Klinik Psikolog Hülya Gök ile İslam Düşüncesinde Varlık ve İnsan Tasavvuru

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

İslam düşüncesinde varlık ve oluşun ilk nedenini veya nedenlerini, varlıkların düzenini, kendisinde bu nizamın gerçekleştiği varlıkların bu nizam içindeki konumlarının nasıl oluğunu, yani bütün-parça ilişkilerinin nasıl olduğunun bilgisini ihtiva etmek zorundadır. Yani varolanların tümünü içine alan ve varolmanın anlamına dair genel bir bilgi vermelidir. Bu konuyla ilgilenenler böyle bir tasavvurun, Tanrı, âlem ve insana dair bir bilgi içermesi gerektiğini söylerler. Bu durumda “İslam’ın varlık tasavvuru” dediğimizde bu ifadeden anlaşılması gereken şey; bir din olarak İslam’ın Tanrı, âlem ve insana dair bir açıklaması olmalıdır.

Kavramsal Olarak Varlık

İslam düşüncesinde varlık; vücud, var olan mevcut terimiyle karşılanır.’’Vücud; Vav,dal ve mim tek köktür.’’Kayıp şeyi buldum’’anlamında vecettü ed-dalle denilir. V-C-D kökü Kur’an’da da şimdiki ve gelecek zaman fiil kalıbıyla yer almıştır.’’Varlık anlamındaki vücud mastarı ise Kur’anda’’ zikredilmez.

Kaşani varlık kavramını “Hakk’ın zatıyla zatını bulmasıdır.’’ diye ifade etmiştir. Molla Sadra, varlığın tümünü, var olan şeyler yada varlıklar (mevcud) olarak değil, tek bir realite (vücud) olarak görür ve bu vücudun çeşitli öz (mahiyet)lerle sınırlandırılması, birbirinden farklı varlıklarla ‘’varolan’’ bir çokluk görüntüsü verir.

Molla Sadra varlıklardaki çokluğa nispetle varlığın birliğini, güneşin ışıklarının güneşe olan nispetine benzetir. Güneşin ışıkları güneş değildir ancak aynı zamanda güneşten başka bir şey de değildir. Her şey, var olan şeyler (mevcud) değil,’’varlık’’ın vücud faaliyetleridir.

“Bu varlık, Vücud-ı Haktır. (Gerçek Varlık). Bununla kast edilen, “tahakkuk” anlamındaki varlık değildir. “tahakkuk” anlamındaki varlık, bir şey kendiliğinde sabit olup, tahakkuk ettiğinde söylenen “vücide eş-şeyu”, vücuden/bir şey varlık buldu” anlamındaki varlık mastarıdır. Bu varlık “husul” anlamına da gelmez.

Husul, bir şeyi idrak veya elde ettiğinde “vecede el-insanu eş-şeye/yeciduhu ve vücuden/insan bir şeyi buldu, idrak etti” anlamında kullanılır. Çünkü, burada varlık anlamındaki tahakkuk ve husul, akıllarda idrak edilen mastar anlamıyla varlıktır; yoksa bunlar, aklın dışında hariçte var olan şeyler değil, kendilerini tahayyül edenin zihninde var olan iki kavramdır.

Bilinmelidir ki bu varlık, herhangi bir mevcuda yerleşmiş (hulul) de değildir yada onunla birleşmiş değildir. Hulul ve ittihadın olabilmesi için iki müstakil varlığın bulunması gerekir ki, böylece bunlardan birisi diğerine yerleşebilsin veya birisi diğeriyle birleşebilsin.

Zorunlu ve Tek Varlık olan HAK azze ve celle zihinlerin dışında mevcuttur; yani, başkasında değil, kendi zatında mevcuttur. Biz Varlık ile kendi kendine kaim ve özellikleri ile nitelenmiş “TEK” olan varlığı kast ederiz ki; hiçbir şekilde ikincisi yoktur. Özetle bu varlığın büründüğü mahsus ve makul varlıkların suretleri, birbirinden farklı ve müteaddit suretlerdir, kendisi ise bütün mevcutların hakikatidir.

“Allah” kelimesi, “el-ilâh”ın sıklıkla telaffuzu sonucu oluşmuş ve İslam’ın yahut Kur’ân’ın varlıkların ilk nedenine ilk ilkesine verdiği özel isim olmuştur. “Allah”, “el-ilâh”dan oluştuğu için Kur’ân’da daima marife olarak geçer, bu itibarla başka bir kelimeyle isim tamlaması (muzaf-muzafun ileyh) ve sıfat-mevsûf ilişkisine girmez. İsim tamlamasına giren “Rabb” ve nekre olan ve tanrı olan “ilah” kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah” kelimesinin marife olarak geçmesi, Arap dilbilimindeki ismin marife ve nekreye ayrılmasından daha derin ve daha öte bir anlam ifade eder. Kur’ân’a göre şu veya bu düzeyde Allah herkesçe bilinmekte ve varlığına inanılmaktadır.

Bu itibarla Kur’ân’ın hiçbir yerinde Allah’ın varlığı ve yokluğu bir tartışma ve kanıt konusu değildir. Tam tersine Kur’ân-ı Kerîm daima Allah’ın birliğini ve aşkınlığını, mütealliğini dile getirir (A‘râf, 7/190; En‘âm, 6/100). Bu itibarla tek ve aşkın bir Tanrı öğretisi tebliğ eden din anlamında İslâm’a “tevhîd dini” denir. Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın birliğini ve tekliğini, insanların âlemde müşâhede ettiği nizama, düzene, ölçüye ve yasallığa (Ra‘d, 13/8) dikkat çekerek ispatlamaya çalışır.

Kur’ân’ın bildirdiğine göre Allah, var olan her şeyin, gökler, yerler ve içindekilerin varoluşunun ve bozuluşunun biricik nedenidir. Kur’ân-ı Kerîm’de yatay nedensellik reddedilmemekle birlikte ona fazla vurgu yapılmaz (Kehf, 18/84-85). Başka deyişle ara nedenlere fazla değer ve önem verilmeksizin evrende olup biten her şey doğrudan doğruya Allah’a bağlanır. Dolayısıyla Allah Teâlâ hem doğa hem toplumu yaratan ve yönetendir. O, toplumu ve doğayı belli bir ölçü ve düzene göre yaratan ve yönetendir. Onun doğa ve toplum için vaz ettiği yasalar zorunludur, değişmez. Kur’ân’ ın ifadesiye sünnetullah tagayyür ve tahavvül, tebdîl kabul etmez (Ahzâb, 33/63; Fâtır, 35/43).

Allah Teâlâ bütün varlıkların ve onların amellerinin (Sâffât, 37/96) yani onların neden olduğu şeylerin de yaratıcısı olduğu için âlemde olup biten her şeyin sahibidir. Âlemde varolan her şey; canlı-cansız, görünür-görünmez, büyük-küçük her şey O’nun yönetimi ve gözetimi, denetimi altındadır. O, her şeyi bilgisi ve hikmetiyle yarattığı için hiçbir kimse onun yapıp ettiklerinden hesap soramaz (Enbiyâ, 21/23), yarattıklarında kusur bulamaz (Mülk, 67/3).

Evrendeki her şeyin bir işlevi vardır. O hiçbir şeyi boş yere yaratmış değildir (Âli İmrân, 3/191). Allah Teâlâ, kendi mülkünde mülkü için koyduğu kurallara uymayanları kendi yöntemine ve usûlüne göre hesaba çeker. Hiç kimse onun mülkünün dışına çıkamaz ve hesap vermekten kurtulamaz. Allah Teâlâ zaman ve mekan ile kuşatılamayan, sınırlandırılamayandır. Tam tersine O, tüm zamanı ve mekânı, zaman ve mekânın içindekileri kuşatan, “Muhît” olandır. O’nun kendi ifadesiyle O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır (Hadîd, 57/3).

Oysa biz bu dünyada, âlemde yani doğada ve toplumda olup bitenleri yatay yani doğal nedensellikler ile açıklamaya çalışırız. Kur’ân’a göre bu tür bir açıklamanın bir sakıncası yoktur. Çünkü bu dünyada yaşamak için bu tür bir açıklama kaçınılmazdır ve buna ihtiyacımız da vardır. Fakat bu yatay nedensellikleri, dikey nedenselliğe yani Allah’a bağlamamız ve O’nun nihai ve gerçek fâil ve gaye neden olduğunu bilmemiz ve unutmamamız gerekir. Zira yatay nedenler gerçek neden değil, sözde ve mecâzî nedenlerdir. Oysa gerçek neden, yatay nedenlerin de nedeni olan ve dikey nedenselliğin doruğunda bulunan İlk ve Tek neden olan Allah Teâlâ’dır. Eğer yatay nedenlere takılıp kalır da nedenin nedenindeki Nedenlik Nedeni fark edemez isek varlığı açıklayamayız, bilinmezlik ve anlamsızlık korkusu bizi sarıp kuşatır, dolayısıyla kendimizi güvende emniyette hissedemeyiz. Demek ki Allah’a inanan yani onu bilip ona güvenen kişi, her türlü korkudan emin olur.

Melekler ve Ruh

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın ilk var ve ilk neden oluşundan sonra gelen ve ikinci sırada yer alan varlıklar meleklerdir. Bunlar Allah’ın iradesine mutlak olarak boyun eğen, O’nun memur kullarıdır. Yalnızca İblis ve Şeytan Allah’ın emrine karşı gelmiş ve bu yüzden Allah nezdindeki itibarlarını yitirmişler, kovulmuşlar ve cezalandırılmışlardır. Allah da insanları onların peşinden gitmemeleri konusunda uyarmıştır. Allah Kur’ân’da kendi doğru yolunu “sebîl” diye adlandırırken şeytanın yolunu onun adımları anlamında “hatve” ve “hutuvât” diye adlandırmış ve insanların onun adımlarına, izlerine tâbi olmamalarını istemiştir. Melekler arasında Rûhu’l-emîn, Rûhu’l-kuds, er-Rûh ve Cebrail adıyla bilinen meleğin insan için özel bir önem ve işlevi vardır (Bakara, 2/89; Kadir, 97/4). Çünkü Allah ile insan arasında aracıdır. Zira o, hem varlığımızın ve benliğimizin (nefis) hem de bilgimizin nedenidir. Bu melek bilgimizin kaynağıdır. Zira o, vahiy meleğidir, Allah onun aracılığı ile insana bilgi verir.

Ruh aynı zamanda benliğimizin nedenidir. Allah bedenimizi yaratınca (tesviye) rûh vasıtasıyla bize benlik (nefs) verir. Biz nefis sahibi, bilinçli bir varlık oluruz. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Rûh” bir melek adıdır, insanın “ben”i anlamındaki “nefs” yerine yaygın ve yanlış olarak kullanılan “rûh” anlamında değildir. “Rûh”un tam karşısında yer alan ve daima insana yanlış bilgiler (vesvese) ilham ederek onu yanlışa ve yanılmaya sürükleyen, yanlış kararlar vermesini sağlayan, en önemli özelliği büyüklenme (tekebbür-istikbar) yani haddini bilmeme olan İblis veya nam-ı diğer Şeytan yer alır. Şeytan ve İblis’e, bir de hevâsına uymak insanı yanlışa sürükler, onu hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutsuz kılar.

Alem ve Alemler

“A-L-M” kökünden “âlem” sözlükte alâmet ve nişan koymak veya bilmek manasına gelmektedir. Ayrıca yeryüzü ve gökyüzündeki nesnelerin oluşturduğu bütün evren, dünya, cihan, kâinat, tüm yaratıklar/mahlûkat da bu sözcükle ifade edilmektedir. Diğer yandan Allah’ın yarattığı her varlık ve oluş, alemi ifade etmektedir. İslam kültüründe ise, Allah dışındaki varlıkların isim ve sıfatıyla bilinmesini sağlayacak her şey, duyu ya da akıl yoluyla kavranabilen veya varlığı mümkün olan mevcûdât ve olayların tamamıdır.

Arap dilinde “akıl sahibi varlıklar”, “âlemîn” lafzı ile anlatılır. Bu lafız “sonsuz sayıda varlık”lara tekabül eder. Âlem bütün varlık kategorilerinin genel adı olduğundan varlığın her sınıfı bir âlemdir ve Kur’an’da Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve mutlak hâkimiyetine alâmet, işaret ve delil olan ve onu tanıtan varlıkların ortak adıdır. Âlem kelimesi Kur’an-ı

Kerim’de gerek kainatı, gerekse özel olarak insan topluluklarını ifade etmek amacıyla ve hepsi de “âlemîn” şeklinde çoğul olarak 73 defa kullanılmıştır. Bunların 42’sinde “Rabbü’l-Âlemîn” terkibiyle, Allah’ın canlı cansız bütün varlıkların Rabbi olduğu vurgulanmıştır. Kısaca Rabbü’l-Âlemîn ifadesi, ortak ve tek rabbin kulları olmaya işaret etmekte, her bir varlığın yaratılış gerekçesinin ve düzeninin olduğuna, insan-âlem ilişkisinin de bir düzen içinde olması gerektiğine dikkat çekmektedir.

Kur’ân’ın varlık ve âlem tasavvurunun en önemli unsurlarından biri de gökler (semâvât) ve yerler (arz) olarak ifade edilen âlemdir. Allah, ayın, güneşin, yıldızların, yerin ve bunların içindekilerin oluşturduğu tüm evrenin toplamına âlem adını verir, O, âlemlerin Rabbidir. Aslında “âlem”, bilmek anlamındaki “alime” fiilinden gelir ve “âlemler” aslında “insanlar” anlamına gelir. Fakat bir şeyin adlandırmasındaki önemli yollardan biri de o müsemmanın en değerli parçasını ona isim olarak vermektir.

Allah insana verdiği değerden dolayı, böylece kendisi dışındaki her şeyi âlem ve âlemler olarak adlandırmıştır. Çünkü varlıklar içinde O’na benzeyen, bu yönüyle onu hatırlatan bir alâmet ve işâret olmaya en uygun varlık insandır. Bütün yıkıcı özelliklerine rağmen Tanrı, onu yeryüzünde kendisine halife tayin etmiştir (Bakara, 2/30-31). Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, Allah’ın onların varoluşlarını istemesi bakımından Allah’a nisbetle “şeyler”, insana nisbetle Allah’ı gösteren işaretler olması bakımından ise “Allah’ın ayetleri”dir.

Şu halde evrende olup biten her şey, Allah’ı göstermesi, O’na delâlet etmesi bakımından Allah’ın apaçık âyetleridir. İşte burada farkında olunması veya duyarlı olunması gereken şey, “işâret” ile “müşârün ileyh”in arasını temyiz etmek, “işâret”i “müşârün ileyh”in yerine koymamaktır. Dolayısıyla zaman ve mekan içinde ortaya çıkan ve Allah’ın varlığını gösteren işâretlerin hiçbiri Allah’ın zâtı ile, varlığı ile özdeşleştirilemez. Böylesi bir yanlışa düşmeyi veya böyle bir tutum sergilemeyi Kur’ân-ı Kerîm “şirk” ve “küfür” olarak adlandırır.

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de âlem veya evren Allah’a nisbetle “semâvât ve arz” yani “gökler ve yer” şeklinde ifade edilirken insana nisbetle “gök ve yer – semâ ve dünyâ” şeklinde tekil olarak ifade edilmektedir. Yine insana nisbetle dünya (arz) evrenin merkezindedir. Dünyanın bu konumu, hem insanın sağduyu bilgisine uygun düşmekte hem de evren içinde insanın algıları dahilinde yaşamın yegâne bulunduğu yerin dünya olması anlamında dünyânın âlemin merkezinde oluşuna uygun düşmektedir. Kur’ân’ın bildirdiğine göre Allah Teâlâ âlemin tümünü belli bir ölçüye ve düzene göre yaratmıştır, yaratmaktadır. Söz konusu evrendeki bu ölçü ve düzen bizim âlem ve içindekilerin bilgisine sahip olmamızı ve onlardan yararlanmamızı mümkün kılmaktadır. Çünkü evren aşkın ve yüce bir varlık olan Allah’ın bilgisinin ve yaratmasının eseri olduğu için evrendeki düzen ve ölçü de son derece mükemmel olacak ve mükemmel bir şekilde işleyecektir. Bu itibarla âlemde herhangi bir rastlantıya yer olmadığı gibi –ki biz nedenini bilemediğimiz şeyleri ve olayları “rastlantı” diye adlandırırız- mekanik bir âlem ve varlık tasavvuruna da İslam’da yer yoktur. Zira mekanik bir evren tasavvurunu ileri sürmek veya evrende rastlantının hüküm sürdüğünü, şeylerin rastlantı sonucu meydana geldiğini söylemek; Allah’ın bilgisi ve irâdesi dışında bir şeylerin olup bittiğini söylemek anlamına gelecektir.

Kur’ân’a göre âlemde daima bir oluş ve bozuluş hüküm sürmektedir. Yani evren her an bir oluş içindedir. Çünkü Allah her an, her gün yaratmaktadır. Evrende bir şeyler bozulurken onun yerine başka yeni şeyler oluşmaktadır. Bir şeyler bir yere giderken onların yerine yenileri gelmektedir. Bu oluşun bir kısmı kısa süreler içinde gerçekleştiği için bizim algı alanımıza girmekte ve bizce gözlemlenebilmektedir. Oysa bu oluş ve bozuluşun çok çok kısa zaman aralığında ve çok çok uzun zaman aralığında yani binlerce ve belki de milyonlarca kuşağın bile idrak edemeyeceği zaman aralığında gerçekleşenleri ve gerçekleşecek olanları bizler idrak edemeyiz. Kur’ân-ı Kerîm bize çok çok uzun zaman aralığında ve büyük ölçekteki oluş ve bozuluşta gökler ve yerlerden ibaret olan âlemin bozularak başka başka göklere ve yerlere yerini terk edeceğini haber vermektedir. Söz konusu bu büyük ölçekteki oluş ve bozuluşa Kur’ân-ı Kerîm’de “kıyâmet” adı verillmektedir. Buna göre “kıyâmet” âlemin ve içindekilerin başka bir biçime dönüşme demektir. Bu durumda geriye insanın dayanıp güvenebileceği tek bâkî ve sâbit varlık olarak Allah kalmaktadır. Allah’ın dışındaki her şey gelip geçici ve fânidir (Kasas, 28/88). Bu durum ise er veya geç, eninde sonunda insanın, Allah Teâlâ ile yüzleşeceği, O’nunla karşı karşıya geleceği anlamına gelmektedir. Zira geldiğimiz yere tekrar geri döneceğiz. Çünkü küçük kıyâmet olan doğmamız ve ölmemiz bir gerçek olduğu kadar, büyük kıyâmet olan âlemin bozularak yeniden başka bir âleme dönüşmesi ve yeniden diriliş de bir gerçektir.

 

İslam Dininin İnsan Tasavvuru

Kur’ân’ın bildirdiğine göre Allah insanı en güzel sûrette, türde, en güzel kıvamda tek bir tür olarak yaratmıştır. Yani hangi dil ve renkten hangi cinsten olursa olsun bütün insanlar aynı öze sahiptir. Kur’ân’da Allah Teâlâ “Âdem’in çocuklarını mükerrem kıldık” (İsrâ, 17/70) diyerek bizzat insanın varlığının değerli, onurlu ve saygın olduğunu belirtir. Allah Teâlâ böyle diyor ama öte yandan bu değerli ve saygın varlığın bu dünyada ne kadar süflî işler yaptığını, hayvanların bile kendi türüne yapmadığı şeyleri insanın kendi türüne yaptığını müşâhede ediyoruz.

Allah’ın bu kadar değer verdiği, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsini onun emrine âmâde kıldığı (teshir) bu değerli ve saygın yaratık nasıl olup da böyle akıl almaz şeyleri yapabiliyor? Allah onu mükerrem olarak yaratmış, bu açıdan Allah’ın onu yaratmasına itiraz edilemez. Onun bu varlıksal değeri ve yetkinliği, konumu ona, Allah tarafından takdir edilmiş ilk yetkinliktir, onurdur.

Yine Kur’ân’da Allah Teâlâ, “Allah nezdinden sizin en değerliniz, mükerreminiz en müttaki olanınızdır” (Hucurât, 49/13) diyerek bize insanın kendi iradesiyle çalışmasıyla kazanacağı ikinci bir yetkiniği ve saygınlığı olduğunu haber veriyor. Bu onun ahlâkî yetkinliğidir, bu yetkinliği kazanmamış insanın neler yapabileceğini tahayyül dahi etmek istemeyiz.

Müttaki insan kendisini olumsuz davranışlardan, Kur’ân’ın olumsuz gördüğü eylemlerden koruyan, kendi kötülük yapma irâdesine hakim olandır. En iyi kıvamda yaratılıp sonra da yeryüzüne bırakılan bu insan, ancak iman ve salih amel ile yükselip saygınlığını kazanabilir. 

Salih amel nedir? Kişinin zamana, mekana, içinde bulunduğu toplumun cinsine, yaşına başına göre Kur’ân’ın çizdiği ahlâkî, hukûkî, iktisâdî ve siyâsî sınırlar ve ilkeler içinde kalarak uygun işler yapması, bu ilkeler ışığında hayatını tanzim etmesidir. Kur’ân’a göre insan sorumluluk yaşına geldikten sonra kendi ahlâkî kişiliğini yine kendisi inşa etmekte yani kendi geleceğini, iyi veya kötü, mutlu veya mutsuz bir insan olup olmamasını yine kendisi tayin etmektedir. İyi veya kötü ne yaparsa yapsın insanoğlu yaptığının karşılığını mutlaka görecektir.

Sorumluluk bireyseldir, hiçbir kimse, başka bir kimsenin sorumluluğunu yerine getiremez (İsrâ, 17/15). Aklı başında hiçbir kimsenin kendi yanlış işlerinden dolayı başkasını suçlamaya ve mazeret üretmeye hakkı yoktur. Kur’ân bize birçok kez Allah’ın insanı bir hiç iken nasıl yarattığını, başka şeyleri nasıl yarattığını anlatmadığı kadar ayrıntılı anlatır (Secde, 32/7-9). Allah Teâlâ’nın bu açıklamaları, öldükten sonra dirilmeyi tahayyül ve tasavvur edemeyip büyüklenen ve kendisini çok güçlü vehmeden insana karşı bir hatırlatma ve haddini bildirmedir.

Kur’ân’ın çizdiği yolun dışına çıkanları öteki dünyada nasıl bir akıbetin beklediğini, nasıl bir ceza ile karşılaşacağını bir hatırlatma ve anımsatmadır. Tanrı insanı nasıl yok iken, bir hiç iken yaratmaya kâdir ise öldükten sonra tekrar diriltip hesap sormaya da kâdirdir.

Modern insanda çoğulculuk adı altında tek bir temele dayalı olmayan dağınık ilkeler sistemine karşılık İslâm’daki tevhid ilkesi; modern insanın sorumlulukları gölgeleyen özgürlük vurgusuna karşılık İslâm insanında özgürlüğü de içine alan sorumluluk ilkesi; buna bağlı olarak modern insanın manevî değerlerden soyutlanmasına karşılık İslâm insanının değerlere bağlılığı ilkesi; bütün bunlara bağlı olarak da modern insanın varlık karşısında kendini kanıtlamak için başkaldırı içerisinde olması karşısında İslâm insanının Yüce Varlık karşısında boyun eğerek var olması ilkesi.

 

Önceki Yazı

Klinik Psikolog Hülya Gök ile İslam’a Göre Varoluş Krizi

Sonraki Yazı

Klinik Psikolog Hülya Gök ile Psikopatolojik Açıdan Varlık ve Psikolojiye Göre Varoluş Krizi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir