Osmanlı’ya Nasıl Bakmalıyız?

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Doç. Dr. Azmi ÖZCAN
12 Kasım 2005

“Bir aşiretten bir cihan devletine uzanan süreç içerisinde Osmanlı devleti, bir uç  devlet olmasının avantajlarını yaşadığı gibi tüm sıkıntılarını da çekmiştir.

Osmanlı Devleti’nin yükselişinin temel unsurları arasında, dinin varlığını hiç kimse inkâr etmez. Çünkü din Türkler arasında milli birlik ve beraberliği temin etmede en asli unsur olmuş, bu durum Lozan’da dahi teyid edilmiştir.
Osmanlılar Allah’ın ismini aleme yaymak ve dünyaya düzen getirmek iddialarını fütühat gayesiyle mezcederek, çok kısa bir sürede büyük bir cihan devleti kurmuşlardır. Fakat asıl önemli olan şey, bir zamanlar bütün dünyanın en önemli medeniyetini tesis etmiş, gelmiş geçmiş en uzun ömürlü imparatorluklardan birisi olmuş bu devletin neden yıkıldığıdır. Kendi değerlerine sahip çıkmış, çağının dinamiklerini yakalamış, ilimde, teknolojide, fende, askerlikte hep ileride olmuş ve yükselmiştir. Fakat neden gerilediği çok karışıktır.
Osmanlı zihniyetini tesbit ederken, biz öncelikle gerilememizin tahlilini yapmak zorundayız. 17.yy’a kadar Osmanlı devleti, cihanın en büyük devletiydi. Ancak 17.yy’la birlikte, ülke artık son sınırlarına ulaşmış daha ileri gidemiyordu ve kendisini cendere içerisinde hissetmeye başlamıştı.
Bu dönemde, dünya standartlarından yavaş yavaş geriye kalmak, tüm acımasızlığıyla Osmanlı devletinin üzerine çökmüştü. Devlet, iktisadi, askeri ve sosyal alanlarda ve bu alanların yapılanmasında bir büyük kargaşanın içine düşmekteydi.
Eskiden Doğunun tüm zenginlikleri Batıya bu topraklar üzerinden giderdi ve Osmanlı devleti güzergâh olmanın tüm avantajlarını kullanarak fiyatları kontrol eder, para kazanırdı. Ancak deniz yollarının keşfiyle birlikte bu konuda ciddi bir kayba uğradı, stratejik önemini kaybetti. Amerika kıtasının keşfedilmesi de Osmanlı devletinin altın ve gümüş üzerindeki hakimiyetini kaybetmesine neden oldu. Daha sonra Avrupa’da bilim ve teknolojinin ilerlemesi ve keşiflerin neticesinde dünyada bir sömürge dönemi başlayacak, böylece İslam coğrafyası da sahip olduğu zenginliklerden dolayı sömürgecilerin hedefi haline gelecektir.
Osmanlı devletine etki eden dış saiklerden biri de Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan ayrılıkçı hareketlerdir. Osmanlı devleti çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir toplumdu ve bu toplulukları barış içinde bir arada yaşatabilmek için millet sistemini oluşturmuştu. Buna göre o topraklarda yaşayan her millet kendi malını ve canını teminat altına aldığı gibi dinini yaşayabiliyor ve geliştirmek için de müesseseler kurabiliyordu. Sonra bu kuruluşlar kendi cemaatleri tarafından sivil olarak organize ediliyordu. Ancak devlet, bu organizasyonlar ile irtibatını devam ettirerek onların, kendi aleyhine faaliyet yapmasına mani oluyordu.
Osmanlılar fethettikleri topraklardaki insanları iki sebepten dolayı muhafaza edip daha iyi şartlarda yaşamalarını temin etmeye çalışmışlardı. Bunlardan birisi dindi. Çünkü İslam onların ehl-i kitap olmasından dolayı, din hürriyetlerini, can ve mal emniyetlerini koruma altına alıyor ve bu mânâda öldürülmelerini yasaklıyordu. İkinci olarak da Osmanlı, fethettiği yerleri elde tutabilmek ve gelir alabilmek için “millet sistemi” ne dahil ediyordu. Aşağı yukarı 300 sene kadar bu sistem devam etti. Ancak Fransız ihtilalinden sonra gayrimüslimlerde de kopmalar görülmeye başladı.
Osmanlı devleti, 18.yy’ı tamamen toprak kaybetmeyle geçirmiş ve 19.yy’a gelindiğinde ise çöküş doruğa ulaşmış artık Osmanlı, bir valisiyle bile baş edemez olmuştu. Eğitimde kaliteyi, ekonomide inisiyatifi, askerlikte, ilimde ve fende teknolojiyi kaybetmişti, fakat din aynı dindi.
Netice itibariyle Osmanlı aydınları ve devlet adamları hızla uçuruma sürüklenen bu devleti kurtarmak için bir şeyler yapmak ihtiyacı hissetmişler ve bu ihtiyaç, onları Tanzimat denilen bir reforma götürmüştü. 1839’da başlayan bu hareket, Osmanlı devletinin Batı kurumları karşısında, akla gelebilecek hemen her alanda geri kalmışlığının tescili mahiyetinde olup, ilerlemenin ancak onların yoluna girmekle mümkün olduğunu itiraf etmenin de ifadesiydi. Fermanın gerekçesinde yer alan “geri kalışımızın nedeni Şer’i Şerif ‘ den uzaklaşmamızdır” ifadesi, aynı zamanda acı bir çıkmazı işaret etmektedir fakat devamındaki “ilerlemek için Batılı olmalıyız” mânâsına gelen sözler ise bir başka garabettir. İslam’dan uzaklaştığımız için geri kaldık tespitini ifade eden bu sözler gerçekten samimi bir duyguyu mu dile getiriyordu yoksa reformların halka kabul ettirilebilmesi için siyaset mi yapılıyordu? Her ikisinin de payı olabilir, fakat neticede bu ifadeler hazin bir durumu belgelemektedir.
Bu yetmiyormuş gibi 1856’da Islahat Fermanı ilan edilerek işin kültürel boyutuyla ilgili düzenlemeler de getirildi.Böylece artık hangi dinden hangi inançtan olursa olsun Osmanlı vatandaşlarının tam bir hürriyet ve eşitlik içinde olduğunu, insanların dinleri ve inançları yüzünden farklı muamelelere maruz kalmayacağı ve din değiştirmenin de yasaklandığı bir dönem başlamış oldu. Burada kasıt, Protestan, Katolik ya da Ortodoksların zaman içinde Müslüman olmalarını engellemekti. Zaten devlet ondan sonra onulmaz bir yara almış, bu kadar imtiyaz alan insanlar ve topluluklar, devletten kopuş sürecini artık başlatmışlardı. Balkanlar’da Sırplar, Bulgarlar, Karadağlılar ayaklanmış, 93 Harbi de çıkınca milyonlarca insan mahvolup gitmiş ve topraklarımızın çok ciddi bir kısmı da kaybedilmişti.
Netice olarak toplumda çok yaygın olanın aksine Osmanlı devleti, kendisi kaybetmediği halde I.Dünya savaşı’nda müttefiki Almanya yenildiği için mağlup sayılan ve böylece ortada kalmış bir devlet değildir. Aslında 18.yy’dan itibaren dünya ölçeğinde itibarını ve inisiyatifini kaybetmiş, 20.yy’a kadar “acaba nasıl toparlanabilirim?” diye mücadele etmiş ama istediği heyecanı yakalayamamış, o nedenle de mukadderat olarak batmış bir devlettir.Osmanlı, sadece bir hanedanın bir devletin adı değil aynı zamanda dünyanın en oynak ve en hassas bölgesinde yüzlerce yıl sulh, sükun ve istikrarı temin etmiş bir medeniyetin adıdır. Bu medeniyet 19.yy’ın sonuna kadar bütün İslam aleminin istinadgâhı ve tesellisi olmuştur. Osmanlılar İslam alemini, tarihin hiçbir devresinde olmamış tarzda manevi birlik alanı içerisine taşıyabilmişlerdir. Özellikle İslam aleminin neredeyse tamamının sömürge olduğu 19.yy şartlarında bu manevi birlik duygusunun, toplumların inanç ve kültürlerini korumasında çok büyük önemi olmuştur.
Evet hakikaten tarihten alınacak dersler vardır. Her şeyden önce hangi niyetle hangi duyguyla olursa olsun tarihi değiştirmek mümkün değildir. Değişecek olan sadece insanlardır. Böyle bir meselesi olan insan kahramanlarla değil olaylarla ilgilenmeli, geçmişiyle bu gününü kavga ettirerek geleceğini kaybetmemelidir.
Not: programın özeti, deşifre üzerinden yapılmıştır.
Hazırlayan: Ebru Bilen
Önceki Yazı

Mezhep ve Devlet

Sonraki Yazı

Mezhepler Tarihi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir