Bir Medeniyet Tasavvuru

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Gazeteci-Yazar Yusuf KAPLAN

“Yeni bir medeniyet tasavvuru için öncelikle şu üç sorunun cevabının araştırılması gerekiyor:

Yeni bir medeniyet tasavvuruna neden ihtiyaç duyuyoruz?

Ne tür medeniyet tipolojilerinden söz edebiliriz? Bu sorunun cevabını ararken  zihnin geniş bir alanda seyretmesi için; geriye dönük, içe dönük ve geleceğe dönük olmak üzere üç tür okuma yapmak gerekir.

Yeni bir medeniyet tasavvuru nasıl olmalıdır?

“İnsan, Doğa ve Yaratıcı tasavvuru” açısından bakıldığında Pagan Uygarlıklar, Kadim Medeniyetler ve Vahiy Medeniyetleri olmak üzere üç tür medeniyetin varlığından söz etmek mümkündür.

Pagan Uygarlıklar, M.Ö. Mikenler’le başlayıp, Antik Yunan’la ve Roma’yla şekillenmiştir ve bugün varlığını Amerika’yla sürdürmektedir. Bu sistemde insanın doğaya, kozmik dünyaya ve Tanrı’ya ait bir varlık olduğu düşüncesi; insanın doğaya, kozmik dünyaya ve Tanrı’ya hakim olabileceği yönünde değişmiştir. Tanrı tasavvurundaki bu problem ister istemez siyasete, ekonomiye, toplumsal hayata ilişkin kaosları beraberinde getirir. İnsanlığın ortak tecrübesinden sapmak anlamına gelen bu anlayışla, insan tanrılaştırılmış fakat içgüdüsünün, teknolojinin, iktidar odaklarının kölesi haline gelmiştir.

Avrupa’da, 0-8.y.y. arasında dinin teolojikleştirilmesi, 8-15.y.y. arasında teolojinin rasyonelleştirilmesi uygulanmıştır. 15.y.y’dan sonra ise rasyonelliğin dinileştirilmesi projesi uygulanmaktadır.

Batı Medeniyetinin zihniyeti özne-nesne ilişkisi üretmiştir. Buna göre kendisini “özne” yani üreten, söyleyen, hakim, efendi, asalet ve şahsiyet sahibi konumunda görür. Kendisi dışındakiler ise “nesne” yani tüketen, söyleneni söyleyen, asalak, mahkum ve köledir.

Pagan uygarlıkların bir başka özellikleriyse asimilasyon ve eliminasyon stratejilerini, hangisi işlerine geliyorsa dönüşümlü olarak uygulamalarıdır. Helenizm döneminde bütün dünyayı Helenleştirmeye, Romalılar döneminde Romalılaştırmaya, Avrupa’nın hakim olduğu dönemde Avrupalılaştırmaya ve bugün bütün dünyayı Amerikanlaştırmaya çalışıyorlar. Böylesi bir yöntemle insanlığa hak, hukuk, kardeşlik ilkesinin egemen olması mümkün değildir.

İkinci tür medeniyetlerden olan Kadim Medeniyetler, daha çok fizik ötesi gerçekliği esas alırlar ve fiziksel eylemi, sadece Tanrı’yla ilişki kurmanın aracı olarak görürler. İnsanın iç dünyasıyla ilgileniyor olmaları takdir edilecek bir niteliktir fakat bu algılayışlarıyla, fizik gerçekliği esas alarak şiddet üreten Pagan Uygarlıklar karşısında var olabilecek güçten yoksundurlar. Önceki dönemlerde Mısır, Hint ve Mezopotamya medeniyetleri birbirlerini yok etmeksizin yaşadıkları halde artık Amerika ve Afrika kıtalarındaki kadim medeniyetler belki bu eksiklikleri sebebiyle Antik Yunan karşısında varlıklarını koruyamamışlardır.

Medeniyet türlerinin üçüncüsü olan Vahiy Medeniyetleri’ nde ne sadece fiziki gerçeklik ne de sadece fizik ötesi gerçeklik kurucu paradigmadır. Dünyevi ve uhrevi alanlardan biri diğerini dışlamaz, ötekileştirmez ve düşman kılmaz. Her ikisini de aynı anda mezceder.

Bugün Müslümanların, Hz.Adem’den bu yana ortaya konan vahyi birikimin kuşatıcılığını tekrar göstermeleri gerekir. Bu ise Hz.Adem’den bu yana oluşmuş beşeri birikimle yüzleşmeyi zorunlu kılar. Geçmişte, Müslümanlar fethettikleri yerlerde başka dinlerin ve kültürlerin yaşamasına imkan tanımışlardır. Fakat Avrupa yıkıcı pagan uygarlık tecrübesi nedeniyledir ki 1492’de Endülüs’teki Müslümanlara ve Yahudilere yaşam hakkı tanımadı. O dönemde Müslümanlara olduğu gibi Yahudilere de Osmanlı sahip çıktı. Bu konudan hareketle “Batıda özne-nesne ilişkisi, Osmanlı’da özne-özne ilişkisi hakimdir” diyebiliriz. Osmanlı bu özelliğiyle diğer kültürlerden yararlanıyor, besleniyor fakat aynı zamanda onların kendi kimliklerini korumalarını sağlıyor, felsefelerini ve sistemlerini geliştirmeleri için onları teşvik ediyor. Bunun minyatürü Hz.Peygamber döneminde yaşandı. En sofistike halleri ise Endülüs’te ve Osmanlı’da karşımıza çıktı.

İslam medeniyeti, iki fetret dönemi geçirmiştir. Bunlardan ilki Moğolların istilası sonucu yaşanmış fakat Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkmasıyla son bulmuştur. Onlara göre Osmanlı’nın doğması, İslam’ın tarihten silinmesine engel olmuştur. Bu yüzden Osmanlı’yı durdurmak için ellerinden geleni yaptılar.

İkinci fetret dönemi ise; son 200-300 yıldır modernizmin meydan okumasıyla yaşadığımız -benim ilkinden daha tehlikeli bulduğum- medeniyet buhranıdır.

Birinci fetret döneminde neredeyse tarihten çekilecekmiş gibi bir durum ortaya koyan İslam medeniyeti, Gazali figüründen, tasavvufun oynadığı kilit rolden ve benzeri özelliklerden yararlanarak Osmanlı’yla birlikte bir meydan okuma geliştirdi. Medeniyet sahnesine eksen değiştirerek daha güçlü bir şekilde çıkmış oldu. Bugün yaşadığımız ikinci fetret döneminde ise çift yönlü temassızlık denilen bir sorun yaşanıyor. Hem İslam’ı algılamamızda hem de hakim kültürle ilişkimizde sorun var. Müslümanlığımız sahte, sanal, simülatif, Batıyla olan ilişkimiz ise platonik.

Ben önümüzdeki 100 yıl içinde İslam’ın insanlık tarihini belirleyici bir rol oynayacağını ve bu anlamda entelektüel, zihinsel, düşünsel, kültürel ve siyasi açıdan esaslı bir birikim ortaya koyacağını düşünüyorum.

Müslüman toplumlarda İslam medeniyetine dönüş en güçlü alternatif haline geldi. Bugün İslam aleminde Fas’tan Malezya’ya kadar -primitif de olsa- siyasi, entelektüel, kültürel ve toplumsal bir hareketten söz etmek mümkündür. Bunun durdurulması gerektiğine inanan Avrupalılar için -başarabilirlerse- AB projesi, tarihte gerçekleştirecekleri en büyük proje olacaktır.

Allah-u Teala, Hadid suresi 25.ayette; kitabı, mizanı ve hadidi yeryüzünde hakim kılmayı peygamberlere yükümlülük olarak veriyor. Bu ayetlerden köklü bir medeniyet tasavvuru çıkarılabilir. Allah-u Teala ayette bütün insanların sorunlarını çözebilecek anahtarlar sunuyor. Burada  Kitap sadece Müslüman toplumların değil bütün insanlığın sorunlarını çözebilecek bir anahtardır. Peygamberlik Hz. Muhammed’le son bulduğu için yükümlülük alimler üzerinden devam edecektir(Alimler Peygamberlerin varisleridir). Fakat bizde alim figürü modernliğin meydan okumasıyla ortadan kalkmıştır. Ben bu figürün yerini dolduracak, peygamberi misyonu üstlenecek “öncü kuşak” diye bir kavram geliştirdim. Öncü kuşakların üç önemli özelliği; “gönül,zihin ve eylem eri” olmalarıdır. Gönül; teorik olarak tasavvuf, pratik olarak tekke, Zihin; teorik olarak ilmi düşünce geleneği, pratik olarak medrese, Eylem; teorik olarak amel, pratik olarak camiye tekabül eder. Cami aslen siyasetin, hukukun, ekonominin, kültürün, ibadetin merkezi olması gerekirken bizde gövde ile baş kopartıldığı zamandan bu yana kiliselere dönüştürülmüş ve hayattan tecrit edilmiş durumdadır. Cami yeniden, hem Müslümanlığımızı ilan ettiğimiz, toplumsal olarak te’yid ettiğimiz hem de fiziki ibadet aracılığıyla fizikötesi ile ilişki kurduğumuz bir mekan olmalıdır.

Medeniyetlerin hayatları; temas, cevap üretme ve entelektüel meydan okuma şeklinde seyreder. Teması, dahili ve harici olmak üzere ikiye ayırıyoruz. Dahili temastan kastettiğimiz; insan, toplum ve Yaratıcıyla olan tasavvurunuzu geliştirmeniz ve kendi paradigmanızı dolayısıyla medinenizi kurmanızdır. Harici temas ise hakim kültürle temas anlamına gelir. Cihanşümul olan,  fiziki dünyayı ve fizikötesini kuşatan bir dinin kendini

Medine’ye hapsetmesi mümkün değildir. Bu dinin medeniyete dönüşmesi için diğer kültürlerle temasa geçmesi lazımdır. Hz. Muhammed’in gerek Hıfül Füdul’de kilit rol oynaması gerekse peygamberliğinden önce Hicaz’ın etrafındaki üç önemli merkez olan Bizans, Sasani ve Yemen Krallığı’na gidişi, dahili ve harici temas için bize örnek oluşturmaktadır. Aynı zamanda Allahu Teala bu gibi olaylarla Hz. Peygamber’i, yaşadığı çağın sıkıntılarını anlayabilmesi ve cevaplar üretebilmesi için de hazırlamıştır.

Kur’an’da bahsedilen Mizan ise; cevap üretme aşamasına denk düşer. Burada yapmamız gereken sadece Müslüman toplumların yaşadığı sorunları değil dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunları dikkate alarak cevap üretmeye çalışmaktır.

Hadid’le  artık meydan okuma söz konusudur. Allah bu ayette demiri yerden çıkardık buyurmuyor, Kitab’ı indirdiği gibi Hadid’i de indirdik buyuruyor. Kurduğu ilişkinin mükemmelliğini açıklaması açısından harika bir şey.

Öncü kuşak olarak tarif ettiğimiz neslin yetiştirilmesi için çok uzun yolculuklara çıkmak gerekir. Onun için kısa, orta ve uzun vadede hedefler belirledik. İç dinamiklerle ve hakim kültürle temasın başarılı olabilmesi için iyi derecede İngilizce ve Arapça bilmek zorunludur. Akademik çalışmanın içeriğini ise Nakli İlimler, Hikmet İlimleri ve Marifet İlimleri oluşturmaktadır. “Çağı tanımadan İslam’ı, Hz.Peygamber’in kişisel hayatını tanımadan çağı tanıyamayız” ifadesinden hareketle pergelin sabit ayağını İslam’a, diğer ayağını öteki kültür ve medeniyetlere ulaşacak şekilde koymayı hedefledik.

Kitap-Mizan-Hadid dinamikleri sayesinde başka toplumlarla hakka, adalete dayalı bir ilişki geliştirileceğini Batılılar henüz çözebilmiş değil. Kontrolü ve hakimiyeti tek başına elde tutma iddiasına ve tutumuna karşı, vahiyden hareketle hakkı ve adaleti dünya üzerinde hakim kılabiliriz. Daha önceki Müslümanların sırtından kendimizi aklamaya hakkımız yok. Bize yakışan; öncekilerin yaptıklarıyla övünmek yerine, “biz bugün diğer Müslümanlardan farklı ne yapabiliriz?” düşüncesidir.”

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden hazırlanmıştır.

Hazırlayan: Dilek Karataş

 

Önceki Yazı

Çağdaş Küresel Medeniyet

Sonraki Yazı

Şehir ve Medeniyet

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir