Yeni İnsan: Kaderle Tasarım Arasında

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Nazife Şişman

1 Aralık 2012
Bir kitap yayınladıktan sonra onu anlatmak esasında çok kolay bir iş değil. Ana hatlarıyla özetlemeye kalksanız, yüzeysellik riski çıkıyor karşınıza. Bir meseleyi derinlemesine ele alsanız bu sefer de kitapla ilgili yanlış bir izlenim ortaya çıkıyor. Özellikle YENİ İNSAN’daki konularla ilgili risk çok yüksek. Mesela organ naklini örnek verseniz, birdenbire nakil karşıtı propagandaya dahil oluveriyor teziniz.
Ve bütün o sosyolojik ve ekonomik analizler, tefekküre davetler, tutturulmaya çalışılan felsefi derinlik…
Hepsi sloganik bir taraftarlık mantığına tahvil ediliveriyor. Tabii ki bir kitap yayınladıktan sonra okuyucuyla buluşmaya vesile olan toplantıları önemsiyorum. Ama hadi kitabını anlat şeklindeki beklentiden de bizarım.
Bir başka sıkıntılı durum ise “eee bunları anladık ta sen çözüm olarak nasıl bir reçete yazıyorsun?” sorusu. Ben düşüncenin tezgahı olarak görüyorum yazıyı. Ve bu sebeple de okuyucuyu birlikte düşünmeye davet ediyorum.
“Kadın meselesi” üzerine bir şeyler yazan “kadın yazar” kategorisine takılıp kalan ve bu yargı düzeyinin ötesine geçemeyenlerde biraz şaşkınlık yarattı bu kitap. Hem kitabın teması hem de popüler kültürle bağlantılı bir kavramsal dil tutturduğumu gördüklerinde şaşkınlıklarını dile getirdiler. O yüzden şöyle sorularla karşılaştım: böyle köklü bir alan değişikliğine neden gerek duydunuz? Oysa yazdıklarımı takip edenler hiç şaşırmadan sürekliliğin izleğinde yol aldı. Daha Emanetten Mülke’de bir metafor olarak bedeni ele almıştım.
Ayrıca cinsellik siyasetinden beden teknolojilerine geçmek çok şaşılacak bir durum değil. Ben de cinsellik politikasından yeni yönetsel politikalara, tıp endüstrisine doğru bir yol aldım.
Bu bilgileri hiç bir zaman entelektüel bir zihin jimnastiği düzeyinde değerlendirmedim. Çünkü dünya ahiretin tarlası ise tarlanın kimyasal terkibini, iniş çıkışlarını, kayalık bölgelerini bilmeden verimli olmasını bekleyemeyeceğimiz düşüncesinde oldum hep. Bu yüzden de gündelik hayat düzeyi hep ilgi alanım oldu. Nasıl yaşıyoruz? Kendimizi nasıl kuruyoruz? Sorusuna cevap ararken tıbbın, sağlık endüstrisinin, yeni teknolojilerin gündelik hayat düzeyindeki kurucu etkilerini gözlemledim.
Seküler bir dünyada dinini yaşamak isteyen Müslümanın zihinsel serüvenine yine küçük hikaye üzerinden atıflarda bulunmuştum Günün Kısa Tarihi’nde. YENİ İNSAN’daki konuları çalışırken ise biyoteknoloji ile muhatap insanın, hayata ve ölüme dair tasavvurunda yaşadığı değişiklikleri gözlemlemeye çalıştım.
“Hayatın tıbbileştirilmesi ve sağlık fetişizmi” bir taraftan, genetik bilgilenme diğer taraftan dünyanın eskisi gibi görülmediği bir bakış açısı sunuyor. Biraz önce bahsettiğim küresel iktisadi sistem içinde yaşayan bireylerin kimlik kurgularında, ölüme ve hayata bakışlarında yeni teknolojiler nasıl bir etkiye sahip?
Ölümü bir gün çaresi bulunacak bir hastalık olarak algılamak Müslümanların ahiret şuuru ile ilgili nasıl bir tasavvur değişikliğine yol açıyor? Tabii ki biliyoruz ta kadim dönemlerden itibaren ölümsüzlük peşinde olmuştur insanlık. Ama bugün, Bauman’ın “özelleştirilmiş beka” diye tanımladığı, bir takım insanların uzun ömür hatta ölümsüzlüğü temin edecek teknolojileri satın alabilir olması nasıl bir gelecek tasavvuruna yol açıyor? Dünyevi çerçevedeki ahlaki ve adaletle ilgili sorunlar bir tarafa uhrevi tasavvur nasıl değişiyor? Bu soruları metafizik bir endişe olarak muhafaza etmek gerektiğini düşünüyorum.
Tıp endüstrisinin sunduğu “sağlık” merceğinden bize ulaşan, sadece bu dünyaya odaklı görüntü ne kadar hakikattir?
“Kendini bilen, Rabbini bilir” sözünde ifadesini bulan hakikate ulaşmak ise maksudumuz, kendimizi somatik ve moleküler gerçeklikte bulabilir miyiz?
Bu sorular her daim benimleydi. Çünkü çağdaş teknolojiyle, yeni sosyal örgütlenmelerle, yeni kimlik ve benlik kurgularıyla ilgili bilgileri aktarırken bir taraftan da teemmül ve tefekkür ameliyesine alan açmaya çalıştım hep.
Yeni üreme teknikleri, klonlama, genetik müdahale ve benzeri biyoteknolojik uygulamalar, sadece hastanenin ve laboratuvarın içinden değerlendirilemez. Siyasal, toplumsal, iktisadi ve ahlaki pek çok boyutu olan bir takım uygulamalardan oluşur biyoteknoloji. Bu da bizi daha teorik bir tartışmaya götürür tabii ki.
Nasıl bir teorik tartışma?
Modern bilimin ivme kazandırdığı teknoloji, kendi kendini meşrulaştırabilir mi? Bilim felsefesi ya da bilgi sosyolojisinin birikimlerini bu alanda devreye sokmak gerekir. Ama defacto olanın hakimiyeti şeklinde tanımlayabileceğim bir tavır hakim özellikle genetik, yeni üreme teknikleri, organ nakli gibi biyoteknolojinin insan üzerindeki uygulamaları konusunda. “Bir şey icat edilmişse uygulanır” diye kabaca ifade edebileceğimiz bir yaklaşım hakimiyetini koruyor.
ABD kongresinde 2001 yılında insan klonlanmasını yasaklayan kanun tartışılırken bir kongre üyesi şöyle bir itiraz gündeme getirmişti: “Bu konuda karar verirken teolojinin, felsefenin ya da siyasetin müdahalesine izin vermemeliyiz.” Bilimi ve teknolojiyi mutlaklaştıran bu yaklaşım her yerde karşımıza çıkıyor. Almanya Ulusal Etik Konseyi üyesi Wolfgang van den Daele de: “Bilimler aracılığıyla teknolojik bakımdan yapılabilir olan şeyler, ahlaki kontrollerle normatif bakımdan uygulanamaz hale getirilmekte.” diye şikayet ediyordu.
Ama Daele de facto durumun her şeye galip geleceğine dair inancını da muhafaza ediyordu: “Aşının bulunuşundan kalp ve beyin üzerinde yapılan ilk ameliyatlara, organ nakillerinden yapay organlara ve hatta gen tedavilerine kadar insanın tıbbi amaçla teknolojikleştirilmesinin en son sınırına ulaşılıp ulaşılmadığı, bu gelişmelerin doğru olup olmadığı hakkında pek çok tartışma yürütülegelmiştir. Ama tartışmalardan hiçbiri teknolojinin ilerlemesini durduramamıştır.”
Bilimin önündeki ahlaki ve toplumsal prangaların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savunanlar, işte bu teknolojik gelişmelerin engellenemezliği üzerine kuruyorlar argümanlarını.
Oysa insan hayatıyla ilgili olan hiç bir şey teknokratik bir sürece emanet edilemez. Bu hem siyasetin, hem felsefenin, hem dinin hem de hukukun konusudur. Teknolojinin hegemonik bir dil çerçevesinde konuşulmasını sorgulamakla başlamak gerekiyor işe.
Bu noktada mutedil bir dili imkansız kılan distopyalar devreye giriyor. Bu kara ütopyalar eleştirel bir işlev görmekten ziyade ya “olacak olan olur” şeklindeki determinist tavrı besliyor, yahut da olmakta olanı normalleştiren, insanları belli bir gereceğe hazırlayan bir işlev görüyor.

Hayatın/Ölümün Değişen Sınırları ve Bioteknoloji

Son elli yılın en şaşırtıcı aletlerinden bazıları tıbbi teknoloji alanında ortaya çıktı: antibiyotikler, psikolojik ilaçlar ve diğer eczalar, hormon üreten tamamlayıcı teknolojiler (şeker hastaları için insülin, hemofili hastaları için Faktör VIII gibi), bitkilerde hastalıkları önleyen veya dayanıklılığı artıran gen manipülasyonu, kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar…
Bir başka kategorideki biyoteknolojiler ise organ nakli, kan hücresi nakli, piller, ortopedik malzemeler, genetik test, gen tedavisi… Görüldüğü üzere biyoteknoloji, insanlar da dâhil olmak üzere özel olarak canlı varlıklar üzerinde bir dizi teknik uygulamak demek.
Yapay organlar, çoklu genetik yapıya sahip embriyolar, yani insan hayvan ve bitki genlerinin karıştırılmasından oluşturulacak yeni canlılar, klonlardan elde edilen organlarla sürekli yenilenen bedenler, hastalığın tedavisi bulununcaya kadar dondurulan ölüler…
Tüm bunları düşününce hem bedenin teknolojikleşmesi, hem de bütün bunları mümkün kılacak sermaye ve iktisadi ilişkiler konusu, ciddi bir mesele olarak ortaya çıkıyor.
Teknoloji ve bilim arasında yeni bir ortaklık kuruluyor ve bu yeni ortaklık hem hukuki meşruiyet anlamında kendisine alan açıyor hem de küresel iktisadi yapının rengine bürünüyor. Teşhis ve tedavi yöntemleri, kök hücreler, dokular, virüsler, aşılar hatta embriyolar geç kapitalizmin zemininde üretilip pazarlanan birer meta haline gelmiş durumda.
İnsan hayatının başlangıcına ve sonuna hükmeden bir takım bilgi ve teknikler nedeniyle beden sağlık hastalık doğum ve ölüm gibi meseleler artık tamamen iktisadi yapının dinamiklerine teslim. İnsan bedeni ve bedenin parçaları ticarileşirken bu ticaret tamamen küresel şirketler eliyle idare ediliyor.
Bedenin fragmanlaşması, yani başka bedenlerde kullanılabilecek parçalar haline gelmesi, kan ve kan ürünleri ile başladı. Organlar da bu metalaştırmadan nasibini aldı. Yumurta, sperm ve embriyo gibi üreme unsurları bir bedenden ayrı düşünülebilir ve labaratuarlar, kilinikler ve başka bedenler arasında hareket ettirilip transfer edilebilir hale geldi.
Günümüzde ise dokular, hücreler ve DNA parçacıkları görüntülenebiliyor, ayrıştırılıp birleştirilebiliyor, “biobank”larda depolanabiliyor, meta olarak alım satımı yapılabiliyor, moleküler manipülasyona tabi tutulmak üzere labaratuarlar ve mühendislik fabrikaları arasında dolaşıma sokulabiliyor. Bu durum, onların belli bir yaşayan organizmaya ve türe, bir insan tekine aidiyet bağını ortadan kaldıran bir işlem. Canlı unsurlar artık yeni bir dolaşımın içinde yer alıyor: kişiler arası, coğrafi ve finansal bir dolaşım.
Bedenler hem parçalar halinde ticarileşiyor, hem teknik uygulamaların nesnesi oluyor. Ama bu ticarileşme ve teknikleşmenin etkisi sadece bedenle sınırlı bir alanda kalmıyor. Hayata, insana ve ölüme dair tasavvurlarımız da değişiyor.

“Üreme”den “Üretim”e

Yeni üreme teknikleri bir grup becerikli doktorun insanları çocuk sahibi yapmasından ibaret görülür çoğu zaman. Hâlbuki bu tekniklerin uygulanması, üremeyle ilgili düşünceyi de derinden değiştiren bir süreç. Yardımcı üreme teknikleri, üremenin doğası ve sınırlarıyla ilgili konsepti geri dönülmez bir şekilde değiştirmiştir.

Biotekniğin üreme alanında yol açtığı en köklü değişikliğin sembolü, 1978’de in vitro döllenme ile dünyaya gelen Louise Brown idi. Çünkü bu ilk tüp bebek, üreme ile cinsellik arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırmıştı. İnsanların çocuk sahibi olmak için karşı cinsle birlikte olmaları gerekmiyordu artık. Giddens’in plastik cinsellik ve arı aşk diye kavramlaştırdığı bir gelişmeye yol açtı bu durum. Geç modern dönemde evliliği aşktan ve cinsellikten, en önemlisi de üremeyi cinsellikten koparan bir gelişmeye ivme kazandırdı bu üreme teknikleri. Sanayi devriminin ilk dönemlerinde aile ile iş birbirinden boşanmıştı Max Weber’in tabiriyle. Çünkü üretimin fabrikalara taşınmasıyla birlikte aile bir üretim birimi olmaktan çıkmıştı. Bugünse aile ile cinselliğin, cinsellikle üremenin birbirinden boşandığı bir süreci tecrübe ediyoruz. Bu nedenle ailenin, evliliğin, cinselliğin tanımında çok büyük değişikler söz konusu.

Toplumsal anne babalık ile biyolojik anne babalık ilişkisi ortadan kalktı denilebilir. Bugün rutin bir tedavi metodu olan tüp bebek uygulaması, doğada varolan bir hatayı düzeltmeye yönelik bir girişimdi. Oysa yeni teknolojiler doğada mümkün olmayanı üretmeye kalkışmaktadır: Taşıyıcı annelik, anonim sperm bankaları, menopoz sonrası gebeliği mümkün kılan yumurta bankası, donmuş yumurta hücrelerinin zaman gecikmeli olarak kullanılması, mesela kızının yumurtasıyla döllenen bebeği doğuran büyük anneler, kişinin ölümünden sonra dondurulan sperm ya da yumurtasından imal edilen bebekler, çocukların karakterini ve cinsiyetini seçmek, birkaç farklı ebeveynden embriyo üretmek, insan embriyolarını yedek parça deposu gibi kullanmak…
Dikkat edilecek olursa, insan soyunun devamından bahsederken artık ÜREME’den değil, neredeyse ÜRETİM’den bahsediyoruz. Üremenin üretim haline gelmesi, yani doğal bir sürecin insan kontrolünde teknolojik bir sürece dönüşmesi pek çok toplumsal, kültürel, hukuki ve ahlaki soruna yol açacaktır. Bunu tartışmamız gerekiyor. Ama günümüzde hakim olan aşırı bireyci yaklaşım, “mutlak üreme özgürlüğü hakkı” şeklinde bir iddiaya geçit veriyor. Bu iddiaya göre, üreme ile ilgili kararlar hiç kimseyi ilgilendirmez, kişi istediği şekilde üreme özgürlüğüne sahip olmalıdır.

Kadınların bir kısmı babayla hiç paylaşmadan kendi çocuklarına sahip olmak istiyor, bir kısmı ise rahim kiralayarak “kendisi için doğuran köleler”e sahip oluyorlar. Ticarileşme hayatın her alanına girdiği için, mesela güzellik kraliçesinin yumurtası, dâhinin spermi satışta olduğu için, insanların ahlaki davrandıkları şeklinde bir iddiada bulunmaları mümkün değil. Tüm bunlar yeni bir mülkiyet ilişkisini, yeni bir ticari ahlaksızlığı da beraberinde getirecek gelişmeler.

“Ölüm”ün Sınırları

Biyoteknolojideki yenilikler, hayatın ve ölümün sınırlarında geziniyor. İşte bu yüzden hem doğumda iyiyi (öjenik) hem de ölümde iyiyi (ötenazi) tartışıyoruz.
Ölüm nedir? Bu metafizik bir soru. Ama biyoteknoloji söz konusu olduğunda aslında ölümü tespit eden kriterlerden bahsetmekteyizdir, hayat ve ölümle ilgili felsefi ve metafizik tefekkürden ziyade. Farklı bir ifadeyle şöyle sorabiliriz:
Ölümün gerçekleştiğini söylemek ne zaman doğrudur?
Ölümün gerçekleştiğini söyleyeceğimiz zamanı nasıl bilebiliriz?

Bu sorular ölümün tanımıyla, ölümün gerçekleştiğini belirleme kriteriyle ve bu kriterin sağlanıp sağlanamadığını gösterebilecek testlerle ilgilidir. Organ nakli bu sorulara yeni bir boyut kazandırdı. Çoğu organ ve doku, yaşayan insanlardan değil de ölmüş bedenlerden alındığından, ölüm anının belirlenmesi özel bir önem taşımaya başladı. Çünkü pek çok kimse bilimin bugün geldiği noktada, ölü bedenler (rızası alınarak ya da alınmayarak) üzerinde tasarrufta bulunmanın kaçınılmaz olduğu görüşündedir.
Ölü bedenlerle ilgili olarak artık “insan onuru” “insan kutsiyeti” gibi kavramlar kullanılmıyor. “Bilimsel” tavır gereği onlara sadece birer hücre yığınıymışçasına muamele ediliyor. Klonlama ve embriyoya rahme yerleştirilmeden önce müdahale gibi yöntemler, bu durumu bir aşama daha ileri götürdü. Artık insan bir hücre yığını değil, bir moleküler yapıdan ibaret görülüyor. Ama ortak olan nokta şu ki, bilim karşısında ölü bedenlerin savunmasızlığı gün geçtikçe artıyor. Savunmasızlığın en çarpıcı örneklerinden birini bütün dünyayı gezen ve bir dönem İstanbul’da da gösterime sunulan Body Worlds sergisinde görmüştüm. Plastinasyon yöntemi ile sabitlenmiş gerçek insan bedenlerinin, meraklıların seyrine sunulduğu bir sergiydi bu.
Aslında ölü bedenlerle ilgili bu yaklaşım, ilk organ naklini mümkün kılan tanım değiştirme ile başlamıştı. Christian Barnard 1967’te ilk kalp naklini gerçekleştirdiğinde, kalbi alınan kişinin “beyin ölümü”nden bahsetmemiz mümkün değildi. Çünkü o zamana kadar ‘beyin ölümü’ diye bir tanım yoktu. Peki ne yapıldı? Eğer organ nakli cerrahisinin kalbi atmayan değil de, beyin ölümü gerçekleşen kadavraların organlarına ihtiyacı varsa, o zaman ölümü organ nakli cerrahisinin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlamak gerekiyordu. Biyoetik uzmanlar, cerrahlar ve din adamları bir araya geldiler ve Harvard protokolü denilen ve bugün organ naklini mümkün kılan ‘beyin ölümü’ tanımını yasallaştırdılar.
Ölüm tanımı değiştirilirken bir taraftan da ölümsüzlük arayışı yeni biyoteknolojilerden aldığı ivme ile hakim bir tavır olmaya başlıyor. Aslında ölümsüzlük isteği de fıtridir ve şeytanın insanı en fazla bu hevesinden istifade ederek iğva ettiği anlatılır klasik kaynaklarda. Lokman Hekim’in ölümsüzlük iksiri ile ilgili anlatılanlar ölümsüzlük arayışının kadim bir imtihan olduğunu gösterir.
Günümüzde ise hayatı uzatma ya da ölümsüzlük teknolojiye ulaşabilenler ve ulaşamayanlar arasında yeni bir sınıfsal ayrım ve katman ortaya çıkarıyor. Zaten post modern strateji de “özelleştirilmiş beka” ile ilgileniyor. Biyolojik ölümsüzlük, ya da hayatı uzatma teknolojiye ulaşılabilirlik bakımından şansı katmansallaştırıyor. Böylece imkanlara sahip olduğu için “en çok hak eden” olduğu iddia edilenlerin hayatının uzatılması ihtimali doğuyor.  Mesela bu gün dünya çapında pek çok zengin klonlama ihtimaline karşı kendi hücresini donduruyor, ya da ölümsüzlüğe çare bulunabilecek bir gelecek için cesedinin dondurulmasını vasiyet ediyor. Elbette bu maliyetli bir işlem. Bu nedenle ancak “en çok hak edenler”, yani en çok parası olanlar bu teknolojiden yararlanabiliyor. İleri kapitalist toplumda “ölümsüzlük” bile satın alınabilecek bir metaya dönüşmüş durumda. Aynen sağlık ve genç görünüm gibi.

 

Ölü Bedenler Kime Ait?

Yeni üreme teknikleri ve yaşamı uzatan teknolojiler gibi organ nakilleri de sadece bir tıbbi başarı ve cerrahi beceriden ibaret değil. En başta ciddi bir organizasyon meselesi. Çünkü bağışçıları ve organ alıcıları zaman ve mekan üzerinde örgütlenmesini gerektiriyor. Diğer taraftan hayatın sonu, yani ölümün tanımı, bedenin sahipliği, tedavi olma hakkı gibi konularda yepyeni anlayışların ortaya çıkmasını gerektiriyor. Bunların da ötesinde bütün bu işlemleri mümkün kılan finansal ilişkilerde yeni örgütlenmelere yol açıyor. Yani organ nakli sadece cerrahi bir mesele değil.

Bütün bunlar bedenin metalaşmasına işaret ediyor. Çünkü bir şey, başka bir şey karşılığında değiştirilebiliyorsa, meta haline gelmiş demektir.  Organ ticareti, kiralık annelik, insan bedeni üzerinde uygulanan deneyler ve DNA patentine izin veren, yani bedenin bir parçasını bütüne yabancılaştıran ve diğer parçalarından bağımsız bir şekilde, yani bir organı o bedenden, o insan tekinden, o şahıstan bağımsız bir birim olarak tanımlayan  biyoteknolojiler… Tüm bunlar bedenin metalaşmasına imkan hazırlayan gelişmeler.

On dokuzuncu yüzyılda Darwin teorisi ve onu takip eden evrimci biyoloji ile birlikte insan-hayvan arasındaki fark ortadan kalkmıştı. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde biyoteknolojide ve gen mühendisliğinde elde edilen gelişmeler ise artık makine-insan arasındaki sınırı belirsiz hale getirmiştir. Biyonikler, yapay zeka, genetik kopyalama, genetik müdahaleler vs. neredeyse insanın sınırlarının tartışıldığı bir döneme getirdi insanlığı. Bu gelinen noktada, bedenin hiçbir aşkın (müteal) bağlantısı olmaksızın kendi kendini aşması, ölümsüzlük iddiası ile kendisini yeni baştan inşa etmesi gibi ciddi sorunlar söz konusu.

Bütün kadim çağlar boyunca insan kendi bedensel sınırlılığını aşma ruhunu yücelterek müteal olma çabası içinde olmuştur. Her dinde bir tür üstün insan olma çabası mevcuttur. Fakat son yüzyıllarda insanın kendini aşma ve mükemmelleştirme çabası sadece bedene teksif olmuş vaziyette.

Son dört yüz yıldır Batılı düşünce, hümanizmi “gerçek insan,” “insan-ı kâmil” gibi kavramlar üzerine değil, hayvanlar âleminin en üstün üyesi olan “alelade insan” kavramı üzerine bina ediyor. Bu sebeple Aydınlanma hümanizminin insanı, bu dünya ile sınırlı. Hem bedenine hem de bu dünyaya hapsolmuş durumda. Martin Lings metafizik ve evrenin yüksek menzilleri ile ilgilenmeyen bu çağdaş felsefi yaklaşımı, insanı tavanı alçak bir yere hapsedip sonra da uçmasına izin vermeye benzetiyor. Böyle bir ortamda kanatlanmak tabii ki mümkün olmaz. İşte bu sebeple son bir kaç yüzyıldır insanın kendini aşması şeklindeki kadim arzunun tamamen bedene teksif olduğu görülüyor.

Genetik ve biyoteknolojideki yeni gelişmeler, insanın moleküler boyutuna vurgu yapıyor. Ama insan ne sadece moleküler ve biyolojik, ne de sadece psikolojik ve sosyolojik bir varlık. İnsan aynı zamanda ve hepsinden önemlisi müteal bir varlık. İşte bu sebeple organ naklinden embriyonik kök hücre tedavisine, genetik müdahaleden beyin kimyasını değiştiren nörolojik tedavilere kadar pek çok konuyu sadece pratik düzeyde değil tam aksine ve özellikle teorik düzeyde, metafizik, felsefi, dini, ahlaki düzeylerde tartışmamız gerekiyor.

Bu biyoteknolojik gelişmeler bizim “insanlık” anlayışımızı nasıl etkileyecek? İnsan ötesi bir varlığa mı dönüşüyoruz? Yoksa zaten “üzerine et giydirilmiş zihin” olarak tanımlanmamızın kendisinde mi problem? insanın ruhu da olan bir varlık olduğundan hareket eden Müslümanlar, bu tartışmalara neresinden dahil olacak? İşte bu sorular eşliğinde girdik yeni bin yıla.

Endüstri sonrası toplumda, bireyler kimlik ve doğalarını bilimin sunduğu imkânlarla yeniden belirleme özgürlüğü kazandılar. Peki bu özgürlüğe sınır çizecek bir ahlaki çerçeve var mı? “yeni insan”ı, insan ötesi bir geleceğin kollarına bırakanlar ile ona ahlaki bir çerçeve çizmek isteyenler arasındaki tartışma bu noktada düğümleniyor.
….
İşte YENİ İNSAN’da bu tartışmalara kısaca işaret etmeye çalıştım. Esasında düşüncelerimi netleştirmeye çalıştım yazarken. Bazen kafam daha da karıştı. Net bir resim ortaya koyma iddiasından ziyade bir anlama çabasından ibaretti bütün bu yazılar, konuşmalar…

Hazırlayan: Nazife Şişman
Önceki Yazı

Türk Sinemasında Dini İmgeler

Sonraki Yazı

Andrey Tarkovski / Mühürlenmiş Zaman

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir