Klinik Psikolog Hülya Gök ile Psikolojiye Göre Varlık ve Psikolojinin İnsan Tasavvuru

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Psikolojiye Göre Varlık

Psikolojinin bugün uğraştığı problemlerin aslında bir zamanlar felsefenin uğraştığı problemlerin başka bir tarzı olduğunu görebilirsek psikolojinin felsefeden kopuşunun başarılı bir kopuş olmadığını da görebiliriz. Psikoloji bir bilim olarak bugün ne kadar saygın bir konumda duruyor olsa da aslında yakın geçmişi, ele aldığı araştırma nesnesi ve bu nesneyi incelediği metotları gereğince aslında hala felsefenin içerisinde durmaktadır. Bu bakımdan felsefeden kopamayan bir psikolojinin dünyayı nasıl dönüştüreceğini bilemeyiz. Psikolojinin toplumsal sorunlarından birisi herkesin potansiyel bir psikolog gibi hareket edebilmesidir, yalnızca bu durum bile psikolojinin neden felsefeden kopması ve bir bilim olması gerektiğini kendi başına gösterebilen en güzel örneklerden birisidir.

Psikolojinin iki önemli problemi vardır: ontoloji ve epistemoloji. Bu iki problematik geri kalanlar için de ayrıca bir temel oluşturmaktadır, çünkü psikolojinin araştırma nesnesi (ontolojisi) ve araştırma metodu (epistemolojisi) psikolojinin bir bilim olması için büyük öneme sahiptir. Özellikle bu iki temel problemin çözümü diğer problemlerin çözümünü de belirlemektedir.

Felsefeden kopan bilimsel disiplinlerin felsefi kopuşları bir güven içerisinde şekillenir. Sözgelimi fizik, kimya ve biyolojinin felsefedeki karşılığı ontolojik ve epistemolojik bazı sorunlara tekabül eder: madde nedir, düzen nedir, yaşam nedir, neden yaşarız? vb. Biyoloji de felsefeden (görece) yeni kopan bir doğa bilimi olarak felsefi problemlerle yüzleşmektedir ancak bu bütün bilimler için geçerli olmakla birlikte psikoloji için en yüksek seviyede problemler doğurmaktadır. Öyle ki fiziğin çalışma alanı felsefenin “madde nedir?” sorusu için felsefi ve bilimsel bir cevaplandırma temeli sağlar. Aynı şekilde biyoloji bize “yaşamın ne olduğu”nu söyleyemez ancak yaşamın nasıl ortaya çıktığını ve canlıların neden farklı mekanizmalar geliştirdiklerini açıklayarak “yaşamın neliği” sorununu felsefi olarak çözmemize yardımcı olabilir. Ancak psikolojiden elde ettiğimiz bilimsel kuramlar bize insanın/ruhun/psişik aygıtın ne olduğunu, neden veya nasıl yaşamamız gerektiğini vb. açıklayabilmekten uzaktır.

Şimdiye kadar ortaya çıkan psikoloji akımları bu iki problem alanına yönelik birbirini onaylayıcı yada tamamlayıcı şekilde gelişememiştir. Neredeyse ortaya çıkan her akım kendi felsefi yönelimine göre ontoloji ve epistemolojisini belirlemiştir. Her akımın ortak birkaç kabulü dışında herkes için, genel geçer bir psikoloji ortaya konulamamıştır.

Ana akım psikolojide karşılaştığımız sorunlar ilkçağ düşünürlerinden beri bilinmektedir, psikoloji bir materyalite eksikliğiyle boğuşmaktadır. Pozitivizmin yükselişiyle birlikte bilimden elenen metafizik ögeler psikoloji içerisinde bugün hala yerli yerinde durmaktadır. Örneğin psikolojinin en önemli problemlerinden birisi olarak gösterebileceğimiz zihin-beden sorunu özünde metafizik bir problemdir, psikolojinin zihinle ilgili bir aktivite olduğunu kabul etsek bile metafizik bir kavram olan zihnin pozitivist bir bilim olan psikolojide nasıl incelendiği sorusu daima cevaplanamadan eksik kalır. Akademide pozitivist olduğu iddia edilen psikoloji disiplininin gerçekten de pozitivizmin gerekliliklerini karşılayıp karşılamadığı (örneğin metafizikten arınıp arınmadığı veya nicel yöntemleri kullanıp kullanamadığı gibi gereklilikler) ayrı bir muammadır.

Eleştirel psikoloji de bir akım olarak psikolojinin felsefi yönünü vurgulamaktadır. Anti-psikiyatriden bağımsız olarak eleştirel psikoloji akımı toplumsal etmenleri daha çok göz önünde tutan, birey-merkezli değil toplum merkezli sosyal bir psikoloji arayışıdır. Ancak kurgulanmaya çalışılan bu psikolojinin bilimsel bir değerinin olup olmadığı tartışma konusudur. Bilim felsefesinin bir alt dalı olarak psikoloji felsefesinde de psikolojinin bir bilim olup olmadığı temel bir problematiktir.

Bu nedenle psikolojinin bir doğa bilimi olabilecek kapasiteye sahip olmadığı söylenebilir. “Kuhn (1962)’dan beri bilim tarihçileri, araştırmacıların ne yapmaya çalıştığı ve gerçekte ne yaptığı arasındaki farkı vurgulamıştır. Koch (1985) gibi eleştirmenler psikolojinin psikolojik yasalar oluşturma iddiasını eleştirir ve şunu iddia ederler: Bu disiplinin yüz yılı aşan bir süredir devam eden doğabilimsel yönelimine, yüzlerce binlerce deneye, birikmiş teknik yazılara rağmen, doğa bilimlerine uygun ya da evrensel olarak geçerli olacak doğa yasaları ürettiğini söylemek zordur. Psikolojinin yasa yapıcı bir bilim olarak başarısız olduğu gerçeği, psikolojide hakim yöntemin, psikolojinin uğraştığı konuya hakkını verip vermediği üzerine düşünülmesini gerektirir.” (Teo, 2017: 82)

Psikoloji nomolojik (yasa koyucu) bir bilim değildir, ana akım psikoloji yoğun olarak bir davranışın popülasyondaki sıklığını ölçüp bunu yorumlayarak ilerler. Ana akım psikoloji bugün akademide öğretilmekte olan sosyal ve bilişsel psikolojidir. Ancak Koch’un da bahsettiği gibi pek çok deneye rağmen psikoloji doğru olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz bir bilgi sunabilmekten yoksundur.

Mesela Pavlov hiçbir şekilde Freud’un tamamlayıcısı değildir. Psikoloji içerisinde sayılan kuramların gelişimleri ve ortaya çıkışları incelendiğinde aralarında fazla zaman farkı bulmak imkansızdır, Kuhn’cu paradigma değişimlerini psikolojide göremeyişimizin sebeplerinden birisi de budur. Hiçbir psikoloji kuramı gerçekten paradigma olacak kadar uzun süre benimsenememiş ve psikoloji alanında tekel haline gelememiştir. Freud psikanalizle psikolojide bir otorite haline gelirken bile Jung veya Adler gibi farklı kuramcılar Freud’un fikirlerini kendilerince çürütmeyi başarabilmişlerdir.

Öte yandan psikoloji içerisinde kuramların fazlalığı da bunların heterojen gözükmesini sağlamaktadır ancak aslında bu kuramlar sadece farklı şeylerden bahseden bir yığındır. Örneğin en bilinen psikoloji kuramları arasında Gestalt psikolojisi, psikanaliz, davranışçılık, Marksist psikoloji veya bilişsel psikoloji sıralanabilir.

Ancak fizikteki Newton, Einstein ve Planck üçlüsünde bulduğumuz ilişkiyi asla psikoloji kuramcılarında bulamayız. Sözgelimi Einstein ve Newton farklı şeyler ortaya koymalarına rağmen aynı evrene başarılı bir şekilde bakabilirler. Bu halde Einstein Newton’un tamamlayıcısıdır, hem Newton’un açıklayabildiklerini hem de açıklayamadıklarını başarılı bir şekilde açıklayabilmiştir (tabii unutulmamalı ki Einstein ve Newton arasındaki kütle kavramının eş ölçümlü olmaması fizikte de bir eş ölçümlü olmama problemi yaratmaktadır).

Psikolojinin İnsan Tasavvuru

Sözlükte “bir şeyi zihinde canlandırmak, tasarlamak” anlamındaki tasavvur herhangi bir varlık hakkında bilgi edinme sürecinde ilk aşamayı oluşturur. Bu anlamıyla tasavvura mefhûm da denir. Felsefeciler, zihindeki deney öncesi (önsel, kablî, apriori) tasavvurlarla deney sonrası (ba‘dî, aposteriori) oluşan tasavvurlar arasında bir ayırım yaparlar. İdealistler varlık, zorunluluk, imkân, birlik ve çokluk gibi önsel tasavvurların salt ve gerçek olduğunu savunurken deneyciler insan, hayvan, bitki ve bir varlığın deney sonrası zihindeki mâna ve tasavvurunun gerçek tasavvur olduğunu söyleyerek önsel tasavvurların varlığını kabule yanaşmazlar. Rasyonalistler ise gerçek sayılmaya en lâyık olanın önsel tasavvurlar olduğu iddiasındadır.

Psikoloji, bağımsız bir disiplin haline gelmeden çok öncesine uzanan köklü bir geçmişe sahiptir. Bu uzun tarih, ruh-beden ve insan-aşkın varlık ilişkisi etrafında şekillenerek psikolojinin bilimsel olarak kurulmasına etki etmiştir. Sürece göz atıldığında, dikkatlerin zaman içerisinde ruh ve Tanrı gibi varlıkların ontolojik varlığından, algı, zihin, bilinç ve Tanrı fikri, dini inancın görünümleri gibi konulara kaydığı görülür. İnsan ve inançlarının psikolojik araştırmaya konu olmasının, psikolojin ayrı bir bilim dalı olmasında en etkili unsur olduğu söylenebilir. Nitekim bilimsel psikolojinin başlangıcının Wundt’un kurduğu laboratuvara dayandırılması bu hususu daha net hale getirmektedir. Bundan sonraki süreçte ise ruh-beden ve insan-aşkın varlık ilişkisi psikolojinin hep gündeminde olmuştur. 

Bu konular farklı kavramlarla, farklı açılardan olumlu veya olumsuz yaklaşımlarla ele alınmıştır. Psikolojinin gündem maddelerine kısaca değinilirse karşımıza şöyle bir tablo çıkar: Davranışçılık, psikanaliz ve hümanist psikoloji üç büyük gücü oluşturmuşlardır. Çevreden gelip organizmayı etkileyen uyarıcılarla, uyarılma sonunda organizmada meydana gelen tepkileri inceleme metodunu benimsemiş olan Davranışçılık, ruh, zihin, bilinç gibi kavramlara değil şartlı reflekslere odaklanmıştır. Davranışçı psikoloji, din ve dinî tecrübelerle çok ilgilenmemiş; dinî davranışı diğer davranışlar gibi basit psikolojik süreci temsil eden U-T (uyarıcı-tepki) formülüyle açıklamıştır.

Psikoloji tarihinde büyük etkiye sahip olan psikanaliz ise bilinçaltı/bilinçdışı kavramını literatüre kazandırmıştır. Araştırmalarını bu çerçevede yürüten psikanalistler arasında dine yaklaşım konusunda belirgin farklılıklar mevcuttur. Örneğin, Psikanaliz’in öncüsü kabul edilen Freud’a göre din, saplantılı nevrozdur. Çünkü dindarlar da nevrotikler gibi akıl dışı şeylere inanırlar, mantıksız ritüeller gerçekleştirirler. Psikanaliz’in Freud’dan sonra en önemli ismi kabul edilen Jung ise, din konusunda da Freud’dan farklı görüşler ileri sürmüştür. O, Freud’un yaptığının aksine, dinin sadece hastalarda değil, sağlıklı insanlarda da incelemiştir; Tanrı’nın ontolojik varlığı hakkında bir fikir ileri sürmemekle beraber kişilerin dinî tecrübe esnasında Tanrı imgesi ile karşılaştıklarını iddia etmiştir. İnsanı değerli bir varlık olarak gören ve her insanın içinde büyük bir potansiyelin olduğu görüşünü ileri süren hümanist psikoloji ise dinin insan tabiatına uygun olduğuna vurgu yapmıştır. Hümanist psikologlardan Maslow dini, insanın kendini gerçekleştirmesi bağlamında ele alırken Frankl dini, insanın anlam arayışının bir cevabı olarak değerlendirmiştir. Transpersonel psikoloji ise bilinç ötesi kavramına yaptığı vurgu ile dikkatleri insanın aşkın boyutuna çekmiştir. Günümüzde ise psikoloji alanının en popüler konularından birisi ruhsallık/ maneviyattır (spirituality). Din ve dindarlıktan ayrı bir aşkınlık ve bütünlük fikrine dayalı bu temayül, ruh (spirit) kavramını yeniden psikolojinin sınırları içine davet etmektedir.

Tarihsel sürece kısaca bakacak olursak Milattan önceki dönemlerde ruh-beden ilişkisini insan-aşkın varlık ilişkisinden ayırmak kolay değildir. Çünkü psikoloji, psikiyatri ve dini inanç ve uygulamalar birbiri içerisine geçmiş durumdadır. Psikolojik süreç ve davranışların biyolojik kökenli olduğu düşünüldüğü için tarihte psikoloji, tıbbın bir dalı olarak ele alınmıştır. Dolayısıyla ilkçağlarda psikoloji, doktorların insanın ruhu ve bedeni hakkındaki görüşleri ışığında Tıp bilimi içerisinde gelişmiştir. Tıp da dini inançlar doğrultusunda şekillenmiştir. Kaynaklara göre Sümerler’den Akadlar’a kadar Mezopotamya uygarlıklarında her çeşit hastalığın temelinde var olduğu kabul edilen neden, bilerek veya bilmeyerek yapılan kötülükler yani günah olgusudur. Hekim-rahip olarak nitelendirilebilecek kişi hastasıyla, bu günahı bulmak için görüşmeler yapar ve hastanın vicdanını tümüyle açarak kendisine anlatmasını ister.

İlkçağ medeniyetlerinden Mısır’da da tıp, din referanslı bir olgudur. İnsanın öbür yaşama hazırlanması gerektiği yönündeki inanç, Mısır’da ruh ve bedene dair araştırma ve bilginin artmasına sebep olmuştur. Örneğin, o dönemde yaşamış Edwin Smith Papyrus (M.Ö. 1550), beyin ve onun bazı fonksiyonları gibi konularda çeşitli açıklamalar yapmıştır. Antik dönemlere ait diğer dokümanlar, büyü ile şeytanların veya diğer hurafe inançlarının sebep olduğu hastalıkları kovma uygulamalarıyla dolu iken; Papyrus, elli tane hastalık durumuna ilaç vermiştir ve bunlardan sadece bir tanesi şeytanın kovulması esasına dayanmaktadır. Bu durumda Papyrus’un ruh hastalıklarına yaklaşımının, doğaüstü güçlerin insana musallat olması şeklindeki anlayıştan ziyade diğer hastalıklar gibi bunların da tedavi edilmesi gereken bedensel bir rahatsızlık olduğunu görüşüne yakın olduğu söylenebilir.

Burada belirtmek gerekir ki; Mısır uygarlığındaki bu gelişmeler son derece zengin bir gözlem ve uygulama bilgisinin de birikmesine aracılık ettiği gibi bilimsel metodolojinin de ilk tohumları olma niteliğini kazanmıştır. Söz konusu dönemde, Hint medeniyetine ait “doğayla bir bütün oluşturan insan” anlayışı da, günümüzdeki Uzak Doğu ve Orta Asya bakış açılarını yansıtması açısından önemlidir.

Çin medeniyetinin düşünce sisteminin temelinde, bugün dahi kullanılan “Yin” ve “Yang” elemanları yer almaktadır. Bütüncül bir yaklaşımın sistemleştirilmiş şekli olan bu anlayış, psikolojik bağlamda sağlık ve mutluluk ile ilişkilendirilmiştir. Yin; dişil, karanlık, soğuk, pasif ve negatif özelliklerin sembolüdür. Yang ise eril, aydınlık, sıcak, aktif ve pozitif özelliklerin sembolüdür. Yin ve Yang arasındaki ilişki, birbirini tamamlama ve dengeleme prensibine dayanır. Bu prensibe göre evrende her şey, Yin ve Yang’ın birleşimiyle var olur. Ruh-beden ve insan-aşkın varlık ilişkisini bütüncül bir şekilde ele alan bu bakış açısının, günümüzdeki doğu gelenekleri ve maneviyata yönelik ilginin temelini oluşturduğu söylenebilir.

Antik Yunan filozoflarının insana dair görüşleri kayda değer ölçüdedir. M.Ö. 460 yılında doğduğu sanılan Hippokrates, yaptığı gözlemlerle insanı inceleyen ve Tıp alanında öğrenciler yetiştirmiş olan bir hekimdir. “Tıbbın babası” olarak anılan Hippokrates, bir açıdan “psikolojinin babası” olarak da nitelendirilebilir. Çünkü o, psikolojik hallerin doğal nedenlerini ve pek çok davranış bozukluğunun ilk belirgin tanımlarını ele almış; mizaç ve motivasyonla ilgili uzun süre geçerliğini koruyan teoriler geliştirmiştir. Felsefe tarihinde ilk metotlu düşünme çalışmasını ise Sokrates (M.Ö. 468-400) yapmıştır. O ruhun ölümsüzlüğü hakkında bir takım deliller ileri süren ilk yunan filozofudur.

Sokrates’in öğrencisi olan Eflatun (M.Ö. 427-347) da hocası gibi ruhun ölümsüzlüğünü benimsemiş, “ruh” kavramı için Latince psyche (psişe) kelimesini kullanmıştır. Bu kullanım, psikolojinin (psychology) en eski anlamı ile ‘ruh bilimi’ veya ‘zihin bilim’ olduğunu düşündürmektedir. Ruh kavramını “Hayatın Prensibi” olarak tanımlayan Eflatun, idealistler başta olmak üzere kendinden sonraki filozofları oldukça etkileyen “İdealar Âlemi” görüşünü ileri sürmüştür. Ona göre idealar, varlığın orijinal formları, varlığın özleri ve ilk örnekleridir. Duygularla algılanan âlem olan objeler âlemi ise, ideaların kopyası, birer gölgesidir. Ölümsüz olan ruh, idealar âleminden geldiği için objeleri her görüşünde ideaları hatırlamakta ve böylece “bilgi” (logos) oluşmaktadır.Eflatun ruhun, ideaların bilgisine ulaşmak için çaba gösterdiğini savunmuştur. Ona göre tikel olgulardan hareketle asıl bilgiye ulaşma sırasında insanın gelebileceği en son nokta, “İyi İdeası”dır. Ancak insan, geldiği bu son noktada bile ideaların kesin bilgisine sahip olamamaktadır. Çünkü ideaların kesin bilgisine ancak Tanrı sahip olabilir ve O, hem idealar, hem de objeler aleminin yaratıcısıdır.

Eflatun ile aynı çağda yaşamış olan Aristo (M.Ö. 384-322), Eflatun’un bilginin doğuştan geldiği şeklindeki görüşüne katılmamış, “duyu” ve “deney” unsurlarını da göz önünde tutarak deneyci-akılcı (ampirist-rasyonalist) bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre insan zihni dünyaya gelirken bilgiye sahip olmadığı (tabula-rasa) gibi bomboş da değildir. Çünkü zihin, bilgiye değil ama bilgiyi meydana getirme yeteneğine sahiptir. Bu yeteneğin gelişmesi için duyu organlarının faaliyetlerine ve dış dünyanın gözlenmesine ihtiyaç vardır.

Aristo’ya göre her canlıda, canlılığın belirtisi olan bir etkinlik görülür. Bunu temelinde de beden/madde ile ruh/form ilişkisi vardır. Ruh, bedeni harekete geçiren, onu canlı kılan gayedir (telos). Tanrı, salt form, ilk hareket ettiricidir, madde dışıdır ve özü de maddesi de kendisi olan düşünmedir. Tanrı tektir ancak yoktan var edici değil, var olana şekil verici, hareket ettiricidir.Ruhu, gözlenmesi olanaksız bir varlık olarak gören Aristo, ruhun “ne olduğuyla” değil, “nasıl” işlediğiyle ilgilenmiş, insanın çevresiyle ilişkilerini yani davranışlarını incelemiştir.

Çağdaş psikolojinin sınırlarının çizilmesi açısından bu görüş, önem arz etmektedir. Aristo’yu psikoloji için önemli kılan özelliklerinden biri onun, bastırılmış duyguların serbest bırakılışının, ruhsal hastalıkların tedavisinde önemli bir adım, bir ön koşul olduğuna ilişkin bilinen ilk görüşün sahibi olmasıdır. Görüldüğü üzere ilk dönem medeniyet ve düşünürlerinde ruh kavramına yaklaşım biçimleri psikolojinin temeli sayılabilir. Niteliği değişse bile Tanrı kavramının etkinliği üzerinde ise bir uzlaşı vardır. Denilebilir ki; modern psikoloji, Eflatun’dan etkilenmekle beraber kuramlarını Aristo ekolü temellerine oturtmayı daha uygun bulmuştur. Genel olarak ise, Eflatun’un etkilerinin Alman psikolojisinde Aristo’nun etkilerinin de İngiliz ve Amerikan psikolojisinde yankı bulduğu söylenebilir.

Milattan sonra hızla yayılan Hıristiyan düşüncesi, ruh-beden ve insan-aşkın varlık ilişkisine yönelik yaklaşımda da belirleyici olmuştur. 4. Yüzyıldan itibaren tarih sahnesinde aktif rol alan Bizans’ta ruh ve ruhsal rahatsızlıklar ile ilgili bilgiler Kilise’nin görüşüne bırakılmıştır. Buna göre insan ruhu, doğrudan doğruya Tanrı’nın ruhunun bir uzantısı olarak kabul edilmiş ve hasta olması ihtimali reddedilmiştir. Başka bir ifadeyle ruh, hasta olmaz, ancak şeytan tarafından ele geçirilebilir. Bizans’ta bu düşünce hâkimken Avrupa’da bir duraklama dönemi söz konusudur. Aristo’nun yazıları bin yıl kadar Avrupa’daki düşünürlerin eline geçmemiştir. Bu bilgilerin günümüze kadar ulaşmasında Müslüman-Arap düşünürler büyük rol oynamışlardır. Avrupa’nın Aristo’nun öğretisini yeniden keşfetmesi için 13. yüzyıla kadar beklemesi gerekmiştir. M.S. 7. asır ve sonrası, Batı’da düşünce açısından fetret devri gibi geçmiş olmasına rağmen Doğu’da bütün dünyayı etkileyecek büyük bir değişme ve gelişmenin başladığı yüzyıllardır. 611 yılında İslamiyet’in doğuşuyla birlikte, Doğu kaynaklı yeni bir medeniyet ve özgün bir düşünce sistemi de oluşmaya başlamıştır.

İslam medeniyeti sayesinde Ortaçağ, Müslüman topraklarda Batı’ya nazaran daha erken dönemde bilimsel ve felsefî alanlarda gelişme sağlanmıştır. Bağdat, Şam, Kahire ve hatta İspanya’da Müslüman âlimler, Antik Yunan felsefesini ele almışlar, çeşitli konularda akıl yürütmeye ve gözlem yapmaya başlamışlardır. Müslüman düşünürlerinin bin yıl boyunca ürettikleri literatür, neredeyse Antik Yunandaki birikime eşittir. Dönemin en etkin düşünürlerinden ilki olan Muhâsibî (781-857), bilinç halleri, akıl ve düşünce, arzu ve dürtüler gibi konuları Kur’an bağlamında sistemli olarak incelemiş ilk düşünürdür.Ona göre insanın iç dünyasını anlamak için belli uyaranlara karşı verdiği tepkilere bakılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, dış gözlemden hareketle iç yaşantıların öğrenilebileceğini savunur. Bu nedenle, insan davranışlarını anlama ve yorumlamada en sık kullandığı yöntem “iç gözlem”dir.

İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren Farâbî’ nin ruh ile ilgili görüşleri, büyük ölçüde Aristo’nun görüşleriyle paralellik arz etmektedir. Farâbî’ye göre, bedenin olgunlaşmasını ruh sağlar ancak ruhun olgunlaşması da akıl sayesinde olur. Ruh, bedenden bağımsız manevî bir cevherdir. Bu sebeple ruh ölümden etkilenmez ve beden ölse bile ruh varlığını sürdürür. Akıl, ruhun en gelişmiş fonksiyonudur. Beden için sağlık ve hastalık durumları olduğu gibi ruh için de sağlık ve hastalık durumları olabilir. Ruhun sağlıklı olması halinde kişi, iyi ve güzel işler yaparken ruhun hastalanması durumunda kişi, kötü ve çirkin hareketler yapar. Farâbî’nin düşünce sisteminde yer alan ruhun hasta olması ifadesi ile günümüzdeki psikolojik rahatsızlıklar birbirinden farklıdır. O, bu ifadeyi daha çok ahlak ile ilgili bir bağlamda kullanmıştır. Farâbî’ye göre Tanrı ise ilk ve zorunlu varlık tır. Ayrıca varlıkların en üstünüdür. Evrende bir hareketin meydana gelmesi için bir hareket ettirici olması gerektiğinden yola çıkarak Farâbî, Tanrı’nın hareket etmeyen ilk hareket ettirici olduğunu ileri sürerek Tanrı’nın varlığını ispatladığını belirtmiştir. Ayrıca Tanrı’nın yalınlığı, sonsuzluğu, değişmezliği ve birliğine ilişkin kanıtlamalar da yapmıştır. Bu kanıtlamalar Batı’da özellikle 13. yüzyılda yaşamış olan Thomas Aquinas tarafından kullanılacaktır.

10 ve 11. yüzyıllarda yaşamış bir Türk filozofu ve doktoru olan İbn Sînâ (980-1037), Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcilerindendir. Bilim ve felsefe alanındaki konumunu belirtmek için Ortaçağ düşünürleri tarafından ona “eş-Şeyhü’r-Reîs” unvanı verilmiştir. Batı’da genellikle “Avicenna” olarak bilinmekte ve “Filozofların Prensi” diye nitelendirilmektedir. Tıp alanında çok önemli eserlere imza atmış olmakla beraber psikoloji alanında da değerli çalışmalar ve görüşlere sahip olan İbn Sînâ, araştırmalarında gözlem ve deney metodunu kullanmıştır. İnsanın ruhsal yapısı hakkında bilgi vermiş, ruh sağlığı ve hastalığı kavramlarına değinmiştir. Tıp alanındaki becerilerini psikolojik rahatsızlıkları tedavi etmede de kullanmıştır.

İbn Sînâ, çeşitli ruh hallerinin davranışlar ve beden üzerinde etkili olduğu konusunda bir takım açıklamalar yapmıştır. Ona göre bedendeki bir hastalık, irade gücü ile tedavi edilebilir veya aşırı kaygı ve korku gibi psikolojik haller, bedenin rahatsızlanmasına yol açabilir. Psikolojinin somatik etkilerine dair bu görüş, modern psikiyatriye zemin hazırlamıştır.

İbn Sînâ’ya göre canlılardaki bütün biyolojik, fizyolojik ve psikolojik oluşlar ruhun işlevleridir. İbn Sînâ ayrıca ruhun, kendi kendini bilen dolayısıyla bedenden bağımsız bir cevher olduğunu ileri sürmüştür. Ortaya attığı “uçan insan” imgelemi bu konuda en etkili örneklerden biridir. Ona göre boşlukta dünyaya gelmiş ve bedeni tamamen dış etkilenmelerden uzak olan, kendi bedeni dahil bu dünyaya ait bir bilgiye sahip olmayan yani duyulardan gelen bir algısı bulunmayan bir insan, kendi varlığını bilir. Kendini ve bildiğini bilen nefs şu durumda bedenden ayrı bir cevherdir ve beden onun elbisesi gibidir.

İbn Sînâ’nın kendini bilen nefs örneği ile Batı’da modern bilimin kurucusu sayılan Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” şeklindeki önermesi arasındaki benzerlik oldukça dikkat çekicidir. Ayrıca o, “Bütün bilinç halleri ruhta gerçekleşir” ve “Bütün bilinç halleri değiştiği halde ruh aynı kalır” şeklindeki önermelerine dayanarak ruhun varlığını ispat ettiğini ileri sürmüştür. Onun bu fikirleri, Ortaçağ Batı felsefesini etkilemiş ve günümüze ulaşmıştır.

Gazâlî (1058-1111), kalp, ruh nefs ve akıl, kavramlarının iki anlamının olduğunu savunmuştur. Kalbin ilk anlamı, vücuttaki bir organ; ikinci anlamı, gözle görülmeyen, anlayan, bilen ruhsal varlıktır. 

Ortaçağ İslam filozoflarının en önemli simalarından biri diğeri olan İbn Rüşd (1126- 1198), Aristo’nun eserlerini şerh ettiği için İslam dünyasında “şârih”, Latin dünyasında “commentator” olarak anılmıştır. İsmi Endülüs’te “Aben Roşd” diye telaffuz edilmiş, Latince’ye de bu söylenişten yola çıkarak “Averroes” olarak geçmiş, Batı’da bu ad altında meşhur olmuştur. Söz konusu dönemdeki pek çok düşünürde olduğu gibi İbn Rüşd’de de nefs anlayışı fizyoloji ile yakın ilişki içindedir. Organik varlıklar, yapı şekil ve işlevleri farklı

organların bir araya gelmesinden oluştuğuna göre birçok organın belli bir düzen içerisinde varlığını sürdürmesini sağlayan bir güç vardır; bu güç, nefstir. Yani, İbn Rüşd’e göre nefs, bedenin birliğini ve bütünlüğünü sağlayan ilkedir. Buna bağlı olarak nefs, bedenden yoksun olamaz. Bilakis o, bedende var olan bir manadır. Bu görüşüyle İbn Rüşd, beden ile ruhu ayrı özler olarak kabul edip aralarında bir bağlantı olduğunu ileri süren İbn Sînâ gibi düşünürlerden ayrılmaktadır. Çünkü İbn Rüşd, ruh ile bedenin bir bütün olduğunu savunmaktadır.

Uzun yıllar sonra, Avrupa’nın Aristo fikirleriyle buluşmasını sağlayan kişi, ortaçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Thomas Aquinas’tır (1225-1274).Eflatun ve Aristo’nun öğretilerini, İncil’in açıklamalarıyla birleştirip bir sentez oluşturmaya çalışan Aquinas’a göre insan ne yalnız “beden” ne de yalnız “ruh”tan oluşmuştur. O bölünmez bir “ruh-beden bütünü”dür ve bunlar iki ayrı gerçeği olan iki temel oluşumdur. Her canlının ruhu vardır ve ruh, sadece bedeni hareket ettiren unsur değil; aynı zamanda ona hayat veren, onu organik bir beden yapan güçtür. Ruh, eylemlerini beden aracılığıyla ortaya koymakla birlikte özü itibariyle ondan farklıdır. Bu nedenle, beden yok olsa bile ruh varlığını devam ettirir. Aquinas’a göre; insan ruhunun bitkisel (vegetative), algılama (sensory) ve rasyonellik (rational) olmak üzere üç temel gücü vardır. Bu güçler, hayatî aktivitelerin kaynaklarıdır. Bitkisel kısım: Beslenme, insan hayvan ve bitkilerde ortaktır ve canlının büyümesi, olgunlaşması ve ölmesi bu ilkeye bağlıdır.

Algılama, insan ve hayvanların ortak özelliğidir ve duyu organları ile elde edilen bilgileri kapsamaktadır. Rasyonellik ise sadece insanlarda bulunan mantıksal düşünme yeteneğidir. Bu yetenek, insanın nesnel dünyanın ötesinde değerlendirmeler yapmasını sağlar. Bu durum da Tanrı’nın varlığının kavranması ile yakından ilgilidir. Aquinas, Tanrı’nın varlığını mantık yoluyla kanıtlamaya çalışan bir düşünür olarak ün yapmıştır. 13. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasındaki dönemde dünya, çok sayıda kitlesel katliama sahne olmuştur. Hemen her bölgede görülen siyasî çalkantıların yanı sıra bu katliamlarda en büyük rolü, Heinrich Institoris ve Jacob Sprenger’in 1487 yılında yayınladıkları Cadı Çekici isimli kitapla başlayan ve 17. yüzyılın sonuna kadar etkisini gösteren cadılık davaları üstlenmiştir. Bu kitap, bugün psikolojik rahatsızlık olarak nitelendirilen hemen her türden hastalığı cadılık olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla kişinin şeytanla yapmış olduğu anlaşmanın bozulmasının hedeflendiğini ileri sürülerek hastaya türlü işkencelerin yapılmasını haklı göstermiştir.

O dönemde, gerçekten psikolojik olarak hasta olanlarla birlikte otoriteye aykırı görüş bildiren herkes “cadı” olmakla suçlanmış ve engizisyon mahkemeleri sonucunda yakılarak öldürülmüştür. 1450 ile 1750 yılları arasında 200.000’den fazla insanın cadılıkla suçladığını ve 100.000’den fazlasının da öldürüldüğü ve bunların yaklaşık % 80 civarında kadınlardan oluştuğu ifade edilse de bazı kaynaklarda bu rakamların daha yüksek olduğunu bilgisi de yer almıştır.Bununla birlikte 13. Yüzyıl ve sonrasında yaşananlar sadece olumsuz gelişmeler değildir. Nitekim 13. yüzyıl, bilim, sanat, edebiyat gibi pek çok alanda erken Rönesans adı verilebilecek bir sıçramaya sahne olmuştur. Bu yüzyılda insan doğasının daha gerçekçi olarak ele alındığı ve aynı zamanda modern bilimlerin kavramlarının da formüle edilmekte olduğu görülür. Batı’da 13. yüzyıl üniversitelerin kuruluş yüzyılı olmuştur.

16. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupa’da reform hareketleri ve yeni bir dinî yapılanma ortaya çıkmıştır. 10. yüzyıldan itibaren meydana gelen teknolojik gelişmeler ve 15. yüzyılda başlayan coğrafî keşifler, Batı’nın ekonomik düzeyinin artmasına neden olmuştur. Elde ettikleri maddî gücü, Kilise’nin inisiyatifinden uzakta, bireysel çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen burjuvazi sınıfı kapitalizmi savunmuştur. En üst düzeyde olan papalığa karşı mutlak egemenliği elde etmek isteyen krallık da burjuvaziye destek vermiştir. 16. ve 17. yüzyılları etkisi altına alan Rönesansla birlikte sadece ruhban sınıfına imtiyazlı davranan Katolik Kilise’nin kurallarına karşı çıkılmıştır. Hıristiyanlığa ait dogmaların yerini insan aklının aldığı bu dönemde, inanan insanın yerini salt düşünen ve duyu algılarına indirgenen insan almıştır.

17.yüzyıl Avrupa’sında ruh-beden ve insan-aşkın varlık ilişkisinin yeniden şekillenmesinde, saatler ve otomatlar büyük öneme sahiptir. Bir yere basılınca harekete geçen otomatlarla çeşitli parçalardan oluşan saatin evrene benzetilmesi sonucunda gerekircilik (determinism) ve indirgemecilik (reductionism) düşüncesinin oluşmasına yol açmıştır. 17. asırdaki bu gelişmeler ışığında ilk göze çarpan sîmâ, Rene Descartes (1596-1650) olmuştur. Yeniçağ rasyonalizminin kurucusu olan Descartes, iyi bir matematikçidir ve analitik geometriyi kurmuştur. Matematiğe yapmış olduğu katkıların yanı sıra o, filozof kimliğiyle Batı felsefesinin de kurucusu sayılmaktadır.

Descartes, bilginin kaynağı, şüphenin önemi, şüphe duyma var olma ilişkisi, ruh beden etkileşimi, düşünme ve Tanrı ile ilgili konulara değinmiştir. İnsan bedenini ise otomatlara atıflar yaparak açıklamıştır. Bu konuda yakaladığı en hassas nokta, mekanik modellerin hareketlerinin dışarıdaki nesnelere bağlı olarak değiştiği hususudur. Buradan hareketle Descartes, irade tarafından yönetilmeyen hareket, yani “refleks hareketler”e (undulatis reflexa) ulaşmıştır. Bu görüş, davranışların etki-tepki kuralına göre oluştuğunu savunan ve modern psikolojideki üç büyük ekolden biri kabul edilen davranışçı ekolün (U-T (uyarıcı-tepki) psikologları) ileri sürdükleri fikirlerin habercisi olarak görülebilir. Ayrıca bu görüş, insan davranışının önceden tahmin edilebileceği düşüncesine doğru bir eğilimin de ilk adımlarından sayılır: Girdilerin bilinmesi şartıyla mekanik beden, beklenen şekilde hareket eder.Descartes’e göre insan ise mânevî cevher olan ruh ile cismanî cevher olan bedenden meydana gelmektedir. Onun dualist görüşüne göre; ruh ve beden gerçekte birbirinden farklıdır ancak her ikisi de birbirini etkilemektedir. Ruhun tek işlevi, düşünmektir; diğer süreçlerin tamamı bedene aittir.

18.yüzyıl Avrupa’daki aydınlanmanın kurucusu kabul edilen John Locke’un (1632- 1704), felsefesi ampirizme dayanır ve en çok yankı uyandıran görüşü, Descartes’ın da içinde bulunduğu rasyonalistlerin savundukları “doğuştan getirilen ilkeler” fikrini reddetmesidir. Ona göre insan zihni bu dünyaya geldiğinde boş bir plaka (tabula rasa) gibidir. İlk çağ filozoflarından Aristo da insanın doğuştan getirdiği fikirlerinin olduğunu reddetmiştir.

Her iki düşünür de bilgilerin deneyim (tecrübe) yoluyla elde edildiğini savunmuşlardır. Ancak Aristo -ve ondan oldukça etkilenmiş olan Thomas Aquinas-, muhakeme yeteneğinin fıtrî olduğunu kabul ederlerken Locke, doğuştan hiçbir bilgi ve yetinin getirilmediğini; duyu organları aracılığıyla elde edilen bilgilerin yegane bilgi olduğunu ileri sürmüştür. Onun bu görüşü ruh-beden anlayışına da yansımıştır. Nitekim maddi ve ruhi olarak adlandırdığı cevherler tecrübelerde karşı karşıya bulunulan şeydir. Aslında maddi varlıklar duyumsanamayacak kadar küçük parçalardan oluşmuştur. Ruhi varlıklar ile ilgili de bir duyum söz konusu değildir. Ancak bu varlıkların nitelikleri bilinebilir olduğundan varlıkların kedileriyle ilgili bilgi sahibi olunabilir.

Locke’un aksine İrlandalı bir piskopos olan George Berkeley (1685-1753), bilginin doğrudan deneyimden elde edildiği fikrini benimsememiştir. Bunun yerine o bilginin, duyulardan elde edilmiş olan önceki deneyimlerin birikiminin bir sonucu olduğunu savunmuştur. Mesela, dünyanın algılanması, göz, kulak, burun gibi farklı duyu organlarının aktivitelerini içermektedir. Berkeley’in, tüm fikirlerin önceki ve doğrudan elde edilen duyumlardan oluştuğu şeklindeki görüşü idealizm (idealism) olarak isimlendirilmiştir. Berkeley, maddenin bağımsız varlığının olmadığını ileri sürerek “var olmak, algılamak demektir” felsefesini savunmuştur. Ona göre dış dünyanın gerçekliği ancak algılama yolu ile kanıtlanabilir.

David Hume (1711-1776), Eflatun’dan beri süregelen ruh görüşünü ilk olarak etkin bir şekilde eleştirmiş ve ruhun yerine içsel yaşantılara dikkat çekmiştir. Bunlar, algılar, tasarımlar, anılar ve duyguların toplamıdır. Ruhun bir “töz/cevher” olduğunu reddederek onun tasarımların birbirine bağlanmış hali olduğunu ileri sürmüştür. Algıların dışında bir gerçekliğin olup olmadığı bilinemeyeceğine göre ruhun ontolojik olarak varlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak bu kavram, duyumların birçok kez aynı şekilde birleştirilmesinden oluşmuştur.

Gottfried Wilhelm Leibnitz (1646-1716), Monadoloji (monadology) teorisini geliştirmiştir. Bu teoriye göre fiziksel dünya (madde) ve zihinsel deneyimler (mana/ruh), aslında aynı gerçeğin iki ayrı yönüdür. Fiziksel dünyanın atomlardan oluşması gibi ruhsal dünya da monadlardan oluşmuştur. Monadlar, hareket ve enerjinin kaynağıdır ve yeteri kadarı bir araya geldiğinde büyümeyi oluşturur. Monadların hareketi, deneyimlere ve gerçeğin görünümlerine neden olmaktadır. Alman düşünürlerden Immanuel Kant (1724-1804) ise, mantıkî olarak zorunlu veya deneyimden türemiş olmasa bile “nedensellik” gibi kavramlar anlamlıdır. Zira deneyimler, sadece insanın dışında gerçekleşen olaylarla açıklanamaz. Aksine deneyimlerini, nihaî olarak kişinin bizzat kendisi inşa eder. Bu görüşüyle Kant, akla ve aklın yasalarına, kendinden önceki düşünürlerden daha fazla önem vermiştir. Onun ölçülemeyen aklı inceleyen bir bilim dalının olamayacağına ilişkin görüşleri de psikolojik ölçüm tekniklerinin gelişmesine ve dolayısıyla psikolojinin bir disiplin haline gelmesine yardımcı olmuştur.

Bir sistem olarak monadlar teorisi geçersizdir. Bilim tarihi bize anorganik ve organik varlığın psişik varlıktan önce geldiğini, yukarıdan aşağı bir determinizmin yanlış, en azından tek yanlı olduğunu, maddenin ruh ile temellendirilemeyeceğini göstermiştir. Bu ancak bir metafizikle tersine çevrilebilir, çünkü monad bilime karşı konmuş bir kavram olmamakla beraber bilimi n verilerini aşan, hiçbir bilimin sonuna kadar içine girip keşfedemeyeceği bir yapıya sahiptir. Mekân-zaman dışında, niceliksiz ve sebeplilikten bağımsız bir yapı ancak metafizik tasavvurun ürünü olabilir.

Ruh-beden ve insan-Tanrı ilişkisi konusunda 17. Yüzyıl ve takip eden iki asır boyunca genel olarak şöyle bir tablo çizmek mümkündür. O dönemde, etkin olan kilisenin otoritesinin sarsılmasında ve insana dair görüşlerin değişmesinde Kopernik’in (1473-1543) güneş merkezli sistem teorisi, Galile’nin (1564-1642) teleskopu icadı, Newton’un (1642-1661) yer çekimi yasası gibi coğrafi keşiflerin yanı sıra yukarıda değinilen düşünürler büyük rol oynamıştır. Fransız Devrimi’nin (1789) de etkisiyle 18. yüzyıl, Batı’da insan tasavvurunun ve düşünce, siyasî, sosyal, ekonomik ve dinî açılardan büyük değişimlerin yaşandığı yüzyıl olmuştur.

Nitekim 15. yüzyıldan itibaren oluşan, insana, Tanrı’ya ve âleme bakıştaki farklılaşmanın gerçekleştiği süreç, 18. yüzyılda “aydınlanma” olarak adlandırılan köklü bir değişimi beraberinde getirmiştir. Bu dönemde Batı, akla ve aklın üstünlüğüne inanmış, yeni buluşların etkisiyle bilim ve felsefeye yeni açılımlar getirmiş, din başta olmak üzere her türlü dogmaya karşı eleştirel bir yaklaşım benimsemiştir.

Psikoloji açısından ise 18. yüzyıl, düşünürlerin dikkatlerini çoğunlukla insan zihni, duyumlar ve algılama süreçlerinde yoğunlaştırdıkları dönemdir. Bu yüzyılın sonlarında insan kavramı, doğadaki diğer öğeler gibi canlı sınıfına ait bir kavram haline gelmiştir. Dolayısıyla insanı diğer doğa unsurlarının merkezine hatta daha üstünde bir yere yerleştiren zihniyetin yerini giderek, hayvanlar sınıfına ait olan insanın mantıkla açıklanabilen konular arasında yer alan bir varlık olduğu düşüncesi almıştır. Bu da insanı bilimsel araştırmanın nesnesi haline getirmiştir. Tanrının varlığını ispat girişimleri ise yerini Tanrı fikrinin kaynağına bırakmıştır. “doğa-üstünün doğalla, dinin bilimle, tanrısal buyruğun doğa yasasıyla ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesidir”.

19.yüzyıla gelindiğinde Olaylar, ruh gibi içsel etkenlerden ziyade doğa kanunları gibi dışsal etkenlerle açıklanmaya başlamıştır. Buna bağlı olarak da psikolojik rahatsızlıkların çevresel faktörlerle oluştuğu yönündeki fikir pekişmiştir. Böylece bireyin olumsuz etkilenmesine ve hastalanmasına yol açan psikolojik süreçler incelenmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım tarzı, hem psikolojinin bir disiplin haline gelmesini kolaylaştıracak araştırmaların artmasına neden olmuş hem de psikolojik rahatsızlığı olanlara uygulanan insanlık dışı işkencelerin sona ermesine yardımcı olmuştur.

Nitekim Fransa Bicetre Hastanesi’nin başhekimi Phillippe Pinel (1745-1826), 1793 yılında 12 ruh hastasının zincirlerini çözerek tarihe geçmiştir. Bu olaydan sonra ise tıbbî nitelikli bir yaklaşımla, psikolojik hastalıklar incelenmeye başlanmış, çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmaların ışığında 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyılın başında psikolojik hastalıklara yaklaşım ve tedaviyi içine alan Psikiyatri bir disiplin haline gelmiştir.

Psikolojinin bağımsız bir bilim dalı haline gelmesinde psikiyatrinin büyük rol oynadığını söylemek mümkündür. Bu alanda yapılan araştırmalar, insan davranışının temeline dair önemli verilerin gün ışığına çıkmasını sağlamış, psikolojinin konusu ve sınırları bu süreçte belirlenmiştir. Bununla birlikte, psikolojinin bir disiplin haline gelmesi, ancak 19. yüzyılda meydana gelen çeşitli gelişmeler sayesinde olmuştur. Bu dönemde beynin fonksiyonları ve duyuların işleme mekanizması gibi konular daha çok araştırılmaya başlanmıştır. Özellikle psikolojik rahatsızlıklarla ilgilenen psikiyatrların insan bedeni ve davranışları üzerine yapmış oldukları incelemeler, deneysel araştırmaların önem kazanmasına yol açmıştır. Bilimdeki bu ilerlemeler deneysel psikolojinin doğuşu olarak kabul edilen Fechner (1801-1887) ve Wundt’un (1832-1920) çalışmaları için temel teşkil etmiştir. Genel olarak 19. yüzyıldaki araştırmalar göz önünde tutulduğunda, bu asırda fizyoloji ile ilgili çalışmaların kayda değer ölçüde olduğu dikkat çekmektedir.

Beynin yanı sıra sinir sistemi üzerinde yapılan araştırmalar da bu durumu desteklemektedir. 19. yüzyıl boyunca sinir akımlarının elektriksel doğası ve sinirlerin anatomik yapısına dair hızlı gelişmeler meydana gelmiştir. Nöron ismi verilen sinir hücrelerinin sinapslar aracılığıyla iletim sağladığı ortaya konmuştur. Bulgular, maddeden ibaret bir insan anlayışını destekler nitelikte olduğu için mekanik ruh görüşü, bu dönemde oldukça etkili olmuştur. Organizmanın içindeki aktif güçlerin sadece fizyo-kimyasal güçler olduğu yönündeki inanç, materyalizm, ampirizm ve ölçme gibi yönelişlerin bilim dünyasında ön plana çıkmasını sağlamıştır. Psikolojinin insan tasavvuru fizyolojik yöne kaymıştır.

Fizyolojik gelişmelerin dikkati çektiği 19. yüzyılda, insanın bilimsel inceleme alanına girişini kolaylaştıran bir unsur da 19. yüzyılın başlarında yaşamış olan Charles Darwin’in (1809-1882) ileri sürdüğü görüşler olmuştur. O hemen her alanda biliminin şekillenmesine yön vermiş, çalışmalarıyla bilim adamları üzerinde kayda değer bir etki bırakmıştır. Onun The Origin of Species Türlerin Kökeni (1859) isimli kitabı, doğal ayıklanma (natural selection) kavramını ortaya atmıştır. Bu kitaba göre, bütün organik varlıklar, geometrik bir oranda gelişmeye çalışmaktadırlar. Bunun için hayatla mücadele etmek ve büyük yıkımlara maruz kalmak zorundadırlar. Mücadeleyi kazanan canlı, hayatta kalıp gelişimini sürdürmeye devam eder. Doğal ayıklanma teorisine göre organik varlıklar, içinde bulundukları şartlara göre zaman içinde yapı, davranış ve bünye olarak birbirlerinden farklılaşırlar. Bu farklılaşma ilerledikçe aynı türe ait örnekler birbirinden çok farklı görünen ayrı iki tür haline gelir. Bu teori diğer biyolojik karakterler gibi davranışları da açıklamanın en iyi yolunun, organizmanın çevreye adapte olmasında davranışların rolünün anlaşılması olduğunu ileri sürmüştür. Böylece davranış, biyolojik bir bağlam kazanmıştır.

Darwin’in psikoloji açısından önem taşıyan bir diğer eseri, İnsan ve Hayvanlarda Duygunun İfadesi, (1872) ismini taşımaktadır. Bu kitapta Darwin pek çok türün yüz kaslarını incelemiş ve duygulardaki değişimlerin mimiklere yansımasının aynı olduğunu ileri sürmüştür. Dolayısıyla psikolojik evrimin, yapısal ve anatomik evrimle bağlantılı olduğunu ileri sürmüştür. Bu durum, insan davranışlarının kalıtsal olduğu yönünde bir fikrin doğmasına ve incelenmesine yol açmıştır. Darwin’in kuzeni olan Francis Galton (1822-1911) ise, insanın sahip olduğu yetenekleri, zihinsel kalıtım ve bireysel farklılıklar çerçevesinde evrimci açıdan ele almıştır. Darwin’in evrim teorisinden etkilenmiş ve bu teorinin kalıtsal yönünden yola çıkarak araştırma yapmaya başlamıştır. Psikoloji için ilk önemli çalışması Hereditary Genius’ta (Kalıtsal Zeka, 1869) Galton, boy, kilo ya da deri rengi gibi fiziksel özelliklerin yanı sıra doğal yeteneklerin de ırsî olduğunu ve dehanın belli aileler içinde ortaya çıktığını ispatlamayı amaçlamıştır. O, doğal yetenek terimini çok geniş bir anlamda kullanmıştır ama açıkça psikolojik olan bir çok etmeni de buraya dahil etmiştir. Aslında Galton’un esas düşüncesi, sağlıklı ve seçkin bireylerin dünyaya gelmesi için üstün yetenekli insanların bir araya gelmesi ya da getirilmesi gerektiğiydi. Soyarıtımı (eugenics) olarak kavramlaştırılan bu uygulama ile ilgili çalışmalar yaparken Galton, istatistikle ilgilenmiş ve zeka testleri geliştirmiştir.

Evrim fikri Darwin’e atfedilse bile bu kavramı asıl popüler hale getiren kişi Herbert Spencer’dır (1820-1903) 1856’da kaleme aldığı Psikolojinin İlkeleri isimli kitabı evrimi, maddenin devamlı olarak daha karmaşık ve heterojen hale gelmesi olarak tanımlamıştır. Darwin’in görüşlerinden yola çıkarak Spencer, doğada olduğu gibi toplumda da güçlü olanların hayatta kaldığı, kültürel rekabetin zayıf olanın ortadan kalkması yönünde devam ettiğini ileri sürmüştür. Spencer’in öncülüğünü yaptığı “Sosyal Darwincilik” (Social Darwinism) ekolü, bu görüş etrafında şekillenmiştir. Savunduğu görüşlerle psikolojinin doğuşunu hızlandıran evrimci görüş, insan ve hayvanlar arasındaki benzerliğe dikkat çekerek insanın da incelenebilir doğanın bir parçası olduğu fikrini aşılamıştır.

Ayrıca onların çalışmaları neticesinde, insan davranışları ile ilgili çalışmalarda hayvanlardan faydalanabileceği gerçeği ortaya çıkmıştır. Aynı türe ait öznelerdeki farklılaşma görüşü, insanların tek tek ele alınmasına dair ipuçları barındırmaktadır. Bu görüş, bireysel psikolojinin temelleri olarak sayılabilir. Ayrıca evrim teorisi, insan evriminin ilerisi düşünülerek gelişim psikolojisinin, geriye doğru gidilerek de çocuk psikolojisinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Darwinciler olarak nitelendirilebilen bu görüşlerde insana dair pek çok teori varken ruha atıf yapılmadığı görülür. Tanrı ile ilgili konularda ise Darwinciler ile geleneksel din savunucuları arasında bir anlaşmazlık söz konusu olmuştur.

Çünkü Darwin’in kuramı, tüm türlerin Tanrı tarafından özel olarak yaratıldığı şeklindeki Ortodoks anlayış ile uyuşmamıştır. Bu sebeple evrim teorisi din adamları tarafından sert bir dille eleştirilmiştir. Diğer taraftan Darwin’in destekçileri, geleneksel din anlayışının dar kalıplar ve dogmalarla dolu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Galton, din adamlarının bekâr kalması yönündeki kurala karşı çıkmıştır. Ona göre düşünen insanların yöneldiği kilisede dayatılan bekarlık kuralı, bu kişilerin özelliklerinin diğer nesillere aktarılmasını engellemekte; adeta, toplumun ilkel ve kaba kesimini, gelecek kuşakların ebeveyni olmasını amaçlamaktadır.

Psikolojinin kuruluşunun temellerini atan bilim adamları arasında pek çok Alman vardır. Örneğin eğitim felsefecisi Johann Friedrich Herbart (1776-1841), 1825 yılında, psikolojinin felsefenin bir dalı olarak değil, başlı başına bir doğa bilimi olarak kabul görmesi gerektiğini fikrinin ileri sürmüştür. Herbart, zihnin içeriğinin, çok sayıda basit ideler (ideas) veya küçük öğelerden (elements) oluştuğunu savunmuştur. Bununla birlikte o, insanların tecrübelerinin pasif bir şekilde bu fikir ve zihinsel öğeleri, diğer fikirlere bağladığını reddetmiştir. Aksine o, her fikrin enerji deposu olduğunu ve bu fikirlerin insan tecrübesinde bir yer edinmeye çalıştıklarını ileri sürmüştür. Bu uğraşıda her fikir, onu aynı tarafa yöneltme eğiliminde olan diğer fikirlerden yararlanırken aksi yönde çalışan fikirlerle de mücadele eder. Dolayısıyla zihinsel süreçler, sadece, bir fikrin diğerleriyle kurduğu iletişimin kurbanı olma şeklinde açıklanamaz. Onun psikolojik araştırmalarda matematiksel işlemlere ihtiyaç olduğu doğrultusundaki görüşleri, psikofizik ölçümleri psikolojiye katmıştır.

Araştırmalarında özellikle duyu organlarının fizyolojisi ile ilgilenen Ernst Weber (1795-1878), kendinden önceki bilim adamları gibi görme ve duyma duyumlarıyla sınırlı kalmamış; özellikle dokunma duyusuna dair önemli çalışmalara imza atmıştır. “İki nokta eşiği” ismini verdiği deneyle, psikolojide sıkça kullanılan “eşik” kavramını gösteren ilk sistematik çalışmayı yapmıştır. Weber’in “ancak gözlenebilen farkı” belirlemek amacıyla yaptığı ağırlık deneyi ise, ilk niceliksel yasasının formüle edilmesini sağlamıştır.

Bilimsel hayatında çok farklı alanlarda çalışmış olan Gustav Theodor Fechner (1801- 1887), en çok zihin-beden etkileşimine dair geliştirdiği yöntemle ün yapmıştır. Ona göre psikofizik, zihin ile beden arasındaki işlevsel ilişki ve uyumu ele alan bir doktrindir. O, bilinçlilik (zihinsel olan) ile sinir sisteminde meydana gelen olaylar (fiziksel olan) arasında yakın bir ilişkinin olduğunu savunmuştur. Zihin (mind) ile beyin (brain) arasındaki ilişkiyi ele alan çalışma, Fechner’in “içsel psikofizik” (inner psychophysicks) adını verdiği kavramın bir bölümünü oluşturmaktadır. Bununla beraber Fechner, geliştirdiği “dışsal psikofizik” (outer psychophysicks) kavramıyla psikolojide ün yapmıştır. Dışsal psikofizik, dış dünyada meydana gelen olaylarla, bu olaylara yol açan tecrübeler arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Dolayısıyla bu alan, uyarıcının büyüklüğü ile meydana gelen duyumun yoğunluğu arasındaki bağlantıyı da içermektedir. Artık nedenler hep dışarda aranmaya başlıyor.

19.yüzyılın önemli düşünürlerinden olan Hermann Helmholtz (1821-1894) da, çoğunlukla fizik ve fizyoloji alanlarında çalışmıştır. Onun, sinir akımlarının hızını ölçmeyi amaçlayan deneysel çalışması, nöronlar arası iletim için gerekli olan süreyi (Saniyede 83-120 metre) ortaya koymuştur. Bu bulgu, uyarılma ile tepkinin eş zamanlı olmadığını ortaya koyması açısından önemlidir. Sinir sistemi ve algılama süreci üzerine araştırma yapan Helmholtz, özellikle görme ve işitme duyularıyla ilgilenmiştir. Göz merceği ile ilgili çalışmasında, ufka kadar uzanan tren raylarının paralel olduğu fikrine sahip olduğumuzu belirtir. Oysa göz retinasına düşen görüntü, ufukta birleşen iki çizgi şeklindedir. Helmholtz, bu algının, gerçek duyumlarla değil; geçmiş tecrübelerle elde edilmiş olduğunu ifade eder. Ancak bu algılama şekli bilinçli bir seçim değildir. Bu noktada Helmholtz’un öğretisinde iki çeşit bilgi türü ortaya çıkmaktadır. Birincisi, birine ismiyle seslenmek gibi farkında olunan bilgidir. İkincisi bisiklet sürmek veya iki ayrı gözden gelen görüş alanını beynin birleştirerek dünyayı üç boyutlu algılaması gibi kelimelerle anlatılamayan bir bakıma bilinçsiz olarak elde edilen bilgidir.

Helmholtz’un asistanlığı Alman psikolog Wilhelm Wundt (1832-1920) yapmıştır. Onun felsefe veya fizyoloji gibi alanlarda etkinlik göstermenin ötesinde yeni bir bilim dalının sınırlarını çizdiğini iddia etmesi, kendi dönemindeki diğer düşünürlerden çok farklı çalışmalar yapmamış olmasına rağmen, Wundt’u diğer bilim adamlarından ayırmış ve ona “psikolojinin kurucu babası” unvanını kazandırmıştır. Wundt, yeni bir bilim olarak psikolojiyle ilgili ilk düşüncelerini Duyusal Algılama Teorisine Katkılar, 1858 isimli kitabında kaleme almıştır. Ardından psikoloji için önem arz eden diğer kitabı İnsan ve Hayvan Zihinleri Üzerine Dersler, 1863 yayınlanmıştır.

Psikolojinin bir disiplin haline gelmesi gerektiğini savunan Wundt, nihayet 1874 yılında yayınladığı Fizyolojik Psikolojinin İlkeleri isimli kitabının önsözünde de bu düşüncesini açıkça ifade etmiştir.1875 yılında Leipzig’de felsefe profesörü olan ve bunu izleyen dönemlerde psikoloji üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Wundt, ilk psikoloji laboratuarını 1879’da açarak psikolojinin başlı başına bir disiplin olarak resmen kurulmasını sağlamıştır.

Wundtçu psikolojinin konusu, insanın kendisinin, zihninde geçen olayların ve çevresinin farkında olması yeteneği şeklinde tanımlanan bilinçtir.Ona göre psikologlar, dolaylı tecrübelerle (mediate experience) değil dolaysız tecrübelerle (immediate experience) ilgilenmelidirler. Bu noktada da iç gözlem (introspection) yöntemi ön plana çıkmaktadır. İç gözlem metodu Wundt’la doğmuş bir kavram değildir. Bununla birlikte onun bu yönteme yaklaşımında getirdiği yenilik, iç gözlem koşulları üzerinde deneysel kontrolü sağlama uygulamaları şeklinde olmuştur. Bununla birlikte Wundt bilinç ile ilgili çalışmaların çağrışım kanunlarından daha öte bir anlayış geliştirmesi gerektiğini savunmuştur. Bu da zihnin, beş duyu organı ve dış uyarıcılardan daha fazla ilişkilerle örülmüş olduğunu öngörmek demektir. Çünkü zihin (mind), duygular, düşünceler, hayaller, hatıralar, dikkat ve hareket konularını da kapsamaktadır. Söz konusu süreçler, -Wundt tarafından isimlendirilen şekliyle- deneysel psikoloji kapsamında ele alınmalıdır.

Dolayısıyla önceki filozofların ruh kelimesiyle eş anlamlı olarak kullandıkları zihin anlayışı değişmiştir. Wundt, bu ayrımı çok net çizmiş; psikolojiyi spekülatif söylemden ampirik ortama taşımıştır. Nitekim ona göre zihin/ruh (mind), düşünüyor, hissediyor, hatırlıyor, dikkatini yöneltiyor ve unutuyorsa, zihin bilimi/ruh bilimi de (science of mind) düşünme, hissetme, hatırlama gibi durumların belirteçleri üzerine deneysel araştırmalar yapmalıdır. Bu unsurların dışında metafizik bir kalıntı olan ruh diye bir şey yoktur.

 

Önceki Yazı

Klinik Psikolog Hülya Gök ile Psikopatolojik Açıdan Varlık ve Psikolojiye Göre Varoluş Krizi

Sonraki Yazı

Klinik Psikolog Hülya Gök ile Varoluşçuluk ve İslam Felsefesinde Varlık

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir