlerde anlamlar farklıdır. Hepsi Allah’ın isimleridir, ama ayetlerin konularına ve mertebelere göre isimler değişir.

Biraz kalbi anlatalım:
Kalp sözcüğü Kur’an-ı Kerim’de yaklaşık 131 yerde geçiyor. İnsanın gönlüne isim olarak verilmiş kalp sözcüğünün anlamı; anlık değişen, kalıptan kalıba giren demektir. Biz bunu Peygamberimizin dua ederken; ‘Ey kalpleri halden hale sokan Allah’ım’ ifadesinden anlıyoruz.
İrfani düşüncede; her şeyi içinde toplayan Hakikat’e veya insanın ölümsüz Hakikatle irtibat kurabileceği organa veya merkeze kalp denir. Kalp, akıl üstü bir keyfiyeti yaşayabileceğimiz, idrak edebileceğimiz bir oluştur, insanın manevi merkezidir. Kur’an’dan anlıyoruz ki; eğer kalbiniz dengeye gelmemiş, itminana ermemişse Allah’ı anlama konusunda çok eksikleriniz olabilir. Demek ki Kur’an’ı anlamanın bir yolu da itminan sahibi bir kalbin olmasıdır. Hacc suresi 46.ayette; ‘Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözü) kör olur.’ Türkçedeki ‘basiret’ sözcüğünü kalple ilişkilendirebiliriz. İnsanın kalp gözü körelmişse hakikati anlaması mümkün değildir.

Allah insanların kalplerini durup dururken mühürlemez. Eğer mühürlenmişse bizler o hakikate ters davranmışız demektir. Yani hem güneşe arkamızı dönüyoruz hem de güneş bize vurmuyor diyoruz. Yönümüzü değiştirmemiz lazımdır. Kur’an, kalple akıl arasında bir ilişki kuruyor. Mesela Araf suresi 179’da; varlığı inceden inceye düşünüp sırları keşfedemeyen kalplerden bahsediyor. Fakat o kalplerden bahsederken; ‘Gerçek şu ki; biz kalpleri olup da gerçeği kavramayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitmeyen varlıklardan ve insanlardan çok canlar, cehennem için ayırmışızdır’ buyuruyor. Çok celalli bir ayettir. Fakat bizi ilgilendiren; akletmenin merkezi olarak aklı değil kalbi göstermesidir. Kur’an-ı Kerim’de akıl, salt anlamda kullanılmaz. İşlevsel akıl olarak kullanılır. Dinin tanımı içinde de akıl vardır. O tanıma göre din, aklı olmayanı sorumlu kabul etmiyor. Ama aklın ilk anda anlamadığı gerçekliklerin varlığını da kabul etmek gerekir. Amaç; akılla vahyi, akılla gönlü, cüzi akılla külli aklı, aklı meaşla aklı meadı buluşturmaktır. Dar akıl yani eşyaya endekslenmiş akıl, külli akılla buluşmalı ki, eşyanın batınını hakikatini görebilsin.

Meallerde akıl ve ‘lübb’ kelimeleri, kalp ve fuad kelimeleri aynı anlam gibi tercüme ediliyor.  Halbuki bir kalp yanıp tutuştuğu anda adı fuad olur.
Dine davette peygamberler ve kitaplar, akıl sahiplerine hitap ederler. Fakat muhataplarını akıl üstü gerçekliklere çağırırlar. Akıl her şey için yeterli değildir.
Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir’le hicret ederken müşrikler onların peşinden iz sürmede son derece güçlü ve yetenekli birini gönderirler. Rivayetlere göre iz sürme konusunda o kadar maharetli ve aklını o kadar ince kullanırmış ki hangi ayak izinin nasıl birine ait olduğunu ve hangi işaretin iz sürücüyü nereye götüreceğini bilirmiş. Fakat biliyorsunuz bu akıl sahibi, mağaranın ağzına kadar gelir, Peygamberimizin ifadesine göre sadece eğilse görecekken aklı, kapıdaki örümcek ağına takılır.
Akıl sahipleri bizi bir yere kadar götürüyor. Ondan öteye/asıl menzile vahiy sahipleri götürüyor, ötelerden haber getirenler götürüyor, aklımızı üst akılla, vahiyle, manevi akılla buluşturan insanlar götürüyor.
Peygamberimiz (S.A.V.) 40 yaşlarında Hira Dağında inzivaya çekildiğinde, tefekkür ederken kendisine bir üst akıl/Cebrail ulaşıyor. Adı üstünde Cebir! Peygamberimiz;‘beni sıktı, oku dedi ve bıraktı. Ben okuma bilmem dedim. Bir daha sıktı ve bir daha oku dedi…’ buyuruyor. Biz uzun yıllar ‘oku!’ emrini okuma-yazma olarak anladık. Okuma-yazma bilmeyen bir topluma ilk emir böyle bir okuma mıdır? O okuma emri, kadim Arapçanın kültürel kodlarına göre salt okumak anlamına mı gelir? Aslında bu emre göre Peygamberimiz ilk önce, kendisini kuşatan alemin ayetlerini sonra kendisinin kuşattığı alemi okuyacaktı.
Fussilet suresi 53.ayette; ‘size hem afakınızda/dış dünyanızda hem de enfüsünüzde/iç aleminizde ayetlerimizi göstereceğiz…’ buyrulmaktadır. Adeta denir ki; ‘gayret edin, içinizdeki alemin ve dışınızda sizi kuşatan alemin ayeterini çözmeye!’

Ayetler üzerinde çalışırken kalbin üç halini gördüm. 1. Kalb-i Selim, 2. Kalb-i Münib, 3. Kalb-i Mutmain.
Şuara suresinin 88-89.ayetleri, kalb-i selimi anlatır: “Ogün (din/hesap günü) ne mal-mülk ne de evlatlarınızın size bir faydası olmayacaktır. Sadece Allah’ın huzuruna kötülükten korunmuş/selim bir kalple çıkanlar kurtulacaktır.” Ayeti tersinden okursak; kalb-i selime sahip olmak, bütün olumsuzluklardan kurtulmuş, masivadan arınmış bir kalbe sahip olmak demektir. Selim, İslam kelimesiyle aynı kökten gelir. Selim kalp; Allah’ın hükümlerine, Hz. Peygamber’in yoluna, sünnetine, tavrına, tarzına itirazı terk etmiş bir kalp demektir. Selim hale gelmiş, teslim olmuş, kurtuluşa ermiş bir kalp demektir.

 

 
Kaf suresi 33-34.ayetlerde ise kalb-i münib geçer: “ Onlara: ‘İşte bu cennet, Allah’a yönelen, O’nun buyruklarına riayet eden; görmediği Rahman’dan korkan, Allah’a yönelmiş bir kalble gelen sizlere, hepinize söz verilen yerdir. Oraya esenlikle girin! işte sonsuzluk günü budur’ denir.” Kalb-i münib adeta, geçici arzu ve heveslerden kendini sıyırmış, ilahi güzelliklerden zevk almaya başlamış, Hakikati keşfetmenin hayranlığı, hayreti, haşyeti ve ürpertisini kendi iç derununda duymuş, büyük bir tevazu ve hiçlik içerisinde ve aşk ile Allah’a yönelmiş bir kalptir. “Size söz verilen yer burasıdır!” diyerek, kalb-i münib sahibine hazırlanmış cennet gösterilecektir.

Kur’an-ı Kerim üçüncü bir kalpten daha bahseder ki o da kalb-i mutmaindir: İşte o kalp; huzura, doygunluğa, itminana, güvene erişmiş, Allah’tan razı olmuş bir kalptir. Allah hepimize öyle bir kalbe ulaşabilmeyi nasip etsin. Böyle bir kalbin sahibi, taklitten tahkik ehline dönüşmüş, nefislerini ruha inkılap ettirmiş insanlardır. Kur’an, kalb-i mutmainliğe ulaşmanın yolu için tek hedef gösterir: “Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.”
Kur’an, bir insanın Allah’ı her an aklında tutmasının yoluna zikir diyor. Üstelik sayı vermeksizin, dur demeksizin ‘çokça zikredin’ diyor. Zikrin iki boyutu vardır. Birincisi; size unuttuğunuzu hatırlatır. İkincisi; hatırladığınızı bir daha unutmamak için tekrar edersiniz. Tezekkür geçmişe yönelik bir hatırlamadır. Kur’an’da ‘tedebbür’ diye bir kavram daha vardır. Tedebbür kavramı, geleceğe yönelik bir hatırlama, tedbirdir, ince düşünmedir. Yani bir işin geleceğini, arkasını görebilmek demektir. Burada tefekkür kavramı da vardır. Bir insanın tefekkür ehli olması için; tezekkürle tedebbür arasında teakkul edip onu tefakkuha dönüştürmesi gerekir. Tefekkür bu işin zirve noktasıdır.

Allah, bir varlığı muhatap alabilmesi için o insanın itminan sahibi bir kalbe sahip olmasını şart koşuyor. Nefsin alt mertebelerinde olanı muhatap almıyor. Mesela Yusuf suresinde ‘kötülüğü emredici nefs geçiyor. Burada uyarılıyor ve ‘size her türlü kötülüğü emreder, aklınızı başınıza alın’ diye bilgi veriliyor. Sonra nefs-i levvame, kendi kendini kınayan nefs olarak anlatılıyor. Allah Kur’an’da bu nefse yemin ediyor. Adeta diyor ki; düşün! Levvame üzerine düşün! Nefs-i Levvame, otokritik yapan, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çeken, hatalarından, günahlarından dolayı pişmanlık duyan, tevbe eden, kendini kınayan nefstir. Fakat bu nefs, aradan yarım saat geçince tekrar aynı günaha düşüyor. Tekrar pişman oluyor, bir gün geçince yine günah işliyor. Bir düşüp bir kalkma hali içindedir.
Sonra nefs-i mülhime ve ondan sonra nefs-i mutmaine geliyor. Ayet; “Ya eyyetühennefsül mutmainneh”  nidasıyla başlıyor. Buradaki ‘Ya’ ifadesi, Dostun dosta hitabıdır. Yani bir anlamda; ‘seni ancak burada kendime dost görüyorum, sana seslenecek çizgiyi, senden istenecek bir kalbi şimdi gördüm karşımda’ demektedir. Sanki şöyle seslenmektedir: ‘Ey itminan bulmuş, Bana itirazı terk etmiş, teslim olmuş, ancak Bana dönmüş kalp! Sen ki benden razı oldun, Ben de senden razıyım. Razı olmuş kullarımla birlikte olmayı hak ettin.’ Bütün bunların muhatabı, kalbi mutmain olmuş kullardır.

Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet:
“Şeriat asıldır. Şeriatın batını tarikattır/şeriattan hakikate giden yol tarikattır. Şeriatla hakikati cem etme, bir araya toplayabilme ve yaşayabilme yeteneği marifettir.” Toplumumuzda şer’i yönü ağır basan insanlar olduğu gibi hakikatin hayranlığıyla şer’i tarafı biraz gevşek tutan insanlar var. Fakat ideal olan; şeriatla hakikati mezc eden, hem kesrette vahdeti hem de vahdette kesreti cem eden fakat bu arada farkı ihmal etmeyen, tenzihi yaşarken teşbihi göz ardı etmeyen, teşbihi yaşarken tenzihi göz ardı etmeyen daha da ilerisi tenzihle teşbihi tevhid eden insanlar olmaktır. Hz. Peygamber gibi olmaktır. Her peygamber ‘Hakikat’in bir vechesine ışık tutmuştur. Hz. Musa bir tenzih peygamberidir, Hz. Nuh bir tenzih peygamberidir. Öte yandan Hz. İsa ‘Hakikat’i gözümüze sokmuştur. O bir teşbih peygamberidir. Siz Allah’ı varlıkla endekslerseniz şirk koşarsınız. Diğer yandan Allah’ın sübhan oluşunu ve aşkınlığını şehadet aleminin dışına atarsanız başka yoldan şirke düşersiniz. Hz. Peygamber bir vizyon çizerek bizi iki aşırı halden dengeye çekiyor. Teşbih ve tenzihi cem ederek tevhid vizyonunu bize yüklüyor.
Mutmain bir kalbe sahip olmayı Allah hepimize nasip etsin.

Böyle bir kalp sahibini Beytullah’a eşit tutmuşlardır. Allah; ‘hiçbir yere sığmam ama mü’min bir kulumun kalbine sığarım’ haberini verirken orasının bizim düşündüğümüzden çok farklı, çok geniş ve toparlayıcı bir hakikat mekanı olduğunu anlatıyor. Yine Hz. Peygamberin; ‘İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsad olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir’ hadisi de o kalbin başka bir kalp olduğuna işarettir.

Şeriat ve Hakikat ayrımı, insan zihnine uygun bir ayrımdır. Oysaki Hakikat bir bütündür. Biz bu bütünü daha iyi anlayabilelim diye ayrıma tabi tutuyoruz.
Bakara suresi 260.ayette; ‘Ey Rabbim! Ölüleri nasıl diriltirsin bana göster’ diyen Hz. İbrahim bir tevhid peygamberidir. Ayetin devamı şöyledir: ‘Ey İbrahim! Sen iman etmedin mi?’ Alim, Habir ve Latif olan her şeyin en ince bilgisine sahip olan Allah, böyle bir soruyu neden sormuş olabilir? Tefsirlerdeki izahından hareketle adeta şöyle buyurur: ‘Ey İbrahim! Ben senin iman edip etmediğini ve her halini en iyi bilenim. Bu soru aramızda kalmasın. Ben istiyorum ki 21.y.yıla gelip adı Ayla olan Fatma olan her kim olursa olsun böyle bir soruyu “Ey Rabbim! Taklidi olarak iman ettiğim ya da ‘işittik ve itaat ettik’ hitabının muhatabı olarak iman ettiğim şu gerçekliğin hakikatini bana göster” diyerek sorduğunda ona bir kapı açılsın.’ Bizim imanımız taklide endekslenmiş bir imandır. İmanımızı ilmel yakinle yani şeriatla kurduk. Aynel yakin ve hakkal yakini sağlayacak olan ise hakikattir.
Şimdi Hz. İbrahim’in cevabına bakalım. O der ki; ‘Elbette iman ettim. Ama istedim ki kalbim mutmain olsun/itminan bulsun.’ Yani adeta der ki; Sen benim iman edip etmediğimi çok iyi biliyorsun. Ama bunu gözümle de göreyim, içselleştireyim, yaşayarak hissedeyim istedim. İbrahim Peygambere arkasından zorlu bir vazife gelir: Ayetin devamında; dört tane kuş tutması, onları alıştırması, kesip parçalaması birbirine karıştırdıktan sonra başlarını yanında saklayarak her bir parçasını birer dağın üzerine koyması istenir. Hitabın devamı şöyledir: ‘Sonra çağır, koşarak sana geleceklerdir. Bil ki şüphesiz Allah Aziz ve Hakimdir.’ İnandığımız hakikatin, aynel yakin ve hakkal yakin yaşanması budur. Fakat bunun bir faturası vardır ve o yüzden bu yol genel bir yol değildir. Genel yol şeriattir ve Hz. Peygamber bu yolu tebliğ etmiştir.

Eğer siz tarikata ve seyr-i süluk içine girmişseniz bir yol gösterici sizin kolunuza girer, birlikte yürür ve sizinle hemhal olur. Sizin yakanızı bırakmaz. İşi anlayana kadar size hissettirene kadar sizinle beraberdir. Sonra; ‘Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulüne iman ediniz’ hitabıyla imanınızı, inandığınız her şeye inancınızı tazelemeniz gerekmektedir. İki gününüz birbirine denk olmayacak ve ziyana düşmeyecek şekilde yaşamanız ve her gün yeniden Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmanız gerekmektedir. ‘O her an yeni bir iştedir’ ayetinin sizde her an tecellisi için sizin de her an yeni bir işte olmanız gerekmektedir. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya başladığınızda, iman ettiğiniz şeylerin arka planındaki hakikatleri görmeye ve yansıtmaya başlayacaksınız. İşte o zaman itminana ermiş huzur içinde bir kalbe sahip olacaksınız.

Kelime-i Tevhidi söyleyenler Müslüman, Kelime-i Şehadeti söyleyenler Mü’minlerdir. Ayetteki; ‘sen söyle Habibim, Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü’min erkeklerle mü’min kadınlar…’ ayrımı ya da bedeviler gelip biz iman ettik dediklerinde Allah Rasulü onlara; ‘iman ettik demeyin, Müslüman olduk deyin’ açıklaması farklılığa işarettir. Bizler Müslüman gözüküyoruz. Ne zaman kelime-i tevhidi, kelime-i şehadete dönüştürürüz, o zaman mü’min oluruz. İşte o zaman mü’min mü’minin aynası olur. Hakkın aynası kesiliriz. Hakikat sahipleri böyledir.

Hudeybiye anlaşmasını bilirsiniz. Çok sıkıntılı bir süreçten sonra bir ağaç altında Peygamberimiz ve ashab, ellerini birleştirerek İslam için mücadele edeceklerine dair biat ettiler. Buraya kadar olan kısım şeriat kısmıdır. Arkasından gelen ayette; “Allah’ın eli onların elleri üzerindedir” buyrulmaktadır. İşte orası Hakikattir. Yani biat eden eller şeriat, o ellerin üzerinde kimin elinin olduğunu bulmak Hakikattir.
Hz. Peygamber; “Rabbim hayretimi arttır!” ya da; “Eşyanın hakikatini bana göster!” niyazında bulunarak adeta ‘Senin güzelliklerini, efalini, sıfatını, zatını hissettirecek delilleri bana sürekli müşahade ettir, göster ki Sana karşı hayranlığım hiç kesilmesin’ demektedir. Ayrıca Cibril hadisindeki ‘ihsan’ tanımında Allah’ı görüyormuşçasına amel etmek de hakikattir. Aslında görürmüşçesine diye bir şey olmaz. Ya görürsün ya görmezsin, bu kadar açık ama biz görmüyoruz. ‘Fe semme vechullah(Allah’ın veçhi her yerdedir)’ diyen Zâtı göremiyorsan bil ki; sana çok yakın ama sen göremiyorsun. O yakınlığın şiddeti, zuhurunun şiddetinde kendini gaybediyor da onun için göremiyorsun.

Kalp Tutulması:
Güneşle ayın arasına dünya girdikten sonra dünyanın gölgesi ayın üzerine düştüğü zaman ay tutulması oluyor ve bu durum yaklaşık bir saat kadar sürüyor. Hatta fıkıh kitaplarında –ne kadar sahihtir bilemiyorum- ama bunun bir namazı bile vardır. Kur’an-ı Kerim aydan da güneşten de çok örnek verir. Hem güneşi hem de ayı Allah’ın kudretinin birer tezahürleri, nişanları olarak anlatır. Ayet kavramı bildiğiniz gibi Kuran-ı Kerim’i oluşturan kısa sözcükler, harfler değildir. Allah’ın kudretine, eşsizliğine, sonsuzluğuna, gücüne, saltanatına işaret eden her şey ayettir. Kuran-ı Kerim’i inceden inceye tetkik ederseniz gözyaşı bile bir ayettir. Varlık ayettir, Allah’ın kelimeleridir. Güneş ve Ay da böyledir. Güneşle aydan bahseden ayetlerdeki mesajlar, çok enteresan nüans farklarıyla bize gelir. Klasik meallere bakarak bu nüansı yakalayamıyoruz. Mesela Arapça’da güneşten bahsederken ışığından ziya diye bahseder. Ama ayın ışığından nur diye bahseder. Güneşin ziyası, ayın nuru vardır. Ziya; asıl ışık, Nur; asıldan alanı yansıtan ışık demektir.

İrfanî dilde güneş, insanın ruhânî yönüne veya Cenab-ı Hakkın Nur-u Zâtına işaret eden bir remiz, bir semboldür. Güneş Allah’ın zatının Nuru ve ruhu yansıtan bir remiz olduğuna göre ay neyi yansıtır? Ay Allah’ın sıfatlarını yansıtır. Sıfatların kemalini kendi gönlünde toplayan Hz. Peygamber’i gösterir. Mekke’den Medine’ye geldiklerinde söylenen ilahi bunun bir örneğidir. “Ay doğdu üzerimize, veda tepelerinden..”  İşte Hz. Peygamber, Allah’ın tahammül edemediğimiz, gözümüzün kaldıramayacağı o nuru, tahammül seviyemize indiren ve bize kendi benliğinde müşahede ettiren bir insandır. O yüzden Hz. Peygamber aydır. Çıplak gözle güneşe bakamazsınız ama aya bakabilirsiniz. Ay’ın maden olarak karşılığı gümüştür, güneşin de altındır. Altın erkeklere haramken kadınlara değildir. Çünkü Allah’ın sıfatları erkeğe göre hanımlarda daha fazladır. Kadınlarda Rahim sıfatı da mevcut olduğu için sıfatların hepsi onlarda tecelli eder. Doğum yapar ve anne olurlar. Allah’ın Hayy tezgâhıdırlar. O kudret onlardan tecelli eder. Erkekten tecelli etmez.

Hz. Peygamber, beni gören Hakkı görmüştür diyor. Neden öyle diyor? Bundan anladığımız; hiç kimse Kur’an’la sünneti, zatla sıfatı, Allah ile Muhammedi, vahiyle aklı birbirinden ayıramaz. Ayırdığı anda şirke girer. Çünkü tevhid bunları birleştirmekten geçer. Camilerin mihraplarındaki “Allah” lafzının, “Muhammed” lafzıyla yan yana olması beni çok rahatsız ederdi. Ama aradan zaman geçince anladım ki bunlar bir madalyonun iki tarafı, Allah sözünün açılımı bu âlem, Hakikati Muhammediye dediğinin bir tafsilinden ibarettir. Allah kendini Muhammedi tafsille zahir kılmış. İşte aynam orada diyor. Süleyman Çelebi Mevlid’de: ‘Zatıma mir’ât edindim zatını / Bile yazdım Adın ile Adımı’ derken bu gerçeği iki kelimeye sığdırmıştır.

Güneşimizin ve ayımızın ne olduğunu anladık. Şimdi güneşle ayın arasına dünyanın girişini anlatalım: Kur’an literatürüne göre dünya kelimesi bir isim değil sıfattır. Kur’an’da dünya kelimesi salt anlamda kullanılmaz. Şöyle kullanılır: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” Tek başına dünya yok. Demek ki bizim üzerinde gezindiğimiz varlık dünya değil arzdır. Dünya hakkında Hz. Ali Efendimiz çok güzel bir tanım getiriyor: “Arzın nimetlerini kullanırken ortaya koyduğumuz tavrın adıdır dünya”. Yoksa arz kötü bir yer değildir. Üzerinde yaşadığımız ve ağaçlarıyla, yeşillikleriyle, ırmaklarıyla bizm hizmetimize verilmiş dünya nasıl kötü olsun.  Bu nimetleri kullanırken göstereceğimiz tavır, dünyayı sıfat olarak karşımıza çıkarır. O zaman nasıl dünya güneşle ayın arasına girerek gölgesini bizim üzerimize düşürüyorsa, bizler de ruhumuzla kalbimizin arasına Hayatüddünya’yı sokarak onun gölgesini kalbimizin üzerine düşürüyoruz. İşte buna ‘kalb tutulması’ diyoruz. Kalb tutulunca akıl da tutuluyor. Kur’an-ı Kerim’de, kelime anlamı güneş olan Şems suresi var biliyorsunuz. Güneş ve Aya yeminle başlayan bir suredir ve ilginçtir. Bu sure der ki: “Güneşe ve onun parıltısına, Güneşi takip ettiğinde Aya yemin olsun ki”. O yüzden Arap kültüründe mehtaplı gecelere beyaz geceler denir. Beyaz gece, ayın dolunay halini gösterir. Yani güneşin ışığını tam olarak size yansıtır. Gönlü dolunaya dönmüş o güneşin ışığını tam yansıtan bir gönül bulmak sizin de zulmetinizi/karanlığınızı aydınlığa/hidayete dönüştürür. İstifade etmek lazım beyaz gecelerden.. Demek ki bir tarafımızda bize ışığıyla hayat veren bir ruh var ama kalbimizin bilen bir kalbe dönüşebilmesi için bu nefsin/hayattüdünyanın ruhumuzla/güneşimizle kalbimizin arasından çıkması gerekir.

 
Güneş kararlı ve sabittir, değişken değildir. Fakat ay çok değişkendir; hilal olur, yarım ay olur, dolunay olur, halden hale, şekilden şekile girer. Güneş gibi olursanız temkin sahibi olursunuz. Eğer kalbinizi dolunaya ulaştıramamışsanız telvin sahibi olursunuz, renkten renge, şekilden şekile girersiniz.
Kur’an-ı Kerim bize Şems suresinde diyor ki: “Elbette nefsini temizleyip parlatanlar kurtulmuşlardır. Onu kirletenler ise ziyandadır.”  Bizler nefsimizi kesafetten/yoğunluktan lelâfete veya ruha/dolunaya dönüştürüp güneşin ışığını alabileceği bir latife haline getirmemiz gerekiyor. Ve Kur’an-ı Kerim bizi kalp tutulmasından kurtaracak bir çağrı yapıyor: “Ey iman edenler! Allah ve Peygamberi size hayat verip canlandıracak bir şeye çağırdığı zaman ona icabet edin.” (Enfal Suresi 24). Ve bu çağrıya uyana başka bir tutulmanın müjdesini veriyor. Ayete dikkat ederseniz Allah ve Peygamberini aynı işlevle ve aynı yerde zikrediyor.  Tabi olmada ve işlevsellikte devre dışı bırakmıyor yani iddia edildiği gibi peygamber bir postacı değil. O yüzden tasavvufta derler ki:” Allah’la deli divane ol ama Hz. Peygambere geldiği zaman edebini takın.” Git evinin bir köşesinde Allah’a nazlan, yalvarıp yakar, şathiye yap ama Hz. Peygamber ve onunla gönül mirasını paylaşmış insanlarla çok akıllı ve ölçülü konuş.

Allah davete icabet edince Allah; kişiyle, o kişinin kalbi arasına giriyor ve müjdelenen tutulma gerçekleşiyor. Nefsi aradan çıkarmayı becerebiliyorsan Allah girer. İşte öyle bir insan ve o insanın çevresi huzurlu olur. Çünkü oradan ‘Hu’ zuhur etmiştir. Hu’nun zuhur ettiği yerde huzur olur.

 

İmam Gazali (H.450-500) kendi yaşadığı dönemde Nizamiye Medresesinin müderrisliğini yapar. Binlerce öğrencisi vardır. Bir gün böyle ders verirken kardeşi Ahmet Gazali paldır küldür içeri girer ve abisine seslenir: “Sen insanlara nasihat veriyorsun ama kendi nefsine hiç nasihat etmiyorsun. İnsanlara doğru yolu gösteriyorsun ama sen daha yolu görememişsin. Ey yumuşamayan katı taş! Daha ne zamana kadar demiri bileyeceksin de kendin keskin olmayacaksın!” bu sözler üzerine İmam Gazali, 11 yıl boyunca her şeyi bırakır ve gider. Acaba neyin peşinden gitti? Başında Bahaiddün Veled ve Seyyid Burhaneddin Tirmizi gibi iki derya olmasına rağmen Şems’in gelmesiyle Mevlana’da ne oldu? Bunlar önemlidir.
Rivayetlere göre kuyumcu Selahattin Zerkubi’nin hücresinde Şems-i Tebrizi’yle Mevlana altı ay boyunca başka bir ilim konuşmuşlardır. Şems’den sonra kuyumcu Selahattin Zerkubi Mevlana’da toplanan cezbeyi almıştır. Vakti gelince adeta şişmiş bir balon gibi olan Mevlana’ya, ondaki bilgiler insanlığa yayılsın diye ehil birinin gelmesi lazımdı. O da Hüsameddin Çelebi olmuştur. Mevlana onun için demiştir ki: ‘Mesnevi, Hüsameddin’in aklına göre yazıldı. Hüsameddin daha büyük bir delik açsaydı daha büyük şeyler gelirdi.’
•    Olay böyle.. Kur’an-ı Kerim; her ilmin üstünde başka bir ilim sahibinin olduğunu haber veriyor. Allah ilminin künhünü insanlar arasında dağıtmıştır ki hayırda yarışsınlar. Kur’an ilahi bir puzzle’dır. Tek bir yere bakmakla puzzle nasıl çözülemezse Kur’an’da bir yere bakmakla sorulara cevap bulunmaz. Puzzle’ın bir parçası Ali İmran’da, diğeri Sebe’de olabilir. Sizde onları bir araya getirme yeteneği ve toparlayabilecek bir kalp olursa Kur’an ancak o zaman kendini size açar.

•    Bazen insanlara Allah ihtiyaçlarından tecelli eder ve onlar hiç farkında olmazlar. Musa Peygamber’i bilirsiniz. Yanında çocuk bekleyen eşiyle Medyen’den Mısır’a dönerken ateşe ihtiyaçları oluyor. Çölün ortasında uzaktan bir ateş görüyor. ‘Bir kor getiririm veya belki bize yol gösterecek birisini görürüm’ düşüncesiyle gidiyor. Fakat gittiğinde umduğu ile bulduğu çok farklı oluyor. Mukaddes vadideki ateşten, yanan çalılıktan Allah’ın Kelam tecellisi yansıyor. Müfessirler; eğer Hz. Musa’nın ihtiyacı su olsaydı Allah ona sudan tecelli edecekti. İhtiyacı olan ateş perdesi/nar perdesi altında Allah onu kendi Nur’uyla buluşturuyor.

•    Nefs susunca ruh konuşur. Meryem sustuğu zaman İsa konuşmuştur. Orada başlıyor, seni muhatap kabul ediyor. Hz. İsa kıyamet günü gelecek diye bekleniyor. Hz. İsa her an geliyor, her saniye geliyor. Sizi kıyama kaldıracak, sizi canlandıracak, ruh/nefes üfleyecek. Her an o manayı yaşıyorsunuz. Dışarıda beklemeye ne gerek var!

Hazırlayan: Ersel Karataş

{jcomments on}

Önceki Yazı

LGBT Bireylerde Dini ve Manevi Eğilimler

Sonraki Yazı

Genç Kızlar Yaz Okulu

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir