Ruh Sağlığı
Ruh sağlığı ya da ruhsal bozukluklar ile ilgili çok çeşitli söylemler günlük yaşamımızın bir parçası halindedir. Biz fark etmesek de gazeteler, televizyon, internet gibi iletişim ve bilgi edinmede kullandığımız araçlar ile bu söylemler bize ulaşmaktadır. Hatta sayısız kitap, film, dizi aracılığıyla psikopatolojiler ile ilgili farklı bilgiler günlük yaşantımızda yer alırlar.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ruhsal sağlığı yalnızca ruhsal hastalığın olmamasını değil, kişinin yeteneklerini geliştirebilme, stresle baş edebilme, üretkenlik ve topluma katkıda bulunmasından oluşan bütüncül bir ruhsal iyilik hali olarak tanımlar.
Psikolojik İyi Oluş Modeli
DSÖ’nün ruhsal iyilik hali tanımlamasının pozitif belirteçlerini, çağdaş gelişimsel modellerin özelliklerini ve klinik açıklamaları dikkate alarak Ryff ve arkadaşları (1998) tarafından psikolojik iyi oluş modeli geliştirilmiştir. Bu model altı alt boyutu içermektedir ve bu alt boyutların her birinde varoluş krizleri ve anlam arayışları bulunmaktadır:
Kendini Kabul
Kendini kabul, bireyin kendisini olumlu ve olumsuz yönlerini fark etmesi ve bunları olduğu haliyle kabulünü içerir. Kendisini geçmişten getirdikleriyle ve bugünü ile bir bütün olarak kabul eden kişi genel olarak olumlu ruh haline sahiptir, yaşam sevinci genellikle yüksektir. Kişi geleceğiyle ilgili gerçekçi beklentiler geliştirebilmekte ve gelecekte karşılaşacağı güçlüklerle baş edebileceği konusunda bir inanç taşımaktadır. Bu boyut içinde özsaygı, kendini sevme ve özgüven yer almaktadır.
Diğerleriyle Olumlu İlişkiler
Ruh sağlığı yerinde olan kişinin çevresi ile uyum içinde olması ve çevresindeki insanlarla, derin, doyurucu ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi beklenmektedir. Bu olumlu ilişkilerde farklılaşmalar yaşandığında kişi akılcı, günlük yaşam gerçeklerine uygun yeni düzenlemeler yapabilme becerisini de taşımalıdır.
Yaşam Amacı
Anlamlı, kendi değerleri doğrultusunda bir yaşam sürmek, bireyin ruhsal anlamda da iyi oluş göstergeleri arasındadır. Bireyin yaşam amaçları bir anlamda yaşama tutunma ya da yaşamı sürdürme nedenidir. Varoluşsal anlamda bireyin karşısında duran ve çözülmesi gereken en zorlu problemlerden bir tanesi yaşama bir anlam ve amaç bulmaktır. Çoğu kez ergenlik yıllarında birey “Hayatın anlamı nedir?”, “Neden yaşıyorum?”, “Yaşamı sürdürme nedenlerim nelerdir?” gibi soruları kendisine sorar. Bu tarz sorulara verilecek yanıtlar çoğu kez değerlerimizle ilgilidir. Kişinin değerlerine uygun gerçekçi, uygulanabilir yaşam amaçları varsa, kişi kendisini yaşamak için güçlü hissetmektedir.
Bireysel Gelişim
Entelektüel iyi oluş olarak da adlandırılabilen bu boyut bireyin gelişime, değişime ve yeni deneyimlere açık olmasını ifade etmektedir. Entelektüel iyi oluşu yüksek bir birey yaşamı bir öğrenme süreci olarak görmektedir. Bitmeyen bir entelektüel merak yaştan bağımsızdır ve kişinin bireysel gelişimini desteklemektedir. Bu bireyler öğrenme süreçleri (yaşamları) içinde merak ettikleri sanatsal, kültürel ve sosyal etkinliklere karşı ilgi gösterir, bu etkinlikler çerçevesinde okur, dinler, izler seyahat ederler.
Özerklik
Özerklik düzeyi yüksek birey sosyal baskıları fark eden ve bunları da dikkate alarak kendi bireysel kararını veren kişidir. Yaptığı şeyleri daha çok çevre istediği için değil kendisi de bunu ister ise yapar, büyük oranda içten denetimlidir. Yani başkaları ne der konusunda düşünür ancak kendisinin ne dediğini de unutmadan kararını verir. Yani özerk birey kendi kararlarını koşullarını, ihtiyaçlarını değerlendirerek alabilmekte ve kararının sonuçlarını üstlenebilmektedir.
Çevresel Hakimiyet
Bireyin kendi yaşamını etkin bir şekilde yönetebilmesi ve günlük yaşamın stresiyle başarılı bir şekilde baş edebilmesi durumudur. Çevresel hakimiyet düzeyi yüksek bireyler, etraflarındaki olanakların farkındadırlar. Bu olanakları kendileri için etkin bir şekilde yönetme becerisine de sahiptirler.
Anormal Psikoloji veya Psikopatoloji
Anormal psikoloji veya psikopatoloji insandaki ruhsal iyilik halini bozan, zihinsel (mental) işleyişte ortaya çıkan bozuklukların doğasını, nedenlerini ve tedavisini anlamakla ilgilenen bir psikoloji alanıdır.
Ruh Sağlığı Profesyoneli Bakış Açısıyla Psikopatoloji
Öznel huzursuzluk, sıkıntı duyma, uyumsuzluk, toplumsal normların ihlali, sosyal rahatsızlık, irrasyonellik, öngörülemezlik, tehlikelilik, istatistiksel sapma gibi unsurları içermektedir. Tarih boyunca insanoğlu farklı davranış, düşünce ve duyguları olan kişilerde bu sorunlara yol açan nedenleri açıklamaya yönelik olarak pek çok girişimde bulunmuştur. İnsanoğlu kimi zaman farklı özelliğe sahip bireylerin varlığını doğaüstü güçlerle açıklamaya çalışmış, kimi zaman biyolojik ve çevresel koşulları da bu açıklamaların içine katmıştır.
Demonoloji
Kötü bir ruh ya da varlığın bireyin içinde yaşayabileceğini, kişinin bedenini ve zihnini bu kötü ruh ya da varlığın kontrol edebileceğini düşünen öğretidir. Erken Çin, Mısır ve Yunan yapıtlarında bozulmuş davranışın tanrıların hoşnutsuzluğuna yada kötü güçlerin kişiyi ele geçirmesine bağlı ortaya çıktığı ile ilgili metinler yer almaktadır. Bu inanışa sahip olunan zamanlardaki tedavi yöntemleri de bu kötü gücü çıkartmaya yönelik ızdırap verici uygulamalar ya da affedilmeye yönelik davranışları içermektedir.
Bilimsel sorgulama çağından önce insanoğlunun kontrolü dışındaki olaylar (güneş ve ay tutulmaları, depremler, fırtınalar, yangınlar, ciddi ve yeti yitimine yol açan hastalıklar vb) doğaüstü olarak değerlendiriliyor. Zihinsel bozukluklar da, Tanrıların memnuniyetsizliğinin ya da şeytanların kişileri etkileri altına almalarının bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Şeytancılık bir insanın içinde yaşayabilen ve onun zihnini ve bedenini kontrolü altında tutabilen şeytan gibi kötü bir varlığın olduğu öğretisi şeytancılık (Demonology) olarak adlandırılır. Eski Çin, Mısır, Babil ve Yunan kayıtlarında görülür. İbraniler arasında Tanrı’nın kişiyi koruması altına almaktan vazgeçip gazaba uğratması şeklinde yorumlanmış. Bu nedenle tarihte şeytan çıkarma (exorcism) ayinleri düzenleniyor.
Somatogenez
M.Ö 5. yy. Tıbbın babası Hipokrat tıbbı din, büyü ve batıl inançlardan ayırdı. Tanrıların ciddi fiziksel hastalıkları ve ruhsal bozuklukları ceza olarak gönderdiği şeklindeki yaygın Yunan inancını reddetti. Bu hastalıkların doğal nedenleri olduğu, soğuk algınlığı, kabızlık gibi diğer yaygın hastalıklarla aynı biçimde ele alınması gerektiğini savundu. Beyni bilinçliliğin, entelektüel yaşamın ve duyguların organı alarak kabul etti. Sapkın düşünce ve davranışın bir tür beyin patolojisinin gösterimleri olduğunu düşündü.
Karanlık Çağlar, Şeytancılık
Yunan doktor Gallen’in 2 yy. da ölümünden sonra, tüm tıp ve özellikle de anormal davranışın incelenmesi ve tedavisinde karanlık çağlar başladı. Yunan ve Roma uygarlıkları çöktü. Kilise etkinlik kazandı ve papalığın devletten bağımsız olduğu ilan edildi. Din adamları doktorların yerine geçti. Hastalara manastırlar bakmaya başladı. Bu manastırlardan bazıları klasik Yunan tıp yazmalarının deposu olmasına rağmen bu bilgilerden yararlanmıyorlar bile. Açıklayamadıkları ve korkutucu olaylarla yüz yüze gelen insanlar elde var olan açıklama her neyse ona tutunmaya başladılar. 1484’de Papa VIII. Innocent, Avrupa’da büyük bir büyücü avı başlattı. Bu ava rehberlik etmek üzere kapsayıcı bir el kitabı hazırlandı. Buna göre büyücülükle suçlananlara, itiraf etmedikleri sürece işkence yapılmalıydı. Suçlu bulunup tövbe edenler ise ömür boyu hapse mahkum ediliyorlardı. 15. yy. da Haçlı seferlerinin sonuna kadar Avrupa’da cüzzamlılar için binlerce hastane olmasına rağmen çok az akıl hastanesi vardı. Haçlı seferlerinin ana savaşlarından sonra, cüzzam Avrupa’dan yavaş yavaş kayboldu ve böylece dikkatler delilerin üzerine yöneldi.
Akıl hastalarının hapsedilmesi 15. ve 16. yy. da ciddi olarak başladı. Cüzzam hastaneleri tımarhanelere dönüştürülerek, akıl hastalarının hapsedilmeleri ve bakılmaları için yerler oluşturuldu. Bu tımarhanelerin pek çoğu karışıktı; yani farklı hastalıkları olan pek çok kişi aynı yerde tutuluyordu. O dönemde çok büyük toplumsal bir sorun halini almış olan dilenciler de buralarda toplanıyordu. Aynı dönemde akıl hastalarının hapsedilmesi için özgül düzenlere sahip hastaneler ortaya çıktı. Sadece akıl hastalarının hapsedildiği Bethlehem hastanesi 1243’de kuruldu.
Philippe Pinel (1745-1826) akıl hastanelerinde ruh hastalarının insancıl tedavisine yönelik harekette önemli bir kişi. Paris’te La Bicetre olarak bilinen büyük bir akıl hastanesinde göreve başlıyor. Pinel’in La Bicetre’deki devrimci uygulamalarının izinden Avrupa ve ABD’deki hastaneler de devam etti. William Tuke, İngiltere’deki York akıl hastanesinin olumsuz koşullarından çok etkilendi ve “York Dinlenme Evi” adı altında kırda bir villa ayarladı. Burası ruh hastalarına yaşayacakları, çalışacakları ve dinlenecekleri sessiz ve dindar bir ortam sağlıyordu. Hastalar sorunlarını görevlilerle tartışıyor, bahçede çalışıyor ve yürüyüşler yapıyorlardı. ABD’de, 1817’de Pennsylvania’da kurulan Dostlar Akıl hastanesi, York Dinlenme Evi örnek alınarak yapıldı. Moral Tedavi olarak bilinen bu yaklaşımla uyumlu olarak, hastalar görevlilerle yakın temas içindeydiler. Bu görevliler onlarla konuşuyor, onlara kitaplar okuyor ve çeşitli faaliyetlerle onları cesaretlendiriyorlardı. Hastalar olabildiğince normal bir hayat sürüyorlardı. Moral tedavi, 19. yüzyılın son bölümünde terk edildi. Bu değişimde Dorothea Dix’in çabaları etken oldu. Dix, Boston’da bir öğretmen ve ilgisi akıl hastanelerindeki koşullar ve oradaki ruh hastalarına yönelik. Birçok ruh hastasını iyileştirmek için kuvvetli bir kampanya düzenledi ve yardımları ile 32 tane devlet hastanesi yapıldı. Ancak ne yazık ki, personel yetersizdi ve hastalara bireysel dikkat, özen gösteremiyorlardı. Dahası, bu hastaneler hastalığın biyolojik yönleriyle ve hastaların psikolojikten çok fiziksel iyilik halleriyle ilgilenen doktorlar tarafından yönetiliyorlardı.
Çağdaş Düşüncenin Başlangıcı – Somatogeneze Dönüş
Greko-Romen uygarlığının çöküşünden sonra Orta Çağ’a kadar herhangi bir olgu ortaya çıkmadı. Yüzyıllar sonra Hipokrat tarafından desteklenen somatojenik görüşlere geri dönüldü. Emil Kraepelin (1856-1926) tarafından bir psikiyatri ders kitabı yazıldı ve 1883’de yayınlandı. Bu kitap, ruhsal hastalıkların organik doğasını oluşturmak üzere bir sınıflandırma sistemi de getirdi.
Sendrom diye adlandırdığı düzenli olarak bir arada görülen belli bir grup belirtiyi hastalıkları tanımlamak ve birbirinden ayırmak için kullandı. Her bir ruhsal hastalığın diğerlerinden farklı olduğunu kendi başlangıcı, gidişi ve sonu olduğunu düşündü. Tedavileri açıklanmamış bile olsa en azından hastalığın gidişi tahmin edilebiliyordu.
Kraepelin, ağır ruhsal hastalıklar için iki büyük grup önerdi: Bugün şizofreni için kullanılan terim olan erken bunama ve manik-depressif psikoz. Şizofreninin nedeni olarak kimyasal bir dengesizliği, manik-depresif psikozun nedeni olarak da metabolizmada bir düzensizliği öngördü.
1800’lerin ortalarına gelindiğinde, sinir sisteminin işleyişi bir miktar biliniyordu ama çeşitli ruhsal bozuklukları açıklayabilecek düzeyde değildi. 1860 ve 1870’lerde Louis Pasteur hastalıkların mikrop kuramını oluşturmuştu. Buna göre hastalıklara bedene bulaşan ve gözle görülmeyen çok küçük organizmalar yol açıyordu. Bu kuram, frengi ve genel felç arasındaki ilişkiyi gösteren ön hazırlığı oluşturdu.
Psikogenez
Somatojenik nedenlerin arayışı psikiyatride 20. yy’a dek başat olmaya devam etti. Ancak 18. yy sonları ve 19. yy boyunca batı Avrupa’nın diğer bölgelerinde akıl hastalıkları tümüyle farklı bir kökene bağlı olarak görülüyordu. Akıl hastalıklarını psikolojik işleyişteki bozukluklara yükleyen çeşitli psikojenik görüşler Fransa ve Avusturya’da moda olmuştu. O dönemde pek çok insan histerik durumlardan şikayetçi idi. Fiziksel bir nedenin bulunamadığı körlük ya da felç gibi fiziksel kapasite yetersizliklerinden şikayetçiydi.
Mesmer ve Hipnotizma
Modern psikojenik kuramın tarihçesi Avusturyalı bir hekim olan Franz Anton Mesmer ile başlar. Mesmer, çok renkli ve çarpıcı bir kişilik. 18. yy. sonlarında manyetik çekim ve elektriklenme konularında yapılan buluşlardan etkilenmiş. Bu bilgileri kullanarak insanın zihinsel durumunu açıklamaya çalışmış. Mesmer’e göre, gezegenlerin hareketi, evrensel manyetik sıvıların dağılımını etkilemekte ve bu dağılımda meydana gelen değişmeler insanın zihin ve ruh sağlığını etkilemekte.
Parisli bir nörolog olan Lean Martin Charcot, sadece anestezi ve felç gibi histerik durumları değil, körlük, sağırlık, konvulsif ataklar ve histerinin neden olduğu bellek boşluklarını da çalıştı. Başlangıçta somatojenik görüşü destekliyordu, ancak bir gün öğrencileri normal bir kadını hipnotize ettiler ve belli histerik semptomları telkin ettiler. Charcot kadının gerçek bir histerik hasta olduğuna kanmıştı. Öğrencileri kadını uyandırarak semptomlarının nasıl çabucak ortadan kalktığını ona gösterdiklerinde, histeri hakkındaki düşünceleri değişti. Histerinin psikojenik nedenlerden kaynaklandığı görüşünü benimsedi.
Charcot’un öğrencilerinden biri, genç bir Viyanalı hekim olan Sigmund Freud. Viyana’ya döndükten sonra hipnoz yöntemi ile çalışan Joseph Breuer ile birlikte çalışmaya başladı. Tıp tarihinde daha sonra Anna O. olarak bilinen bir kadın hastayı tedavi etmeye başlayan Breuer, Anna O.’nun hipnoz tepkisi altında iken sorunlarını rahatlıkla tartışabildiğini ve bundan sonra da belirtilerinin bir miktar rahatladığını gözlemlemiş. Bu duygusal boşalmanın terapötik değerini farkeden Breuer, bu yönteme katarsis ya da konuşma tedavisi adını vermiş.
Breuer ve Freud, yoğun bir biçimde bu tedavi üzerinde çalışmışlar ve bir süre sonra histeri ve bazı bozuklukların hipnoz altındayken ortaya çıkabilen “bilinçaltı” çatışmalardan kaynaklandığına karar vermişler. Bu çatışmalar açığa çıkınca da belirtilerin ortadan kalktığını söylüyorlar. Freud ve Breuer 1895 yılında “Histeri Üzerine Çalışmalar” adlı eseri yayınlıyorlar. Bilinçaltına ilişkin kuramlarını yayınladıkları bu kitap, psikoloji tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Freud, daha sonra yalnız başına çalışmaya başlıyor.
Herkesin kolaylıkla hipnotize edilememesi ve serbest çağrışım adını verdiği bir teknik ile aynı sonucu elde edebilmesi nedeni ile hipnozun çok işe yaramadığına karar veriyor. 1909 yılında ABD’de Clark Üniversitesi’ne davet ediliyor ve orada kuramında erken çocukluk deneyimlerinin öneminden söz ediyor. Beş yaşında at fobisi olan Küçük Hans’ın bilinçaltı çatışmalarını nasıl incelediğini gösteriyor.
Türkiye’deki gelişime bakacak olursak ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türklerinin hastalık anlayışı ve tedavi yöntemleri Şamanizm’e dayanıyor. Şaman, cinlerin, kötü ruhların hastanın bedenini terk etmesi için yalvarıyor. İslamiyet’in kabulü sonrası hastalık anlayışı geleneksel İslam tıbbına yöneliyor ama yine de şamanizm etkisi hissediliyor. Akla gelen ilk isim, yalnızca İslam aleminde değil dünya hekimliğinde de çığır açan İbn-i Sina (M.S. 980-1037). Yazdığı tıp kitapları, özellikle Avrupa ülkelerinde 17. yy sonlarına kadar temel ders kitapları olarak okutulmuş. Ona göre ruh, manevi bir varlıktan ibaret olup, bedenin bütün hareketlerini yönlendirmekte ve bedenden ayrılması durumunda canlılık durumu da kayboluyor.
Ortaçağ’da Avrupa da akıl hastalarına karşı acımasız tutumlar sergilenirken, Türk ve İslam toplumlarında hoşgörü ve anlayış egemen. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde akıl hastaları darüşşifaların kapsamı içinde bulunan Bimarhanelerde tedavi ediliyor. İlk gerçek akıl hastanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış. 1500 yılında Kanuni Sultan Süleyman, Süleymaniye Külliyesi’nin içerisinde bir bimarhane yaptırmış. II. Selim’in eşi Nur Banu Sultan’ın yaptırdığı Toptaşı Bimarhanesi Cumhuriyetin ilk yıllarında da kullanılmış. Bu darüşşifaları Amasya, İstanbul, Edirne, Manisa külliyeleri takip ediyor. 1. Abdülhamit döneminde Gülhane Askeri Tatbikat okulu ve hastanesi açılıyor (1898). Hastanenin başhekimliğini Raşit Tahsin yapıyor ve akıl hastalıkları dersi veriyor. Türkiye’de çağdaş psikiyatri kuramsal ve uygulamalı olarak Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde başlamış oluyor. Mazhar Osman, Toptaşı Tımarhanesi 1927 yılında Bakırköy’e taşıyor. Mazhar Osman’dan sonra Nazım Şakir, İhsan Şükrü Aksel ve Fahrettin Kerim Gökay 20. yüzyılın ilk yarısında Türk psikiyatrisinin temsilcisi olan hekimler.
1945 yılında Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluşu ile Rasim Adasal psikiyatrinin topluma tanıtılmasında önemli rol oynuyor. Süreçte çeşitli teorisyenler tarafından teknik geliştirilse de psikoanalitik teorinin açıklamakta zorlandığı psikopatolojilerin varlığı, ruh sağlığı sorunlarını tedavi için kullanılan psikolojik yaklaşımlar arasında davranışçılığın yükselişi ile sonuçlanmıştır. Davranışçılar bilinç dışı gibi kavramlar yerine gözlemlenebilen davranışlara odaklanmışlar, psikopatolojilerin gelişiminde koşullanma, model alma gibi yeni ortaya koydukları etkenlerin de rol oynadığını çeşitli çalışmalarla göstermişlerdir. 1920’lerde psikopatolojilerin açıklanmasında önem kazanmaya başlayan davranışçılığın bazı psikopatolojileri tam olarak açıklayamaması, psikopatoloji alanında çalışan bilim insanlarının 1960’lara kadar bilişsel süreçleri anlama çabalarına yol açmış ve bu dönemden itibaren bilişsel psikoloji tanımlama ve tedavide öne çıkmaya başlamıştır.
Davranışçı teknikler ve bilişsel tekniklerin birleşmesi ile psikopatolojilerin açıklanması ve tedavisinde 1970’lerden itibaren bilişsel davranışçı teori ve bilişsel davranışçı terapi teknikleri popüler hale gelmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılda tüm bu gelişmelere eş zamanlı olarak farmakoterapi alanında yaşanan gelişmeler de, geçmişte tedavi edilemez denilen şizofreni gibi pek çok ruhsal hastalığın tedavi edilebilirliğinin fark edilmesini sağlamıştır. Günümüzde ruhsal hastalıklarla ilgili yüzyıllardır var olan damgalama sorunu devam etse de tanı, tedavi, önleme ve koruma çalışmalarında çok yol alındığı bir gerçektir.
Psikolojiye Göre Varoluş Krizi
Psikopatolojiler karışık sınırlara sahiptir. Bu karmaşa hem normal ve hastalığı ayırmada hem de hastalıkları birbirinden ayırmada geçerlidir. Birçok tanı kategorisinde o tanı için geçerli olan özelliklerin çoğunu taşıyan prototip örneklerin yanı sıra, tam olarak ölçütleri karşılamayan örnekler de vardır. Bu nedenlerle psikopatolojiler doğal sınıflar kadar kolay gruplara ayrılamamaktadır. Psikopatolojilerin sınıflandırılmasında kullanılan sistemlerin hepsinin avantaj ve dezavantajları bulunmaktadır.
Emil Kraepelin (1856-1926) ruhsal bozuklukların sınıflandırılmasında öncü isimdir. 1883’de basılan psikiyatri ders kitabında ayrıntılı bir sınıflama tarif etmiş, ancak bu öneriler uzun yıllar göz ardı edilmiştir. Uygun sınıflandırmalar yapılamadığı için 1970 öncesinde psikiyatrik tanıların güvenirliği son derece düşüktür. O dönem var olan psikiyatrik tanı kategorilerinin geçerliği de çok düşüktür ve tanısal geçerlik diye bir kavram henüz ruh sağlığı alanına girmemiştir. Bu dönemde psikiyatrik hastalıkların tanı koydurucu özellikleri üzerinde bir anlaşma yoktur. Yani ruhsal hastalıkların net tanı ölçütleri bulunmamaktadır
1970’lerde Amerikalı bir grup psikiyatrist DSM-III ’ün atası kabul edilen Araştırma Tanı Ölçütlerini (Research Diagnostic Criteria, RDC) geliştirmişlerdir. Neokraepelinciler olarak adlandırılan bu araştırmacılar psikopatolojiler için geçerliği ve güvenirliği gösterilebilir yeni bir tıbbi model oluşturmuşlardır. Bu modele göre ruhsal bozukluklar, bilimsel yöntem ve istatistik bilgisi ilkeleri ile oluşturulan tanı ölçütleri aracılığıyla tanımlanabileceklerdir.
Günümüzde psikopatolojileri sınıflandırmak için üç temel yaklaşım kullanılmaktadır: Kategorik yaklaşım, Boyutsal yaklaşım, Prototipal yaklaşım.
Kategorik yaklaşım, tıbbın genel tanılama sistemlerine benzer şekilde, tüm insan davranışlarını sağlıklı ve hasta olarak ayırmaktadır. Örneğin danışan şizofreni hastası mıdır, değil midir? Kategorik yaklaşım normal ve patolojik davranış arasındaki devamlılığı değerlendirmeye almamaktadır. Kategorik sistem klinisyenleri tanı koyulabilir bir eşik belirlemeye zorlamaktadır.
Boyutsal yaklaşım psikopatolojiyi sürekli bir boyut olarak ele alır ve her danışanı bu sürekliliğin farklı bir noktasına yerleştirir. Bu yaklaşıma göre çoğul tanılar aslında aynı hastalık doğasının farklı boyutlarıdır. Bu yaklaşım ile bir danışanın bütün semptomlarının tek bir hastalıkla açıklanabilmesi mümkündür. Boyutsal yaklaşımda bulguların varlığı ya da yokluğu yanında var olan bulgunun derecesi de tanımlanabilir.
Kategorik yaklaşım ile yapılan değerlendirmeler klinisyen açısından, tam olarak hiçbir kategoride yer almayan ancak yakınmaları olan ve işlevselliği bozulmuş olan danışanlara açıklama yaparken zorluk yaratabilir (Ben hasta mıyım? Hastalığım ne? Bu tedaviyi neden alıyorum?). Klinisyenin bu tip olguları boyutsal yaklaşım ile değerlendirirse, her danışanı bir tanı kategorisine koyma çabası yerine her bir psikopatolojinin kendine özgü doğasını anlatabilir.
Prototipal yaklaşıma göre sınıf özellikleri ve koşulları, ideal bir üye etrafında özetlenir. Prototipal yaklaşımda üyelerin, grubu en iyi tanımlayan üyeye göre bir derecelenmeye sahip olmasının yanı sıra, en iyi örneğe göre belirlenmiş özellikler arasında da bir derecelendirme olduğu görülmektedir. Örneğin, tüylü olma ve yumurtlama, kuş sınıfında uçabilme özelliğinden daha belirleyici özelliklerdir. Çünkü hemen tüm kuşlar tüylüdür ve yumurtlar; ancak tüm kuşlar uçamazlar. Prototip temelli yaklaşımlarda protipe göre belirlenen özelliklere göre diğer üyeler sınıflandırılmaktadır. Sınıf özellikleri prototipe göre belirlenmektedir. Bir sınıfın prototipinin hangi ayırt edici özellikleri içerdiğinin saptanması ve bu özelliklerin önem sırasına konması oldukça zordur. Prototipin seçiminde merkezi olmaktan çok sıklık seçeneğinin kullanıldığı düşünülmektedir.
Günümüzde iki ana psikiyatrik sınıflandırma sistemi kullanılmaktadır. Her iki sistem de birçok açıdan benzerdir, örneğin semptomlar her iki sınıflandırmanın da odak noktasıdır.
- Dünya Sağlık Örgütü tarafından yayınlanan Uluslararası Hastalık Sınıflandırması Sistemi (ICD) : Avrupa ülkelerinde yaygın olarak kullanılmakta ve ülkemizde de Sağlık Bakanlığı tanılama sisteminde kullanılmaktadır.
- Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM): Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak kullanılmakta, ülkemizde de klinik pratikte yaygın olarak tercih edilmektedir.
Psikiyatrik sınıflandırma sistemlerinde ölçüt, belli bir klinik bozukluğu tarif eden veya tanımlayan kuraldır. Bu tanımlayıcı kurallar, tanı için gerekli olan çeşitli davranışları veya belirtileri tip, yoğunluk, süre ve etki açısından tanımlarlar. DSM ve ICD tanı sistemlerinde yer alan tanılar hazır elbise gibidir. Bu elbiselerin özellikleri bazı danışanların üzerine tam oturmakta, bazılarına oldukça iyi oturmakta, bazılarına da oturması için çok zor olmaktadır. Bu durum elbette hazır elbisenin kalıpları kadar, danışanın yapısının hazır elbiseye uygunluğu ile de ilgilidir. Moda değiştikçe elbise modellerinin değişmesi gibi elde edilen bilimsel veriler zamanla farklılaştıkça sınıflandırma sistemleri de güncellenmektedir.
DSM’nin dezavantajları ise tanıların çoğalarak artması ancak bu tanıların çoğunun benzer risk etkenlerine bağlı ortaya çıkması ve bir arada görülmesi, sınıflandırmaya boyutsal bir yaklaşım getirilmemesi, güvenirliğin bazı tanılar için araştırmalarda yüksek ancak uygulamalarda düşük olması ve anıların sürekli olarak yeniden tanımlanmasının gerekliliğidir.


