İran; Medeniyetlerin Kavşak Noktası

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
15-22 Mayıs 2008
Hazırlayan: Ayla Kerimoğlu

 

Çok eski bir medeniyete sahip olan İran sınır komşumuz da olmasına rağmen siyasi ve dini mülahazalarla çok yakın durmadığımız, biraz yok saydığımız, birazda korktuğumuz bir ülke olması hasebiyle turizm açısından yeterli ilgiyi görmemiş. Son zamanlardaki gündeme gelişi ise ABD –İran gerginliği vesilesiyle oldu. Öteden beri görmeyi istediğim İran’ı, Bağdat gibi bir akıbete düçar olmadan önce gidip görme arzum daha bir öne çıktı. Belki de ABD’nin dış politikasına bir tepkiydi bu. Sonunda İran’a gitmeye karar verdiğimizde öncelikle çevremizden tepki aldık. Sonra da insanların İran’a gidip “fişlenme” korkusu yaşadıklarına şahit olduk. Aslında özgür olmadığımızı ve bir takım korkuların bizi yönettiğine dair düşüncelerim ilk Kudüs seyahatinde ortaya çıkmış olsa da bu defa bu duygum iyice pekişmiş oldu. Aslında gitmek isteyipte belli korkulardan ötürü gidemeyenleri geride bırakarak çoğu bayan 33 cesur kişiyle İran’a doğru yola çıktık. İran sınır komşumuzdu ama doğrusu onu basının yanlı haberlerinin dışında pek de tanımıyorduk. İran denilince baş açma yasağı, Şia oluşları ve Osmanlı ile tarih boyunca Ortadoğu’da lider olma çekişmeleri ilk aklıma gelenlerdi. Tabi bir de çok eski bir medeniyete sahip oldukları. Ama bu sonuncusu hakkında hiçbir bilgim yoktu.

İSFAHAN NİSFİ CİHAN

Seyahatimizin ilk durağı İran’ın önemli sanat eserlerini barındıran ve Selçuklu hanedanları döneminde de başşehir olan İsfahandı. Güzelliği ile bizi büyüleyen İsfahan gecesiyle gündüzüyle ayrı bir atmosfer sunuyor insana. Şehrin ortasından akan ve şehre hayat veren Zayende Nehri farklı zamanlara ve medeniyetlere ait pek çok taş köprüyü barındırıyor üzerinde. Bunlardan en önemlisi 1602 tarihinde yapılmış olan 300 metre uzunluğundaki Si-o-se Pol (33 sütunlu köprü) köprüsüymüş. Taş köprüler, nehrin mavi suları ve nehri çevreleyen davetkâr park görülmeye değecek kadar güzel bir ambiyans oluşturmuş durumda. Yapılan ışıklandırma ile geceleri de bir gezme ve eğlence yerine dönüşen nehir insanları kendine çekmede çok başarılı. Bizlerde bu davete bigâne kalamadık ve bütün yorgunluğumuza rağmen gece boyunca nehrin kenarından ayrılamadık.

 İsfahan Cuma Camii    

İran’da ilk büyük şaşkınlığı doların yaygın kullanımını öğrendiğimizde yaşamıştık. Üstelik yıllardır ambargo uygulayıp İran’ı sık sık tehdit eden Amerika’da yaşamak isteyenlerin çok olduğunu öğrenmekte hayal kırıklığı yaratmıştı. İkinci şaşkınlığı ise Büyük Selçuklu Şaheseri olan ve büyük bölümü Melikşah zamanında (1072-1092) tamamlanan İsfahan Cuma camiinde yaşadık. Zira bizim örtülerimiz mescide girmek için yeterli değildi. Onların çador dedikleri geleneksel giysiyi giymek zorundaydık. Bize Türkiye’deki başörtü yasağını hatırlatan bu uygulamadan hiç memnun olmadık. Ama yine de çadoru öylesine üzerimize alarak ancak camiye girebildik.
Sokaklara baktığınızda İran’da başörtü takma mecburiyetinin özellikle yeni nesil tarafından sessizce protesto edildiğini hissedebilirsiniz. Gerçekten örtülü olanla olmayan hemen fark edilebiliyor. Yasaklarla bir yere varılamayacağı hem İran’daki, hem Türkiye’deki uygulama ile açıkça görülüyor. Bir de bunu yetkililer görebilse diye düşünmeden edemiyoruz.

İran’da her şehirde bir Cuma Camii bulunuyormuş. Bunlara Cuma Camii denmesinin nedeni ise her şehirde Cuma namazının kılındığı büyük bir camiinin bulunmasıymış.  Cuma namazının oranın mülki amiri tarafından kıldırılması ve hutbede toplumsal ve siyasal konulara da yer verilmesi Cuma namazlarına ayrı bir anlam da yüklemekte. İran’da namazlar günde 3 vakit cem edilerek kılındığı ve her şehirde büyük bir camii olması nedeniyle öyle Türkiye’deki gibi çok ezan sesi duyulmuyor. Eğer bir şehirde birkaç büyük tarihi cami varsa, Cuma camii olarak kullanılmayanlar müzeye dönüştürülmüş oluyor. Yani Türkiye’deki gibi adım başı bir camiye rastlamıyor, biri bitmeden öteki başlayan ve hale hale semaya yükselen ezan sesleri de duyulmuyor. Buradaki cami süslemeleri de Türkiye’dekinden çok farklı. Genelde camiler kubbeler ve minareler de dahil olmak üzere boydan boya muhteşem çinilerle donatılmış ve imamların -ki peygamber torunlarıdır-kabirlerinin bulunduğu kısımlar ise kırık mozaik aynalarla süslenmiş. Yani camilerin bizim alışık olduğumuz sade işlemelerden çok uzak ışıltılı ve ihtişamlı bir görüntüsü var.

Camii işlemelerinin abartılı olması arkadaşlar arasında tartışma konusu bile oldu. Camilerin bu şaşaalı halinin ibadetleri hakkıyla ifa etmede perde oluşturabileceği düşünüldü. Ancak bana göre farklı kültürlerin kendi kutsallarını farklı bir üslup, mimari ve süsleme ile ortaya koymasında şaşılacak bir şey yok. Zira İranlı kadınlar da Türk kadınlarına göre daha süslü. Onların süsleme anlayışı tarihi yapılara bu şekilde yansımış olması anlaşılabilir bir durum.
İmamların kabirlerinin bulunduğu mescidler çok büyük alanlara yapılmış ve gece-gündüz, çoluk-çocuk ibadet edilen mekânlar haline getirilmiş. Buralarda fotoğraf çekmek yasak. İranlıların coşkusu ibadetlerine de yansıyor. Farklı bölümlerde farklı ibadetler yapılıyor, mescidi nebevide ki gibi imamın kabrinin yanına girilip dualar ediliyor, mersiyeler okunuyor, namazlar kılınıyor. İran’da H z Aliye verilen değeri ezanlarında ve camii işlemelerinde adının yazıldığı çinilerde görmek mümkün.

Nakşi Cihan Meydanı-İmam Camii

Daha sonra gittiğimiz şehir planlamacılığının en güzel örneklerinden biri olan ve 1979 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesine alınan Nakşî Cihan Meydanı, İsfahan’ın en önemli meydanıymış.

Şah Abbas tarafından 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanan İmam Mescidi de burada bulunmakta. Mescidin içi, dışı her yeri İsfehan’ın sembolü haline gelmiş olan mükemmel mavi çinilerle kaplı. Mescidin önemli özelliklerinden biri 49 çeşit yankı oluşturabilen akustik bir yapıya sahip olması. Bunlardan ancak 12 tanesi insan kulağı ile algılanabiliyormuş.

Yine bu meydanda bulunan Safeviler tarafından yapılmış olan Ali Kapu Sarayı ve Şeyh Lütfullah Mescidini de gezdik. Ardından burada bulunan tarihi Bedestenden İsfahan’a özgü minyatür ve hediyelik eşyalar satın aldıktan sonra buradan ayrılıyoruz.

 Ceheel Stoon Sarayı   

 

Çeheel Stoon, Hest Behest Sarayı ve Sallanan Minare İsfahan’da gezdiğimiz tarihi yerler arasındaydı.  İsfahan’ı arkamızda bırakarak şehirden ayrılmak zor oldu. Bu huzur veren güzel şehirde birkaç gün kalmak arzusunu içimizde tutarak İran’daki bütün güzellikleri tüketmiş olduğumuz hissiyle buradan ayrıldık.  Daha güzelliği ile bizi etkileyecek çok şey olduğunu bilmeden…

 YEZD

Ardından tarihi İpek Yolunun önemli ve vazgeçilmez noktalarından biri olan, etrafı çöllerle çevrili Yezd’e geçtik.  Yezd kentinde tüm binalar çöl rengiyle uyumlu bir tondaydı. Bu da şehre ayrı bir güzellik katıyordu. Yol boyunca gördüğümüz tarihi yerleşim alanları dağlar ve çöllerle bütünleşmiş gibiydi. Yol üzerindeki Selçuklulardan kalma kervansaray, dağlara yazılmış Ali ismi, kartal şekline  dönüşmüş dağ ve köylerin tabiatla ahengi beni gerçekten büyüledi.

İran’da yaşamakta olan Zerdüştlerin merkezi olan Yezd’in en önemli özelliği  470 yılından beri yakılan kutsal ateşi barındıran ateşkedenin burada olması. Görevli rahipler, badem veya kayısı odunları ile ateşi besleyerek 24 saat süreyle hiç sönmeden yanmasını sağlamaktaymış. Bu kutsal ateş Ardakan’daki orijinal yerinden 1940 yılında Yezd’de yapılan bu ateşkedeye nakledilmiş.

Yezd’deki Ateşkede      

Zerdüştlerin en önemli felsefi düşüncesi olan iyi düşün, iyi konuş, iyi davran simgesel olarak bu ateşkedenin üzerinde bulunuyor.
Zerdüşt inancına göre, ölünün günahlardan temizlenebilmesi için kulelerde vahşi hayvanların yemelerine terk etmek gerekir. Zerdüştler, bunun için şehirlerin dışında tepe üzerlerinde Dakhme denilen büyük kuleler kurmuş ve ölülerini buraya bir rahip eşliğinde bırakırlarmış. Rahip, vahşi hayvanların ölen kişinin hangi gözünü daha önce yiyeceğini gözlermiş. Sağ gözün önce yenilmesi ruhun iyi bir geleceğe kavuşması, sol gözün önce yenilmesi ise ruhun azap görmesi anlamına gelirmiş. 1960’lı yıllara kadar bu gelenek devam etmişse de bu tarihlerde bu uygulama yasaklanmış.

Yezd’lilerin eşsiz özelliklerinden biri de çölün aşırı sıcağına rağmen yer altı tünelleri kazarak suyu soğutma sistemini bulmuş olmaları. Yezd’deki bu uygulama tünel kazımıyla uğraşan insanların sabırlı olmaları sonucunu doğurmuş. Ve deniliyor ki o yüzden Yezdli erkekler eşlerine karşı çok sabırlıdır ve İran’da en az boşanma bu bölgede olur. Verilen Rakam ise oldukça ilginç; yılda bir ya da iki boşanma.

Yezd Cuma Camii

Değişik dönemlerin ve stillerin uygulandığı ilginç bir yapı olan Yezd Cuma Camii 48 metrelik minare yüksekliği ile İran’daki bütün camiler arasında birinciymiş. Bu minareler, tümüyle mavi çinilerle ve olağanüstü güzel motiflerle kaplı. Eski dönemlerde bu caminin yerinde bir Zerdüşt tapınağının bulunduğu ve sonradan camiye çevrildiği söylenmekte.

 

Emir Çakmak Meydanı   

Yezd’in sembolü niteliğinde olan  14. yüzyıldan kalma Emir Çakmak Kompleksi’ni gezdikten ve önünde fotoğraflar çekildikten sonra Pasagrad’a doğru yola çıktık.  Kelime anlamı “Perslerin Kampı” olan Pasagrad Koroş’un hükümdarlığı bitene kadar imparatorluğun askeri merkezi gibiymiş. Pasagrad’da Koroş’un anıt mezarını ve o dönme ait kalıntıları gördükten sonraki durak Perslerden kalma kaya mezarların bulunduğu Nakşi Rüstemdi. İranlılar ulusal destanları olan şehname’deki kahraman Zaloğlu Rüstem’in bu kayalığı kendi gücüyle yonttuğunu düşündükleri için buraya Nakş-ı Rüstem adını vermişler. Ayrıca burada bulunan kare biçimindeki tarihi binanın Zerdüştler’in kabesi olduğu söylenmekte.

 Persapolis

 

Büyük Pers imparatorluğu’nun merkezi durumunda olan Persapolis ise bugün büyük bir ören yeri. Kalıntılarının güzelliği fotoğraf makinelerimize olanca cömertliğiyle yansıyan Persapolis bu gezinin ilginç yerlerinden biriydi.

 

 

 

 

Kültür ve Sanat Şehri Şiraz

Şiraz’a Kur’an kapısından girdik ve dünyaca ünlü Sadi’nin ve Hafız’ın kabirlerini ziyaret ettik.
1324 – 1391 yılları arasında yaşayan Fars dili ve edebiyatının büyük sanatçısı Hafız’ın Farsçayı büyük bir ustalıkla kullanmış olması söylendiğine göre eserlerinin yabancı dillere çevrilmesini zorlaştırmış. İranlılara göre her evde mutlaka bulunması gereken iki şey varmış; Kur’an-ı Kerim ve Hafız’ın bir kitabı. Zira Hafız’ın beyitleri hikmetli sözlerden oluşuyormuş. İranlılar, Hafız’ın şiirlerinin bulunduğu kitaptan rastgele bir sayfayı açarak orada yazılanların kendi gelecekleri hakkında işaretler taşıdığına inanıyorlarmış.

Bu türden fal açtıran insanlar Hafız’ın kabrinin yanında da mevcut. “Şirazlı bir Türk kızının yanağındaki ben için Semerkant’la Buhara’yı veririm” diyerek Şirazlı Türk kızlarının güzelliğine de işaret eden Hafız’ın kabrinden sonra “Bostan ve Gülüstan” adlı ünlü eserin yazarı olan Sadi’nin kabrini de ziyaret ettik. Bu iki şairin yazdığı beyitler kabirlerinin duvarlarına süs olmuş. Buralarda bize ilginç gelen ise bu şairlerin bestelenmiş şiirlerinin kabirlerde çalınmasıydı. Aslında melodileri çok hoşumuza gitse de bize yabancı olan bu uygulamaya oldukça şaşırdık. Ancak yine de bu cd’lerden almayı ihmal etmedik.

Şiraz’daki son durağımız Şah-e Çerağ Türbesi

Şiiliğin önemli isimlerinden ve 12 imamdan biri olan İmam Rıza’nın öz kardeşi Seyid Emir Ahmed  anısına  14. yüzyılda yapılan Şah Çerağ türbesi Şiilerin en önemli ziyaret yerlerinden biriymiş.  İsmi “Işıkların şahı” olarak çevrilebilen bu türbenin iç duvarlarında milyonlarca küçük ayna, mozayik şeklinde işlenmiş. Bu ayna mozaikleri üzerine yansıyan her bir ışık farklı renk ve şekillerde parıltılar oluşturarak izlenmesi hoş bir görüntü sunuyor. Bu muhteşem görüntüyü fotoğraf çekme yasağı yüzünden yeterince resmedemeden buradan ayrılıyoruz.

MEŞHED

Aslında şiir gibi güzelliğiyle bir şiir kenti olan Şiraz’a çok da doyamadan Meşhed’e doğru yola çıktık. İran’ın ikinci büyük şehri ve manevi başkenti olan Meşhed Şia inancının en önemli ziyaret ve hac yeri.  Burayı ziyaret eden Şiilere meşhedi deniyor. Meşhed’in tarihi İmam Rıza’nın tarihiyle başlıyormuş. Abbasi Halifelerinin mirasçısı ve Oniki İmamdan sekizincisi olan İmam Rıza, 817 yılında zehirlenerek burada ölmüş. İmam Rıza’nın kabri çevresinde zamanla bir ziyaretgâh ve türbe kurulmuş ve çevresinde giderek şehid anlamına gelen Meşhed şehri gelişmiş. Komşu devletlerden gelenler de dâhil olmak üzere Meşhed’i her yıl 12 milyon Şia ziyaret etmekteymiş. Sayısız çinilerle süslenen ve altın kubbeleriyle görkemli bir hal alan Türbe ve çevresinin toplam alanı 75 hektar büyüklüğünde. Hem işlemeleri hem de içerde ki duygusal atmosfer ve semaya yükselen ibadet sesleriyle etkileyici bir türbe olan İmam Rıza türbesinde kılınan sabah namazları gezimizin en anlamlı anılarından birini oluşturdu.

  

 

 

 

 

 

 

Daha sonra Tus şehrine geçtik ve burada 60.000 Beyitten oluşan Şahname adlı eserin sahibi ünlü Ebû’l-Kasım Firdevsî’nin kabrini ziyaret ettik.

Yaptığımız kabir ziyaretlerinden bizi en çok etkileyen Büyük İslam düşünürü İmam Gazali’nin kabri ve külliyesi oldu. Selçuklu zamanında yaşamış olan Gazali hayatını İslam’a hizmet etmeye adamış ve bizlere sayısız değerli kitap bırakmıştır. Selçuklu mimarisinde yapılan kabri İran’da gördüğümüz diğer kabirlere göre oldukça mütevazı idi.  Yasinler okuyup, dualar ettikten sonra buradan ayrıldık.

Ardından Nişabura geçtik. İranlı meşhur arif ve şair Feridüddin Atar, İranlı meşhur ressam Kemal-ül Mülk, Geometri, Matematik ve uzay bilimlerinde âlim olan ve kabri geometrik unsurlar kullanılarak inşa edilen Ömer Hayam, İmam Rıza’nın üvey kardeşi olan İmam-zâde İbrahim ve İmam Musa Kazım’ın torunu olan Muhammed Mahrûk’un kabirlerini ziyaret ettik. Ziyaret ettiğimiz bu kabirlerin her biri güzel geniş bahçelerde son derece estetik yapılar içine defnedilmişlerdi.

               

 

 

 

 

 

 

TAHRAN

Meşhed, Tus, Nişabur gezimizin ardından Kum’a geçtik. İmam Rıza’nınkız kardeşi olan İmam Masume’nin kabrini ziyaret ettikten sonra kaybolan son imamın anısına yapılan ve imamın tekrar buradan neşet edeceğine inanılan Cemkeran Camiini ziyaret ettik. Farklı kubbe biçimleri ve yeşil renkleriyle hoş bir görüntüsü olan bu camide örneğini daha önce Kudüs’te Yahudi ve Hıristiyanların kutsal yerlerinde gördüğümüz dualarınızı yazıp atabileceğiniz bir kutu bulunuyor. Dualarınızı, dileklerinizi yazabilmeniz için kalem ve kâğıtların hazır tutulduğu bu camii ziyaretinden sonra gezimizin son durağı İran’ın başkenti olan Tahran’a geçtik.  Orada Meydan-i Azadi’nin önünde fotoğraf çekildikten sonra mütevazı hayatıyla bütün İranlıların saygısını kazanan ve devrim lideri olan Humeyni’nin evine ve halka hitap ettiği camiine gittik. Daracık bir sokak arasından giderek ulaştığımız iki odadan oluşan evinde zamanın Sovyet lideri olan Gorbaçov’u da kabul eden Humeyni’nin mütevazı eşyaları muhafaza edilerek müze haline getirilmiş. Ardından Şah’ın Sarayını gezdik. Aradaki fark Şah’ın devrilmesinin nedenini gözler önüne serecek kadar ibret vericiydi.

Oradan gerek devrim zamanında gerek İran –Irak savaşında ölenlerin defnedildiği şehitliğe gittik. İran’ın mezar kültürü de bizden çok farklı olarak İran’a girdiğimiz günden beri hayretimizi mucip olmuştu. Zira bizde mezar nerdeyse kutsal denecek ölçüde saygılı davranılacak alandır. Üzerine basılmaz, çevresi sarılır ve yükseltilir. Böylece yanlışlıkla basılması engellenmiş olur. Üzerine bitkiler ekilir ki Allah’ı zikreden bu bitkiler sayesinde mezar sahibi bir ferahlık hissetsin vs. İran’da ise mezarları her yerde görebilirsiniz. Camii avlularında, türbe bahçelerinde vs. Mermerle kaplı üzerlerine farsça yazılmış yazılardan ancak onların mezar olduğunu anlayabilirsiniz. Üzerinde oturulabilir, basılabilir hatta piknik yapılabilir yerler olarak kullanılmasında bir sakınca görülmüyor. Ayrıca bizim kültürümüzde mezar taşlarında fotoğrafa yer verilmez. Burada tam aksi bir durum söz konusu. İşte bu farklılık da yine bizi oldukça şaşırttı.

Şehitliği ziyaretimizden sonra son durağımız olan Humeyni’nin kabrinin bulunduğu camiye gittik. Burada akşam namazımızı kılıp yola çıkacaktık. Humeyni’nin yaşamındaki mütevazılık burada da mevcut. İranlıların işleme ve süsleme sanatını burada göremiyorsunuz. Zira Humeyni’nin torunlarına böyle bir vasiyeti olduğu söyleniyor. Ayrıca buradaki görevliler daha güler yüzlü ve çador giyme mecburiyeti yok. Camiye girdiğimizde akşam namazına az kalmıştı. İçerden çok güzel bir Kur’an sesi geliyordu. Girince öğrendik ki Kur’an okuyan Humeyni’nin torunuymuş. Ezan vakti gelince duyduğum en güzel makamlı ezanlardan biri okunmaya başladı. Hepimiz çok etkilenmiştik. Burada kıldığımız bu namazla İran turumuzu tamamlamış olduk. 8 günde 7 şehir gezdik, toplam 6 kez uçağa bindik. Ve hiçbir gece 9’dan önce otele varamadık.

Çok yoğun ve imkânsız gibi görünen bir turu başarıyla tamamlamanın huzuru, farklı bir kültürü daha yakından tanımanın sevinci ve güzel hatıralarla ülkemize doğru yola çıktık.
Gezilip görülmesi gereken önemli bir kültür merkezi olarak aklımda yer eden İran, bize anlatıldığından çok farklı bir yüzüyle sanat, kültür ve medeniyetiyle bizi karşıladı. İran’daki dini ve kültürel farklılıkların hayata ve mimariye yansımaları bizleri kimi zaman şaşırttı kimi zaman düşündürttü. Fakat bir kültür gezisinden beklenen her şeyi verebilecek durumda olan İran bizi memnun ederek uğurladı.

Önceki Yazı

Makedonya Programı

Sonraki Yazı

Endülüs; Batı İslam İmparatorluğunun Merkezi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir