İhya ve Namaz

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
3 Şubat 2011
İmam Gazali, ibadetlerin sadece zahirinin üzerinde durulmasını döneminin başlıca problemlerinden biri olarak görmüştür. Zahir ve batın dengesini yeniden canlandırma gayretine giren ve İhya adlı eserini bu düşüncelerle yazan İmam Gazali ,her bölümde okuyucularına bu amacı tazeleme fırsatı verir.Namaz bahsi de bu bölümlerden biridir.
‘Recep Şentürk’le İhya’dan seçmeler’ adıyla devam ettiğimiz programımızın bu bölümünde hocamız, namaz konusunu anlatmıştır. Programın özeti, aşağıda okuyucunun istifadesine sunulmuştur:

“İmam Gazali, ibadetlerin Batıni yönünün ihmal edildiğini ve zahirinin daha çok öne çıkarıldığını söyler. Hem beden hem de ruhun bir arada olmasıyla tamam olan insanın ibadetlerinin de tamam olması için her iki yönünün dengede olması gerekir.  İmam Gazali bu sebeple namaz ve diğer ibadetleri incelerken kendine has bir metodla önce ibadetlerin zahiri/görünen yönünü sonra batıni yönünü ele almıştır.
İhyau Ulumi’ddin’de namaz konusunu bize aynı üslupla aktaran Gazali; namazı sadece beden ile kılınan namaz olmaktan çıkarıp kalp namazı haline getirmenin yollarını anlatır. Bunun için kitabına namazın batıni şartları bölümünü ilave etmiştir.  İmam Gazali der ki; “namazın, hem beden hem kalp hem de zihnin devrede olarak kılınması gerekir. Kişi bedenen gerekli hareketleri yapıyorken; bir yandan okuduğu duaların manasını düşünmek, diğer yandan da kimin huzurunda olduğunun idrakiyle ve tefekkür hali içerisinde olarak namaz kılması icap eder. Namaza girerken kalbini hazır eylemesi gerekir. Kafasında var olan düşünceleri, kalbinde yer etmiş duyguları bir kenara bırakır ve namaza durmadan adeta şöyle der: ‘Dünyanın ve ahiretin sahibi Allah’tır. Ben O’na kulluğumu gereği gibi yaparsam O benim hem dünya hem de ahiret işlerimi yoluna koyar. O halde ibadetimi layıkıyla yapmaya koyulmalıyım.’
Namaza hazırlık aşamasına ezanı dinleme adabıyla başlanabilir.
Ezanı dinlemek, dinlerken de manasını düşünmek lazımdır. “Allahu ekber” nidasını işitince, Allah’ın her şeyden daha büyük olduğunu, sınırlı aklımızla O’nun büyüklüğünü kavramamızın mümkün olmadığını, ne kadar büyük tasavvur etsek de bizim düşündüğümüz her şeyden daha büyük ve daha ötesinde olduğunu teslim edip O’nun rahmetine sığınmalıyız.
“Eşhedüella ilahe illallah” ise; “ben şehadet ederim ki Allah’dan başka ilah yoktur” anlamına gelir. Kişi ancak gördüğüne şahitlik eder. Bizden sanki görüyormuşçasına şahit olmamız istenir. Ancak o zaman kamil olarak iman etmiş oluruz. Biz Allah’ın zatını göremeyiz. Fakat fiillerini/tecellilerini görürüz, eserlerini görürüz. Çünkü Cenab-ı Hakk, Zatıyla batındır, fiilleriyle, eserleriyle zahirdir. Her an yeniden yaratır, kudretini tecelli ettirir ve fiilleriyle kendini bize gösterir ki o vesileyle biz O’na şahitlik ederiz.
Aynı şekilde ezandaki ifadeyle Peygamberimize de (s.a.v.) şahitlik ederiz. Her ezanda Allah ve Resulüyle irtibatımız yeniden kurulmuş olur. Şehadet aynı zamanda bir taahhüttür, ben bunun icabına göre hareket edeceğim demektir. Allah’a kulluk Hz. Peygamber’e ümmet olmak için söz veriyor ve vazife yükleniyorsun. Şehadette bulunup vazifeyi yerine getirmezsen yalan söylemiş olursun. Ezanda namaza çağrı ifadesi olan “hayyalessalah” sözünden sonra dinleyenler, “la havle vela kuvvete illa billah-Allah’dan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur” diye mukabelede bulunarak adeta Allah bana güç, kuvvet verirse ben bu namazı kılabilirim, O bana müsaade ederse ben bu çağrıya icabet edebilirim diyoruz. Davet O’ndan, davete icabet kuvveti de O’ndandır. İnsan bu acziyetini de hissetmeli, ifade etmelidir.
Ezan, felaha, kurtuluşa gelin diye devam ediyor. İnsanlar boşuna başka yerlerde kurtuluş aramasınlar. Çünkü namaz cennetin yani nihai kurtuluşun anahtarıdır. Kurtuluşa erenlerden olalım inşallah.
Ezanı sanki mahşer meydanına çağrılıyormuşçasına dinlemek, mahşeri hatırlamak namazda huşu için bir vesiledir. Dünyada müezzinin sesine icabet edenler, kıyamet gününde ittifakla Rabbani huzura davet olunurlar. Ahirette Cenab-ı Hakk’ın misafiri olurlar.
Bir kudsi hadiste Allah Teala; “Benimle buluşmayı arzu edenlerle Ben de buluşmayı arzu ederim. Benimle buluşmayı arzu etmeyenlerle Ben de buluşmayı arzu etmem.” Namazdaki buluşma, ahiretteki buluşmanın küçük bir örneği, numunesidir. Adeta Allah’la randevulaşmadır. Bizim o randevuyu ne pahasına olursa olsun kaçırmamamız lazımdır. İnsan bu buluşmayı ne kadar büyük bir muhabbetle, heyecanla kabul ederse ahirette de Cenab-ı Hakk’ın davetine o derece mazhar olur. Ezan okunduğunda, bu çağrıyı duyduğunuzda kalbinizi ölçün, ne hissettiğinize bakın. Eğer namaza iştiyak ve davete hemen icabet isteği varsa kalbiniz sıhhatlidir. Dünyada en fazla zevk aldığınız şey ibadet olmalı, Allah rızası için yaptığınız işler en fazla huzur vermelidir. Bu noktada da Peygamberimiz “Namaz iki gözümün nurudur” buyurarak bize örnek olmaktadır.
Namaza hazırlık aşamasında yer alan taharet, hem maddi hem de manevi kirlerden temizlenme vesilesidir. Allah’ın huzuruna zahirimizi temizlemeden çıkamıyoruz. Elimizin, ayağımızın, vücudumuzun temiz olması gerekiyor. Bu esnada ayrıca kalbimizin, zihnimizin temiz olması gerektiği düşünülmeli ve istiğfar edip günahlardan da temizlenme gayretinde olmalıdır. Zahirimizi suyla batınımızı da tevbeyle temizlemeliyiz. Allah Teala’nın huzuruna çıktığımızı hissetmeli, o edebi göstermeliyiz.
Huşu ile namaz kılmak, namazda sadece namazı düşünmek ve ona yoğunlaşmakla mümkün olur. Aslında bu yöntem her işte başarıya ulaşmanın yoludur.
Namaz kılarken huşuun sağlanması için bazı ön hazırlıkların yapılması fayda sağlar. Namaz esnasında kalbi meşgul edecek şeyler varsa onları önceden halletmek bir önlemdir. Mesela karnınız açken zihniniz hep onunla meşgul olacak ve huşua engel olacaksa önce yemek yemenizde fayda vardır. Huşua fayda sağlayacak bir diğer unsur da kıraatte okunan şeylerin anlamını düşünmektir. Namazda huşu çok önemlidir. Ayet-i Kerime’de Cenab-ı Hakk mü’minleri tavsif ederken şöyle buyuruyor: “namazını huşu içerisinde kılanlar, kurtuluşa erenlerdir.”
Bazı namaz kılanları ise şu şekilde nitelendirmiştir ki Allah öyle olmaktan muhafaza buyursun: “O namaz kılanlara yazıklar olsun! Onlar ki kıldıkları namazdan gafildirler, (yaptıkları işin farkında değillerdir, gaflet içerisinde namaz kılarlar)” bu ceza gerektiren bir ihtardır.
Peygamberimiz bir keresinde ashaba sordu: “En kötü hırsız kimdir bilir misiniz?” Onlar da: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler. Peygamberimiz; “En kötü hırsız namazından çalandır” buyurunca ashab bu sefer; “Ya Resulallah insan namazdan nasıl çalar?” diye sordular. O’da dedi ki: “Namaz esnasında namazdan başka işler, başka şeyler düşünür. Bu kişi namazdan çalmış olur.” Yine peygamberimiz bir hadislerinde buyurur ki: “nice namaz kılanlar vardır ki o kişiye kıldığı namazın yarısı/üçte biri/dörtte biri/ beşte biri/ altıda biri yahut da onda biri dahi sevap yazılmaz. Sevapları eksik yazılır. Yine bir hadislerinde şöyle buyurur: “kim namaz kıldığında huşuyla ta’dili erkana riayet ederek kılarsa o kimsenin namazı, adeta temizlenmiş, ütülenmiş ve katlanmış bir elbise gibi Cenab-ı Allah’a sunulur. Allah da onu kabul eder. Melekler gelip o kimsenin ruhuna derler ki: “sen bunu yaptın Allah da kabul etti. İşte öyle bir namazdan sonra o kişinin ruhu huzur duyar. Namazı ta’dil-i erkana riayet etmeden ve huşu duymadan kılanların namazı sanki kirli, buruşuk ve katlanmamış bir elbise gibi götürülüp Allah’a takdim edilir ve Allah Teala onu kabul etmez. Melekler de onu getirip o kişinin manevi olarak ruhuna çarparlar ve derler ki: “al bu senin kıldığın namazındı, kabul olunmadı.” Kişi bunu hisseder ve sıkıntı duyar. Yine Hz. Peygamber; “Bazı oruç tutanlar vardır, tek karları aç kalmaktır. Bazı namaz kılanlar vardır, tek karları yorulmaktır” buyurur.
Namazda niyet ve ihlas çok önemlidir. İbadetin ruhu olan ihlas ve niyet olmadan ibadet ölüdür. Namaz ihlas ile huşu ile kılınınca hayatın diğer faaliyetleri çok basit ve yavan gelir. Ashab-ı Kiram namaz kıldıktan sonra bir sonrakini dört gözle beklerlerdi. Onların kalpleri sanki mescide asılıydı.
Bu şartlar içerisinde en önemlisi niyettir. Bütün şartlar yerinde olsa fakat niyet düzgün olmasa namaz olmaz. Niyetin ihlas ile Allah rızası için olması gerekir. Sadece Allah rızası için niyet etmek, niyetin saflaşması, başka her şeyden soyutlanması, bir noktada toplanması demektir. Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “insanlar bir amel işlediklerinde karşılığında 10 ila 700 kat arasında sevap alırlar.” Bunu belirleyen o saflık ve ihlastır. Oradaki belirleyici etken niyettir. Niyetteki saflık ve ihlas derecesine göre alacağınız sevabın katsayısı değişecektir.
Kıbleye yönelmek; bedenen kabeye, kalben de Allah’a dönük olmaktır. Bedenin kıblesi kabe, kalbin kıblesi ise Allah’tır. Kalbin işi namazda Cenab-ı Hakk’ı düşünmeye yönelmektir.
Kıyam; Cenab-ı Hakk’ın huzurunda durmaktır. Gerçekten de huzurunda olduğunu düşünmektir. Aslında Müslüman 24 saat huzurda olduğunu unutmamalıdır. Buna “huzuru billah” denir. Bir müslümanın en mutlu olduğu an O’nun huzurunda olduğu andır. Aslında huzuru kaçmak demek Cenab-ı Hakk’ın huzurunda olduğunu unutup gaflete düşmek demektir. Alimler Cenab-ı Hakk’tan bir an bile gafil olmayı büyük bir hata saymışlardır. Hesap günü de aynı huzura duracağımızı, her nefesin hesabını vereceğimizi düşünmek lazımdır. Bu da kıyamın batıni yönüdür.
Allah’ın en büyük olduğunu ifade eden tekbirden sonra kıraate geçeriz. Hem dille hem de kalple yönelmek ve okunan ayet ve duaların manasını düşünmek, kıraatte önemlidir. Her halükarda dil söylerken kalp manayı düşünmelidir.
Allah insanı ibadet/kulluk için yaratmıştır. Bireysel ya da sosyal her türlü faaliyetin maksadı O’na olan kulluğu yerine getirmektir. Yaptığımız tüm faaliyetler, namazlarımızı düzgün bir şekilde kılmaya vesile veya bir hazırlık olmalıdır diye düşünmeliyiz. Fakat modern hayatın telaşı içerisinde sanki namaz hayatın ana hedefi değil de aradan çıkarılması gereken bir ayrıntı gibi kalıyor. Halbuki, bunun tam tersine çevrilmesi gerekir. Diğer şeylerin hepsi birer ayrıntı ve detaydır.
Namaz hayatın en önemli parçası ve hedefidir.
İnsan bir ibadeti yaptığında hemen arkasından birisi şükür diğeri de istiğfar olmak üzere iki eylemde bulunmalıdır. Şükrü, bu ibadeti yapmaya güç ve vakit verdiği, nasip ettiği içindir. İstiğfar ise, O’na layık bir ibadet olmadığı içindir. Peygamberimiz bile namazdan sonra istiğfar ediyordu. Biz de “Ya Rabbi Sen daha fazlasına ve daha iyisine layıksın” diyerek tevazuyla istiğfar etmeliyiz.
İbadet yaparken tek hedefimiz olmalıdır. O da sadece Allah rızasını kazanmaktır.
Hz. Peygamberin buyurduğu gibi namazımızı; hayata veda etmek üzere olan birinin namazı gibi, son namazımız gibi kılalım. Her an yüce dosta gidecek gibi hazır olalım.”
Hazırlayan: Nurdan Subaşı

 

Önceki Yazı

Zekatın Batıni Yorumu

Sonraki Yazı

İhya ve İman

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir