Zeyrek ve Edirnekapı Gezisi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
15 Mayıs 2012

 

Bir şehri tanımak için sokaklarında yürümek gerek derler. İstanbul’da yaşıyorsak ve İstanbul’u yaşamak istiyorsak, bilinçli yürümeliyiz diye düşündük. İstanbul’un tarihini, kültürünü bilmek ve hissetmek için yola koyulduk.

Kimi restorasyona uğramış, kimi yıkık dökük ahşap evlerin dar sokaklarından geçerek Zeyrek’e ulaştık. Tüm grup Molla Zeyrek Camiinde buluştuk. Bugün cami olarak kullanılan yapı, yapımı 1136’da tamamlanan, döneminin en büyük manastırlarından biri olan Pantokrator Manastırı’nın kilisesiydi.

İstanbul’un fethinden sonra manastır medreseye, kilisesi de camiye çevrilmiş. Caminin adı, medresenin ilk müderrislerinden Molla Zeyrek Mehmet Efendi’den geliyor.  Bölgeye adını veren Mehmet Efendinin lakabı olan zeyrek; anlayışlı, zeki ve uyanık anlamına gelmekteymiş öğreniyoruz.

Restorasyon yetkililerinden kısa bir slayt sunumu seyrettikten sonra kasklarımızı giyip, İstanbul Vakıflar Müdürlüğü’nden Dr. Olcay Aydemir rehberliğinde biz de sahaya iniyoruz. Halen restorasyonu süren yapının ufak bir kısmı ibadete açık. İnce ince, doktor titizliğinde yürütülen çalışmaya tanık oluyoruz. Tam tabiriyle, iğneyle kuyu kazan “tarih doktorları” nı görüyoruz: İnceleme, izleme, teşhis ve derinlemesine bir tedavi… Gezdiğimiz yapıların tekrardan nefes aldıklarını görüyoruz. Geçmişin yanlışlıklarından kurtulup, kendilerini bulmalarına şahit oluyoruz. Yıllar sonra yeniden gün yüzüne çıkan kubbedeki kalem işlerini hayranlıkla seyrediyoruz.

Arnavut kaldırımlı sokakta Mehmet Emin Tokadi Hz.’nin türbesine doğru ilerlerken, önce, mütevazı bir türbede meftun bulunan İkinci Bâyezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan dönemlerinde şeyhülislamlık yapmış olan Zembilli Ali Efendi’ye selam veriyoruz.
Yağmur bekleyen havanın iyice ısınması bizi biraz bunaltınca, Kasımpaşa Sosyal Tesislerinde yemek molası veriyoruz. Yenen yemek ve üzerine içilen çayların rehavetimizi arttırmasına izin vermeden, öğle namazımızın edası için 2011 yılında restorasyonu tamamlan Mihrimah Sultan Cami’ne gidiyoruz. Cami avlusu etrafındaki medrese odalarının ise restorasyonu halen devam ediyor.
Cami, Kanuni’nin biricik kızı Mihrimah adına yaptırılır. Üsküdar’daki padişah fermanıyla yapılan caminin aksine bu cami, ilk defa padişah fermanı olmaksızın yapılır. İstanbul’un en yüksek tepesi olan, ıssız bir yere yapmayı uygun görür Mimar Sinan. İstanbul’un kapılarından birinin yanına yapar bu kibar camiyi. Mimar Sinan ve Mihrimah Sultanla ilgili rivayet çoktur. Doğrusu-yanlışı tarihte ve belki de bırakılan eserlerde saklı kalmıştır. Ne de olsa, Tanpınar’ın da dediği gibi Mimar Sinan, “susan taşın ve konuşan hacimlerin şairidir.”

Camiye girince yerden kubbeye kadar uzanan rengârenk 161 pencere hemen içine alıyor bizi. Cami, adına yaraşır güzellikte: Asil, ışıl ışıl, aydınlık ve huzur dolu… Ekstra bir makyaja gerek duymayacak kadar duru ve güzel. Mimar Sinan’ın diğer eserlerinden farklı: İçine değil belki ama ruhuna kadın eli değmiş gibi…
Bir kenarda namaza duruyoruz önce. Sonra, yapana, yaptırana dua ediyoruz bu güzelliği yaşarken.

Dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlasa da yolumuza devam ediyoruz ve son durağımız olan Kariye Müzesine yollanıyoruz.  Kariye’nin girişinde binden fazla hadis rivayet etmiş bir sahabe makamı karşılıyor bizi: Ebu Said El-Hudri. Rivayetlerden birine göre İstanbul’un fethine katılmış ve burada şehit düşmüş.
Kariye müzesi, 534 yılında Justinianus döneminde yapılmış. 1511 yılında, fetihten sonra, camiye tevdi edilmiştir. Türkiye’deki eski kiliseler arasında, içinde en fazla mozaiğe sahip olan kilise. Dışarıdan düz tuğla duvarlarıyla sade görülen yapı, içerideki mozaiklerle gayet süslü. Hz İsa’nın hayatını, kıyameti ve bazı azizleri tasvir eden mozaik ve resimlerin bazıları bütünlüğünü koruyabilmiş.
 Hava biraz açıyor. Son olarak Edirnekapı ve Eğrikapı arasında, surların yanında bulunan Tekfur Sarayı’na yürüyoruz. Sarayın ne zaman ve kim tarafından yapıldığı tam olarak bilinemiyor. Bizans’tan günümüze ulaşabilen yegâne saray olması ve Bizans’ın sivil mimari tarzını yansıtması nedeniyle dünya sanat tarihi açısından da oldukça önemli bir yere sahip. Halen sanat tarihi kazılarının devam ettiği yapı, tarihte, hayvanat bahçesi, seramik ve şişe – cam imalathanesi olarak ta kullanılmış.
“Mahallelerinde yüzlerce yıllık tekfur sarayı olanlar, tekfura komşu olanlar var bu şehirde ”diye düşünüp tebessüm ediyoruz. Biraz yorgun, çokça mutlu gezimizi bitirip; İstanbul trafiğinde buluyoruz kendimizi. {jcomments on}
Hazırlayan: Habibe Göksal
Önceki Yazı

ABD’li Öğrenciler Derneğimizi Ziyaret Etti

Sonraki Yazı

Wise Temsilcisi Daisy Khan Hazar’daydı

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir