Tasavvufi Hayatta Eğitim

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Necdet Tosun hocamız, “Tasavvufta Eğitim ve Olgunlaşma Metodları” üzerine yaptığı sohbette çocuğunun din dersi öğretmeninden verdiği örnekle konuya giriş yaptı. Hz. İbrahim (a.s.)’ ın hangi tarihlerde ve kaç yaşına kadar yaşadığını soran ve o bilgilerle öğrenciyi sınayan ezberci bir anlayışın ahlaka ve pratiğe dair kalıcı hiçbir şey veremeyeceğini söyleyerek şöyle devam etti:
‘Hz. İbrahim (a.s.) nasıl bir hayat yaşadı, ne gibi özellikleriyle bize örnek oldu, hangi noktalarda öne çıkan bir peygamberdisorusu ve bunun üzerine yapılan konuşmalardır asıl önemli olan. Eğer Hz. İbrahim (a.s.)’ ın Halilullah olduğunu öğrenip bu noktada onun gibi olma konusunda gayrete gelmeye çalışıyorsak, teslimiyetin zirvesi olan Hz. İbrahim (a.s.) gibi teslim olma yolunda çabaya girebiliyorsak öğrenmenin anlamlı olduğunu görebiliriz. Halbuki değerler bakımından eksik olan bugünkü eğitim metodu pratiğe yönelik önemli boşluklar oluşturuyor.


Tasavvufu; teslimiyeti, muhabbeti, fedakarlığı ve bunlar gibi diğer bazı ahlaki özellikleri öğreten ve bugün ortaya çıkmış olan boşlukları doldurma konusunda önemli bir ilim olarak görüyoruz
.”

TASAVVUFTA SIR

Hocamız, tasavvufta sır diye ifade edilen özel bilgilerin bazı kişilere emanet edildiğini söyledi ve bununla ilgili olarak örnekler verdi. “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” hadisinden hareketle Efendimizin her bildiğini her ortamda anlatmamış olduğunu ve bunun zaten reel olarak da mümkün olmadığını söyledi. Konuşmasına şu minvalde devam etti:
“Bir öğretmenin işi, aynı yaşta ve aynı bilgi seviyesine sahip kişilere hitap etmek hasebiyle kolaydır. Fakat mesela ramazanda teravih kılmak üzere camiye gelen her yaştan ve her seviyeden insana hitap etmek zorunda kalan vaizin konu seçme ve hitap etmede işi zordur. Bu sebeple de genel geçer konulara değinerek vaaz eder. Bu gerçeklikten hareketle ve Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayetten de anlıyoruz ki herkesin dinlediği umumi sohbetin yanı sıra efendimiz hususi sohbetler de yapmıştır. Hz. Huzeyfe’ye münafıkların bildirilmesi de sır bağlamında düşünülebilecek bilgilerdendir.”

 

TASAVVUFİ EĞİTİMDE SİSTEMATİK İKİ YOL

“Sohbet, zikir, çile (itikaf) ve seyahat gibi yolların hatta ilahinin bile tasavvuftaki eğitim sistemi içinde yer aldıklarını biliriz. Bunlar tasavvufta eğitim yolu olmakla birlikte; belli bir sistem içerisinde ve yaygın olarak kullanılan iki yol vardır. Biri ‘nefsin tezkiyesi’ diğeri ise ‘kalbin tasfiyesi’ dir.


Daha çok Halvetilerin yolu olarak bilinen nefs tezkiyesinden kastolunan, temizlenme ve arınmadır.

Nefs yedi mertebeye ayrılır ve her mertebenin terbiye usulü farklıdır:


İlk basamak, nefs-i emmaredir (kötülüğü emreden nefs). Kötülük yaptığında, günah işlediğinde pişman olmayan ve rahatsızlık duymayandır. Terbiye sürecine girmiş kişinin bu mertebede çekeceği zikir “Lailahe illallah”tır.


İkinci mertebe olan Nefs-i Levvame pişmanlık duyan nefstir. Kişi günah işlediğinde, kul hakkına girdiğinde, Allah’ın herhangi bir emrine muhalefet ettiğinde pişmanlık duyar. Fakat kendine engel olmada güçlük çeker. Bu mertebenin zikri ise “Allah”tır.


Nefs-i Mülhime ise üçüncü basamağı teşkil eder ve ilham alan nefs olarak adlandırılır. Bu mertebede kişinin içine bazı duygular doğar. Fakat kişiye gelen bu ilhamların her zaman ilahi olma garantisi yoktur.
(Şems Süresinde iyiliği de kötülüğü de ilham eden nefs olarak nefs-i mülhimeye işaret edilir.) Bir rehberin yol gösterme gerekliliği doğar. Bu mertebenin zikri “Hu” dur.


Nefs-i Mutmainne ise artık itminana kavuşmuş yani tatmin olmuş bir nefstir. Şüphe ve tereddütlerden arınmıştır. Emirlere itaat eder ve ahlakı güzelleşir. Burada çekilen zikir “Hakk” zikridir.


Bir sonraki kademe olan Nefs-i Razıyye’de kişi, yaşadığı her şeyin Allah’dan geldiğinin idrakindedir. İnanan insan tabii ki her şeyin Allah’dan olduğunu bilir. Bilir de gelene razı olmak zordur. İşte bu mertebede kişi rıza makamındadır ve bilmenin ötesinde gönül huzuruyla teslim olmuştur. Bunlar, İbrahim Hakkı Hazretlerinin şiirinde ifade ettiği “kahrın da hoş lütfun da hoş” makamında olanlardır. Bu mertebenin zikri “Hayy”dır.


Nefs-i Marzıyye makamında olan kişiden artık Allah da razı olmuştur. Bu son üç makamı anlatan ayetleri Fecr süresinde bulmak mümkündür.
“Ey tatmin olmuş huzur içindeki nefs! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak cennete gir!” buyrulmaktadır. Bu mertebenin zikri ise her şeyi idare eden anlamında “Kayyum Kayyum Ya Kayyum” dur.


Son mertebe olan Nefs-i Kamile mertebesi Safiye, Zekiyye, Müzekka olarak da isimlendirilir. Arınmış olan nefsi gösterir. Nefsin bu makamında artık “Kahhar Kahhar Ya Kahhar” zikredilir.
Bu yol ve bu arınma süreci bitmez. Kişi bir rehber vasıtasıyla böyle bir makama erişirse ona ‘sohbet edebilir, feyzinden istifade edilir’ anlamına gelmek üzere icazet verilir.
Rüyalar kişinin manevi eğitim sürecinde aldığı yolu göstermesi bakımından önemli işarettir. Fakat yorumu ancak ehil olan kişiler yapmalıdır.


Tasavvufi eğitimde ikinci sistematik yol olan kalbin tasfiyesi, daha çok Nakşibendiler tarafından kullanılır ve burada ‘letaif’ üzerinde durulur. ‘Murakabe’ ise bu yolun bir sonraki aşamasıdır.”


Hocamız konuşmasına kalbin tasfiyesinde letaifin önemi ve her birinin temizlenme sürecini anlatarak devam etti:
“Latifenin çoğulu olan letaif, insan ruhunun katmanlarıdır. Her bir katmandaki temizlenme usulü farklıdır. Bu yolu tercih edenler zikirle kalbi temizler ve eğitim sürecini böyle katederler. Letaif ne kadar saflaşırsa mirac (manevi yükseliş)  o oranda gerçekleşir. Letaifin ilk basamağı olan kalbin zikri ‘Allah’tır. Dil ile başlayan zikre, kalbe yoğunlaşmak suretiyle kalbin iştiraki sağlanır. Kalbin iştirak edip etmediği, kalpte ortaya çıkan ferahlık ve manevi hazla anlaşılır. Daha sonra sırasıyla ruhun, sırrın, hafinin ve ahfanın da iştirakiyle zikir devam eder. Son olarak iki kaşın arasına yani nefse yoğunlaşmak suretiyle zikredilir. Kişi öyle bir hale gelir ki tüm bedenin zikrettiği müşahede edilir. Böyle bir zikre “zikr-i sultani” adı verilir. Bedenin zikre iştirakini somut olarak anlamamıza yardımcı olacak bir örnek, bizi şok eden haberlerin ruhumuzda ve dolayısıyla bedenimizdeki tesirleridir. Mesela tüylerimizin diken diken olması, başımızdan aşağı kaynar suların dökülmesi bunlardandır. Bedenin zikre iştirakini anlamak için bu örnekler belki açıklayıcı olabilir.
Sonra “nefy-ü ispat” aşamasına geçilir.


Nefesin tutularak “Lailahe illallah” zikrinin yapılması, nefes bırakılırken de “Allahumme ente maksudi ve rızake matlubi”  denilmesi nefy-i ispattır.”


Hocamızın anlattıklarından anladığımız kadarıyla nefy-i ispattan amaçlanan; Allah dışında bulunan her şeyi tefekkürle kalpten çıkarmak (nefy/lailahe) ve kalbe sadece Allah’ı koymak (ispat/illallah)tır. Fakat bu işlem yapılırken kalbin bulunduğu noktada da hissetmeye çalışmaktır.
Sohbetin devamında Letaif üzerine çalıştıktan sonra artık murakabeye yani bu konudaki ayetler üzerinde tefekküre geçileceğini öğrendik.
Necdet hocanın verdiği bir örnek, hadiseyi daha iyi anlamamıza vesile oldu. Örneği şöyle özetleyebiliriz:
“Nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesini daha somutlaştırmak gerekirse; bir hastalığın tedavisinde kullanılan iki yol üzerinden örnek verebiliriz. Vücuda giren bir mikrobu direkt dışarıdan verilen antibiyotikle tedavi ederek öldürmek mümkün olduğu gibi (nefsin tezkiyesi), zayıf kalmış bedene gıdalarla, takviyede bulunmakla vücudun güçlendirilmesi ve bu güçle vücudun mikroplarla savaşması da (kalbin tasfiyesi) tedavide bir yoldur.”


Hocamız sohbetin devamında sistematik olmayan diğer bir yolun ise “cezbe” olduğunu söyledi. “Nefsin ıslahı ve kalbin tasfiyesinde bir nevi ilaç olan cezbe, ruhun Allah’a doğru aniden gelen bir cereyan ile çekilmesidir” dedikten sonra Mektubatın birinci cildindeki 200.mektuptan temsili bir hikaye anlatarak cezbe hakkında bizleri bilgilendirdi. Özetleyecek olursak;
“Bu hikayeye göre bir mürşide tabii olan iki kişi seyr-i sülukta iken Allah tarafından verilen bir cezbe ile mürşidden ayrılarak yola devam ederler. İmam Rabbani’ye mektubu yazan kişi de mürşidinden ayrılarak onları arkalarından takip eder yani onlara bakarak yolunu tayin etmeye başlar. Bir çok imtihandan geçerler ve sonunda o iki kişi gidecekleri menzile kadar cezbe sayesinde yol alırlar. Fakat bu mektubun sahibi bir yere kadar gider ve ulaşması gereken noktaya varmadan yolculuğu bitti kemale erdi zanneder.”
Hocamızın yaptığı açıklamalardan anladığımıza göre mektupta şöyle bir ikaz vardı: Allah’ın bazı kişilere cezbe hali vermesiyle onlar menzile varabilirler. O haller sadece cezbe hali içinde olan kişilerin özel halleri olabilir, böyle kişilere tabi olunarak maksat hasıl olmaz.
Soru-cevap kısmıyla beraber neredeyse akşam vaktine kadar devam eden programda hoca bir soru üzerine Allah’ın insanı yaratma hikmeti hakkında kenz-i mahfi hadisinden hareketle bir benzetmede bulundu.
Şöyle ki; Allah’ı -teşbihte hata olmasın- uyuyan mimara benzetiyor. Yetenekleri sonsuz olan bu mimar uyanıyor ve yeteneklerini ortaya koymak istiyor. Yani Allah bir alem yaratıyor. Sonsuz sıfatlara sahip olan Allah, bu sıfatlarını yarattığı alemde tezahür ettiriyor. Fakat hiçbir canlı onun sıfatlarını idrak edecek kabiliyette değil. Allah’ın sıfatlarını gereği gibi sadece insan algılayacağı ve yansıtacağı için insanı yaratıyor ve böylece Allah hem zatı ve hem de sıfatlarıyla insan tarafından anlaşılıyor.
Necdet hoca Yusuf Hemedani’den bir alıntı yaparak konuşmasını bitirdi.
Bir sufi: ‘eğer insanlar, bundan sonra gerçek mürşid bulmada zorluk çekerse ne yapmalılar?’ diye sorunca Yusuf Hemedani cevaben: ‘Tasavvufa hizmet vermiş olan insanlara ait eserlerden hiç değilse her gün 8 varak (16 sayfa) okusunlar’ demiştir.

Önceki Yazı

Aşkla Dans

Sonraki Yazı

Medya ve Etik

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir