İmam-ı Gazali ve Tasavvuf

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Gazzâlî’nin Tasavvufa İlgisinin Başlangıcı
İmam Gazzâlî’nin babası Muhammed ilim ve irşad ehline muhabbeti olan bir zat idi. Ölümünün yakın olduğunu anlayınca henüz eğitim çağındaki oğulları Muhammed ve Ahmed’i sûfî bir dostuna emanet etmiş, onların eğitimiyle ilgilenmesini istemişti. Sonradan ünlü bir sûfî olan kardeşi Ahmed gibi Muhammed el-Gazzâlî de tasavvufun yaygın olduğu bir çevrede yetişti. Tasavvufun en değerli kaynaklarından el-Lüma‘ fi’t-tasavvuf’un müellifi olan hemşehrisi Ebû Nasr es-Serrâc (ö. 378/988) gibi ünlü mutasavvıfların yetiştiği bir coğrafyada yaşadı ve öğrenim gördü. İlmî kişiliğinin gelişmekte olduğu sıralarda mutasavvıflarla ilişki kurdu. 
Gazzâlî’nin tasavvufta rehberinin Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin öğrencisi olan ve Nakşibendiyye tarikati silsilesi içinde gösterilen Ebû Ali el-Fârmedî olduğu nakledilir.  Kendisinin de “Şeyh Ebû Alî el-Fârmedî’den duydum…” diyerek ondan bazı bilgiler aktarması  bu zat ile görüşüp konuştuğunu ortaya koymaktadır. İranlı mutasavvıf Abdurrahman Câmî (898/1492) Fârmedî’yi Gazzâlî’nin şeyhi olarak tanıtırsa da  eldeki bilgiler aralarındaki ilişkinin bu düzeye kadar varmadığını göstermektedir. Fârmedî 477’de (1084), yani Gazzâlî daha 27 yaşındayken vefat ettiğine göre, bu durum Gazzâ¬lî’nin genç yaşlarından itibaren tasavvufla ilgilendiğini, belki de Fârmedî vasıtasıyla tasavvufî kavramlar ve ünlü sûfîler hakkına en değerli kaynaklardan olan Kuşeyrî’nin er-Risâle’sini tanıdığını gösterir. Bununla beraber, bilgide kesinliğe ulaşma macerasını, düşünce dünyasındaki büyük gelişim ve dönüşümü anlattığı el-Munkız mene’d-dalâl’den anlaşıldığına göre, tasavvufu daha muhtevalı bir şekilde incelemesi ve tam bir kararlılıkla hayatına yansıtmaya başlaması kırklı yaşlarında ilmî olgunluğa ulaştığı bir devreye rastlar. Kendisi bu konuda şöyle diyor: “Bu ilimler (kelâm, felsefe ve ta‘lîmiyye) hakkındaki çalışmalarımı tamamladıktan sonra bütün çabamı tasavvufu incelemeye yönelttim. Anladım ki mutasavvıfların yolu ilim ve amel bütünlüğüyle tamamlanıyor.” 
el-Munkız’da verdiği bilgilerden anlaşıldığına göre Gazzâlî, tasavvuf konusunda, başta Hâris b. Esed el-Muhâsibî (ö. 243/857) ve Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 397/1006), Abdülkerim el-Kuşeyrî (ö. 465/1072) olmak üzere, Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 298/910), Ebû Bekir eş-Şiblî (ö. 334/945), Ebû Yezîd el-Bistâmî (ö. 260/874) gibi ünlü mutasavvıfların eserlerini veya onlardan nakledilen sözleri ihtiva eden eserleri okumuş ve bu alanda geniş bir birikime sahip olmuş,  bu vadide çok değerli eserler telif etmiştir. Bu eserlerin en tanınmış olanları şunlardır: Mîzânü’l-amel, İhyâu ulûmi’d-dîn, Bidâyetü’l-hidâye, Cevâhiru’l-Kur’ân, Kimyâ-yı Saâdet, Eyyühe’l-veled, el-İmlâ ‘alâ işkâlâti’l-İhyâ, Minhâcü’l-âbidîn, el-Maksadü’l-esnâ fî şerhi esmâillâhi’l-hüsnâ, el-Erba‘în fî usûli’d-dîn, Mişkâtü’l-envâr. Bunların yanında Gazzâlî’ye aidiyeti tartışmalı olan tasavvuf içerikli er-Risâletü’l-ledünniyye, el-Madnûnü bih ‘alâ gayri ehlih, el-Madnûnu’s-sağîr gibi daha başka eserler de klasik kaynaklarda ona nisbet edilmiştir.
Hakikat Arayışında Tasavvufa Yönelmesi
Gazzâlî’nin Bağdad Nizamiye medresesindeki hocalığı sırasında, o güne kadar yaptığı ilmî çalışmalar ve kazanımlar kendisine şu kanaati vermişti:
“Âhiret mutluluğuna ulaşmak için takva ile yaşamak ve nefsi kötü arzulardan alıkoymaktan başka çare yoktur. Bunun için yapmam gereken ilk iş, gönlümün dünya ile ilgisini kesmek, bu aldanma evinden uzaklaşmak ve ebedilik yurduna yönelmek suretiyle bütün gayretimle Allah’a dönmekti. Bu da ancak makam ve maldan yüz çevirmek, dünyevî meşguliyet ve bağlardan kurtulmakla tamama ererdi.” 
Gazzâlî sadece değişmez hakikate ulaşmak için çalışmamış, bunun yanında –bilhassa tasavvufa daha derinden ilgi duyduğu kırklı yaşlarından itibaren- ahlâkî bakımdan mükemmel bir hayat yaşama çabasını da arttırmıştır. Çünkü ona göre yakînî hakikate sadece aklî bilgileri edinmekle ulaşılamaz; aynı zamanda insanın ruhunu hakikatin bilgisine hazırlamak için amelî çaba göstermesi de gerekir. “Biz, uğrumuzda mücâhede edenlere elbette yollarımızı gösteririz; şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir” meâlindeki âyet de  bunu göstermektedir. Aynı konuya Hz. Peygamber de (s.a.) şöyle işaret etmiştir: “Her kim bildiği ile amel ederse, Allah Teâlâ ona bilmediği şeyler hakkında da bilgi ihsan eder.” 
Böylece Gazzâlî, Kitap ve Sünnet’ten de deliller göstermek suretiyle, kalbin tasfiyesi için bedenî amellerin lüzumunu ortaya koyuyor, kendi düşünce ve amel dünyasına şeriat ile tasavvufu birleştiriyordu. Gazzâlî’nin bu noktaya gelmesinde “Kendisinin peygamber olduğunu söyleyen birinin bu iddiasının doğru olup olmadığını nasıl anlarız?” sorusunun ve peygamberliğin mahiyetine dair geliştirdiği yorumun büyük payı vardır. Gazzâlî el-Munkız’da, nübüvvet hakkında gerçek bilgiye ulaşmak, bir kimsenin peygamberliğini ve onun bildirdiklerinin hakikatini kavrayıp tasdik edebilmek için o kimsenin hissî (dış duyularla ilgili)  mûcizeler sergilediğini görmenin yeterli olmadığını söylüyor. Çünkü bunları sihir veya hayal (sahte görüntü) sanmak da mümkündür. Şu halde peygamberliğe inanmanın en emin yolu nübüvvetin mânasını anlamaktır. Bu ise ancak ibadetler ve ibadetlerin kalbi arındırmadaki etkisi hakkında peygamberlerin söyleyip yaşadıklarını tecrübe etmekle mümkündür. Gazzâlî, -daha önce de gördüğümüz gibi- nübüvvet hakkında bilgi sahibi olmanın bu yolunu “zevk yolu” şeklinde adlandırıyor;  tasavvufa güvenmesinin gerekçesini de “dinî tecrübelerden geçerek yaşanan bir tür içe bakış” diye tanımlayabileceğimiz  bu yolun özellikle mutasavvıflarca izleniyor olmasına bağlıyor. Bu içe bakışta mümin, peygamberde hâsıl olan gaybî bilgilerin benzerlerini kendisinde de bulacak ve böylece nübüvvete iman gözle görmek, elle tutmak kadar kesinlik kazanacaktır.  Bu suretle “zevk yolu”nun kazandırdığı bilgi –her ne kadar hissî ve aklî verilere dayanmadığı için objektif ve kanıtlanabilir olmasa da- belirtilen kesinliği dolayısıyla en doğru ve en güvenilir bilgidir.
Bazı Tasavvufî Anlayışların Eleştirisi ve Sünnî Tasavvufun Güçlenmesine Katkısı
Gazzâlî, zevk yolunun kazandırdığı bilgiye götüren yolun yaşayışta peygamberi taklit etmekle başlayıp imanda tahkik ile mükemmele ulaştığını belirtir. İbadetlerde peygamberi taklit, kalbin arınmasını ve mânevi hastalıklardan korunmasını, sonuçta ruhun hakikati idrak etmeye uygun hale gelmesini sağlar. Ancak bu, amaca ulaşınca artık araçlara yani ibadetlere ve ahlâkî ödevlere ihtiyaç kalmayacağı anlamına gelmez; aksine ömür boyu yaşanması gereken bir süreçtir. Bu sebeple Gazzâlî, tahkik mertebesine ulaştıktan sonra ibadet ve ahlâk kuralların gereksiz hale geleceği şeklindeki bazı sözde sûfilerce ileri sürülen aşırı fikirlere şiddetle karşı çıkmış ve bunu savunanları tasavvuf yolundan sapan kimseler olarak nitelemiştir. 
Şeriat taraftarlarıyla bir kısım mutasavvıfların çatıştığı en önemli meselelerden biri, hatta belki en başta geleni, Allah ile kulun varlıkta birliği ve tekliği (ittihad), dünyadayken Allah’ı görme (müşahede), Allah ile yüz yüze konuşma (müşâfehe) gibi Allah’ın birliğine ve aşkınlığına aykırı düşen tasavvuftaki taşkınlıklardır. Gazzâlî bu tür iddiaların kesinlikle yanlış ve bir aldanmışlık alâmeti olduğu düşüncesindedir. Gazzâlî’ye göre, insanın kalbindeki binlerce perdeden birkaç perde kalkıp da oraya birazcık marifet ışığı sızınca, bazıları bu ışığın verdiği heyecanla sarhoş olarak “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) demeye kalkışırlar. İmamımız bu hatayı, ayın görüntüsünü aynada gören kimsenin aynadakini ayın kendisi sanmasına benzetiyor ve hıristiyanların Hz. Îsâ’nın ulûhiyeti hakkındaki yanlış akideleriyle mukayese ediyor.  Gazzâlî’ye göre, “Ben Hakk’ım” (Hallâc), “Kendimi tesbih ederim” (Bayezid-i Bistâmî) gibi sözler, mecâzî anlamda söylenmiş olsa bile, dinî hükümlerden kurtulma eğiliminde olan câhil kesimlerin istismarına elverişli olduğu, halkın iman ve ibadet hayatına zarar verme tehlikesi taşıdığı için böyle sözlerin söylenmesi câiz değildir. 
Daha önceki bir bölümde gösterdiğimiz üzere, ilâhiyata dair bazı görüşleri yüzünden felâsifeyi ağır bir dille eleştiren, hatta birkaç konudaki görüşleri yüzünden –biraz da söylediklerini maksatlarının dışına çıkararak- onları tekfir eden Gazzâlî’nin Kur’an, Sünnet ve kendisinin hayatını uğruna vakfettiği Ehl-i sünnet ölçüleriyle bakıldığında İslâm inanç esaslarıyla bağdaştırılması mümkün olmayan sûfîlerin yukarıdaki iddialarını “aldanmışlık” (gurûr) saymakla birlikte bunları eleştirirken yumuşak bir üslup kullanması  ilgi çekicidir. İki kesime karşı bu yaklaşım farkını, Gazzâlî’nin İslâm filozoflarını ‘bizden olmayanlar’ anlamında ‘ötekiler’, mutasavvifeyi de ‘bizimkiler’ olarak görmesiyle açıklamak mümkündür. 
Bununla birlikte Gazzâlî gibi daha hayattayken büyük itibar kazanmış bir ilim ve fikir adamının bir yandan kurtuluş yolunu tasavvufta görürken diğer yandan bazı sûfîlerin bu tür aşırı söylemlerini muhtelif eserlerinde  –içeriden biri olarak- eleştirmesi; özellikle de İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’de, insanların genellikle dini ilgilendiren konularda içine düştükleri yanılgı ve aldanmışlıkları (gurur) incelediği bölümde  “zamane mutasavvıfları” şeklinde andığı kesimlerin çeşitli telakkilerini ve uygulamalarını, tasavvuf adına sergiledikleri sapmaları bir bir sıralayarak bunların yanlışlığını ve dine aykırılığını ortaya koyması  İslâm âleminde ılımlı tasavvufun meşruiyet ve güç kazanmasına önemli katkılar sağlamıştır. Nitekim tasavvufun Gazzâlî’den önce de iki yüz yılı aşkın bir geçmişi olmakla birlikte, dar bir çevrenin dışında, İslâm ümmetinin ve âlimlerin nazarında tasavvuf dine aykırı, mutasavvıflar da din ile ilgili konularda zararlı ve uzak durulması gereken bir kesim olarak görülüyordu. Gazzâlî ise ilmî ve fikrî birikimi, dinî samimiyeti ve eleştirici kişiliğinin sonucu olarak İslâmî ilim ve düşüncenin diğer alanlarında olduğu gibi tasavvuf alanında da yeni bir zihniyet geliştirmiştir. O, tasavvufu hem mânevi arınmanın, Peygamber’in haber verdiği iman konularında hakikate ulaşmanın ve nihayet ebedî kurtuluşu kazanmanın en güvenilir yolu olarak görecek kadar yüceltmiş hem de tasavvuf adına ortaya atılan ve sünnî ölçülerle bağdaştırılması mümkün olmayan fikir ve uygulamaları eleştirmiş; bu sayede tasavvufun öğretileri İslâm toplumunda giderek yükselen bir itibar kazanmıştır. Macdonald’ın da haklı olarak belirttiği gibi “Bu, Gazzâlî’nin şeriat ile tasavvuf arasında uyum sağlaması ve tasavvufu beğenilir hale getirmesi sayesinde gerçekleşti. Bundan sonra sünnî müslümanlar hatta artık bütün müslüman fırkalar arasında sûfîler saygın bir kimlik kazandılar.” 
Gazzâlî’de Tasavvuf-Akıl İlişkisi ve Aklın Değeri
Öyle anlaşılıyor ki Gazzâlî’nin ılımlı tasavvufu güçlendirmedeki başarısının önemli nedenlerinden biri de metafizik alanında aklın yetkisini sınırlı görse de belli ölçüler dâhilinde akla olan güvenini daima koruması, görüş ve düşünceleriyle eleştirilerinde rasyonel tutarlılığa her zaman dikkat etmesidir. Tasavvuftaki baş eseri olup, İslâm kültüründe bu alanın en değerli kaynakları arasında yer alan, hatta Ehl-i sünnet çizgisinde kalmayı başarmış tasavvufun en güçlü ve gözde kaynağı olarak görülen İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’in ilk bölümü olan “Kitâbu’l-‘ilm”in sonuna  “Aklın Şerefi, Hakikati ve Kısımları” başlığını taşıyan bir alt bölüm (bab) eklemesi de onun akla verdiği değeri gösterir. 
Gazzâlî bu bölüme, “Bil ki bu (aklın şerefi), kanıtlamak için yorulmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar açık bir gerçektir. Özellikle şurası apaçıktır ki bilginin değeri akıldan gelir; çünkü akıl bilginin kaynağı, doğuş yeri ve temelidir. Meyveye göre ağaç, ışığa göre güneş, görmeye göre göz neyse bilgiye göre akıl da odur. Dünya ve ahiret mutluğuna vesile olan şey nasıl şerefli olmaz!” ifadeleriyle başlar ve daha başka aklî deliller sıraladıktan sonra aklın değer ve önemine işaret eden âyet ve hadislerden örnekler verir.  Bölümün sonunda, mutasavvifeden bir kesimin aklı ve aklın verilerini kötülediklerini hatırlatarak, bunun akılla ilgili kavram kargaşasından kaynaklandığını, nitekim kelâmcıların da birbiriyle tartışırken çelişkili fikirlerini akıl diye adlandırdıklarını, tasavvufçuların aklı kötülemelerinin buradan kaynaklandığını ileri sürer. Oysa Gazzâlî’nin aynı yerdeki tanımına göre akıl, “İnsan türünü hayvanlardan ayıran ve eşyanın gerçeklerini idrak etmeyi sağlayan ruhî-mânevî yetenek” (sıfatün bâtıne) anlamına gelir.  Hikmet akılla kavrandığı gibi “âhiret yolunun fıkhı” demek olan dinî ilimler de gelişmiş akıl ve berrak zekâ ile öğrenilir. Şu halde akıl insanın en değerli yeteneğidir. Çünkü ilâhî emanetin dayanağı, Yüce Allah’a yakınlaşmanın aracı akıldır. 
Yukarıda görüldüğü gibi Gazzâlî el-Munkız’da nihai gerçeğe ulaşmanın yolunu tasavvufta bulduğunu belirtmekle birlikte, onun hem zihnî hem amelî olarak yoğunlaştığı bu yolda “Allah’ın kalbine attığı nur” sayesinde ulaştığı en son hakikat, aklın verilerinden şüphe edilemeyeceği bilgisidir. Gazzâlî anılan eserinde yaşının elliyi aştığını belirtir; bu da eserin 501 veya 202 yılında yazıldığına delâlet eder. Oysa sonraki bir iki yıl içinde yazdığı kelâma dair İlcâmü’l-‘avân ‘an ‘imi’kelâm’da ve usûl-i fıkıh konusundaki el-Mustasfâ min ‘lmi’l-usûl’da tasavvufî bakıştan eser görülmez. Her iki kitapta da tamamen akıl ve mantık yöntemi kullanılır, rasyonel tartışmalar yapılır. 
Gazzâlî’nin özellikle el-Mustasfâ’nın başına mantık bilmeyenin ilmine güvenilemeyeceğini ifade etmesi ve esere uzun bir mantık girişi koyması, gerçeğe ulaşmada akla duyduğu güveni hayatının sonuna kadar koruduğunu göstermektedir. Bütün bunlar dikkate alındığında, tanınmış müsteşrik Reynold A. Nicholson gibi vahdet-i vücûdu “katıksız sûfîlik” sayanlar için vahdet-i vücûdcu Ahmed el-Gazzâlî, ağabeyi Hüccetü’l-İslâm Muhammed el-Gazzâlî’den daha büyük bir sûfîdir. Kanımca Nicholson’un, “Onun eseri ve sûfiyâne örnekliği sayesinde İslâm’ın tasavvufî yorumu, hiç de küçümsenmeyecek derecede akıl ve naklin iddialarıyla hemâhenk kılınmıştır. Fakat işte bundan dolayı Gazzâlî, sûfîliğin esasta ne olduğunu bilmek isteyenler için katıksız sûfîlerden daha az değerlidir”  şeklindeki tesbitine katılmak gerekir. Kendisini tanıma ve öğrencisi olma şerefine ermiş bulunan Endülüslü âlim Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Gazzâlî’nin felsefeye bir defa girdiğini, bir daha da çıkamadığını söylerken de  aynı şeyi kasdetmiş olmalıdır.
Gazzâlî’nin yaklaşık on bir yıl süren hakikati arama macerasının sonunda kesinliğe ulaştığı iki sonuç vardır. İlki tabiat bilimleri, mantık, matematik gibi deneysel ve aklî ilimlerde aklın vardığı sonuçlardan şüphe edilemeyeceği; ikincisi ise ilâhiyatı ilgilendiren meselelerde, daha genel olarak inanç konularında kelâmcıların kullandığı cedel ağırlıklı yöntemin, İsmâilî-Bâtınî fırkasının mâsum imam tezinin ve felâsifenin izlediği akıl metodunun nihai hakikate ulaştırmada yetersiz olduğudur. Gazzâlî için bu alanlarda tek güvenilir yol, Peygamber’in bildirdiklerine inanıp teslim olmak, onun yaşadığı amelî hayatın, ahlâkî kemalin ve ruhsal derinleşmenin benzerini kendinde gerçekleştirmek ve bu suretle kalbi kuşku götürmez hakikatin doğuşuna hazır hale getirmektir; bu söylenenleri sağlayacak olan da tasavvuftur. 
Bir Tasuvvuf Projesi Olarak İhyâu ‘ulûmi’d-dîn
Gazzâlî’nin yaklaşık on bir yıl süren yalnızlık dönemi sırasında kaleme aldığı İhyâu ‘ulûmi’d-dîn, aslında onun tasavvur ettiği, az önce belirtilen kusurlardan arınmış şekliyle tasavvufun düşünce ve pratiğini ortaya koyan kapsamlı bir projedir. Eser, her birinde on bölüm (kitâb) bulunan dört ciltten oluşur. Gazzâlî her konuda bilgiye öncelik verdiği için ibadetlere ayırdığı ve “Rub‘u’l-ibâdât” adını verdiği birinci cildin “Kitâbü’l-ilm” başlıklı ilk bölümünde değişik yönleriyle bilgi konusunu incelemiştir. Gazzâlî’nin tasavvuf adına ortaya çıkan ve Ehl-i sünnet çizgisiyle bağdaşmayan inanç ve ibadetlere ilişkin anlayış ve uygulamaları kesinlikle reddettiğini, bu çalışmamızda yeri geldikçe belirttik. Bu tutumuna uygun olarak ikinci bölümde “inancın temelleri” (Kavâidü’l-akaid), üçüncü bölümde “temizliğin (taharet)  sırları”, müteakip dört bölümde namaz, zekât, oruç ve haccın sırları, birinci cildin son üç bölümünde ise “Kur’an tilâvetinin âdâbı”, “zikirler ve dualar”, “evradın tertibi ve gecenin ihyası” konuları işlenmiştir. Bütün bu konularda okuyucunun, dinî inanç ve uygulamaların şeklî şartlarından başlayıp giderek mânevi ve ruhî derinliklere doğru açılmasını amaçlayan bir yöntem ve üslûp izlendiği görülür. 
Tasavvufa yönelenlerin dünya işlerinden bütünüyle uzaklaşmaları gerektiği fikrinin yaygın olduğu bir dönemde  yaşayan Gazzâlî din ve dünya arasına, birini diğerinden koparan ayırım çizgisi konulmasını reddeder. Ona göre insanların en faziletlisi hem dünyanın hem de âhiretin hakkını verenlerdir; peygamberler de bu gruba dâhildir. Gazzâlî’nin din-dünya ilişkisiyle ilgili temel ölçüsü şudur: 
“Dünyayı kazanmak için dini kullanmak değil, dini kazanmak için dünyayı kullanmak gerekir.”  
Gazzâlî, yer yer bağlama göre dünyayı kötülediği intibaını veren ifadeler kullansa da esas itibariyle belirtilen ölçüye uyulması şartıyla dünya işleriyle ilgilenmeyi tasavvufa aykırı görmemiş; aksine insanlara yararlı olmak niyetiyle çalışıp kazanmayı ibadetlerin en hayırlısı olarak değerlendirmiştir.  Nitekim kendi zamanındaki bir kısım mutasavvıfları şu sözlerle eleştirir:
“Asrımız mutasavvıflarının büyük çoğunluğu, bir meslekte yetişmedikleri ve bir uğraşıları olmadığı için aylak kaldılar; tembelliğe alıştılar; çalışmak kendilerine zor geldi. Çalışıp kazanma yolunu bırakıp şuna buna el açarak başkalarının sırtından geçinmeyi yeğlediler. Çeşitli şehirlerde onlar için kurulmuş tekkelerde dolaşarak oralarda insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere istihdam edilmiş kimseleri kendi hizmetçileri gibi kullandılar. (Tasavvuf yoluna) hizmet eder görünürken gerçekte sadece riya ve gösteriş yaptıkları, şöhret peşinde oldukları, güya çevrelerinde birçok insanı barındırdıklarını ileri sürerek para toplayıp servet yığmayı amaçladıkları için akıllarını ve dinlerini de küçük düşürdüler. Bütün bunlardan dolayı dergâhlarda hiçbir etkileri kalmadı; müritlere de yararlı bir eğitim veremez oldular; onlar üzerinde nüfuzlarını kaybettiler. Yamalı elbiseler giyip tekkelerde vakit öldürürler… Bunlar Allah’ın sevmediği kimselerdir. Çünkü Allah boş yatan genci sevmez.” 
İşte Gazzâlî, dünya işlerinde ve insan ilişkilerinde gördüğü bu tür sapmaları düzeltmek amacıyla İhyâ’nın “Rub‘u’l-âdât” başlıklı ikinci cildini dünyevi faaliyetler ve toplumsal ilişkilerde gözetilmesi gereken ahlâk kurallarına ayırmıştır. Yine on bölümden oluşan bu cildin ana konuları şunlardır: Yeme içme âdâbı, evlenme âdâbı, kazanma ve maişet âdâbı, helaller ve haramlar, ülfet, kardeşlik, arkadaşlık ve muaşeret âdâbı (haklar ve sorumluluklar), uzlet âdâbı, yolculuk âdâbı, iyiliğin yanında olma ve kötülüğe karşı çıkma (emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker), maişet âdâbı. Bu cildin son bölümünde Hz. Peygamber’in yüksek ahlâkî ve insanî özelliklerine dair rivayetler derlenmiş olup, Resûl-i Ekrem’in model şahsiyetini tanıma bakımından bu bölümdeki bilgiler son derece önemlidir.
Gazzâlî için dinde ve bilgide yetkinleşmenin, Hakk’ı ve hakikati gerçek mahiyetiyle bilmenin ve genel olarak varlığın anlamını derinden kavramanın en güvenilir yolu tasavvuftur. Tasavvufta bu düzeye yükselmenin olmazsa olmaz şartı ise ruhun ve kalbin kirden pastan arındırılması; insanın, kendi ahlâkî ve manevi hayatı üzerinde yıkıcı etkileri olan, dolayısıyla onu helâke götüren (mühlikât) kötü eğilimlerden kurtarılmasıdır. Bu sebeple Gazzâlî, “Rub‘l-mühlikât” adını verdiği ve on bölüme ayırdığı İhyâ’nın üçüncü cildinin ilk bölümünde kalbi yani insanın ruhi ve mânevi boyutunu tanıtmaya, onun niteliklerini, öğrenme ve ilham tarzındaki bilgi edinme yollarını, bu husustaki engelleri ve bunları aşmanın çarelerini göstermeye çalışmıştır.  Sonraki bölümlerde nefsin eğitilmesi ve ahlâkın düzeltilmesi, yeme-içme ihtirası ile cinsel eğilimlerin dizginlenmesi, sözlü kötülükler (âfâtü’l-lisân), öfke-kin-haset, dünyanın anlamı ve mahiyeti, cimrilik-mal tutkusu, makam-mevki tutkusu-riyakârlık, kibir-kendini beğenmişlik (ucüb) ve din bağlantılı yanlış anlayışlar işlenmiş; bütün bunların dış ve iç (psikolojik) nedenleri, tezahürleri ve kurtulma yolları büyük bir dirayetle ve etkili bir dille anlatılmıştır.
İhyâ’nın “Rub‘u’l-münciyât” başlıklı dördüncü cildi, Gazzâlî’nin din bakımından meşruiyete layık bir tasavvufî anlayış ve uygulamayı ortaya koymak için hazırladığı projenin son ve en yüksek aşamasıdır. Yine on bölümden oluşan bu ciltte Gazzâlî –kendi ifadesiyle- “Allah’a yakınlık mertebesine yükselenlerle sıddıkların özelliklerinden olan ve kulu âlemlerin rabbine yakınlaştıran güzel huylar ve imrenilen hasletler”i  anlatır. Bu hasletler tövbe, sabır-şükür, havf-recâ, fakr-zühd, tevhid-tevekkül, muhabbet-şevk-üns-rızâ, niyet-ihlâs-sıdk, murakabe-muhasebe, tefekkür, ölüm şuuru ve ölümden sonrasını düşünme şeklinde on ana başlık altında incelenmiştir. 
Burada bir ölçüde arzedildiği ve ileride biraz daha ayrıntılı olarak gösterileceği üzere Gazzâlî’de ahlâk ve tasavvuf, birbirinden ayrı düşünülemeyecek derecede iç içedir. Ahlâk, tasavvuftan bekleneni elde edebilmesinin temel ve vazgeçilemez şartıdır. Bu sebeple İhyâ eşit derecede hem tasavvufun yol haritası hem de İslâm ahlâk düşüncesinin şaheseri kabul edilmiştir.
{jcomments on}
Önceki Yazı

İmam-ı Gazzali’de Ahlak ve Eğitim

Sonraki Yazı

İmam-ı Gazzali ve Felsefe

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir