İhya ve İman

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
13 Ocak 2011

“Bu bölümde İmam Gazali, imanın tarifi üzerinde durmuş ve imanın oluşabilmesi için gerekli unsurları anlatmıştır.

İman ve Unsurları
İman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve beden ile tatbiktir. Bunlar içinde kalp ile tasdik imanın en önemli unsurudur. Bu olmadan hiçbir mezhebe göre iman sahih olmaz, kabul edilmez.

Kalp ile tasdik, bir insanın bir inancı kalbinde hiçbir şek, şüphe, vehim olmaksızın kabul etmesidir. Buna yakini iman denir. Bizim yaklaşımımıza göre akıl fizyolojiyle irtibatlı ve beraberinde manevi kalbin de bir özelliğidir. İşte bu yüzden kalp ile tasdik, aynı zamanda aklın tasdikini de içerir.
Dil ile ikrar, Müslüman olan kişinin kelime-i şehadeti söylemesidir. Dil ile ikrar, bir kişiye İslam ahkamının uygulanması için gereklidir. Kişi Maturidi mezhebine göre dil ile ikrar etmese de mü’min, sayılır. Eş’ari mezhebine göre kalple tasdikin beraberinde dille ikrar olmalıdır. Diğer insanların o kişinin mü’min olduğunu bilmesi gerekir.

İmanın tarifindeki üçüncü unsur olan beden ile amel; kişinin iman ettiği şeylerle amel etmesidir. Amel imanın parçası mıdır, insan inandığıyla amel etmezse durumu ne olur, fasık mıdır, kafir midir gibi sorulara tarihte Mutezile ve Harici gibi mezhepler farklı cevaplar vermişlerdir. Haricilere ve selef alimlerin bir kısmına göre amel imanın bir parçasıdır yani amel olmadan iman olmaz, bir kişi amel etmiyorsa kafirdir. Eş’ariler ve Maturidilere göre ise kişinin amel etmemesi onu ancak günahkar yapar, kafir olmaz. O kişi inanıyorsa hala mü’mindir. Onlara göre amel imanın kemali için vardır.

Mezhepler amel konusunda namaza ayrı bir önem vermişler, hassas davranmışlardır. Hanefi mezhebine göre namaz kılmayan kişi, kılana dek hapsedilir. Diğer mezheplerde ise cezası daha ağırdır. Fakat İslam tarihine bakıldığında bir uygulama yoktur. Namaz kılmanın ya da kılmamanın hükmünün ne kadar önemli olduğunu göstermek için ilgili fetvalar verilmiştir.

İmanın doğrudan konusu olmamakla beraber iki terim üzerinde durmak istiyorum:
Fasık, inandığı gibi amel etmeyen, facir günahı ifşa edendir. Amel etmeyen bir günah işlemiş olur. Fakat bunun yanında günahını başkasına gösteren, gizlemeyen ise ikinci bir günah işlemiş olur. Onun için insan, işlediği günahı kimseye söylememelidir. Kişi “haseneler seyyiatı siler, yani güzel davranışlar sebebiyle Allah kötü amellerin üstünü örter” düşüncesiyle istiğfar etmeli ve iyi işler yaparak telafi yoluna gitmelidir. Eğer işlenen günahın beraberinde kul hakkı varsa ayrıca o hakkı ödemeli ve helalleşmelidir. Çünkü bunda diğer insanları kötülüğe teşvik vardır. Ayrıca biz de kardeşimizin bir günahını gördüğünde onu ortaya dökmemeli, örtmelidir. Eğer üstünü kapatma halinde zararlar ortaya çıkacaksa o zaman durum neyi gerektiriyorsa öyle hareket etmelidir.

İman-amel ilişkisinde, iman amel tarafından farzlarla, sünnetlerle, nafilelerle kat kat fanus gibi katlanarak korunur. Demişlerdir ki; “ya inandığınız gibi yaşarsınız ya da yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” İnandığınızla yaşadığınız arasında uçurum arttıkça yaşadığınız gibi inanmaya başlar ve böylece dönüşüme uğrarsınız.

İslam akaidinde, kişi inancının sebebini ya da sebeplerini bilmek ve inancını güçlendirmek zorundadır. Kişinin, iman esaslarını ve dayanaklarını ilmen araştırıp, mutmain olarak iman etmesine tahkiki iman denir. Bununla beraber imana dair araştırdığımız her şeye aklen ulaşamayabiliriz. İslam her ne kadar akla hitap ederse de bazı şeyler aklın üstündedir. Çünkü akıl onların mümkün olduğunu kabul eder fakat mahiyetini anlayamaz. Mesela cennet ve cehennemin mahiyeti bu kapsamda yer alır. “Gazali kelam ilmi deva fıkıh ise gıdadır” diyerek durumu ne güzel anlatmıştır. Deva yani ilaç hastalık söz konusu olduğu zaman kullanılır. İtikadi meselelerde şüphesi olanın ilaca ihtiyacı vardır ve o zaman deliller için kelam ilmine başvurulur. Fıkıh ilmi gıdadır ve gıdaya herkes muhtaçtır. Bu ihtiyacı gidermek için Müslümanların ilmihal okuması gerekir. Çünkü herkes gerek ibadetlerde gerekse günlük meşgalelerde evlilik, alışveriş gibi muamelatla alakalı hükümleri bilmelidir. Ayrıca Müslümanlar meşgul oldukları mesleklerine ve içinde bulundukları durumlara dair fıkhi hükümleri de bilmek zorundadır.

 

Marifetullah
İman edilen şeylere karşı sevgi ve ta’zim gösterilmesi gerekir. Allah’a inanmak için sadece inanıyorum demek yetmez. O’nu herkesten ve her şeyden daha fazla sevmek gerekir. Bu konuda aklen bir ilişki kurmak yetmez. Muhabbet de olmalıdır. Allah’ı gereği gibi tanımak ve bilmek diğer bütün hükümlerden daha fazla önemlidir. Çünkü bütün Müslümanların üzerine ilk farz olan şey Allah’ı hakkıyla tanımaktır. Marifetullah, Allah’ın kendini tanıttığı bütün sıfatlarıyla birlikte tanıyarak gerçekleşir. Biz bunları Peygamberimiz vasıtasıyla biliriz. Aklımız, sonsuzun varlığını kabul eder ama yaratılışımızın sınırlı olması ve her şeyin sınırlı olduğu bir dünyada yaşamamız sebebiyle sonsuzu tam olarak algılayamaz. Bu sebeple sıfatlar üzerinde akıl yürütmeden önce onlara iman ederiz. Biliriz ki Allah bizim aklettiğimizden daha büyük daha güzeldir, kalbimize gelen her güzel şeyden daha ötededir.

Allah’ı sıfatlarıyla birlikte tanıyacağız, bu sıfatlara Peygamberimizin bildirdiği gibi iman edeceğiz ve Allah’a, o sıfatlardan başka sıfatlar atfetmeyeceğiz. Aksi takdirde ya Allah’a inanıyor olmalarına rağmen beraberinde başka aracılar edinerek şirke düşen müşriklere ya da Allah’a yakışmayan sıfatlar atfederek inanan Yahudilere benzeriz. Marifetullah Allah, Kur’an’da ve sahih hadisler aracılığıyla kendini nasıl tanıtmışsa öylece tanımamızdan geçer. Kendisinin söylemediği hiçbir şeyi O’na isnad etmememiz gerekir.

 

İnanması Zorunlu Olanlar ve Olmayanlar Ayrımı
Akaid esasları içerisinde inanılmasında zaruri olanlar ve olmayanlar vardır. Zaruri olanlar inkar edildiği zaman insan küfre düşer. Zaruri olanlarla olmayanları ayırmanın yolu; bu haberlerin geliş yoluna ve işaret ettikleri manaya bakmaktır. Hem mana bakımından hem de delil bakımından kesin olanları inanılması zorunlu olarak görmek gerekir. Mesela İhlas suresinde; “De ki O Allah birdir” ayetinin hem manası hem de delili kesindir. Bunu inkar etmek insanı dinden çıkarır. Mesela mirac hadisesinin Kur’an’da bildirilen kısmını (Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya getirilmesini) inkar eden küfre düşer.

Akaid esaslarından inanılması zaruri olmayanlar mana ya da delil açısından kesinlik ifade etmeyenlerdir. Bunlara inanmayanlara veya farklı inanış içinde olanlara fasık ya da bid’atçı denir. Mesela Peygamber Efendimizin mirac hadisesinde Mescid-i Aksa’dan göğe yükseltilmesiyle ilgili hadisler kesin bir delille sabit olmadığı için o kısmı inkar edenler fasıktır. Yine bazı Şia mezheplerinin içindeki inanç farklılıkları da bu kapsamda değerlendirilir.

Zahir-Batın tartışmaları
İmam Gazali’nin yaşadığı dönemde bir grup; ‘Şeriatın hem zahiri hem de batını vardır fakat batın zahirden üstündür’ diyorlar ve bunu yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı. Mesela namaz duadır, hac imamı ziyarettir gibi. Gazali bu düşüncelerin yayılmasının önüne geçmek için anlatımında bazı metodlar uygulamıştır ve ‘ batın zahirden üstündür diyenler küfre yakındır. Çünkü böyle söylemek Allah’ın emirlerini küçümsemektir. O emirleri küçümsemek ise küfre götürür’ demiştir.
İmam Gazali’nin, Batınilerle yaptığı mücadele önemli hizmetler içerisindedir.”

Hazırlayan: Nurdan Subaşı

 

Önceki Yazı

İhya ve Namaz

Sonraki Yazı

Neden İhyau Ulumi’ddin?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir