Zekatın Batıni Yorumu

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
 17 Şubat 2011

Yine bir İhya dersindeyiz. Bu defa Recep Şentürk Hocamızın, zekat konusundaki konuşmasını dinliyoruz:

“İhyau Ulumi’ddin adlı eserde, Müslümanların zaman üstü, konjönktürel olmayan evrensel meseleleri ele alınmıştır. Gazali ve Mevlana gibi Rabbani alimlerin eserlerinin kalıcı olmasının, her zaman tazeliğini korumasının sebebi budur.

İmam Gazali konuları ele alırken sadece görünen boyutunu değil arka planını ve batınını da anlatır. Zekat hakkında bizi bilgilendirirken aynı metodu izlemiş ve zaten fıkıh kitaplarında var olan zahiri boyutunun yanında batıni/ruha ait boyutuna dikkat çekmiştir. Kişiye, zekatını verirken bunun Allah rızası için olduğuna inanarak ihlasla yapması noktasında bilinç kazandırmaktadır.”

Hocamız zekatın batıni yönüne geçmeden evvel, fıkha göre zenginliğin ölçüsünü kısaca anlatıyor. İhtiyacın bir genel standardı/havaici asliye bir de kişiye göre değişen kısmı hakkında şunları söylüyor:

“Havaici asliye; yeme, içme, kıyafet, binek gibi temel ihtiyaçlardır ve bunlar zekat kapsamında değildir. Kişiye göre değişen standart ise her meslek erbabının kendi işinde kullandığı alet edavattır ve bunlar da zekattan muaftır.
Yeme, içme, kıyafet ve binekte sınırın ne olduğu, bunların ne kadarının ihtiyaç olduğu, insanların bulunduğu statüye göre belirlenir. Kişi, statüsünün gereği gibi yaşamak durumundadır. Daha ötesi riyaya girer, kendini tefrik etmemelidir. Öte yandan sosyal statünüz ayarındaki insanlar israf içinde yaşıyorsa, ne olduğunu göstermek adına, kültürü değiştirmede ve dengeye kavuşturmada etkin olmak gerekir.

Kur’an-ı Kerim’de, zengin olmak zımnen emredilir. Müslümanın özellikleri sayılırken; iman, namaz ve zekat birlikte sayılır. Müslüman, muhtaçlara yardım edebilecek seviyeye gelmek ve zekat emrinin muhatabı olmak için çalışmalıdır.

Allah; ‘zenginlerin malında, fakirin hakkı vardır’ buyurur. Bu ayet bilinçli bir Müslümana, şunları söyler: Zenginin fakire zekat vermesi bir lütuf değil aksine bir vecibedir. Hatta zengin, bu vecibeyi yapabilmek için fakirlere muhtaçtır. Onlar sayesinde Allah’ın emrini yerine getirmiş, rızasını kazanmış olur. Zekatı fakirin hakkını eda ettiği bilinciyle vermelidir. Zekatın kelime anlamı temizlemektir. Zekat vermeyen zengin Müslümanın malı, (o malda fakirin hakkı olduğu için) temiz değildir. Muhtaçlara gerektiği kadar vererek malını kul hakkından temizleyebilir.

İmtihan şekilleri farklıdır. Allah, kullarının kimisini varlıkla, kimisini darlıkla imtihan eder, kimisi darlıktan kimisi varlıktan kazanır. Varlıkla imtihan olan Allah’ın kendisine verdiği mala şükreder, zekatını verir ve kazanır. Darlıkla imtihan olansa sabrederek kazanır. Ulema; ‘yoklukla mı varlıkla mı imtihan daha zordur’ tartışmasında son noktayı koyamamışlardır. Sabretmek ne kadar zorsa şükretmek de o kadar zordur. Eğer teslimiyet olursa her ikisi de kolaylaşır. Allah’ın takdir etmiş olduğu şeye rıza göstermek neyse onu yapmak lazımdır. Bazılarına göre fakirlik sabretmesi zor bir durum olduğu için imtihanı çetindir. Bazılarına göre ise zenginlik ekstra külfet getirir. Kazanmak, kullanmak, harcamak gibi hususların her biri vebal boyutu düşünülerek yapılması ve ayrı ayrı hesap edilmesi gereken konulardır. Ashabın ileri gelenlerinin, aşere-i mübeşşerenin, Hz. Hatice validemizin zengin olduğunu biliyoruz. Herhalde burada esas olan, insanın kalbini dünyaya bağlamaması, fakir insanlardan ilgisini kesmemesi, Allah’a itimat etmesi/dayanması, zenginliği kendinden bilmemesidir, Cenab-ı Hakk’ın bu nimetleri kendisine bir imtihan olarak verdiğini düşünmesi ve kalben asla onlara bağlanmamasıdır.”

Programın seyri, sahip olduğumuz nimetlerin çeşitliliği ve o nimetlerin zekatı üzerineydi. Hocamızın nimet ve salih amel arasında bağlantı kurduğu konuşması, şöyle devam ediyor:

“Allah herkesi farklı şekillerde nimetlendirmiştir. Kimisine mal, kimisine sağlık, kimisine çeşit çeşit yetenekler bahşetmiştir. Tabiidir ki bahşedilen her nimetin zekatı vardır ve her birinin oranı değişir. Mesela malın zekatı, belli bir orandadır. Fakat ilmin zekatı tamamını vermektir. Çünkü ilim öyle bir nimettir ki verdikçe artar, eksilmez.
Nimetler, tek başına nimet değildir. Bunlar salih amel olarak değerlendirildiği vakit nimet olur. Bazen nimet ceza olabilir. Allah insanı dener daha çok verir. Eğer salih amel yapmıyorsa o nimet ona ceza olur. Gaflet içerisinde olan bir insanın zenginliği esasen nimetle cezalandırılmaktır. Elmalılı Hamdi Yazır, bir nimetten bir de nimetle tena’umdan bahseder. Tenaum nimetten yararlanmak demektir. Eğer bir insan Allah’ın kendisine verdiği nimetlerle ahiretini kazanamıyorsa o nimetten yararlanamamış, boşu boşuna nimetin hamallığını yapmıştır. Mal sahibi olmanın en önemli afeti insanın kalben o mala, mülke ve mevkiye bağlanmasıdır. Burada yapılacak iş dünyayla ilişkiyi yeniden yapılandırmaktır. Bunun için dünyadan el etek çekmek gerekmez. Hatta din hayattan kopup inzivaya çekilmek de men edilir.

Peygamberimiz(SAV) Peygamberlikten sonra Hira dağına gitmeyi yasakladı. Bu yasak toplumdan tecrit olunmuş bir İslami hayatı onaylamadığının kanıtıdır. İslam’da Allah’a giden yol cemaatledir. Uzlet sadece özel durumlar içindir. İtikafta iken bile namazların cemaatle kılınması da bu durumun bir göstergedir.
Peygamberimize baktığımızda onu tam da hayatın içinde görüyoruz. O hem devlet başkanlığı yapmış, hem ticaretle uğraşmış, hem savaşmıştır. Ama dünyayı önceleyen insanlardan farklı olarak dünyaya kalbinde yer vermemiştir. Dünyaya ait görünen tüm işleri Allah rızası için yapmış ve dünyayla alakasını böyle kurmuştur.

Zekat, malı kul hakkından temizlemek olduğu gibi aynı zamanda insanın malına bakışını şekillendiren bir eğitimdir. Kişi öyle bir bakış açısına sahip olmalıdır ki, o yaklaşımla mala olan bağımlılıktan kurtulmalıdır. Aslında biz sahip değil emanetçiyiz. Bu bilinç o malda başkalarının hakkının olduğu düşüncesinin yerleşmesine yardımcı olur. Böyle bir düşünce, Allah tarafından emanet olarak verilmiş malı istediğimiz gibi sorumsuzca harcamamızın önüne geçer. Maldan ancak ihtiyacımız nispetinde harcama bilincini geliştirir. Fazlasını harcamanın haram olduğunu gösterir. Peygamberimizden rivayet edilen ‘Fırat nehrinden bile abdest alıyor olsanız ihtiyacınızdan fazlasını kullanmayın’ hadisi bu konuda bize ölçüdür. Tabiattan dahi ancak ihtiyacımız kadar kullanma hakkımız vardır.

Ayet-i Kerime’lerden öğrendiğimize göre; zenginin malında öncelikle fakirin hakkı, sonra ihtiyacı kadar zengin kişinin kullanma hakkı ve bir de zekatın dışında kalan fakir fukaranın hakkı vardır. Sadece zekat vermekle sorumluluk ortadan kalkmaz. Müslüman zekat dışında da yardım etmeye devam etmelidir.

Müslümanın hayatı salih amel üzerine kuruludur. Fakat şeytan hiçbir zaman boş durmaz ve salih amel işleyecek olan Müslümanın önüne çeşitli tuzaklar kurar. Bu tuzaklar; ameli yapmadan önce, yaparken ve yaptıktan sonra olmak üzere üç türlüdür. Ameli yapmadan önce şeytan: ‘sen bu malı alın terinle kazandın, o da çalışsaydı’ diye vesveseye başlar. Eğer kişi niyetini bozmadan bu tuzağı aşarsa, ameli yapma esnasında yani malının zekatını verirken şeytan bir tuzak daha kurar. Buradaki tuzaklar; kişinin kendini üstün, zekata ihtiyacı olan kişiyi kendine muhtaç görme, yaptığı ameli beğenme gibi düşüncelerdir. Bu noktada; ‘Allah’ın bana emanet olarak verdiğinden ben de ona veriyorum’ derse ve nimeti vereni hatırlayıp hamd ederse o tuzağı aşar. Fakat şeytanın tuzakları bitmez. Bu sefer de verdikten sonra başka bir tuzak beklemektedir. Diyelim ki günün birinde zekat verdiği kişiye işi düştü, o da istenilen yardımı yapmadı. Tam da burada kişiyi, ‘başa kakma’ gibi bir tehlike beklemektedir. Yaptığı yardımı hatırlatmak, bir nevi başa kakmaktır, bu bir ezadır ve amelin havaya uçmasına, silinmesine sebeptir. Çünkü Kuran’da sadaka ve zekatla ilgili olarak Cenabı Hak; ‘ Ey Mü’minler, sadaka ve zekatlarınızı başa kakarak, kişileri inciterek yaptığınız iyilikleri heder etmeyin’ buyurmaktadır. Peygamber(SAV) de; ‘Başa kakan ve eziyet eden kişinin zekatını Allah kabul etmez’ buyurmuştur. Zekat verdikten sonra, amelinizin ahirette karşınıza çıkması için ameli muhafaza etmek gerekir.

Alimler kişilerin özel durumlarını dikkate alarak iki türlü fetva vermişlerdir.
1. İhtiyatla fetva/azimet: Şüpheden uzak durmak ve takvayla amel etmek isteyenlere daha uygundur. Zekatı veya kurbanı vermek için vakıfları, dernekleri, vekil kılmaktansa, internetten kurban ve zekat parası vermektense kişinin fakiri bulup parasını bizzat vermesi daha faziletlidir. Çünkü zekat sosyal bir ibadettir. Zengin kişinin fakir fukarayı tanıyıp borcunu eda etmesi, yakın ilişki kurması çeşitli sebeplerden dolayı önemlidir. Zengin insanı gaflete düşme tehlikesinden korur,  etrafımızdaki insanların ekonomik durumundan haberdar olmayı öğretir, akrabalar ve komşular arasında muhabbete vesile olur, zandan kurtarır. Kişinin kurbanı kendisinin kesmesi de aynı şekilde daha faziletlidir. Rahmet zahmettedir.
2. Ruhsatla fetva: Günaha düşme tehlikesiyle ya da amelini azimetle yerine getirmede zorlukla karşı karşıya olan kişiyi günahtan uzaklaştıracak kolaylık sağlar. Buna göre; kişi zekatını şahsen veremeyecekse vekalet verebilir.
Alimler avama ruhsatla fetva verirler, kendileri ihtiyatla amel ederler. O yüzden; ‘hocanın dediğini yap yaptığını yapma’ denir. Çünkü hoca azimetle amel eder ve bu avama ağır gelebilir.
Asıl olan azimetle amel etmektir. İnsan, sıkıştığı noktalarda ruhsatla amel eder. (Şartlar daralırsa hükümler genişler, şartlar genişleyince hükümler daralır.) Tabii ki azimetle amelin karşılığı, ruhsatla amelin karşılığı gibi olmaz.

Zekat ibadetini yerine getirdikten sonra bütün ibadetlerde olduğu gibi; ibadeti yerine getirme gücü ve imkanı verdiği için Cenab-ı Allah’a şükür; layıkıyla yapamama ihtimalimiz çok yüksek olduğu veya daha fazlasını yapamadığımız için istiğfar ederiz.”

 

Hocamıza çok teşekkür ederek programı bitiriyoruz.

 

Hazırlayan: Dilek Karataş

 

Önceki Yazı

Kalbin Sırları ve Halleri

Sonraki Yazı

İhya ve Namaz

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir