Kalbin Sırları ve Halleri

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
3 Mart 2011

‘Kalbin halleri’, kişinin kendini tanıması, Yaratanıyla irtibatını sağlıklı kurması için İhya adlı eserden defalarca okunması gereken bir konudur. İhya Okumaları programımızda Recep Hoca’nın bizlere anlattığı bu önemli konuyu aşağıda özet halinde istifadelerinize sunuyoruz.

 

“İnsanı diğer varlıklardan ayıran şeref ve fazilet, Allah Teala’yı bilmek, tanımaktır. Başka bir ifadeyle; İnsanın eşref-i mahlûkat olmasının sebebi, marifetulluha kabiliyetli olarak yaratılmasıdır.  İnsan dünyada bu marifet sayesinde ziynetlenirken âhiret için de en güzel azığı hazırlamış olur.

Allah Teâlâ, elest bezminde; ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim’ derken kalplere hitap eder. İnsana görev yüklediğinde, mükellef tuttuğunda kalbe hitap eder. O kalptir Allah’ı tanımışsa Allah’a yakın olan veya Cenabı Hakk’ı inkâr edip gaflette olmuşsa o kalptir Allah’tan uzak olan.

Allah insanı, kendisini tanıması için yaratmıştır. Allah’ı tanımak aynı zamanda kulun kendi hakikatini tanımasıdır. Mârifetullah insanlar üzerine en önemli farzdır. İnsan, en üstün mertebe olan bu marifete ancak kalbiyle sahip olabilir. Kalp kendi hakikatini bildiğinde onu sever, mutlu olur ve O’na ibadet eder. Bu mârifetullah lezzetidir.
Eğer kişi mârifetullah lezzetini alamıyorsa yani Allah’ı bilip O’na teslim olma huzurunu yaşayamıyorsa onun kalbinde hastalık vardır. Bakara suresi 10. ayette Allah; ‘onların kalplerinde hastalık vardır’ buyurmaktadır. Marifet lezzetini alamamak bir kalp hastalığıdır. Bu hastalık, Allah’ı bilip O’na teslim olmanın lezzetini alamamaktır. Kalp hastalığının da dereceleri vardır. Günahlardan zevk alan kalp ağır hastadır. Kişinin kalbinin temizlenmesinin en üst göstergesi de en fazla zevk aldığı şeyin Allah’a ibadet olmasıdır.

Kalp, mutluluğun ya da mutsuzluğun hissedildiği yerdir.
Kalpte mutluluk, insan Allah’a yakın olduğu zaman, mutsuzluk da Allah’tan uzaklaşınca ortaya çıkar. Bunun en bariz göstergesi Asr-ı Saadet’tir.  Bütün sıkıntılara rağmen saadet asrı denme sebebi, Allah’a en yakın olunan bir zaman dilimi olmasıdır. Şu anki materyalist-modern kültürün aksine onların mutluluğu maddi şeylere bağlı değildi. Çünkü onlar Allah’a bizden daha yakındılar. Bu ise diğer hazlarla kıyası kabil olmayan bir hazdır.

Allah’a giden yol kalpten geçer. Diğer uzuvlar ise kalbe tâbidir. Onlar kalbin çalıştırdığı alet ve vasıtalardır. Efendisinin hizmetçisini, ustanın aletini kullandığı gibi kalpte diğer azaları öyle çalıştırır ve kullanır.
Kalp bu mutluluğu yaşarken uzuvlara nur olarak dağılır ve ibadet olarak ortaya çıkar. Gerçekte Allah’a isyan eden de itaat eden de odur. Uzuvlara sirayet eden kötülükler de iyilikler de onun eseridir. Onun zulmette veya nurda kaldığını, dışarıya yansıyan iyiliği veya kötülüğü gösterir.
İbadetlerimiz/davranışlarımız kalbimizin meyvesidir. Kalbimizde ne varsa dışarıya o yansır. İman varsa güzel ahlak ve ibadetler ortaya çıkar. İslam ahlakı, kalbin tezkiyesiyle/temizlenmesiyle yaşanır. Kalp temizlendiği zaman diğer davranışlar otomatik olarak temizlenmiş olur. Kin, haset, kibir, riya, cimrilik gibi olumsuz davranışlar ortadan kalkar. Onların yerine; tevazu, fedakârlık, diğergamlık gibi güzel huylar gelir.

Ağacın meyve vermesi için kökünün, tohumunun ve dallarının sağlıklı olması lazımdır; fakat bunlar yetmez, beraberinde sulama yapmanız bakımını ihmal etmemeniz gerekir. Eğer birinden güzel ahlaka dair eylem bekleyeceksek, önce kalbinde iyi davranışların ön şartlarını oluşturmak gerekir. Kalp, güzel ahlakın oluşması için ilk çalışma yapılması gereken yerdir. İşe, kalbin temizlenmesi/tezkiyesiyle başlamak daha sağlam sonuçların alınmasına vesile olur. Sağlıklı meyveler vermesi sağlanır.

Kalbin ıslahı/terbiyesinin çeşitli yolları vardır.
Bu yollardan birincisi sohbettir.

Hıristiyanlık, Budizm gibi dinlerde, temizlenmek için insanlardan uzaklaşma, bir anlamda riyazet yöntemi uygulanır. Bizim dinimizde ise kalp temizleme yöntemi, uzlete çekilerek değil aksine halk arasında insanlarla sohbet ederek, beraber yaşayarak yapılır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber, bizim için en güzel örnektir.

İnsan akıllı bir varlıktır. Kendisiyle konuşulduğu zaman ikna olur ve kalbi bundan etkilenir. Sohbet sadece konuşmak değil, beraberce vakit geçirmek demektir. Sahabe, sohbet arkadaşı demektir. Peygamberimiz arkadaşlarıyla beraber vakit geçirmiş ve ashap ondan somut olarak istifade etmişlerdir. O örneklik onların kalplerine tesir etmiş ve onları değiştirmiştir. Somut davranış modelleri, etkileme gücü yüksek bir metottur. Hatta âlimler; iyi bir insan olmak için iki yoldan bahsederler. Birinci yol; Peygamberimizin hadislerini okumak ve oradan hareketle Peygamberimiz nasıl davranmışsa aynısını yapmaktır. Bu zor bir iştir ama imkânsız değildir. İkinci yol daha kolay olan ve herkesin yapabileceği bir yoldur. O da; o kitapları okumuş, hayatına tatbik etmiş bir insanı kendine örnek almak, sohbetinden istifade etmektir. Bu daha kestirme bir yoldur. Burada önemli bir nokta; sohbetinden istifade edilecek kişiye karşı muhabbetin olmasıdır. Hoca ile talebe, mürit ile mürşit arasında muhabbet yoksa istifade edilemez.

İkinci yöntem ise hizmettir.
Mahlûkata hizmet, kalbi temizlemenin yollarındandır. Mahlûkattan kastımız, Allah Teâlâ’nın yarattığı her varlıktır. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere hizmet, insanı Allah’a daha fazla yaklaştıran ve nefsini terbiye ederek ahlakını güzelleştiren bir yoldur.
Kişi; haset içindeyse, gurur, kibir baskınsa hizmet edemez. Hizmet edebilmesi için bunları yakması, yıkması lazımdır. Hizmet edecek olan insan, fedakâr olmak zorundadır. Tevazu sahibi olmadan hizmet mümkün değildir. Sabırlı olmak kaçınılmazdır. Hizmetin Allah katında değerinin olması için ihlâs gereklidir. Hizmet ederken sıkıntı veren durumlara katlanılır. Bunlar o insanda kötü huyları temizler. Hizmet İslam’da nefis terbiyesinin en etkin yollarından bir tanesidir.

Şah-ı Nakşibend’in olgunlaşma süreci içerisinde hizmet, çok önemli bir yer tutar. Hocası, ondan yedi sene insanlara, yedi sene de hayvanlara hizmet etmesini istemiştir. Öyle ki uyuz köpek dâhil her türlü hayvana hizmet etmiştir. Uyuz köpeği temizleyip yedirirken ‘Allah’ım! Beni bunun hürmetine affet’ diyerek Allah’tan mağfiret dilemiştir. Süresi tamamlandıktan sonra geri döndüğünde şeyhi ona; ‘kemale erdin, bundan sonra insanları irşat edebilirsin’ demiştir.

Önemli eğitim yerlerinden biri de mutfaktır. Mutfaktaki aşçıbaşının görevlerinden biri, o dergâhta bulunanların eğitimidir. Mutfakta çalışan kişiler yemek yapmayı öğrenirlerken aşçının uyguladığı metotlarla ahlaki bakımdan olgunlaşırlar. Ayrıca tuvalet temizliği gibi hizmetler de vardır. Bütün bunlar insanı terbiye eden/ahlakını güzelleştiren vasıtalardır. Sohbette muhabbet şart olduğu gibi her türlü hizmette de öyledir. Muhabbet olmayınca hizmetin tesiri olmaz. Bunun usulü de kalbin tahliyesi/temizlenmesi ve süslenmesidir.

Kalbin ıslahına vesile olacak ve Allah’a yaklaştıracak yollardan üçüncüsü de zikirdir.
Zikir insanı kötü huylardan temizler. Çünkü Cenabı Hakkı zikreden, her an O’nun huzurunda olduğunu bilen ve Allah’ı görüyormuşçasına yaşayan insanlar Allah’ın huzurunda bulunmaktan dolayı edep gösterirler. Buna el-edeb’u-lillah denir. Sürekli huzurda olduğunu bilip bir nefesin bile gafil verilip gafil alınmamasıdır.

Allah’a karşı edep göstermek demek, kimsenin olmadığı yerde bile edepli davranmak demektir. Ahlak karanlıkta bile yere tükürmemektir. Allah’a karşı edep tabii olarak insanlara karşı edebi doğurur. Allah’ın huzurunda olduğunu bilen insan diğer insanlara ve mahlûkata edepsizlik yapamaz. Bu diğer insanlar memnun olsun diye değil Allah razı olsun diyedir. Zikir bu şekilde insanın kalbinin tahliye olmasına vesile olur.
Ebu Hanife gibi namaz kılmak istersen, onun bütün hayatını örnek almak lazım. Bu çok zor ama çabası içinde olunmalı. Her sonucun öncülleri var. Mertebeyi kafayı takmadan, onun yolunda olmalı, ben Allah’ın emirlerini yerine getiriyorum diyerek bunu ihlâsla yapmalı, her şeyi Allah rızası için yapmalı, her şeyi Allah rızası için terk etmeli.
Kalbi bir maden gibi düşünürseniz onun içindeki yabancı maddeler; sohbet, hizmet ve zikir sayesinde temizlenir. Ve o hal,  insanın tabiatı haline gelir.

Kalbin Askerleri
Beden bir şehre benzer. Kalp bu şehrin padişahıdır. Akıl, padişahın veziri, gazap ise emniyet amiridir. El ve ayak gibi azalar da bu şehrin sanatkârlarıdır. Padişah bunların hepsine muhtaçtır. Memleket idaresi ancak bunlarla yürür.
Kalp mühlikatı yani kötü huyları yok etmek için askerlere muhtaçtır. Bu askerlerden öfke ve şehvet kalbin yanında oldukları zaman yürüdükleri yolda yardımcıdır. Dolayısıyla nefsanî arzular diyerek bunları tamamen dışlayamayız. Bu konuda kural; nefsin ihtiyacını verecek hazzından men edeceksin. Mesela uyku da yemek de bedenin ihtiyacı kadar olmalı. Fazlası verildiğinde bu sefer nefs insanı kölesi haline getirir. Sonra insan bütün hayatını bu arzularını tatmin için uğraşır. Hâlbuki nefs bineğimiz olup bizi taşımalıdır. Biz nefsanî arzularımızın esiri olursak biz onu taşımaya başlarız. Eğer nefsin yanında olurlarsa tam aksine ebedi saadete kavuşma yolunda engel olurlar.

İnsanın ahlakını oluşturan dört esas vardır. Bunlar; canavar, şeytan, hayvan ve melek sıfatlarıdır.
Öldürmek, vurmak, eliyle ve diliyle insanlara musallat olmak; canavar yönüne denk düşer. Yemeğe ve cimâya sınır tanımamak hayvani sıfata aittir. Hile yapmak, aldatmak, ortalığı birbirine katmak, insanlar arasında fesat çıkarmak şeytani sıfatlardandır. Bu özelliklerden bazısı (gazap gibi) yerinde ve dozunda kullanıldığında saadete ulaştırır. Dozunu aştığında ya da yanlış yolda kullanıldığında helak eder.  Öte yandan insanları sevmek, kötü ve çirkin şeylerden sakınmak ve sakındırmak, kendisini süfli işlerden uzak tutmak, cehalet ve bilgisizlikten utanmak gibi melekî vasıflar ise insanı saadete ulaştıran güzel ahlaka dair özelliklerdir.

Demek ki insanın içinde çatışan güçler var. İnsan aklının sözünü dinlerse istikametini doğruya yöneltmiş olur; nefsini dinlerse hayvani yönde gitmiş olur.  İnsanın kalbine ve ruhuna ait bu özellikleri ve zaafları bilmesi, kontrol altına alma yollarını öğrenmesi ve uygulaması gerekir. İslam’ın yaklaşımında asıl olan, Budizm ve Hıristiyanlıktaki gibi nefsi öldürmek değil kontrol altına almaktır.”

 

Hazırlayan: Büşra Köroğlu

 

 

Önceki Yazı

Kalbin Hastalıkları; Kibir ve Ucub

Sonraki Yazı

Zekatın Batıni Yorumu

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir