TESEV Demokratikleşme Konferansına Katıldık

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Tesev Demokratikleşme Konferansı; Geçiş Sürecinde Türkiye: Toplum, Siyaset, Yargı ve Medya

24-25 Haziran 2011
Nippon Hotel, İstanbul

TESEV Geçiş sürecinde Türkiye: Toplum, Siyaset, Yargı ve Medya başlıklı iki gün süren bir konferans düzenledi. Konferansın amacı 12 Haziran 2011’de yapılacak seçimler sonrası kurulacak olan yeni parlamento ve hükümete, araştırma verileri ile somut hedefler ve öneriler sunmak olarak belirlenmişti. Türkiye’nin geçiş sürecinde olduğu ve artık kurucu ideolojinin kurumları ve uygulamalarının değişen toplum dinamiklerine ayak uyduramadığı hatta kronikleşen sorunları daha da çözümsüz hale getirdiği böylece siyaseti çıkmaza soktuğu düşüncesiyle kuvvetler ayrılığı ilkesini pekiştirecek, hak ve özgürlükleri güvence altına alacak yeni bir anayasa isteği dile getiriliyordu. TESEV’in bu sürece katkı vermek amacıyla sorunlu alanlar üzerinden yaptığı çalışmaları kamuoyuyla paylaşmak ve tartışmaya açmak için düzenlediği konferansın “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık: Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar” başlıklı oturumunda Hazar Derneği Başkanı Ayla Kerimoğlu müzakereci olarak katılmıştır. Ayla Kerimoğlu’nun konferansta sunduğu metin aşağıda yer almaktadır.

Başörtüsü Yasağı

1964 yılında tıp fakültesini birincilikle bitirdiği halde diploma törenine alınmayan Gülsen Ataseven’le başlayan yasak, 1980’lerde iyice görünür olmaya başladı. Yine de yasak uzun yıllar sosyal bilimcilerin ve araştırmacıların ilgisini çekmeyi başaramadı. Yasağın gündeme geliş biçimi başörtüsünü ve başörtülüleri değersizleştirme üzerinden yapılan yaftalamalarla oluyordu.
Eğitim hakkı ellerinden alınmış kızların okul önlerinde yaptığı oturma eylemleri bir sürü polis ve mavzerin eşlik ettiği görüntülerle her akşam televizyonlarda “terörist” alt mesajıyla birlikte veriliyordu.   Tehlikeli olan kızlardı ama elinde silah, cop, göz yaşartıcı bomba olan polislerdi.
Yasağı ideolojik olarak destekleyen bir kesim başından beri mevcuttu. Ama medya marifetiyle başörtülü kızların yaftalanması sürecinde bir kısım halk da yasağa destek verdi. Öyle ki bu kızlara karşı beni uyaran tanıdıklarım bile oldu. Çünkü üretilen imaj son derece tehlikeliydi. Öyleyse onlar benden başka olmalıydı. Böylece “türbanlı” diye oluşturulan bu yeni katagori içinde başörtülüler halka yabancılaştırılmış oldu.
Yasak üzerine ilk farklı bakışaçısı, Nilüfer Göle’den “Modern Mahrem” (1991)  kitabıyla geldi. Nilüfer Göle başörtülü kızları farklı bir modernlik anlayışının temsilcileri olarak tanımlayarak belki de ilk defa hakim anlayışın dışına çıktı. Bu kitaptaki düşünceler uzun zaman tartışıldı.
28 Şubat (1997) süreci yasakçı zihniyet açısından ideolojik körlüğün ve akıl tutulmasının zirve yaptığı örneklerle doludur. Burada iki örnek özellikle zikredilmeye değer:
1. Demokratik yollarla milletvekili seçilen Merve Kavakçıya (1999) karşı “Şair” Ecevit’in nasıl “şahin” Ecevit’e dönüşerek mecliste “haddini bildirdiği” olaydır.  İş bunula da kalmamış, Nuh Mete Yüksel tarafından bir gece evi basılmış, Demirel tarafından ajan olarak suçlanmış ve sonunda da Kavakçı vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Bütün bu olaylarda Merve Kavakçının suçu sadece başörtülü olmaktır.
2. örnek ise; (1999) İnönü Üniversitesi’nde başörtüsü yasağına karşı yapılan eyleme katıldığı için Hüda Kaya ve kızlarının idamla yargılanmasıdır. Hüda Kaya’nın suçu da başörtülü olanların demokratik eylemlerine destek vermektir. Buradan bu tür eylemlere katılacak olanlara bir gözdağı verilmek istendiği ve bunda da başarılı olunduğu görülmüştür. Ardından üniversite imtihanlarına başörtülü girmek hatta başörtülü resim vermek bile yasaklanınca artık birlikte eylem yapma zemini kaybedilmiş oldu.
Bu dönemde Mesut Yılmazın başörtülüleri “yarasalara” benzetmesi, ardından Demirel’in “okumak isteyen Arabistana gitsin” sözleri başörtülülerin çeşitli kesimler tarafından maruz kaldığı hakaretleri ve nasıl ikincilleştirildiğinin de kaynağını teşkil etmekte.

 

Başörtülü Yaşam

Başörtülü olduğunuz andan itibaren öğrenmeniz gereken ilk şey; başörtülü bir birey olarak yaşam sınırlarınızın nereler olduğudur. Nerelere gidebilirsiniz, gittiğiniz yerlerde ne dereceye kadar var olabilirsiniz gibi. Bunların ölçüleri de aslında sürekli değişir. Dolayısıyla ne kadar özen gösterseniz de hiç ummadık bir yerde yasakla karşılaşabilirsiniz. Sosyolojik bir terim olan ‘kamusal alan’, hukuki bir anlama bürünerek her an her yerde karşınıza çıkabilir. Mesela; okuldan sonra okul servisleri, sıradan bir kurs, bir restoran, bir tenis kortu, herhangi bir hastanenin servisi yasak alan haline gelebildi. Bayan Arınç’ın şahsında havaalanının, Aytaç öğretmen olayında da sokakların bile kamusal alana dönüştürüldüğüne şahit olduk. Keyfi uygulama öyle bir hale geldi ki mahkemede savunma hakkınız dahi elinizden alınabiliyordu. Artık nereye girip nereye giremeyeceğiniz de bilinmez olmuştu.
Bu dönemde çeşitli direniş biçimleri ortaya çıktı.
Kimileri devasa devlet aygıtıyla baş edemeyecek olmanın çaresizliğiyle köşesine çekildi ve başörtülerini çıkarmayarak sessizce direnişlerini sürdürdü. Fakat yasağın, bu kızları ne kadar etkilediği bugüne kadar hiçbir araştırmanın konusu olmadı/olamadı.
Kimileri ise, her alanda yasakla meşru ölçülerde mücadele etme yolu seçti. Haksızlığın ruhlarında açtığı derin yaralarla yaşamayı bir biçimde tolere etme yollarını keşfettiler.  Ancak şapka, bere hatta atkının dahi yasaklandığı, okul kapılarında kızların saçlarını çekerek peruk kontrollerinin yapıldığı günlere de şahit olduk.
Bir grup geç kız ise ürkek ama vakur bir biçimde muhacir olmayı seçti. Gülşen Demirkol’un ‘28 Şubat Sürgünleri’ adlı kitabında eğitimini Almanya’da sürdüren Kevser Taha “Bana kucağını kapatmış anne gibiydi Türkiye,” diyerek yurtdışına çıkanların kırgınlıklarını vurucu bir biçimde dile getirir.
Ardından kamuoyunda gündem oluşturan anketler dönemi başladı.
Bu anketler daha çok halkın başörtülülere bakışını, yasağa yaklaşımını ve başörtünün siyasi bir içeriğinin olup olmadığını sorgulamaktaydı. Birçok anketin yanı sıra 1999 da TESEV’in,  2002 de Liberal Düşünce Derneğinin, 2003 de Milliyet Gazetesi’nin yaptırdığı anketlerin ortak tespitlerini şöyle sıralamak mümkün.
  1.  Başörtülü kadınlar türban kavramsallaştırmasına karşı çıkmaktaydılar.
  2.  Siyasi değil dini gerekçelerle örtündüklerini ifade etmekteydiler.
  3.  Halkın büyük bir çoğunluğu başörtülüydü, ‘Milliyet bunu her 100 evden 77 sinde başörtülü bir kadın var’ manşetiyle vermişti.
  4.  Yasak ne eğitim de ne iş yaşamında onaylanmıyordu.
  5.  Yasağı destekleyenlerin oranı %12 ila 18 arasında almaktaydı.
Bütün bu verilere rağmen yasak, din ve laiklik ekseninde siyasi mülahazalarla gündeme gelmeye devam ediyordu.

Hazar’ın Anketi

Bu süreçte; ‘başörtülüler kimlerdir, bu yasaktan nasıl etkilendiler, hangi mağduriyetleri yaşadılar, hukuka bakışları nasıldır,  hayata yaklaşımları nedir, bu yasak psikolojilerini nasıl etkiledi’ gibi sorular bu kadınlara ya hiç sorulmadı ya da verilen cevaplara hiç inanılmadı. Sürekli olarak verilen cevaplar yasakçı zihniyetin kafasında oluşturulan türbanlı imajıyla teste tabi tutuldu.
Hazar Derneği olarak 2007 yılında ANAR araştırma şirketine bir anket yaptırdık. Çalışma Türkiye genelinde 1112 denek üzerinde gerçekleşti. Bu çalışma, tarihinde ilk kez başörtülülere kendilerini kapsamlı olarak anlatma fırsatı vererek daha önceden değinilmemiş birçok konuyu gündeme taşımış oldu. Yine de yaşanan bunca engellenmişliği, hayal kırıklığını, göz yaşını istatistiğin soğuk rakamlarıyla anlatmak, yaşanan haksızlıkların kişiler üzerinde yarattığı etkiyi rakamların içine hapsetmek fotoğrafın tamamını görmemizi engelliyor.
Ankete katılan kadınlar iş, eğitim ve sosyal yaşamları boyunca oldukça fazla ve farklı mağduriyetler yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Yine de buna rağmen büyük çoğunluğu (%76.2) yargıya hiç başvurmamış, bunun nedeni olarak da yargıya duyduğu güvensizliği dile getirmiştir (%62.2).Yargıya başvurduğunu belirten %16.6’sının ise sadece %7.6’sı mahkemeyi kazandığını ifade etmiştir.
TESEV’in(2009)yaptırdığı “demokratikleşme sürecinde hakimler ve savcılar” araştırmasında ortaya çıkan “halkın değil cumhuriyetin hakim ve savcıları” tesbiti bu kadınların yargıya duyduğu güvensizliği ve aldıkları sonuçları açıklar niteliktedir.
Yeri gelmişken Haziran 2009 da gazetelere yansıyan ve hafızalarımızda hala tazeliğini koruyan bir örneği de zikretmeliyim. “Dürüst gazeteci” ünvanıyla tanınan Uğur Dündar’ın günlerce televizyonlarda “türban faciası” başlığıyla verdiği yalan haberden bahsediyorum. Başörtülü bir doktorun erkek hastasına bakmayarak onu zor duruma düşürmesiyle ilgili bir haberdi. Konunun muhatabı olan başörtülü doktor yargıya başvurdu. Açılan tazminat davasını reddeden Konya hakimi Abdullah Çoban, “türban takanın, ağır eleştirilere katlanmak zorunda olduğuna” hükmetti. Üstelik bu doktor sadece özel hayatında başörtülüydü.
Bu karar yasakçı zihniyetin başörtülü kadınları nasıl ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğünün ve yasağın nerelere kadar uzandığını göstermesi açısından çok önemlidir.
Buradan bakıldığında Türkiye’nin hukuk devleti olma durumu da çok netameli hale gelmekte.Ankete geri dönersek başörtülü okula gidenlerin % 14.5’i, işe gidenlerin ise sadece %1.4’ü herhangi bir mağduriyet yaşamadığını ifade etmiştir ki bunların bir kısmını yasağa denk gelmeden okuyanlar ve kendi iş yerinde çalışanlar olarak anlayabiliriz. Geri kalanlar ise bundan çeşitli şekillerde etkilendiğini ifade etmiştir.

Yasağın psikolojik etkileri

Yasak psikolojik olarak da bu kadınları oldukça etkilemiştir. Öyle ki  %9.2 si yaşadığı ağır psikolojik baskı sonucu tedavi görmek zorunda kaldığını beyan etmiştir. Daha yaygın olarak da; Kişilik zedelenmesi %70.8, hakarete uğramış hissetme % 63.2, utanç duyma  %46.9, günahkarlık duygusu  %46,5, kendine saygıyı yitirme % 29,5 suçlu muamelesi görmek, %54.1 onurunun incindiğini hissetme %66.5, toplumsal hayattan dışlanma %84.4 gibi çeşitli şekillerde yaşanan yasağın tahrip edici boyutları daha önceleri hiç dikkatlere sunulmamıştır.
Ayrıca bu kadınlar başları örtülü olduğu için bir biçimde ailelerinin de mağdur edildiğini, eşlerinin işten atıldığını ya da terfi alamadıklarını, soruşturma geçirdiklerini, eşiyle ayrı şehirde yaşamak zorunda kaldığını ifade etmişlerdir. Burada yasağın kuşatıcı etkisi de ortaya çıkmaktadır.
Burada da yine gazetelere yansıyan çarpıcı bir haberi paylaşmış olalım. Cnn Türkün (2006) haberine göre; öğretmen Abdullah Yılmaz, yurtdışında görev yapmak üzere girdiği sınavda Türkiye ikincisi olduğu halde atamasını yapmayan milli eğitim bakanlığını dava etti.  Yerel mahkemede sonuç alamayınca da davayı Danıştay’a taşıdı. Danıştay MİT raporunu gerekçe göstererek kararı oy birliği ile onayladı. Çünkü MİT raporunda Abdullan Yılmaz’ın eşinin başörtülü olduğu yazmaktaydı.  Bu örnekte bir hak gaspından öte sıradan memurlara kadar uzanan fişleme olayına da ayrıca dikkat çekmek gerekir.

 

Sorunun çözüm yeri meclis mi?

Ankete katılan kadınlar çözüm için meclisi işaret etmiş olmakla birlikte meclis bu konuda eli kolu bağlı bir görüntü vermekte. Bir ülkenin özgürlüğü meclisin özgürlüğünden geçer. Halbuki biz 2008 yılında meclisimizin gücünün yasağı kaldırmaya yetmeyecek kadar belli çevrelerin vesayeti altında olduğunu görmüştük.
AKP, MHP ve bazı DTP’li bağımsız milletvekillerinin ortak iradesiyle yasağı kaldırmak üzere yaptıkları düzenleme; CHP, Anayasa Mahkemesi, bazı sivil toplum kuruluşları ve medyanın desteğiyle engellendi.
Dönemin en unutulmaz manşeti Milletin iradesini kaos olarak okuyan Ertuğrul Özkök’ten geldi.  “411 el kaosa kalktı” ifadesini yakın bir geçmişte “gazetecilik zekası” olarak açıklayan Özkök için o sadece bir gazetecilikti, hepsi o.
Daha meclis anayasa çalışmalarını yaparken bir grup STK, Ankara’da başörtüsü özgürlüğüne karşıt gösteriler düzenledi. Eyleme katılan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, AKP’yi “Yasalara uymayan, militanlaştırılmış bir grup için Anayasa’yı değiştirmek”le suçladı. Yasalara uymayan, militanlaşmış kesim elbette başörtülüler oluyordu.
Sonuç olarak, yasak ortadan kalkmadığı gibi bu çalışmayı başlatan partiye kapatma gerekçesi teşkil etti. Burada sorunlu olan durum sadece yasağın kaldırılamamış olması değildir. Demokrasilerin vazgeçilmez kurumu olan meclisin geçersiz kılınması meselesi, üzerinde daha dikkatli durulmayı hak edecek cinsten. Bu durumda Türkiye cumhuriyetinin demokratik, hukuk devleti olma durumu da sorgulanabilir hale gelmiştir.

İmza kampanyaları

Bu dönemde yasağa karşı tavır takınan akademisyenler üniversitelerde başörtüsüne özgürlük adı altında 1 Şubat 2008 tarihinde imza kampanyası başlatmışsa da hemen akabinde 4 Şubat 2008’de Üniversite Konseyleri Derneği’nin düzenlediği, “Ülkemizi ve üniversitemizi gericiliğe teslim etmiyoruz” başlıklı imza kampanyasıyla karşılık bulmuştur. Yani yasak taraftarı olanlar için başörtülüye bakış bu geçen süreçte hiç değişmemiştir.
Başörtüsüne özgürlük bildirisine imza atanlara bir şekilde mahalle baskısı uygulanmış ve gazetelere yansıdığı kadarıyla Ali Nesin bu bildiriye imza attığı için başkanı olduğu Aziz Nesin vakfına yapılan yardımlar kesilmiştir.

Başörtülü kadınların iş yaşamındaki mağduriyetleri çalışması

TESEV’in2010 yılında Dilek Cündioğlu’na yaptırdığı “başörtülü kadınların iş yaşamındaki mağduriyetlerine” odaklanan çalışma, üzerinde ayrıca durulmaya değer veriler sunmakta. Bu çalışma başörtülü çalışamayacağı gerekçesiyle iş hayatına katılmayı hiç düşünmeyen kadınları kapsamamakla birlikte başörtülü kadınların çalışma hayatına katılmaya karar verdikleri andan itibaren çeşitli ayrımcılık ve hak ihlallerine uğradıklarını tespit etmektedir.
Cündioğlu çalışmasında, Kamu ve özel sektörün birbirinden bağımsız sektörler olmadığını kamusal alanda uygulanan yasağın özel sektördeki uygulamaları da doğrudan ya da dolaylı yollarla etkilediğini tespit ederek, özel sektördeki ayrımcılığın keskinleşerek devam ettiğini ifade etmektedir.Yasağın kalktığı düşünülen bu günlerde yapılan bu tesbit yaşadığımız örneklerle de örtüşmekte.
İnternet üzerinden yaptığı İş başvurusu kabul edilen başörtülü mimar arkadaşım görüşmeye gittiğinde sekreterin kendisini görür görmez “buradan hemen çık! patronum seni görürse çok kötü olur” diyerek alel acele kapı dışarı ettiğini söyledi. “Hayatımda hiç bu kadar aşağılandığımı hatırlamıyorum, tamamen tutuldum ve hiçbir şey diyemeden ayrıldım”sözleriyle anlattığı bu hadise duyduğum ilk kovulma hikayesi de değil.
Çalışmasında Cündioğlu, “Kamusal alanda var olan yasağı ithal eden özel sektör ya bu kadınlara iş vermiyor ya da nasılsa gidecek fazla yerleri yok mantığıyla daha az maaş vererek, arka planda çalışmaya mecbur bırakarak, çalışma mekânında görünmez kılarak, daha fazla yük ve sorumluluk vererek bu kadınları sömürüyor.  Bu şekilde başörtülüleri değersizleştirme politikaları devam ettiği sürece yasağın ortadan kalktığını söylemek zor”, diyor. Araştırmanın en temel bulgusu “yasağın yayılma etkisinin” halen devam etmekte olduğudur. Üstelik yayılma etkisi kamusal hayattan özel alanlara kadar yayılmaktadır.
Yasağın yayılma etkisini örnekleyen en trajı komik gazete haberi, İzmir’den geldi. İzmir’in Konak ilçesinde bir apartman yöneticisi, ‘kapıcılık hizmet yönetmeliği’ne başörtüsü yasağını da soktu. Yasağa uyulmamasını işten atılma gerekçesi saydı. (07 Haziran 2009)Bu duruma göre başörtülü iseniz kapıcı dahi olamazsınız.
Yasağın nerelere kadar yayıldığını gösteren bir diğer haber ise Çeşme’den geldi. Çocuklarıyla plaja gelip haşema ile denize girmek isteyen Hatice Şenocak’a bir subay eşi “örümcekler, utanmıyor musunuz denizi kirletmeye, Atatürk Cumhuriyetini kirletiyorsunuz” şeklinde sözlü saldırıda bulunduğu gazetelere yansıdı. (Ağustos 2010)
Yasak kamusal alandan özel alana doğru yayılmakla kalmayıp, Türkiye’den dünyaya doğru da yayılmakta, yasak yayıldıkça da başörtülü kadınların yaşam alanları daralmaktadır. Avrupa Parlamentosunun Türk asıllı üyelerinden Cem Özdemir’in “Türkiye’nin hakları kısıtlayıcı yaklaşımının Avrupa’ya ‘kötü örnek’ olduğunu Danıştay’ın başörtü kararının Avrupa’da çıkacak yeni yasaklayıcı kanunlara örnek olacağına işaret etmesi bu açıdan önemli. (Zaman 2006)
Örneklerden de görüleceği üzre son yıllarda yasağın çözüldüğü düşüncesinin aksine olarak her yıl yayınlanan İnsan hakları raporlarında yasak varlığını ve çeşitliliğini korumaktadır.

 

Yasak ve siyasi partiler

Yasağı referandum öncesinde dile getiren Kemal Kılıçdaroğlu bu sorunu ancak biz çözeriz demişti. Ancak, zaten üniversitelerde yasağın fiili olarak gevşediği bir dönemde üniversitelerde yasak kalksın diğer yerlerde geçerli olsun demek yasağı hiç değilse geri kalan yerlerde muhafaza etme çabası olarak okunabilir.  Son seçimler sırasında da başörtülü vekil konusu gündeme geldiğinde Kemal Bey’in MHP li eski milletvekili Nesrin Hanım örneğine işaret etmesi, yasağın kalkmasının önünde CHP’nin hala bir direnci olduğunu göstermekte.
Seçimler öncesi “başörtülü vekil istiyoruz” kampanyası, AKP’nin çeşitli kademelerinden “daha zamanı değil” tarzında karşılık buldu. Bu cevap, AKP’nin parti kapatma davası yüzünden yaşadığı psikolojik bariyerden henüz kurtulamadığını göstermekte.
Bu durumda başörtüsü yasağının önündeki psikolojik, zihinsel ve siyasi engellerin hala varlığını sürdürdüğünü söylememiz yanlış olmayacaktır.

Sığınmacı mıyız yoksa Vatandaş mı?

Yasak inanç, eğitim, çalışma, seçilme, toplumsal hayata katılma gibi pek çok temel hakkın gaspı şeklinde gerçekleşmektedir. Bu durum başörtülüleri sorumluluk ve ödevleri olan ama hakları olmayan bir vatandaşlık durumuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durumda vatandaşlık tanımımızın da gözden geçirilmesi gerekmektedir. Artık başörtülüler sığınmacı mı, vatandaş mı sorusu netlik kazanmalı. Zira bugüne kadar yasak başörtülünün ikinci sınıf insan muamelesi görmesini destekleyen bir işlev gördü. Başörtülü olanları tekinsiz bir imaja hapsetti. Başörtülüleri toplumdan izole eden bir ortam yarattı. Kısaca, yasak başörtülüyü değersizleştiren bir zihniyeti beraberinde getirdi.
Yasak; YÖK’ün 2010 yılında üniversitelere gönderdiği “dersten öğrenci çıkaran”  öğretmene kınama cezası verileceğine dair yazı ile fiili olarak yumuşamış olmakla beraber, yasağın üniversitelerde tamamen ortadan kalktığını henüz söyleyemeyiz. Yasağın bugün gevşemiş olması bile bizim için güvenli bir ortamı oluşturmaktan çok uzak.  Yasağın iktidarlara göre değişen keyfi uygulamalardan bağımsız olarak kaldırılması gerekir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin anayasal haklarının güvence altına alınması da yetmez. Bu şartlarda hakların kullanılmasına engel olanlara cezai yaptırım uygulanması yani ayrımcılık yasasının bir an önce devreye girmesi zorunludur. ‘Ben yaptım oldu’ fiili durumu da ancak böyle sona erebilir.
Yeni anayasa bu ayıptan kurtulabilmenin bize milletçe bir imkanını sunuyor. Umuyorum ve diliyorum ki artık hiç kimse bir diğerine göre kendini daha fazla vatandaş, daha fazla hak ve daha fazla devletin sahibi gibi görme hezeyanlarına kapılmayacağı günlere kavuşalım.
Zira bu anlayışın ürettiği yasak yüzünden pek çok hayat birilerinin anlayışına, kaprisine, ideolojisine kurban olmuş oldu. Bu uygulamalarda ne hukuktan ne özgürlükten ne demokrasiden ne de insanlıktan söz etmek çok mümkün görünmüyor.  Sistemin dışladığı bütün kesimler ne zaman gerçekten eşit haklar, eşit sorumluluklar ve özgürlüklere sahip olursa ancak o zaman bu anlamsız yasakların da bittiğinden söz edebiliriz.
Ayla Kerimoğlu
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği
TESEV sunumu /24 Haziran 2011

TESEV Demokratikleşme Konferansı Özeti
Konferans Programı

24 Haziran 2011 Cuma

Geçiş Döneminde Adalet I:  Silahsızlanma ve Barış: PKK Nasıl Silah Bırakır?
Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması ve demokratikleşme sürecinin önündeki engellerin kaldırılması için önümüzdeki dönemde ele alınması gereken başlıca konu, Kürt Sorunu olarak adlandırılan meselenin çözümü ve savaşın sona ermesidir. TESEV Demokratikleşme Programı, sorunun kilit noktası olan silahlı çatışmaların sona ermesini mercek altına alan araştırmasının bulgularını ilk kez kamuoyunun dikkatine sunuyor. Üst düzey devlet bürokratları, siyasetçiler, hükümet üyeleri, Kürt kanaat önderleri, Abdullah Öcalan’ın avukatları, dağdaki ve Avrupa’daki PKK’lılar ile eski PKK militanları gibi konunun tarafı olabilecek bütün farklı isimlerle yapılan görüşmelere dayandırılan araştırma Cengiz Çandar tarafından yürütülmüştür. Çandar’ın kaleme aldığı raporda, çatışmaların sona ermesi için bugüne dek atılmış olan adımların neden başarısız olduğu inceleniyor ve bundan sonraki süreçte benzer hataların yinelenmemesi ve çözümün sağlanması için yapılması gerekenlere dair öneriler yer alıyor. Panelde, araştırmanın temel bulgu ve önerileri ilk kez kamuoyuyla paylaşılacaktır.Konuşmacı:

Cengiz Çandar, Radikal Gazetesi
Moderatör: Dilek Kurban, TESEV Demokratikleşme Programı

Tartışmacı:
Aysel Tuğluk, Barış ve Demokrasi Partisi
Galip Ensarioğlu, Adalet ve Kalkınma Partisi
Sezgin Tanrıkulu, Cumhuriyet Halk Partisi

Geçiş Döneminde Adalet II: Kürt Sorunu’nda Geçmişle Yüzleşirken
Türkiye, son birkaç senedir, Kürt Sorunu’na ilişkin geçmişiyle yüzleşme yolunda önemli bazı adımlar atıyor. Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde devlet eliyle işlenen suçlar ve ağır insan hakları ihlalleri, geçmişte hiç olmadığı kadar tartışılıyor, belgeleniyor. Bu yüzleşme pratiği, devlet kurumlarının işlenen suçlara ilişkin sorumluluğunu sergilediği gibi, Kürtler başta olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin adaletin sağlanmasına ilişkin talep ve beklentilerini yüksek sesle dile getirmesine vesile oluyor. Bu panelde, Kürt Sorunu bağlamında hakikat, adalet, tazminat ve yüzleşme meselelerini ele alan iki rapor yazarlarının sunumlarıyla tartışmaya açılacaktır.

İlk rapor, köyleri boşaltılan zorunlu göç mağdurlarının zararlarının yıllar sonra tazmin eden bir yasanın Kürtlerin adalet ve hakikat taleplerini ne derece karşıladığını ele alıyor. Türkiye’deki cezasızlık rejimini konu alan ikinci raporda ise, aralarında OHAL bölgesinde sivillere karşı ağır suçlar işleyen devlet görevlilerinin yargılandığı JİTEM ve Temizöz ve Diğerleri davalarının da olduğu yargılamalardaki yasal ve idari sorunlar tartışılıyor. Her iki çalışma, Kürt Sorunu’nun adil ve barışçıl çözümü için geçmişle yüzleşilmesi gereğinden hareketle, siyasi ve yasal çözüm önerileri sunuyor.

Konuşmacılar:

Mehmet Atılgan, Hukukçu
Mesut Yeğen, İstanbul Şehir Üniversitesi
Moderatör: Yılmaz Ensaroğlu, SETA Vakfı
Tartışmacı: Dilek Kurban, TESEV Demokratikleşme Programı
Geçiş Döneminde Yargı: Adalete Erişim ve Sanıkların Adil Yargılanma Hakkı

Yargı, Türkiye’nin en fazla tartışılan kurumlarından biri olmaya devam ediyor. Toplumun farklı siyasi ve sınıfsal kesimleri devletin yargı kurumları eliyle adaleti sağlama görevini acil olarak daha iyi yerine getirmesi beklentisi içinde. Bu da iktidarı, siyasi partileri, yargı bürokrasisini ve sivil toplumu yargı reformu konusunda daha fazla fikir ve iş üretmeye mecbur kılıyor. Öte yandan, yargıdaki reform girişimleri toplumun beklentilerini karşılayabilecek düzeyde mi? Bu panel, çok geniş bir kapsamda ele alınabilecek olan Türkiye’deki yargı reformunun iki önemli başlığına odaklanarak bu soruya yanıt arıyor: Adalete Erişim ve Sanıkların Adil Yargılanma Hakkı. Panelde, bu konulara ilişkin iki yeni rapor, yazarlarının katılımıyla tartışmaya açılacak. İlk rapor, adli yardım, bilgiye erişim, mahkemelerde anadilini kullanma hakkı konuları çerçevesinde, özellikle toplumun dezavantajlı kesimlerinin adalete erişmekte çektiği güçlüklerle ilgili tespitler geliştiriyor ve gerçekleşmesi gereken reformlara yönelik önerilerde bulunuyor. Türkiye kamuoyunun Ergenekon davası sonrasında odaklandığı sanıkların adil yargılanma hakkı kavramı ise ikinci raporda ele alınıyor. Bu raporda, adil yargılanmaya ilişkin yasal çerçeve özetleniyor, Türkiye’de bu kapsamda gerçekleşen hak ihlalleri tespit ediliyor ve çözüm önerileri sunuluyor.Konuşmacılar:

Osman Doğru, Marmara Üniversitesi
Seda Kalem, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Moderatör/Tartışmacı:  Turgut Tarhanlı, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Tartışmacı:  Meral Danış Beştaş, Avukat
25 Haziran 2011 Cumartesi

Geçiş Döneminde Vatandaşlık I: Türkiyeli Ermenileri Duymak
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlaşması niteliğindeki Lozan Anlaşması, 1923’te Gayrimüslim azınlıklara eşit vatandaşlık hakları ile birtakım pozitif haklar tanıdı. Ancak, bu haklar o günden bu yana devlet kurumları ve hükümetler eliyle ihlal edildi, Gayrimüslimler eğitimsel, toplumsal, kültürel ve dinsel çeşitli baskılara maruz kaldı. Durum böyleyken, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) sürecinde gündeme gelen uyum yasaları çerçevesinde azınlık haklarına ilişkin gerçekten onarıcı ve yaşananları telafi edici iyileştirmeler yapıldı mı? Söz konusu iyileştirmelerin sembolik jestlerin ve tekil vakalar üzerinden hukuki dayanaklarla temellendirilmeden gerçekleştirildiğinin aksini düşünmemiz için ikna edici nedenler var mı?

Ermeni vatandaşlar, devlet nezdinde eşit birer birey ve yurttaş mı, yoksa Osmanlı’dan ‘miras’ kalan dini bir cemaatin üyeleri mi? Bu panelde ilk kez kamuoyuyla paylaşılacak çalışma, Ermeni toplumunun çeşitli kesimlerinden temsilcilerin dile getirdikleri sorunlar ile beklentileri, Ermenilere yönelik hukuk dışı uygulamalar, ayrımcı politikalar ve düzenlemeler çerçevesinde değerlendiriyor. Çalışmanın amacı, karar alıcılar ve kamuoyunu, özelde Ermeni vatandaşlara, genelde tüm azınlık gruplarına yönelik siyaset ve uygulamaları yeniden düşünmeye zorlamaktır.

Konuşmacı:

Günay Göksu Özdoğan, Marmara Üniversitesi
Ohannes Kılıçdağı, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Moderatör: Ufuk Uras, Eşitlik ve Demokrasi Partisi
Tartışmacı: Rober Koptaş, Agos Gazetesi
Geçiş Döneminde Vatandaşlık II: Başörtüsü Yasağı

Türkiye kamuoyunda samimiyetten yoksun bir biçimde tartışılan başörtüsü yasağı, siyasi ve toplumsal aktörleri karşı karşıya getiren sembolik bir çatışma meselesine dönüşmüştür. TESEV Demokratikleşme Programı’nın geçtiğimiz sene hazırladığı “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık: Uzman Mesleklerde Başörtülü Kadınlar” raporu başörtülü kadınların çalışma hayatına katılmaya karar verdikleri andan itibaren uğradıkları ayrımcılık ve hak ihlallerini açığa çıkarıyordu. Bu çalışmanın devamı niteliğindeki yeni çalışma ise, toplumsal, mesleki, eğitim ve kamu hayatının çeşitli alanlarında tezahür eden başörtüsü yasağını kaldırmaya yönelik tespit ve çözüm önerileri içeren bir yol haritası sunmayı hedefliyor.

Çalışmanın sunulacağı panelde şu sorulara yanıt aranacak: Başörtüsü yasağı, kamuoyunda sıkça tartışıldığı üzere, sadece eğitim hakkı ve yüksek öğrenim kurumlarına erişim hakkını mı engelliyor? Yakın zamanda bazı üniversitelerin başörtülü öğrencilerin üniversiteye alınmasında sorun çıkarmaması yasağın sona erdiği ve mağduriyetlerin ortadan kalktığı anlamına mı geliyor? Başörtüsü yasağı kamu ve özel sektör, yerel ve ulusal siyaset ve gündelik yaşamda hangi hukuki ve zihinsel dayanaklar üzerinden sürdürülüyor? Yasak konusunda siyasi ve toplumsal aktörlerin pozisyonları neler? Başörtüsü yasağını her alanda kaldırmak ve yasağın yarattığı ayrımcılık vakalarını engellemek için neler yapılmalı?

Konuşmacılar:

Ebru İlhan, Eğitim Reformu Girişimi
Özge Genç, TESEV Demokratikleşme Programı
Moderatör: Balçiçek İlter, Habertürk TV
Tartışmacı:  Ayla Kerimoğlu, Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma DerneğiGeçiş Döneminde Medya:


Basın-Demokrasi İlişkisi ve Medyanın Ekonomi-Politiği
Basın-yayın ve kitle iletişim araçları, müzakereci ve katılımcı bir demokrasinin yerleşmesi ve siyasi ve toplumsal zihniyetin dönüşümü açısından kilit bir role sahiptir. TESEV Demokratikleşme Programı’nın 2010 yılında başlattığı “Medya ve Demokrasi” başlıklı yeni çalışma alanı çerçevesinde hazırlanan iki rapor, medya sektörünü tanımaya ve anlamaya yönelik bir çabanın ürünüdür. İlk rapor, sektörün hukuksal yapısını, mevzuatını, aktörlerini ve sektörü yöneten politikaları, Türkiye’de basının kuruluşundan bu yana tarihsel bir perspektifte inceliyor.

Medyanın ekonomi-politik analizini sunan ikinci rapor ise, şimdiye dek hiç yapılmadığı üzere medya endüstrisinin ana ve alt sektörlerinin ve bu sektörlerde faaliyet gösteren aktörlerin derinlemesine bir incelemesini sunuyor. Bu paneldeki tartışma ve sunumlar, raporların çıktıları üzerinden sektörün başat aktörlere ve pozisyonlarına, medya mevzuatında son yirmi yılda yapılan değişikliklerin medyayı nasıl yönlendirdiğine, sürekli zarar eden bir sektörün ayakta kalabilmesinin koşullarına, medyanın demografik yapısına, medya sektöründe çalışanların haklarına ve rekabet ortamına ilişkin sorulara cevap arayacaktır. Basın-yayın ve ifade özgürlüğünün her an gündemde olduğu Türkiye’de, medya sektörüne ve bu sektörün toplumla, devletin çeşitli kurumları, hükümetler ve ekonomik yapıyla ilişkilerine tarihsel bir perspektif içinde ışık tutmak tartışmalara yeni bir derinlik katacaktır.

Konuşmacılar:

Ceren Sözeri, Galatasaray Üniversitesi
Esra Elmas, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Moderatör: Ergun Babahan, Star Gazetesi
Tartışmacı:  Erol Katırcıoğlu, Taraf Gazetesi & Eşitlik ve Demokrasi Partisi17:30-19:30 Kapanış Resepsiyonu (Nippon Hotel)

Önceki Yazı

İslam Aile Hukukunun Oluşumuna Toplumsal Şartların Etkisi

Sonraki Yazı

İmam Gazali’nin Felsefe Anlayışı

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir