Kalbin Hastalıkları; Kibir ve Ucub

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
14 Nisan 2011
“Peygamberimiz; ‘Dünyada cennet bahçesi görürseniz oraya girin’ buyurdular. Bunun üzerine Ashab-ı kiram; Ya Resulullah! Dünyada cennet bahçesi olur mu? diye sorduklarında Peygamberimiz şu şekilde açıkladı: ‘İlim meclisleri dünyada cennet bahçeleridir.’

İnsan, aklıyla diğer mahlukattan ayrılan bir varlıktır. Her hangi bir şeyi akıl vasıtasıyla öğrenmek, keşfetmek insan için çok değerlidir. Onun için ilim meclislerinde elde edilen şeyler insanın ruhunu besler, kalbini canlandırır, ihya eder. İnsan bilmediklerini ilim yoluyla öğrenir, kendini öğrendikleri vasıtasıyla ve öğrendiklerini uygulamaya koyarak geliştirir.
Dört cilt olan İhyau Ulumi’ddin adlı eserin ‘mühlikat’ kısmı, İmam Gazali’nin afet olarak nitelendirdiği kaçınmamız gerekenleri anlatır.

Afetler, insanın manevi terakkisini engelleyen şeylerdir. Kibir ve ucub, bu afetler içerisinde en tehlikelileridir.
Kibir ve ucub benim kanaatime göre insana zarar veren afetlerin başında gelir. Çünkü nefis insana hakkı batıl, batılı hak gösterir. Kibir, güzel ahlakla insanın arasında bir perde oluşturur. Bu perdenin kalkması ve insanın manen ve ahlaken ilerlemesi, insanın kibir engelini aşmasına bağlıdır.

ŞEYTAN VE KİBRİ
Allah’a ilk isyan, şeytanın kibrinden kaynaklanmıştır. Kibri, hakkı hak olarak görmesinin önüne geçtiği için, şeytan kendisini Adem’e karşı büyük görmüş, secde emrine itiraz etmiştir.
İki tür secde vardır. Biri saygı göstergesi olan, diğeri ise ibadet niyetiyle yapılan secdedir. Allah şeytandan, insana saygı secdesi yapmasını istemiştir. Şeytanın oradaki tavrı; ‘Rabbim bana böyle emrediyor’ diyerek hemen itaat etmek olmalıydı. Fakat orada kendine göre akıl yürütüp; ‘Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan. Ateş topraktan üstündür. Onun için ben Adem’e secde etmem’ diyerek bu tavrıyla Allah’a cehalet ve zulüm isnad etmiştir. Halbuki Allah’ın yaptığı ve emrettiği her şeyde bir hikmet vardır. Kimse hiçbir şeyi Allah’tan daha iyi bilemez, güzel yapamaz.
Şeytan hakkı anlayamamış ve bu anlayış onu davranış bozukluğuna, oradan da Allah’a isyana kadar götürmüş, sonunda cennetten kovulmuştur. Cennetten kovulduktan sonraki aşamada ise kibri, hatasını anlamasının önüne geçmiştir. Hatasını kabul etmek yerine savunma durumuna geçmiş ve emir vereni sorgulamıştır.
HZ. ADEM VE TEVBESİ
O hata yaptığı zaman kibre kapılmamış, yanlışını kabul etmiş ve; ‘Ya Rabbi! Hata ettim, affet’ demiştir.
İnsanlar, hatasının karşısında aldıkları tavırla belli olurlar. İnsanlardan bir kısmı hata ettiklerinde kabullenirler ve telafi etmek için ne gerekiyorsa yapmaya çalışırlar. Diğer bir kısmı ise kabullenmek ve telafi etmek yerine savunma yollarına girerler. Hz. Adem’in, tevazuyla hatasını kabul etmesi, dünya hayatı bittikten sonra tekrar cennete dönmesini sağlamıştır. Kur’an’da birçok yerde defalarca anlatılan bu kıssa bize, Allah karşısında da insan ilişkilerinde de davranış modeli olarak ışık tutar.
İNSAN VE KİBİR
İnsanlar arasındaki problemlerin temelinde kibir vardır.
Allah’ın azametini ve kudretini anlayan bir insan, kendisini Allah karşısında konumlandırdığında kendinde varlık görmemelidir. Bir hadiste Peygamberimiz; ‘Kim nefsini büyük görüp kibirle yeryüzünde yürürse Cenabı Hakk’ın huzuruna çıktığında Allah ona gazap eder’ buyurmaktadır. Hatta Kuran-ı Kerim’de Allah Teala; ‘Yeryüzüne gururlanarak bakma. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de senden büyük dağlara boyun eğdirebilirsin’ diye buyurur.
‘Biz onların kalblerini ve gözlerini, gerçeği anlayıp görmekten çeviririz…’ ayetinde buyrulduğu üzere kibirli olan insanlar mahlukatı,  Allah’ın ayeti ve işareti olarak görmezler. Mevlana’nın; ‘Bütün mevcudat ya bir pencere ya da bir perdedir’ sözü; mevcudatın kibirli insana perde olduğunu, kibrinden arınmış olana ise pencere olduğunu anlatmaktadır.  Çünkü Allah kibirli kişinin kalbindeki ilmi azaltır. Gördüğü şeyler, Cenabı Allah’ı yansıtan bir ayna olmaktan çıkar. Hatta belki Allah’a yakınlaştıracağına uzaklaştırır, ibret nazarıyla bakamaz. Varlığın ötesine geçip maksadı anlayamaz, ötesindeki Allah’ı göremez.
İbret nazarıyla bakan, Allah Teala’nın büyüklüğünü idrak eder, varlıkları O’nun tecellisi olarak görür ve bu görüş, kişiyi tevazu sahibi kılar. Allah karşısındaki acziyetinin şuuruna eren kişi, Marifetullah ve Muhabbetullah sahibi olur. Fakat kibir, insanı bütün bu hallerden mahrum eder.
Kibirliye karşı kibirli olmak sadakadır. Kibirlenen bir kişiye uygun olan yaklaşım, öğretici olmak adına haddini bildirecek şekilde davranmaktır. Peygamberimizin tavsiyesi bu istikamettedir. Bu davranış izzeti korumaktır. Böyle durumlarda kibre karşı aşağılanmayı kabullenmek tevazu değildir.
Mü’min kardeşimizde kibir gördüğümüzde, uygun bir şekilde uyarmalı, kibrini artıracak davranışlardan uzak durmalıyız. Ona ancak böyle iyilik yapmış oluruz. Eğer hataları söylemek daha büyük bir zarara, fitne ve fesada sebep olacaksa sesimizi çıkartmamak daha evladır. O zaman mü’min kardeşimize dua ederiz. Daha öncelikli yapmamız gereken ise, kibir konusunda kendimizi terbiye etmeliyiz. Korunmanın yollarından biri, amellerimizi karşılık ve teşekkür beklemeden sadece Allah rızası için yapmak olmalıdır.

UCUB
Kur’an ve hadislerde kötülenen ucub kibirden daha tehlikelidir. Çünkü insanın kendisi bile böyle bir huyunun farkında olmayabilir. Ucup, insanın kendini başkalarından üstün görmesi fakat bu duyguyu göstermemesidir. Başka bir ifadeyle ucup, bastırılmış bir duygudur.
Kibirle ucub arasında ince bir fark vardır. Kibirli olan insan açıktan büyüklük taslar/ifade eder/dışa vurur. Ucup sahibi ise; içinden kendini büyük görmekle birlikte bu huyunu dışa vurmaz. Ucup, kalbi en son terk eden kötü huydur ve çok derinlerdedir.
Tasavvuf büyükleri; ‘sen kendini mahlukatın en aşağısı görmedikçe manen terakki edemezsin’ derler. Ashabı Kiramdan bazılarının da ‘Allah keşke beni taş/yaprak yaratsaydı’ gibi sözlerine rastlarız. Çünkü onlar, mahlukatı kendilerinden üstün görmüşlerdi. (Örneğin taş, Allah ne dediyse onu yapar ama eşrefi mahlukat olmaya aday insan, gaflet ve isyan içindedir.) Kulluğuna gereği gibi devam ettiği müddetçe insanda, böyle bir tevazu ve tabiat, doğal olarak oluşur. Sonra eşyayı Ashabı Kiramın gördüğü gibi görür.
Kuran’ı Kerim’de Cenabı Hak; ‘Nefs kötülüğü emreder’ buyurur. Kötülüğü emreden nefs, nefs-i emaredir.  İnsanda sadece nefsi emmare varsa kişi kendini eleştirmez, kritik etmez, üstüne toz kondurmaz.  Ne yaparsa kendine hoş görünür. Böyle bir nefste kibir ve ucup vardır. Nefsin katlarında bir sonraki aşama, nefs-i levvamedir. Ayıplayan ve kınayan nefs demektir. İnsan bu aşamada, günahlarının ve kötü ahlakının farkına varır ve rahatsız olmaya başlar. Ucup ve kibir hastalıklarından kurtulmanın ilk aşaması farkındalık ve pişmanlıktır.
TEVAZU
Peygamberimiz; ‘Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir. Kim tekebbür gösterirse (gurur/kibir yaparsa) Allah da onu alçaltır’ buyurmaktadır. Burada ölçü şudur: İnsan, Allah katında mı kulların gözünde mi yücelmek istiyor? Tekebbürü gösterenin tanrısı toplumdur. Tekebbür içinde olanlar, toplum tarafında yücelik arayanlardır. En kötü durum kulların razısı uğruna Allah’ın gazabına maruz kalacak şekilde yaşamaktır.  Halbuki samimi bir mümin, Allah katında yücelmeyi önemser. Bizim davranışlarımız insanlara değil Allah’a endeksli olmalıdır.
Tevazu sahibi olan insanlar Allah’ın ayetlerini görürler. Bütün yaratılanların, kulları Allah’a götüren tecelliler olduğunun farkındadırlar. Cenabı Allah’ın ilminin, rahmeti ve kudretinin hep o varlıklarda tecelli ettiğini bilirler, baktıkça Allah’ı hatırlarlar.
Tevazu, insanı hayatta en güçlü yapan şeydir. Çünkü tevazu sahibi kişinin kimseden, ‘desinler, övsünler’ gibi bir beklentisi yoktur.  Gerçek hürlük, bütün dünyevi bağlardan bu anlamda kurtulmakla mümkündür. İnsan o takdirde en büyük güce sahip olur.
Kelime-i şehadette; Peygamber Efendimizin Allah’ın önce kulu sonra rasulü olduğuna şahitlik ederiz. Çünkü bir Müslüman’ın erişebileceği en yüksek mertebe Allah’a kul olmaktır. Fakat kulluk yaparken bir yandan yapmayanları aşağılamak, kalbin hastalıklı olduğunu, kibri gösterir. Gurur ve kibir içinde olan insanın kalbi asla rahat olmaz, huzur bulmaz. Alimler der ki; ‘biri teheccüde kalkan diğeri kalkmayan iki kişi düşünün. Sabahleyin kalkmayan pişman olsa, diğeri yaptığı ameli büyük görüp gurura kapılsa pişman olanın durumu daha faziletlidir.’ Amaç, insanlara karşı tevazu halini muhafaza ederek Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Kalp ancak o zaman rahat eder.
Kibirle mücadele etmek gerekir. Nafile ibadetler, gurur/kibir gelecek diye terk edilmez. İnsan hem o ameli yapar hem de kibirden temizlenmek için çabalar, Allah’dan yardım diler ve tevekkül eder.
Modern hayat tarzının dayatmalarına karşı, hep beraber bilinçlenmeliyiz. Birbirimizi kontrol ederek/sohbet ederek/kitaplar okuyarak ve bunları amele dönüştürerek Allah’ın rızasını kazanmalıyız.”
Hazırlayan: Dilek Karataş
Önceki Yazı

Niyet ve Önemi

Sonraki Yazı

Kalbin Sırları ve Halleri

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir