Aşkla Dans

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Mim Kemal Öke

12 Ocak 2013
Tarih, iktisat ve uluslararası ilişkiler konusunda uzman olan Prof. Dr. M. Kemal Öke, bizim yıllar önce alanıyla alakalı olarak davet edip fikirlerinden istifade etmek istediğimiz bir hocamızdı.
Uzunca bir süredir sessizliğe gömüldüğünü düşündüğümüz sn. M. Kemal Öke sonradan anladık ki boş durmamış, hizmetine değerli ve anlamlı başka bir alanda devam etmişti.

Çeşitli basın ve yayın organlarından bu zaman zarfında neler yaşadığını ve onlardan hareketle hizmet şeklinin nasıl değişime/dönüşüme uğradığını okuduk, izledik, etkilendik.

Kader çizgisi içerisinde gelişen olaylar kendisinde üretici, dönüştürücü, kalıcı ve Allah’a olan bağını güçlendirici etkiler bırakmıştı.
Programımıza davet ettik ve dinledik.

Anlattıklarıyla bizi manevi bir seyahate çıkaran hocamız şunları söyledi:

“Nazlı Hilal’in doğuşuyla travma yaşadım ve büyük bir dönüşüm geçirmeye başladım. Geçirdiğim dönüşümün mukaddimesi Ali Han’ın ameliyatına dayanır. Bütün bu yaşadıklarımızda en başından beri eşim benim yükselebilmem için arkamdaki en büyük güç olmuştur.”
Akademik hayatında eşinin kendisine olan desteğini ve fedakarlığını anlatırken Neval Hanıma olan hayranlığını görmemek mümkün değildi.
“Oğlumla oynarken öğrendiğim mavi çocuk hastalığının (kalp-aort damarında bir hastalık) tedavisi o zamanlar Türkiye’de mümkün değildi ve çocuğumun ciddi bir hayati sıkıntısı vardı. Öğrendiğim an ben birden baba oldum, aynı anda etrafımdaki bütün olaylar ehemmiyetini kaybetti. Yurt dışında yaptığımız temaslar sonucunda ameliyat edilmesine karar verildi. Fakat bütçemizle ilgili sıkıntılar vardı, tıkanmıştım, çaresizdim ve en kıymetli şeyimi, kütüphanemi sattım. Acizliğimi ve yardımın ancak O’ndan geleceğini bilerek ettiğim dualarımla Allah bana yardım etti.
Oğlumun %40 felç olma %25 de masada kalma ihtimali vardı. Fakat biz yine de ameliyata hazırdık. Ali Han’ı, Ayetel- Kürsi okuyarak ve o anda teslimiyeti son ana, son zerresine kadar hissederek doktora emanet ettim ve; ‘Allah’ım! Ne hal üzere yaşatırsan razıyım’ dedim. Anladım ki bu çocuk bizim çocuğumuz değilmiş, emanetmiş. Birkaç saatlik ameliyattan sonra doktor yanımıza geldiğinde ve oğlumuzun sağlığına kavuşacağını öğrendiğimizde doktorun adeta ellerine ayaklarına sarılarak Türk usulü teşekkürlerimizi sunduk. Bu arada doktor hayretle hayatında böyle bir şey yaşamadığını, ameliyat esnasında ellerine hakim olmadığını sanki ameliyatı ellerinin yerine başka birisinin yaptığını söyledi. Tabi ben ameliyatı kimin yaptığını biliyordum,“Sahib-i Mutlak”. Bu benim babalığımın ilk imtihanıydı.”
Her birimizin hayatında gel-gitlerin olduğu, çıkmazların yaşandığı durumlar vardır. Bunları kabullenme sürecimiz uzun hatta çileli olabilir. Eğer sonunda toparlanabiliyor ve yaşatanın bir muradının olduğu idrakiyle yaşadıklarımızı aşabiliyorsak ne mutlu!
‘O’nun terbiye ve idaresi altında olduğumuz şuuru her an bizimle beraber olsun’ diyerek yine M. Kemal Hoca’ya dönelim.
“Asıl çetin imtihan Nazlı Hilal’in doğuşuyla başladı. Nazlı Down sendromlu bir çocuk olarak dünyaya geldi. Benim bir kabullenemeyiş sürecim vardır. Bu süreci yine Rabbimin inayetiyle atlattım ve tabii daha sonra Nazlı için ne gerekiyorsa yapıldı. Yani normal çocukların arasında onlarla kaynaşabilecek hale geldi. Fakat bir süre sonra hiç tepki vermemeye başladı ve depresyona girdi. Ergenlik dönemine girişi ve engellilik farkındalığı bir araya geldi. Tabi o zamana kadar ki kazanımlarınız nasıl peş peşe gidiyor bilemezsiniz. Psikiyatrlar yeteri kadar yardımcı olamadılar, verdikleri ilaçlar çocuğu şişmanlattı, midesini bozdu vs. tam bunaldığımız sırada ritim terapiye gelin dediler ve götürdük. İşte o anda ben bir ebeveyn olarak ne yapmam gerektiğini aşağı yukarı çıkarmaya başladım. Orada benim ikinci babalığım ortaya çıktı.
Ben müzik terapiyle ve ritimle çocuğumu götürerek uğraşmaya başladığımda, mesleğimle ilgili kesişme noktası da ortaya çıkmaya başladı. O güne ve Nazlı’ya kadar, ben etrafımdaki bozukluğun sistemden kaynaklandığını ve sistem değişince her şeyin iyi olacağını zannediyordum. Şimdi ise sistem ne olursa olsun değişimde ve dönüşümde asıl önemli olanın insan olduğunu düşünüyorum.
Uzman olduğum alan dolayısıyla ister istemez o perspektiften bakıp durum değerlendirmesi yapıyorum ve düşünmeye başlıyorum: Uygarlaşmanın neresindeyiz?
Uygarlaşma, telefon sayısının, çeşidinin çok olması mı, araba sayısının çok olması mı, AVM’lerin sayısı mı acaba? Ben bunları insani gelişim endeksleri, göstergeleri olarak kabul etmiyorum. Bana göre şu anda para insanın en büyük putu haline gelmiştir. Hani, “putlarını kırınız” diye emrediliyor ya! Biz zannediyoruz ki putlar Hz. Peygamberimiz (S.A.V) zamanında tahtalardan ibaret model insan parçacıkları. Yok hayır! Bugün de putlardan geçilmiyor. Kiminin putu araba, kiminin yat, kimininki kat oluyor. Fakat çelişkidir ki geçmiş yüzyıllarla birlikte şimdiyi değerlendirdiğimiz vakit en fazla ıstırabı insanlık olarak bugün çektiğimizi görüyoruz. Yeni nesiller her şeyi biliyor markaları biliyor ama değerini bilmiyor. Onun için insanlarda bir ruhsal tükeniş vardır. İnsanlık adeta intihar eder gibi gidiyor. ATM ile AVM arasında geçirilen bir ömrü ben heba edilmiş bir ömür olarak görüyorum. Dolayısıyla 21. y.y. da zor bir dönemden geçtiğimiz inancındayım. O zaman ‘medenileşmekten kasıt nedir, ne kadar medenileştik, ne kadar uygarlaştık?’ sorgulamasını yapmak kaçınılmaz oluyor. Dünyada yoksunluk- yolsuzluk-yoksulluk ciddi sıkıntı halinde yaşanıyor. Refah seviyesi yüksek olarak ifade edilen ülkelerde de yalnızlaşma-yabancılaşma-yozlaşma var. Hiç kimse mutlu değil ve asıl acı olan da neden mutlu olamadıklarını bilmiyorlar. İnsanoğlu ıstırabının kaynağını bilemediği için de çareyi başka başka yerlerde arıyor.”

Hocamız, sosyal bilimlerde ‘insanoğlu neyi arıyor?’ sorusunun cevabı için kitabında önce güvenlik sonra özgürlük tespitinde bulunmuştur. Der ki: “Tarih özgürlük mücadelelerinin geçit resmidir. Ne var ki, özgürlük yalnız başına yetersiz kalır. Çünkü insanoğlunun özlemi ‘özgürlük’, ihtiyacı ‘güvenlik’tir. Güvenliksiz olmaz… İnsanoğlunun özgürlük ve güvenlik talepleri tarih sahnesinde bir sarkaç misali bir o yana bir bu yana konuşlanmıştır…”


Sn. M. Kemal hoca, insanın bu ikisi arasında seçim yapmak zorunda bırakılmasına dair manidar örnekler vererek devam eder ve mevzuyu asıl noktaya getirir:
“Bence insanın varoluşsal ıstırabının sebebi insanın kendi metafiziksel derinliğini fark edemeyişi ve keşf edemeyişidir. Kendi metafiziksel derinliğinden bihaber oluşudur. Latin Amerikalı bir felsefeci olan Ortega Gasset: “21. yy. da insan her şeyin efendisi oldu ama kendisin efendisi olamadı” diyor. Çünkü insan efendiyi bulamıyor.
Bütün felsefe insan nedir sorusunun cevabını arar. Felsefeciler aklı önemserlerken bazıları insanı sadece maddeden, bedenden ibaret bir varlık olarak görürler ve insanın mutlu olabilmesi için bedensel hazların sunulması gerektiğini düşünürler.
Bana soracak olursanız insanı insan yapan asıl şey ruhudur. İnsan musalla taşına yatınca ne bedenden ne de akıldan eser kalır. Halbuki ruh hep onunla var olur. İnsanın mutluluğu ise bana kalırsa daima onunla olan ruhunun Allah-Alem-Adem birlikteliğine bağlıdır. Âdem dediğimiz varlık, Âlemle ve Allah’la iç içe olduğu vakit dinginliğe kavuşur. Çünkü böyle çizilmiştir insanın kaderi misaller âleminde ve öyle halk edilmiştir insan. Adem, Âleme yani makrokozmoza baktığı vakit eğer kendinden bir parça giyinirse Allah’tan ayetleri okuyabilir. Böylece bütünlüğü kurar hale gelir ve o zaman mutlu olur. Kendimizi alemin dışında ona hükmeden bir varlık olarak görüyoruz dolayısıyla alemden koptuk. Biz Allah’tan da koptuk. Allah tabii ki bizimle beraberdir fakat maalesef biz O’nunla değiliz. Halbuki Allah’la birlikte yaşamak tarifi imkansız bir güzelliktir. Hiçbir şeyle ölçülecek gibi değildir. Allah’la beraber olmak için bilincine ve idrakine varmak gerekir.
Tasavvufi terminolojide ‘idrak’ çok önemlidir. Allah-alem-adem üçlüsü, tenzih ve teşbih dengesini gözeterek idrakimizde yer almalıdır. Bunun için temyiz ve tefrik kabiliyetimizin oluşması gerekir. İşte o zaman şirke düşmeden, panteizme kaçmadan doğru bir idrake sahip oluruz. Tekrar başa dönecek olursak; asıl özgürlük insanın kendini Yaratıcı’da yok etmesine bağlıdır. İnsanoğlunun bütün tarih boyunca altından kalkamadığı korkuyu mesela ölüm korkusunu aşabilmenin tek yolu, ölümü halkeden Yaratıcıyla beraber olmaktır.
Büyükler, ‘sen yok ol ki bütün alem senin içinde dürülsün’ derler. Musiki benim kanaatime göre Allah’la ve alemle birliktelikte bir köprüdür. Musiki vasıtasıyla Nazlı Hilal bize mistik titreşimleri fark ettirmiştir.”

M. Kemal hoca, kozmik düzenin varoluşunu ve maddesel plana inmesini titreşimle açıklar. Alemde var olan her şey titreşim içerisindedir. Bu titreşimler ise hayatın ta kendisidir ve aynı zamanda sestir. Bu titreşim düzeninin farkına varan kimse tüm evrenle bir olur, canlı cansız her şeyle konuşur, söyleşir, anlaşır… Allah-alem-adem birlikteliğinin başlangıç noktası ses (kün emri) bitişi de sestir (sur’un üflenmesi)…Müzikle terapi ve musikinin nasıl ibadet vesilesi olarak kullanıldığına dair konulara -‘İlahlarla Dans’ ve ‘Kaderle Dans’ adlı iki kitabında detaylı yazdığı için- girmeye gerek görmüyor ve kaldığı yerden şöyle devam ediyor:
“Nazlı’yı ritim dersine götürdük. Orada engelli çocuklar darbuka çalıyorlardı. Fakat ben çalınacak parçaların görselleştirilmesinin daha iyi olacağını söyledim. Hoca kim yapacak diye sorunca ben demişim. Tabii ben hayatımda dans etmiş adam değilim. Eve gittim, ilgili her görüntüyü, belgeyi sipariş verdim. Türkiye’de Afrika dansı uzmanı buldum, kızımla beraber kurslarına gittik, öğrendik ve sonra çocuklara Afrika dansı yaptım. Çocuklar bayıldı ve ben engellilere Afrika dansı hocası oldum. Sonra kızımla müzik terapi kurslarına gittik ciddi bir şekilde değişik yerlerde ve değişik üstatlardan ritim eğitimi aldık.

Asıl önemlisi,  Nazlı vasıtasıyla müzik terapiyle olan tanışıklığımız başladı. Nazlı küçükken yaptığımız Ege yolculuğu, Ahmet Özhan’ın Güldeste albümünü dinleyerek geçti. O günden sonra hala Ahmet Özhan’la beraber yaşıyoruz. Bizim Tasavvuf musikimiz şifa verme açısından müthiş bir terapik yöntemdir. Bu bilimsel olarakta kanıtlanmıştır. İçindeki özü itibarıyla bilhassa engellilerde çok yararlıdır. Bu sadece Nazlı’da denediğim bir şey değildi. Düşler Akademisinde de çocuklara ilahiler okutuyoruz.
Nazlı’yla biz korolara gitmeye başladık. Koroları da bu çocuklarla yapmaya çalışıyorum. Nazlı’yla birlikte çok matrak bir hayatımız oldu. Haftada üç gün spora gidiyoruz, yüzme ve fitness yapıyoruz. Nazlı’yla birlikte siyasetten ve siyaset biliminden uzaklaşarak araştırmalarımı müziğe, müzik terapiye kaydırmaya başladım.
Türkiye’nin en genç profesörü olduğum 1991 yılında aynı zamanda baba oldum. O yıl kırbayı boşalttım yani profesörlüğümden sıyrıldım. Bana neyin ne olduğunu Nazlı öğretti. Nazlı Türkiye’nin en genç profesörüne hocalık yaptı. Tabirimi mazur görün teşbihte hata olmaz o benim Hz. Şemsim oldu. Biz onunla birlikte miracı yaşadık. Ben etrafıma ve kainata Nazlı sayesinde artık çok farklı bakıyorum. Hizmetin çok önemli olduğuna inanıyorum. Nazlı’ya ve Nazlı gibi çocuklara yakın olduğum, onlara hizmet ettiğim vakit Allah’a daha yakınlaştığımı hissediyorum. Kuds-i hadiste: “Ben hasta idim, beni ziyaret etmedin. Ben susuz idim, bana su vermedin. Ben aç idim, beni yedirmedin” buyrulur. Nazlı hayatımıza girdikten sonra bütün bu yapıp ettiklerimle aslında ben cenneti yaşıyorum.
Eksik olmayın. Allah sizlerden razı olsun. Sufilerin bir deyişiyle veda edeyim: Aşk-ı niyaz ederim efendim.
Hazırlayan: Dilek Karataş
Önceki Yazı

“Meclis Göreve” Toplantısı HAZAR’da Gerçekleşti

Sonraki Yazı

Tasavvufi Hayatta Eğitim

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir