“Suça Sürüklenen ‘Çocuklar’; Fail mi, Kurban mı?” Çalıştayı Sonuç Raporu
Stratejik Vizyon ve Politika Önerileri
17 Ocak 2026
CEZALANDIRICI MANTIKTAN ONARICI GELECEĞE GEÇİŞ
Mevcut çocuk adalet sistemimiz, bilimsel gerçeklik ile toplumsal tepkisellik arasında tarihsel bir tıkanıklık yaşamaktadır. “Fail mi, kurban mı?” ikilemi artık sadece hukuki bir tartışma değil, devletin koruma zincirindeki koordinasyon “felcinin” bir yansımasıdır. Casper Çetesi gibi suç örgütü iddianamelerine yansıyan “Bana yolunu kaybetmiş gençler bulun” talimatı, sistemik bir krizin en çarpıcı itirafıdır. Koruyucu sistemlerin “kimlik” sunamadığı noktada, suç örgütleri çocuklara “aidiyet” ve “statü” pazarlamaktadır.
İstatistikler, önleyici mekanizmaların “iflasını” tartışmaya kapalı bir biçimde kanıtlamaktadır: 2021 yılında cezaevindeki çocuk sayısı 1.941 iken, 2022’de bu rakamın 2.510’a, 2024 yılında ise bu rakamın 3690’a yükselmesi, cezalandırıcı paradigmanın suçu önlemek bir yana, suç kültürünü beslediğini göstermektedir. Minguzzi ve Atlas cinayeti gibi toplumda haklı infial yaratan vakalar, sistemi daha “sert” olmaya zorlasa da stratejik akıl bu reaksiyoner baskıya bilimsel verilerle direnmelidir. Mevcut sistem, henüz biyolojik olarak olgunlaşmamış bir iradeyi yetişkin kalıplarıyla yargılayarak aslında “anlamadığı bir biyolojiyi cezalandırmaktadır.”
Aynı zamanda bu yaklaşım, etiketleme (labeling) teorisi çerçevesinde çocuğu erken yaşta suç kimliği ile özdeşleştirerek, onu sistematik biçimde suç döngüsü içine hapseden bir süreci tetiklemekte; çoğu zaman birer “suç okulu” işlevi gören kapalı infaz kurumlarına yönlendirmektedir. Bu döngü içinde çocuk, toplumsal olarak yeniden normalleşme imkânını yitirmekte, eğitimden, istihdamdan ve sosyal hayattan giderek dışlanmakta; böylece ne kendisi için sürdürülebilir bir gelecek inşa edebilmekte ne de toplum ya da maddi ve manevi açıdan giderek artan bir risk olmaktan kurtulabilmektedir. Bu noktada raporumuz, suç ile temas eden bir çocuğa hem kendisi hem de toplum yararı açısından onarıcı bir gelecek sunabilecek yolları ortaya koymayı; cezalandırmaya odaklanan duygusal tepkiler yerine, rasyonel, onarıcı ve çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlamaktadır. Raporda sorunun teşhisine müteakip, uygulanabilir ve onarıcı çözüm yolları tartışılmaktadır.
Çocuk Suçluluğu Kavramı
Çocuk suçluluğu kavramı, tarihsel süreçte cezalandırıcı bir paradigmadan, çocuğu gelişimsel bir özne olarak kabul eden koruyucu ve rehabilite edici bir yaklaşıma evrilmiştir. Bu evrim, terminolojideki “suçlu çocuk” ifadesinin yerini “suça sürüklenen çocuk” kavramına bırakmasıyla somutlaşmıştır. Bu değişim, basit bir kelime tercihinden ziyade, hukuki ve sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür; zira çocuk, suçun özgür iradeli bir “faili” olmaktan çok, içine doğduğu ihmal, istismar ve sistemsel yetersizlikler zincirinin bir “kurbanı” konumundadır. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile güçlenen bu perspektif, çocuğun gelişimsel özellikleri gereği işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğinin tam gelişmemiş olabileceği gerçeğini sistemin merkezine koymaktadır.
Gelinen noktada mevzuatta kullanılan “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin, her ne kadar çocuğun fail olarak değil korunması gereken bir özne olarak ele alındığı iddiasıyla gerekçelendirilse de çocuğu daha yargılama süreci tamamlanmadan suç olgusuyla birlikte konumlandıran damgalayıcı bir ön kabule dayandığı görülmektedir. Bu ifade, çocuğun fiili henüz hukuken sabit olmamışken dahi, onu “suç” ile ilişkilendirerek masumiyet karinesini zedeleyen ve etiketleme teorisinin öngördüğü biçimde suç kimliğinin içselleştirilmesi riskini artıran bir etki yaratabilmektedir. Bu nedenle modern çocuk adaleti yaklaşımı, çocuğu isnat edilen fiil üzerinden tanımlamak yerine, hukuk sistemiyle yaşadığı geçici ihtilaf üzerinden ele alan bir terminolojiye yönelmektedir. Nitekim uluslararası alanda yaygın biçimde kullanılan “children in conflict with the law” kavramı bu anlayışı yansıtmaktadır. İç hukukumuzda da buna karşılık gelen “kanunla ihtilaf hâlinde olan çocuk” ifadesine geçilmesi önemli görünmektedir. Bu kavram maddi gerçeği de isabetli biçimde ifade etmektedir; zira iradesinin tamamen bulunmadığı kabul edilen bir çocuğun ceza hukukunun öznesi olması zaten mümkün değildir. Buna karşılık “suça sürüklenme” söylemi, çocuğun iradesizliği izlenimi verirken, fiilen cezalandırıldığı bir süreç içinde tutulması suretiyle çocuk üzerinde örtük bir sorumluluk atfı yaratmaktadır. Üstelik çocuğu suça sürükleyen çok sayıda faktör, aile ve çevre dahil, genellikle sistem tarafından göz ardı edilmekte; bu da çocuğa yüklenen sorumluluk ile gerçekçi faktörlerin rolü arasında ciddi bir çelişki yaratmaktadır.
TÜRKİYE’DEKİ İSTATİSTİKSEL GÖRÜNÜM VE EĞİLİMLER
Çocuk suçluluğuna dair veriler, politika yapıcılar için sadece sayısal göstergeler değil, toplumsal bir kırılmanın ve acil müdahale gerektiren sistemik bir krizin habercisidir. Mevcut tablo, adalet ve sosyal hizmetler mekanizmalarının etkinliğini sorgulatan stratejik bir vahamet arz etmektedir.
Güncel Veri Panoraması ve Stratejik Eğilimler: 2024 yılı verilerine göre, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı toplam olay sayısı, bir önceki yıla oranla %9,8 artış göstererek 612.651‘e ulaşmıştır. Bu muazzam kitle içerisinde doğrudan “suça sürüklenme” (suç işlediği iddiasıyla getirilenler) vakası 202.785 olarak kaydedilmiştir. 2015-2024 dönemini analiz ettiğimizde, 2020 yılında pandemi kısıtlamalarıyla yaşanan düşüşün ardından (458.260 vaka), 2022’de zirve yapan (615.538 vaka) ve 2024’te yeniden tırmanışa geçen bir seyir görmekteyiz. Bu dalgalanma, çocukların koruyucu sosyal yapılardan uzaklaştığı dönemlerde riskin dramatik biçimde arttığını kanıtlamaktadır.
Suç Türü ve Demografik Dağılım
- Suç Türleri: TÜİK suça sürüklenen çocukların %40,4’ü yaralama, %16,6’sı ise hırsızlık suçlarına karıştığını bulgulamıştır. -Emniyet Müdürlüğüne getirilen çocuk sayıları ve irtibatlı oldukları suçlar yayınlanmadığı için bilinmemektedir.- Bu dağılım, şiddetin bir sorun çözme aracı olarak kanıksandığını ve ekonomik yoksunlukların mülkiyet suçlarını doğrudan tetiklediğini göstermektedir.
- Demografik Profil: Suça sürüklenenlerin %86’sını erkek çocuklar oluşturmakta; vakalar en çok 15-17 yaş grubunda yoğunlaşmaktadır. Bu veri, 10-14 yaş bandındaki erken müdahale fırsatlarının kaçırıldığını ve 15 yaşından itibaren bir “risk patlaması” yaşandığını işaret etmektedir.
- Eğitim ve Kentleşme: Vakaların %65’i lise seviyesindeki çocuklardan oluşurken, %90’ı denetimsiz şehirleşmenin getirdiği sosyal kontrol kaybının yaşandığı kentsel alanlarda gerçekleşmektedir.
Mağduriyet ve Suç İlişkisi; Kurban-Fail Döngüsü: Veriler, “kurban” ve “fail” arasındaki sınırın geçirgenliğini ortaya koymaktadır. Güvenlik birimlerine gelen çocukların %45,6’sını (279.620) mağdurlar oluşturmaktadır. Suç mağduru çocukların %55,3’ünün yaralama, %10,8’inin ise cinsel suç kurbanı olması sarsıcıdır. Günde ortalama 1.311 çocuğun adli sistemle temas kurduğu bu döngüde, mağduriyet sonrası rehabilitasyon almayan çocuğun bir sonraki aşamada “fail” olarak sisteme dönmesi kaçınılmazdır. Bu sayısal artışın ardındaki kök nedenleri anlamak için Bronfenbrenner’in Ekolojik Modeli ışığında çok katmanlı bir risk analizine ihtiyaç duyulmaktadır.
Sistemsel dönüşümün temeli, çocuğu suça sürükleyen kök nedenlerin dört katmanlı bir ekosistem içinde analiz edilmesini ve müdahalenin bu derinliğe göre kurgulanmasını gerektirir. Bu bakış açısına göre çocuğu suça sürükleyen etmenler, bireysel özelliklerden başlayıp aile, akran grupları ve okullar gibi doğrudan etkileşim ortamlarını kapsayan mikrosistem, bu sistemin etkileşimleri olan aile-arkadaş, okul-aile gibi ilişkileri içeren mezosistem, çocuğun doğrudan katılmadığı fakat yaşamını etkileyen ekonomik ve kurumsal yapıları kapsayan eksosistem ve nihayetinde sosyo-kültürel normları, kimlik ve ayrımcılık biçimlerini içeren makrosistem düzeyinde ele alınmalıdır.
BÜTÜNCÜL MÜDAHALE MODELİ: Risk Analizi
Suça sürüklenme süreci; nörobiyolojik gelişim, travmatik geçmiş ve yapısal şiddetin kesişim kümesidir. Bu katmanları anlamadan üretilen her politika, semptomları tedavi etmeye çalışırken hastalığı derinleştirmektedir.
- Nörobiyolojik Açıklık: Ödül ve dürtü sistemini yöneten limbik sistem 10 yaşında gelişimini tamamlarken; yapılan son çalışmalar muhakeme ve kontrol merkezi olan prefrontal korteksin gelişiminin 24 yaşına kadar sürdüğünü belirtmektedir. Bu biyolojik “açıklık” döneminde çocuktan yetişkin muhakemesi beklemek bilimsel bir yanılgıdır.
- Failleşmiş Mağdur Döngüsü: Suça sürüklenen çocuklarda ihmal, istismar ve ağır şiddet öyküsü karşımıza çıkmaktadır. Kız çocuklarında bunlara ilaveten %40 oranında cinsel istismar öyküsü tabloya eşlik etmektedir. Bu veriler aslında oluşan eylemin ağır bir ihmalin sonucu olduğunu göstermektedir. Bu durumda çocuk, devletin ve ailenin koruyamadığı noktada savunma mekanizması olarak suça yönelmiş bir mağdurdur.
- Yakın Çevre (Aile ve Akran): Parçalanmış aile, şiddet, despotik yaklaşımlar ya da ilgisizlik gibi aileyle ilgili yapısal sorunlar kadar “permissif” (aşırı serbest) ebeveynlik de risk faktörüdür. Ailenin içgörüsünü kaybetmesi ve çocuğun rehberlikten yoksun kalması, 12-18 yaş grubunda “akran kontaminasyonuna” (bulaşma) yol açmaktadır.
- Toplumsal ve Yapısal Faktörler: Yoksulluk ve kontrolsüz kentleşme, Merton’un teorisinde belirttiği gibi meşru başarı yollarının kapandığı bir ortam yaratmaktadır. Medyanın pompaladığı “lüks hayat” illüzyonu ile gerçeklik arasındaki uçurum, çocukları gayrimeşru yollara iten yapısal bir şiddet üretmektedir.
- Çeteler:Her gün sayısı aratan suç örgütlerinin varlığı başlı başına bir risk faktörüdür. Çetelerin “Bana yolunu kaybetmiş gençler bulun” stratejisi, aidiyet arayan çocukları kolayca ağına düşürebilmektedir.
- Dijital “Tavşan Deliği” (Rabbit Hole): Sosyal medya algoritmaları, çocukları kontrolsüz şiddet ve pornografi sarmalına çekmekte, suçu “lüks hayat ve itibar” ambalajıyla sunmaktadır. Avustralya örneğinde olduğu gibi, dijital dünyada yaş doğrulaması ve içerik regülasyonu artık bir tercih değil, milli güvenlik meselesidir. Dijital dünyadaki “milyonlar kazanan fenomen” imajı, eğitim sisteminin sunduğu uzun vadeli hedefleri çocuk nezdinde anlamsızlaştırmaktadır.
- Eğitim ve Açık Öğretim:Okulların sadece bilgi aktaran “öğretim” mekanlarına dönüşmesi, disiplin ve rehberlik gücünü zayıflatmıştır. Buna ilaveten okula ara verilen her bir yılın suç riskini 2 ila 3 kat artırdığı tespit edilmiştir. Bu gerçeğe rağmen, açık öğretimin bir “imkân” gibi sunulması stratejik bir hatadır. Okulun süpervize edici ortamından kopan çocuk, sokaktaki suç ağları için savunmasız bir hedef haline gelmektedir.
ÇOCUK ADALET SİSTEMİNDEKİ SİSTEMİK ÇIKMAZLAR
Yolunu kaybeden çocuklara “köprü” olmak, onları sadece dört duvar arasına kapatmakla değil, onarıcı bir gelecek inşa etmekle mümkündür. Onarıcı adalet (restorative justice) bir seçenek değil; çocuğun yüksek yararını merkeze alan, mağdurun zararını onaran ve toplumsal barışı tesis eden stratejik bir zorunluluktur.
Çocuk adalet sistemi, yetişkin ceza sisteminin bir alt dalı olmaktan kurtarılmalı ve tamamen “çocuğa özgü” bir yapıya kavuşturulmalıdır. Hukuki süreçler fiile değil, çocuğun esenliğine odaklanmalıdır. Adalet sistemi, çocuğu koruma iddiasıyla yola çıkıp çoğu zaman onu sistemin dışına iten mekanik bir öğütücüye dönüşebilmektedir.
- Etiketleme ve “Unutulma Hakkı” İhlali:5 yaşında kekemelik tanısı alan bir çocuğun 25 yaşında pilotluk hayalinin engellenmesi gibi adli ve tıbbi veriler çocuk aleyhine kalıcı bir bariyer oluşturmamalıdır. Çocuk adaletinde “Unutulma Hakkı” (Right to be Forgotten) mutlak bir ilke olarak korunmalıdır.
- Sistemik Mekanikleşme:Sosyal İnceleme Raporlarının (SİR) uygulamada çoğu zaman kurumsal iş yükü nedeniyle duruşmaya çok kısa bir süre kala hazırlanmak zorunda kaldığı; bu durumun, raporların çocuğun bireysel özelliklerini, psikososyal çevresini ve ihtiyaçlarını derinlikli biçimde ortaya koymasını güçleştirmekte ve süreci bir formaliteye indirgemektedir. Bu çerçevede, Sosyal İnceleme Raporlarının yargılamanın daha erken aşamalarında, çocuğu bütüncül biçimde tanımaya olanak verecek süre ve koşullar sağlanarak hazırlanması, raporların niteliğini ve yargısal karar süreçlerine katkısını artıracak temel bir gereklilik olarak ortaya konulmuştur.
Hâkim ve savcıların dilindeki “çocuk sanık” gibi ifadeler, çocuk dostu adalet bilincinin henüz bürokrasiye nüfuz etmediğini göstermektedir. - Hapis ve Suç Okulu:Cezaevleri, rehabilitasyon merkezi değil, kıdemli suçluların tecrübe aktarımı yaptığı bir “suç kültürü transfer merkezi” işlevi görmektedir. Bu durum sistemin onarıcı potansiyelini yok etmektedir.
- Güvenlik Tedbirlerinin Uygulanmasında İnfaz Rejimi Benzerliği: Çocuk Koruma Kanunu kapsamında koruyucu ve destekleyici nitelikte öngörülen güvenlik tedbirlerinin, uygulamada özellikle kapalı kurumlarda yetişkinlere özgü kapalı infaz rejimine benzer bir yapı içinde hayata geçirildiği görülmektedir. Fiziksel kapatma, sıkı disiplin uygulamaları ve güvenlik öncelikli kurumsal işleyiş, tedbirin koruyucu amacını geri plana iterek çocukları fiilen cezalandırıcı bir ortamla karşı karşıya bırakabilmektedir. Bu yaklaşım, çocuğa özgü adalet anlayışıyla bağdaşmadığı gibi, güvenlik tedbirlerini onarıcı bir destek mekanizması olmaktan uzaklaştırarak çocukların erken yaşta ceza infaz sistemine benzer bir kurumsal deneyim yaşamalarına yol açan yapısal bir soruna işaret etmektedir.
KURUMSAL YAPILANMA: Liyakat Esaslı Personel ve Uzmanlaşma
Çocuk adaletindeki “mekanikleşme” ve “soğuk sistem” sorunu, ancak uzmanlaşmış insan kaynağı ile aşılabilir. Mevcut yapıda çocuk hâkimi veya savcısı olmanın özel bir kriteri bulunmaması büyük bir stratejik zafiyettir.
- Hâkim ve Savcı Profili: Atanacak çocuk hakimleri uluslararası standartlara uygun eğitimleri almış olmalı; çocuk hakları, çocuğun katılımı gibi unsurları içselleştirmiş ve pedagojik formasyona sahip olmalı. Alanda uzmanlaşma sağlanacak şekilde atamaların yapılması önemli. Bu kadrolara tercihen evli, çocuklu ve çocuk psikolojisi alanında derinlikli eğitim almış kişiler atanmalıdır. Hâkim, karşısındakinin “çocuk sanık” değil, “suça sürüklenen çocuk” olduğunun farkındalığında olmalıdır.
- Pedagog Yokluğu ve Çocuk Gelişimciler: 1980’den bu yana resmi “Pedagog” unvanının eksikliği büyük bir boşluk yaratmıştır. Halihazırda hastane oyun odalarında kısıtlı alanda çalışan “Çocuk Gelişimciler,” çocuk adalet sisteminin “altın insan kaynağı” olarak sisteme entegre edilmelidir. Ancak bu uzmanlık için sadece lisans eğitimi yeterli görülmemeli; “Adli Çocuk Uzmanlığı” için Yüksek Lisans şartı getirilmelidir.
Uzman personelin en kritik operasyonel çıktısı olan sosyal inceleme raporlarının kalitesi, yargılamanın isabet oranını belirleyecektir. Yasal metinlerin başarısı, bu süreci yönetecek personelin niteliğine ve uzmanlaşmış kariyer hatlarına bağlıdır.
OPERASYONEL VERİMLİLİK:
Sosyal İnceleme Raporları (SİR) ve Kurumlar Arası İş Birliği
Sosyal İnceleme Raporları (SİR), matbu bir form olmaktan çıkarılmalı ve yargılamanın temel taşı haline getirilmelidir.
- SİR Standartları ve Derinlik: Uzmanlar çocukla sadece adliyede değil, ev incelemesi yaparak derinlemesine görüşmeli; “anlatımları tutarlıdır” gibi mekanik ibareler ya da yönlendirici sorular yerine açık uçlu sorularla çocuğun hikayesini yansıtan raporlar hazırlamalıdır.
- Bütüncül Vaka Takibi: Çocuğun kollukla ilk temasından infaz sonrasına kadar tek bir uzmanın refakat ettiği, çocuğun hikayesini her aşamada yeniden anlatmak zorunda kalmadığı bir “Vaka Takip Modeli” kurulmalıdır.
- Ulusal Risk Haritalama ve Veri Entegrasyonu: Adalet, Aile, Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlıkları arasında yürütülen “Risk Haritalama” çalışması tüm ülkeye yayılmalıdır. Okula gidilmeyen her bir yılın suç riskini 2-3 kat artırdığı gerçeğinden hareketle, devamsızlık verileri anında sosyal hizmet müdahalesine dönüşmelidir.
Kurumlar arası veri entegrasyonu ile risk altındaki çocuklar “sorun çıkmadan” tespit edilmeli; “Mobil Okul Timleri” ve “Çocuklar Güvende” projeleri ülkenin kılcal damarlarına kadar yayılmalıdır. - Dijital Düzenleme: Medya dilindeki suç romantizmine ve suçun özendirilmesine yasal yaptırımlar getirilmeli, sosyal medyada çocukları hedef alan algoritmalara devlet müdahalesi sağlanmalıdır.
CEZA SONRASI SÜREÇLER: Eğitim Evleri ve Onarıcı İnfaz
İnfaz süreci, toplumu çocuktan korumak değil, çocuğu topluma yeniden kazandırmak süreci olarak kurgulanmalıdır. Bir mahkûmun ifadesiyle: “Cezaevi bir okuldur; eğer bir suç öğrenmek istersen sana onu öğretirler.“ Bu kısır döngü ancak “Onarıcı İnfaz” ile kırılabilir.
- Suçun Öğrenilmesi: Operasyonel süreçlerin son halkası olan ceza infaz kurumları birer “suç okulu” olmaktan çıkarılmalıdır.
- Eğitim Evleri: Bu kurumlar “otel” algısından kurtarılmalı; firar ve denetim sorunları çözülerek gerçek mesleki beceri kazandıran rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülmelidir.
- Etiketleme ile Mücadele: Çocuğun çocukluk döneminde aldığı ruhsal tanılar veya adli sicil kayıtları, yetişkinlikteki mesleki hedefleri için ömür boyu engel teşkil etmemelidir.
- Ailenin Rolü: Çocuğun rehabilitasyon sürecinde ailenin aktif katılımı, onarıcı infazın başarısı açısından kritik öneme sahiptir. İngiltere’de uygulandığı gibi, aileler hem takip hem de onarım süreçlerine dahil edilmelidir. Devlet, aileye bu konuda doğrudan bir sorumluluk yüklemeli ve rehberlik sağlamalıdır. Böylece çocuk, topluma yeniden kazandırılırken, aile de sürecin bir parçası olarak destekleyici rol üstlenir ve sorumluluk paylaşımı sağlanır.
SUÇLA MÜCADELEDE ÖNLEYİCİ TEDBİR ÖNERİLERİ
- Yapısal Sorunlara Yönelik Önleyici Sosyal Politikalar: Sağlıklı çocuk gelişimi için, cezalandırıcı yaklaşımlar yerine koruyucu ve önleyici sosyal politikalara öncelik verilmelidir. Yoksulluk, aile parçalanması, göç, kontrolsüz kentleşme, eğitimden kopuş ve dijital maruziyet gibi çocukları suça sürükleyen yapısal risk alanları bütüncül biçimde ele alınmalı; bu alanlarda uzun vadeli ve kararlı önleyici stratejiler geliştirilmelidir.
- Aile ve Çocuk Eğitim Programlarının Yaygınlaştırılması: Başarısı bilimsel olarak kanıtlanmış anne-baba okulları, erken çocukluk gelişim programları ve pozitif ebeveynlik eğitimleri, ulusal çocuk politikalarının temel bileşeni hâline getirilmelidir. Özellikle 0–6 yaş döneminde ailelere bağlanma, duygu düzenleme, şiddetsiz iletişim ve sınır koyma becerileri kazandırmaya yönelik sistematik eğitimler sunulmalıdır.
- Yerel Hizmet Ağlarının Güçlendirilmesi: Yerel yönetimler bünyesinde, riskli grupların yoğunlaştığı bölgelerde muhtarlıklar, okul yönetimleri, rehber öğretmenler, aile hekimleri, imamlar ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla mahalle temelli erken uyarı, izleme ve yönlendirme ağları oluşturulmalıdır. Bu ağlar aracılığıyla elde edilen veriler düzenli olarak analiz edilmeli ve sosyal hizmet müdahalelerine hızla dönüştürülmelidir.
- Okul Temelli Önleyici Mekanizmaların Geliştirilmesi: Okullar, yalnızca akademik başarı üreten kurumlar olarak değil, çocukların psikososyal gelişimlerini izleyen erken risk tespit merkezleri olarak yapılandırılmalıdır. Rehberlik servisleri güçlendirilmeli; devamsızlık, davranış sorunları ve akademik başarısızlık gibi göstergeler erken uyarı sinyali olarak kabul edilerek zamanında müdahale edilmelidir.
- Dijital Alan ve Medya Düzenlemelerinin Güçlendirilmesi: Sosyal medya, dijital oyunlar ve çevrim içi içerikler, çocuklar açısından yüksek risk alanları hâline gelmiştir. Bu nedenle yaş doğrulama sistemleri etkinleştirilmeli, şiddet ve suç içeriklerine erişim kısıtlanmalı, çocukları hedef alan algoritmik yönlendirmeler yasal ve teknik düzenlemelerle denetim altına alınmalıdır.
- Erken Uyarı ve Risk Haritalama Sistemlerinin Kurulması: Adalet, Aile ve Sosyal Hizmetler, Millî Eğitim ve İçişleri Bakanlıkları arasında entegre edilmiş ulusal risk haritaları oluşturulmalı; okul devamsızlığı, aile içi şiddet kayıtları, sosyal yardım başvuruları ve kolluk temasları birlikte analiz edilerek risk altındaki çocuklar erken aşamada tespit edilmelidir.
- Çocuk ve Gençlere Yönelik Koruyucu Sosyal Alanların Yaygınlaştırılması: Spor, sanat, kültür ve mesleki yönelim merkezleri yaygınlaştırılarak çocukların güvenli sosyal alanlara erişimi artırılmalıdır. Mahalle temelli spor merkezleri, gençlik atölyeleri, sanat ve beceri kursları ile mesleki yönlendirme programları, suçtan korunmada temel önleyici araçlar olarak yapılandırılmalıdır.
STRATEJİK ÇÖZÜM VE POLİTİKA ÖNERİLERİ
Toplum vicdanını rahatlatırken çocuğun geleceğini feda etmeyen “Onarıcı Adalet” modeli öncelenmelidir. Daha fazla ceza değil, daha fazla adalet ve şefkat” vizyonu, sistemin ana ekseni olmalıdır. Çocuğu cezalandırmak anlık bir kamu vicdanı rahatlaması sağlasa da uzun vadede daha profesyonel suçlular yaratmaktadır. Stratejik hedefimiz, çocuğu suça iten toplumsal “besi yerlerini” kurutmak olmalıdır.
- Ulusal Risk Haritası Çıkarılmalı: Bakanlıklar arası entegre edilmiş “Ulusal Risk Haritası” oluşturulmalı ve veriler önleyici tedbirlere rehberlik etmelidir.
- Çocuk Hakları: Çocuk hakları ve çocuğun katılımı adalet sisteminin temelini oluşturmalı. Sistem içinde çocuğun sesi duyulmalıdır. Çocuk haklarını bir bütün olarak düzenleyen yeni bir mevzuat oluşturulmalıdır.
- Çocuk Merkezli Adalet Sistemi Oluşturulmalı: Çocuklar büyükler için tasarlanmış hukuki süreçlere tabi olmamalı ve o mahkemelerde yargılanmamalı.
- 5395 Sayılı Kanun Gözden Geçirilmelidir: Aile ve çocuk profilindeki değişimler çağdaş uygulamalar, sosyal değişimler ve ihtiyaçlar ışığında çocuk koruma kanunu gözden geçirilmeli.
- Diversiyon (Yönlendirme): Ağır cezalık suçlar dışındaki vakalarda tutuklama, çocuk üzerinde kalıcı bir “suçlu kimliği” oluşturmaktadır. UNICEF destekli “Yön Projesi” kapsamında, hafif suçlarda çocuğun adli makamları hiç görmeden sosyal hizmetlere yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Hollanda ve Danimarka örneklerinde görülen %40’lık suç azaltma başarısı, sistemin ana hedefi olmalıdır.
- Diversiyon Uygulamaları yaygınlaştırılmalı: “Yön Projesi” kapsamında tüm ağırceza merkezlerinde “Diversiyon Pilot Uygulamaları” başlatılmalıdır.
- Şartlı Yetişkinlik ve Yaş Sınırı Düzenlemesi: Cezai sorumluluk yaşı BM standartları doğrultusunda 14’e yükseltilmeli. Ayrıca, bağımsız yaşam becerilerinin geç kazanıldığını tespit eden nörobiyolojik verilerle uyumlu olan 18-21 yaş arası “şartlı yetişkinlik” modeli uygulanmalı, böylece bu yaş grubu yetişkin cezaevlerinin risklerinden korunmalıdır. 12-15 ve 15-18 yaş arası akranlar arasındaki rızaya dayalı eylemler tamamen “şikayete bağlı” hale getirilmelidir.
- Sosyal İnceleme Raporları: Raporların şablonlar üzerinden hazırlanmasının önüne geçilmeli ve standartları revize edilmeli. Her rapor çocuğa özel olmalı ve sonraki süreci belirleyecek yol haritası sunmalıdır.
- Uzman Personel: Çocuk adaletinde görev yapacak uzman personel için “Yüksek Lisans/Uzmanlık” şartı zorunlu kılınmalı ve tüm çocuk eğitim evleri tam donanımlı mesleki rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülmelidir.
- Hafif Suçlarda “Yargılama Dışı Çözüm”: Hafif suçlarda tutuklama yasağı getirilmeli, çocukların yargılama süresince devlete ait ihtisaslaşmış yurtlarda muhafazası sağlanmalıdır. (Diversiyon) teknikleri, çocuk adaletinin ana arterine yerleştirilerek yargısal travma minimize edilmelidir.
- Onarıcı Adalet: Cezai yaptırımlarda hapis yerine, çocuğun hatasını telafi edeceği ve mağdurun zararını gidereceği “Onarıcı Modeller” liyakatli uzmanlar eşliğinde hayata geçirilmelidir.
- Ağır Suçlarda; Toplum vicdanını yaralayan; kasten öldürme, cinsel suçlar ve uyuşturucu ticareti gibi ağır suçlarda “şartlı tahliye” (conditional release) imkanı kısıtlanmalıdır.
- Tedbir Kararları Etki Analizi: Verilen tedbir kararlarının çocukların topluma kazandırılmasında ne ölçüde başarılı olduğu, çocukları mükerrer suçlardan ne ölçüde koruduğunun ölçülmesi sistemin başarı ya da başarısızlığını gözler önüne serecektir. Buna uygun yeni düzenlemelerin yapılmasını da mümkün kılacaktır. Bu doğrultuda alınan tedbir kararlarının etkinliği ölçülmeli ve sonuçları paylaşılmalıdır.
- Sivil Toplumun Rolü: Onarıcı infaz ve rehabilitasyon süreçlerinde sivil toplum kuruluşları, devletin yetkilendirmesiyle çocukların takip ve denetim süreçlerini yürütebilme imkânı oluşturulmalıdır. İspanya ve Kanada modellerinde, denetimli serbestlik ve benzeri takip yükümlülükleri, devlet tarafından yetkilendirilmiş sivil toplum kuruluşlarına devredilmekte ve bu kuruluşlar tarafından düzenlenen raporlar hâkime bağlayıcı belge olarak sunulmaktadır. Bu sayede çocukların eğitim, psikolojik destek ve topluma yeniden entegrasyonu süreci hem etkin şekilde izlenir hem de rehabilitasyon yükü devlet ve toplum arasında paylaşılmış olur.
SONUÇ
Bu rapor; koruyucu mekanizmaların dışında kalmış, devletin zamanında ulaşamadığı çocukların maruz kaldığı ihmal ve istismarın yol açtığı çok boyutlu sonuçlara dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Temel hedef, bu çocukların yaşam kalitesini artıracak önleyici ve onarıcı politikalara ışık tutmak; aynı zamanda toplumun geleceğini tehdit eden risk alanlarını erken aşamada bertaraf etmektir.
Raporun vardığı temel sonuç şudur: İyileştirilmesi gereken yalnızca çocuk değil; çocuğu kuşatan aile yapıları, sosyal çevre ve kurumsal sistemlerin tamamıdır. Çocuğu suça sürükleyen etkenlerin parçalı biçimde ele alınması yeterli değildir. Bu unsurların birlikte değerlendirilmesi, “bir bebekten bir katil yaratan karanlıkla” etkili biçimde mücadele edebilmenin ön koşuludur.
Suça sürüklenme, bireysel bir tercih değil; çocuğun etrafındaki koruyucu ve destekleyici sistemlerin zayıflamasının kaçınılmaz sonucudur. Bu nedenle çözüm, cezaların artırılmasında değil; maliyet-etkin, kurumlar arası koordinasyonu güçlü ve erken müdahaleye dayalı bir koruyucu sistemin inşasındadır.
Bu çerçevede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı başta olmak üzere ilgili tüm kurumları; çocuklarımızı bir “kayıp kuşak” riskinden koruyacak, hak temelli ve sürdürülebilir bir dönüşüme öncülük etmeye davet ediyoruz.
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği



