Hindistan ! Notlar

Hazırlayan: 1 Yorum Paylaş:

 

DUA EDEN ÜLKE; HİNDİSTAN
Hindistan bir din devleti olarak kategorize edilebilir. Çünkü ülkenin her yanı değişik inançların büyük-küçük tapınakları ile dolu ve bu ibadethanelerde günün değişik saatlerinde, biri bitince diğerinde başlayan, sürekli bir dua hali var. O bakımdan tanrı ile ilişiği kesilmiş gibi duran Avrupa ülkelerine nazaran bu dua eden toplumun insana iyi gelen bir tarafı var. Hindistan’da farklı inanç gruplarının ayin ve dualarını günün değişik saatlerinde görmek mümkün. Güneş doğmadan önce Müslümanların ezan sesi ile başlıyor, (sabah ezanı ile uyandığımız iki şehir oldu Hindistan’da. Tabii bu ezanlar bizim ezanlarımızla aynıydı, ancak öte yandan farklıydı da; şöyle ki pek makamlı değillerdi…)  güneş doğar doğmaz bu sefer Hindular ve Budistlerin sabah duaları, değişik tapınaklardan gelen ilahilerin sesleri ile devam ediyor.  Evlerin, otellerin girişinde, kapılarda, bereket getirmesi için otobüslerin şoför koltuğuna yakın yerlerdeki tanrı heykelleri, resimleri ve simgeleri ile; ve inancına uygun kıyafetler giymiş değişik inanç sahipleri ile bir çok dinin tezahürlerinin rahatça sergilenebildiği Hindistan tam bir din devleti.
Hindistan’da dört önemli dini inanış var; bunlar Hinduizm, Sihizm, Jainizm ve Budism. Halkın %80’e varan önemli bir kısmı Hinduizm olarak adlandırılan bir inanışa sahip. Hinduizm MÖ 1500’lü yıllarda kutsal vedaların yazıya geçirilmesi ile başlatılıyor, ancak bu tarihten daha öncesinde de var olduğu söylenen, en az 3500 yıllık çok eski bir din. Grupta Hinduizm’in içindeki bazı işaretlerden bunun bir zamanlar belki de çok eski bir “hak dinin” kalıntıları olup olmadığını tartışılıyor. Aslında Hinduizm birbirinden farklılaşmış birçok inanışı altında birleştiren şemsiye bir terim. Her ne kadar Hindular “bizi yanlış anlıyorlar, aslında biz de tek bir tanrıya inanıyoruz, tanrılarımızın çokluğu sizi yanıltmasın” dese de bize oldukça şaşırtıcı gelen oldukça çok tanrılı bir din! Yüzyıllar içinde inanılan tanrıların sayısının arttığı, günümüzde milyonlarca ( ! )  tanrı figür olduğu söyleniyor. Bir çeşit “atalar dini” yani atalarına tapan versiyonları ile artık takibi mümkün olmayan bir çeşitliliğe ulaşmış durumda.  Bu yüzden belli ailelerin mirasçıları kendi köylerinde neredeyse kutsal bir kişi mertebesinde önünde secdeye kapanılan figürler olarak anlatılıyor.
 
Hinduizm başlığı altında duran inanışlarda başlıca üç tane tanrı var. Shiva uğur getiren, yıkıp yeniden yaratan, yıkıcı ve kainatı transforme edici olan tanrı. Resimlerde alnında bulunan üçüncü bir göz ile tasvir edilen Shiva, kozmik dansçı olarak da biliniyor. Hindu felsefesinde, üçüncü göz iç âlemlere ve daha yüksek bilinç ya da aydınlanma alanlarına giden yolu simgeliyor. Shiva’dan başka Hindu dinindeki diğer iki önemli tanrıdan birisi,  Brahma, ana tanrı, ilk yaratıcı tanrıdır ve diğeri; Vishnu,  korumakla sorumlu koruyucu tanrıdır.  Hindistan’da bereket getirmesi için Ganesh (fil kafası ile reenkarne olmuş halini) figürlerini halk evlerinin ve arabalarının önüne koyuyorlar.
Öte yandan Hintliler herkesin zannettiği gibi ineğe tapmıyorlar ama süt verdiği için dişi olan inek kutsal. Hörgüçlü olan erkek danalar ise kutsal değil, doğunca hadım ediliyorlar.  Kutsallığın bir başka açıklaması ise, Hindu dinindeki erkek tanrılardan biri ile evlenen bir kadın tanrı, çeyiz olarak yanında inek getirmiş. “Hindistan ! İnanılmaz” adlı bölümde belirttiğimiz gibi, Hindular, sütünden istifade ettikleri, yıllarca birlikte yaşadıkları artık ailenin bir ferdi gibi değerlendirdikleri inekleri asla kesmiyorlar. Ancak bir ineğin kendi evlerinde ölmesini inançları gereği uğursuzluk saydıklarından, inekler yaşlanınca veya hastalanınca (aksi halde eğer inek evde ölürse, ev sahibinin hacı olması gerekiyor) onları sokağa bırakıyorlar ve bu yaşlı inekleri şehir halkı besliyor.
Hindistan’daki eğitim kurumlarında sık rastlanan figürlerden biri bizde Yahudi yıldızı olarak bilinen beş köşeli yıldız. Hindistan’da bu yıldıza çok sık rastlayınca merakımızı celbetti. Öğrendiğimize göre bu yıldız Yahudiliğin simgesi olmadan önceki yüzyıllarda Hz. Davut’a ait bir sembolmüş. İslamiyet’te de “Davut yıldızı” diye geçiyor. Bu yıldız günümüz Hindistan’ında eğitimle ilgili kurumlarda, eğitime dair bir simge olarak sıkça karşımıza çıktı. Bu da bir başka araştırılmaya değer bir konu.
Bir başka tanıdık sembol Nazilerin gamalı haçına benzer ancak ters yönde bir gamalı bir haçtı. Hint kültüründe bu gamalı haç fil başlı tanrıça Ganesha’nın sembolü ve iyi şans anlamına geliyor. Hintliler bu ters yönlü gamalı haça benzer işareti, dinler ilk oluştuğunda dinin ilk kelimesi, medeniyetin doğuşu, başlangıcına ait bir işaret olarak görüyorlar.
Hindistan’da dini sebeplerden oluşmuş bir çiçek kültürü var. Bu, o derece bir ihtiyaç ki, sabahın erken saatlerinde kahvaltılık yiyecek, çay gibi şeyler satan seyyar satıcılar arasında bile çiçek satıcıları da var. Bizler kendi kültürümüzde çiçeği başka şeylerle ilişkilendirdiğimiz için dini amaçlarla çiçeğin bu kadar yaygın satışı bize biraz şaşırtıcı geldi.
Hindular Budistleri kendilerinin bir kolu, Buda’yı da Hindu bir tanrının bir re-enkarnasyonu olarak görüyorlar. Bu şekilde bu iki din arasında bir çatışma kalmamış oluyor. Bu yorum Jainizm ve Sihizm için de geçerli. Yani bir takım etnik ve spritüel yorumlarla bu üç inanç arasında sulh ilan edilmiş durumda. Ama diğer inançlar açısından örneğin Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Yahudilik açısından durum daha farklı.
İNSANLAR

Seyyar satıcılar dışında insan sevgimizi azaltan bir şey olmadı. Bilakis bize göre insanlarıydı bu ülkeyi güzel yapan, sadece sarayları, tapınakları değil. Ülkedeki mimari stiller, saraylar, binalar, ülkenin insanlarını ve onların düşüncelerini temsil ediyor diye düşündük. Bu tapınaklar, bu yapılar, işte bu düşüncelerin mimaride tecessüm etmiş hali gibiydi.
Öte yandan bu eserleri ortaya çıkaran düşüncelerin insanların beden duruşlarına da etki ettiğini gördük. Farklı inançtan insanların beden duruşları da farklıydı. Konuşmaları, el-kol hareketleri, teslim oluşları…
Bu kendisi renkli, kıyafeti renkli insan topluluğunu hem merak hem de hayranlıkla izledik. Sadece kadınların değil erkeklerin kıyafetleri de bizi adeta büyüledi. Batılı kıyafetlerin tek düzeliği ve sıradanlığı daha çok gözümüze batar oldu, Batılı modanın bir virüs gibi her yeri işgal edişi, insanı atomize edip tekdüze kılan benzerliği yanında bu ülkedeki çeşitlilik, renklilik bizleri büyüledi.
Hindistan’da insanlar genel anlamda, ‘dokunulmayanlar’ ve diğerleri, şeklinde iki büyük kategoride toplanabilir. Bu gruplar mekan olarak da yerleşim yeri olarak da birbirinden ayrı semtlerde ve yerlerde yoğunlaşmışlar. Ziyaretimizin kısalığından ev gibi özel alanlarda pek bulunma imkanımız olmadığı için sokakta bu iki grubu kendi semtinde, kendi mekanında uzaktan seçebildik.  Temiz ve geniş caddeler, parklar ve bu parklarda milli sporları kriket oynayan gençler ve onları izleyen aileleri bir yanda…. Ekmeğinin peşinde sokaklarda, köşe başlarında, meydanlarda gelip-geçici işler arayan, bekleşen, dilenen yığınlar diğer yanda…
Ülkede her ne kadar “modern yaşam değiştiriyor” dense de kast sistemi halen yaşamı oldukça belirleyen bir sistem.  Her kastın kendi gelenekleri var. Evlenecek çiftler ancak kendi kastından birisiyle evlenebiliyor. Üstelik bir üst kastan evlenerek üst kasta çıkma imkanı yok, o durumda üst kastın, kastı düşüyor! Böyle evlilik yapanlar toplumdan aforoz ediliyor.  Modernleşmenin bir sonucu olarak, çalışma hayatında kimin hangi kasttan olduğunu ayırt etmenin eskiye göre nispeten zorlaştığı söylendi. Ama bize göre bu dört kasta ait eskiden beri devam ede gelen işaretler, biçim değiştirmiş olsa bile çeşitli şekillerde günümüzde de devam ediyor olmalıydı. Ancak biz bu işaretleri çözemeyecek kadar ülkenin yabancısıydık. Ancak eskiden de günümüzde de kadın kıyafetlerinin detayları üzerinden yürüyen bir ayrışma olduğunu fark edebildik. Kadınların tercih ettiği farklı sariler ve sarilerin içine giyilen farklı büstiyerler ve baş örtüleri ve örtme biçimleri ile bu çok etnisiteli, çok dilli ve çok kastlı toplumda kendini ifade ve bir işaretleşme mevcut.
1947’deki İngilizlerden bağımsızlık ilanından itibaren alınan bazı yasal önlemler sonucu kastlar arası hiyerarşi yumuşasa da günümüzde de sürüyor. Örneğin “Dokunulmazlar” grubuna, siyasi olarak Parlamento’da  %15 gibi bir kota verilmesine rağmen ekonomik durumları halen kötü. Bu gibi yasal önlemlerden en çok yararlanan grup işçi kastı olmuş.  Özel şirketlerde belli bir yüzdede işçi kastı mensubunu çalıştırmayı mecburi kılan zorunlu kota uygulaması yasalaşmış ve bu yasal zorunluluk sonucunda işçi kastının ekonomik durumu eskiye nazaran iyileşmiş.
Rajput-asker- kastına mensup bulunan rehberimiz Nagender, kendi gibi bir raja kızı ile evli olduğunu anlattı. Buna göre evlenecek oğlan, en yüksek çeyizi getiren kız ile evleniyor. Çünkü Hindistan’da  anne-baba ölünce kalan miras erkek çocuklar arasında bölüştürülüp kız çocuklarına mirastan pay verilmiyor, kızın mirası kız evlenirken damada veriliyor. Evlilikler görücü usulüyle oluyor. Bize oldukça enteresan gelen damat adaylarının kastlarını da belirten gazete ilanı veriyor olmaları! Bu ilanlara cevap veren kızlar, her iki ailenin şartları kabulünden sonra evlenebiliyor ve çeyizleri ile birlikte oğlan evine geliyorlar. Eğer kızın çeyizi beğenilmez ise düğün sonrasında “kezzap dökmeye” varan “kazalarla” gelin cezalandırılabiliyor. Ayrıca ten rengi de bu ülkede önemli. Öyle ki Hintlileri hedefleyen deri beyazlatma kremleri Batı ülkelerinde “kişisel bakım” sektörünün önemli kalemleri arasında. Kapitalist sistemde reklamcılığın yaptığı şey şu: Bir yandan güneş yüzü görmeyen ülkelerdeki insanların,  “bronzlaştırıcı krem” kullanmamaları halinde kendilerini kötü hissetmelerini sağlamak,  öte yandan bol güneş gören ülkelerin insanlarının koyu renkli ciltlerinden dolayı kendilerini kötü hissetmelerini sağlamak!
Bütün bunlara, yani ülkedeki bu kadar inanç ve etnik çeşitliliğe rağmen,  örneğin bir Müslüman’ı bir Hindu’dan ayırt etmek kolayca mümkün değil gibi. Hindistan’daki çeşitli inançlarda görülen ibadet öncesi suyla temizlenme gibi benzerliklere benzer başka benzerlikler de var olmalı. Yani Hintliler hem birbirlerinden etnik ve inanç anlamında çok farklılar ama aynı zamanda aynılar! Bütün bu farklı grupların hepsinin üstüne sanki bir Hindu şalı örtülmüş, sanki ülkenin kendine özgü kırmızı toprağının tozu esmiş ve herkese aynı rengi vermiş gibi!
HAYVANLAR!
Hindistan’da yalnızca kırsal kesimde değil şehirlerde de birçok hayvan insanlarla beraber yaşıyor! Şehirlerde mesela yol ortasında, bizim şehirlerimizdeki kedi-köpek kadar sıklıkla gördüğümüz bu hayvanlar şunlar: Başta inekler ve mandalar olmak üzere, köpekler, atlar, maymunlar,  sincaplar, filler, develer, kuşlar, papağanlar, tavus kuşları, yarasalar ve hatta yılan oynatıcılarının yılanlarını da katarsak bütün bu hayvanlar şehrin içinde insanların yaşadığı yerlerde bulunuyorlar, insanlarla beraber şehirleri, mekânları paylaşıyorlar! Bir tek ortalıkta hiç kedi görünmüyor; çünkü kedilerin uğursuzluğuna inanıyorlarmış!
RENKLER!
 “Hindistan’ın rengi ne?” diye bir soru sorulsa buna cevap herhalde turuncu olurdu. Çünkü dini sebeplerle ve kültürel olarak belli okazyonlarda turuncu renkli çiçeklerle, muhataba teşekkür ediliyor ve bir hürmet ve saygı ifadesi olarak bu çiçekler örneğin bir kolye şeklinde sunuluyor. Dini ayinlerde de oldukça yoğun bir çiçek kullanımı var.
Tüm gezi boyunca rengarenk sarileri içindeki Hindu kadınları biz Türk kadınlarını hem şaşırttı hem de özendirdi. Öte yandan bu rengarenk elbise seçimlerinin arka planında Hindu inançları olduğunu bilmiyorduk. Farklı Hindu gruplara ait kültürlerin taşıyıcısı durumunda olan bu Hindu kadınların muhteşem renklerdeki elbiseleri, sürekli koyu renkler tercih etmek suretiyle toplumdan saygı talep ettiğimizi yüzümüze vuruyormuş gibi geldi ve biz “Batılı” kadınları utandırdı. Bu utancımızın içinde onların kendi milli kıyafetlerinden utanmayışlarını fark edişimiz de vardı. Bu kıyafetlerle “kadınlar daha bir kadın gibi” geldi bize. Hint erkek kıyafetlerine bakıldığında, Batılı erkek kıyafetlerine  önemli oranda  bir geçiş var halbuki kadın kıyafetleri büyük oranda yerel kıyafetlerdi ve bu durum onların kendi “özlerine” (utanmadan)sahip çıkışlarının bir ifadesi gibiydi.
Erkek elbiselerinde de bilhassa türbanların renk ve formlarından belki de bizim bilmediğimiz dünya kadar işaretleşmenin yaşandığı bir ülke Hindistan ama biz bunun farkına varamayacak kadar Hindistan cahiliydik ! Bu arada alına sürülen kırmızı işaretin anlamını da öğrendik: her ne kadar  bize ”şu anda artık bir süslenme halini aldı” deseler de iki kaşın arasına kırmızı boya sürülmesi, o kişinin sabah duasını yapmış olduğuna işaretmiş. Öte yandan Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelerde örtülü hanımların bir kısmı sadece gözleri açık bir şekilde örtülüydüler ama öte yandan şehrin içinde motosiklet sürüyorlardı!
YİYECEK ve İÇECEKLER
 
Hintliler genellikle vejetaryenler ve eğer et yiyeceklerse de tavuk, balık ve kırmızı et olarak koyun ve keçi yiyorlar. Domuz eti yemiyorlar. Hinduizm sebebiyle dana eti genellikle çok az hatta hiç kullanılmıyor. Bu arada Hintli Müslümanlar Kurban Bayramında dana kesmek gibi bir şeyi, birlikte yaşama edebine (bakınız: çok kültürlülük bölümü) sahip bir halk olarak komşularına saygılarından dolayı tercih etmiyorlarmış. Vejetaryen mutfak dolayısıyla Hint mutfağında bolca sebze ve baklagiller var. Hint mutfağının eyaletler arası çeşitlilik gösterdiği söyleniyor, biz gezdiğimiz Kuzey Hindistan mutfağını tatmış olduk, bölgeler arası mukayese yapacak kadar bir birikimimiz olmadı. Hint mutfağı genelde India kelimesi (tercümesi :baharat) ile müsemma bol baharatlı ve acılı yemekler olarak bilinir, hatta “curry addiction” (köri bağımlılığı) dedikleri bir alışkanlığa yol açtığı söylenir. Gerçekten de bazı yemekler bize oldukça acılı geldi. Sabah kahvaltılarında bile menüde acılı şeyler olabiliyor. Ama gerçekten denemeye değer! Hint mutfağındaki ekmekler de bizim pidelerimize benzeyen şeyler. Yemekler arasında örneğin yeşil mercimek yemeği, “çorba” diye geçiyor, bize yakın geldi. “Tikka masala” yoğurt ve baharat karışımından yapılan bir sos, etlerle uyum sağlıyor ve Hindistan’ın en bilinen etli yemeklerinden biri.  Biryani dedikleri pilavları da lezzetli.
Birkaç sefer Hint çayı tatma şansını elde ettik. Hintliler bu çaydan sık sık içerlermiş. Bu arada anlaşıldı ki İngilizler meşhur sütlü çaylarını Hintlilerden almış. Hintliler bildiğimiz çayın içine kakule, zencefil, tarçın, karanfil, karabiber gibi bir takım baharatlar katarak bu baharatlarla birlikte çayı demliyorlar. Demledikleri bu çayı sıcak süt ve balla karıştırıyorlar. Olağanüstü lezzetli bir içecek oluyor.  Bu arada günümüzde alışkanlık kazandığımız şekliyle çayın  tüketim şekli siyah çay iken; aslında çay yapraklarının kararmadan, taze taze içilmesi gerekiyormuş. Çay yüklü gemilerin Avrupa yolunda uzun seyahatleri sonucunda deniz suyundan nemlenip kararmış çayların zamanla tüketim alışkanlığını değiştirmesi sonucu günümüzde kararmış siyah çay içiyoruz! İlginç bir başka şey de bizlere sunarken, Türkçe’deki gibi “çay” diyerek sunmalarıydı. Yani Hintliler de çaya “çay” diyorlar. Çin’de de çay dendiğini biliyoruz, o coğrafyadaki diğer toplumlar, Araplar ve Ruslar da çay diyorlar, çay kelimesi anlaşılan o ki çay ihracatı ile birlikte değişik kültürlerce benimsenen bir kelime olmuş. Avrupa’daki çeşitli dillerde ise “tea” kelimesinin çeşitli versiyonları kullanılmış. İnternetten edindiğimiz bilgilere göre çünkü aynı kelimeyi Çin’deki binlerce lehçe içinde doğu ve kuzey Çin bölgeleri “cha” diye okurken güney Çin aynı yazıyı “tee” olarak okumakta imiş. Buradan anlaşılıyor ki belki de Avrupalılar deniz yoluyla ulaştıkları Çin’in güneyinden ticaret yaparken bu kelimeyi Güney Çinlilerinin kullandığı haliyle yani “tee” olarak aldılar. Kara yoluyla Çin’le ilişki kuran diğer toplumlar ise (mesela bizler, Araplar ve Ruslar ) Kuzey Çin’lilerinin kullandığı aksan ile “chai” yani çay olarak benimsemişiz.
Bu kadar sözden sonra merak edenler için pratik bir öneri: Doğuş çay markasının “mistik çay” olarak piyasaya sunduğu çayı sütle yapmanız halinde benzer bir tat bulmanız mümkün. Ayrıca Starbucks’larda “chai tea latte” içerek merakınızı giderebilirsiniz. Gerçi aynı tat değil ama benzer bir tat. Daha da meraklılar google’da hint çayı diye arattıkları takdirde çay tariflerine ulaşabilirler.
FİLME GİTTİK!
“Filmi anlamadık” demek doğru olmayacak! Tuhaf bir şekilde Urduca filmi anladık  ve asıl olan Hindistan’ın çılgın sinema seyircisi ile tanışmış olduk. Bollywood kelimesi (Bombay ve Hollywood kelimelerinin birleşiminden oluşan bir kelime) ile anlatılan Hint sineması çok meşhur. Meğer Hint seyircileri de meşhurmuş! Hindistan sinemalarında seyirciler çılgın bir şekilde film izliyorlar. Hint filmlerinde bizim Türk filmlerine benzer bir şekilde iyi ve kötü kahramanlar belli. Bu kahramanlar belli ki önceki filmlerde de benzer rollerde oynamışlar. Hatta benzer senaryolar sık sık çekiliyor olmalı. Hint seyircisi kahramanları tanıyor ve sürekli bir interaksiyon ile onlarla iletişim halinde filmi izliyor  Şöyle ki; iyi adamı ve onun sevdiği kadını ıslıklarla destekliyor, kötü adamları ise yuhalıyorlar. Filmde iyi adam başarı sağladığı zaman salondaki tezahüratı yaşamadan kimse anlayamaz. Bizim son yıllarda iyice azalan sinema sayısı ve koltuk adedimiz de düşünüldüğünde ruhsuzlaştığımız,  sinema ruhumuzun öldüğü söylenebilir! Devasa boyuttaki salon ve kalabalık seyirci kitlesi hepimizi şaşkınlık içinde bıraktı. Benzetmek gerekirse, çocukluğumuzun yazlık sinemalarındaki coşku Hindistan’da fazlasıyla elan yaşıyor. Gittiğimiz filmin başrolünde genç bir adamı canlandıran aktörün 50 yaşında olduğunu öğrenince oldukça şaşırdık. Oyuncunun fanları adamın neredeyse her hareketini ıslıklarla, tezahüratlarla desteklediler.  Daha sonra gittiğimiz tüm şehirlerde de bu filmin afişini gördük. İzlediğimiz filmin içindeki müzikler de kaldığımız otellerimizdeki televizyonlarda video klip olarak dönüyordu.
EKONOMİK UÇURUMLAR
Bir mücevher fuarına ait müthiş mücevherler takmış bir manken resminin devasa afişinin altında evsizlerin yattığı gerçekten “inanılmaz!” bir ülkeden bahsediyoruz. Takıların, süslenmenin, mücevher kullanımının haddi aştığı bir kültür bu. Öte yandan sokakta yaşayan 400 milyon insan var!! “Untouchables” diye adlandırılan “dokunulmazlar” olarak tercüme edilen sınıfın sokaklarda yaşaması hepimiz için çok çarpıcı ve düşündürücüydü. İklimin de müsait olmasıyla bu insanların neredeyse tüm yaşamları sokakta geçiyor, adeta sokakta doğuyor, sokakta büyüyor sokakta evlenip, sokakta doğuruyor ve sokakta ölüyorlar! Ve bu nüfusun sayısı 400 milyon!!!  Onları hep duymuştuk ama gözümüzle görmenin talih (!) ve talihsizliğini yaşıyoruz, bu derece kalabalık olmaları bizi insanlığımızdan utandırdı ve pek çok anlamda düşündürdü.
 
SÜREKLİ TATİL!
Hintliler kendileriyle şöyle dalga geçiyorlar: “Sakin olun, Hindistan’da her şey zaman alır!” Bu ülkede sürekli bir tatil var. Ticaret yapanlar da aynı kanaatte; ne zaman bir ticaret, ihracat-ithalat yapılacak, evrak işlerinde ve bankacılıkta sürekli bir erteleme ve gecikme var.  Çünkü sizin ülkenizde iş günü iken Hindistan’da sık sık tatil gününe rast geliyor. Ülkede bulunan inançların çeşitliliğinin sonuçlarından biri de bu olmuş. Anlaşılan o ki; “inançlara saygılı” bir ülke yönetimi olmak istiyorsanız eğer verimlilikten taviz vermeniz gerekiyor! Hindistan yönetimi ülkedeki tüm inançların kutsal günlerini tatil ilan edilince çok sık tatil günleri oluşmuş. Yani bu durumun “tembeller” kelimesi ile açıklanabilir bir şey olduğu şüpheli. Belki de toplum olarak biz yanlış yapıyoruz! Tabii ki bu durum modernitenin vaz ettiği “verimlilik” anlayışına oldukça uzak bir durum oluşturmuş. Kalkınma vurgusuyla kendi kendimizi çok tatil yapmakla suçlayan bir millet olarak bu da bize şaşırtıcı geliyor. Bir kez daha iç alemimize dönerek kendi “Batılı” tarafımızı görüyor ve çok çalışmanın kutsandığı bir yerden geldiğimizin ayırtına varıyoruz.
TOPLUM YAPISI
Hindistan’da iş ve eş seçimini kastların oluşturduğu bir hiyerarşi belirliyor. Kastları ise zenginlik gibi bir ölçüt belirlemiyor. Kastları belirleyici şey, Hindu inancındaki saflık ilkesi ve evrensel nizam anlamına gelen Dharma öğretisi.  Toplumdaki tüm görevler, haklar ve sorumluluklar bu kast sistemine göre belirleniyor. Hindu toplum yapısı dört ana kast ve kast-dışı paryalar ya da “dokunulmazlar” dan oluşan beş gruptan oluşuyor. Ayrıca her kast “jati” adı verilen, aile ve gruplar şeklinde alt kastlara ayrılıyor. Hint toplumunun en üst tabakasında iki kast var: Brahmanlar ve Kşatriyalar. İnsan vücudunda Brahmanlar baş bölgesine, kşatriyalar ise kollara tekabül ediyor.
Brahmanlar: din adamları. Bunlar kutsal metin ‘vedaların’ bilgisine sahip. Geleneğe göre bunları öğrenmek ve öğretmekle görevliler. Hint yaratıcı tanrısı Brahma’ya inanıyorlar. (Bu tanrı isminin İslam’daki “Rahman” ile benzerliğinden hareketle, Hinduizm acaba Hz. İbrahim’in dininden kalan kalıntılar mıdır şeklinde bir düşünce geldi aklımıza.) Brahmanlar bir nevi kutsal insanlar. En üst, en önemli, en çok saygı gören kast bu… Gezi rehberimiz Nagender bunun “sadece” saygı olduğunu söylüyor. Modern yaşamda başka ne gibi ayrıcalıkları var pek anlamıyoruz. Brahmanlar genellikle beyaz giyiniyorlar. Güneşin doğuşundan hemen sonra ibadetleri var.  Vejetaryenler, alkol ve sigara içmiyorlar. İbadetten önce bir şey yemiyor; yıkanıyor ve daha sonra ibadet ediyorlar.
Kşatriyalar; asker insanlar, üst düzey memurlar. Bunlar toplumu korumakla, önderlik etmekle görevliler. Bu sınıf insan vücudunda kollara tekabül ediyor. Rajastan eyalatindeki ismiyle Rajputlar. Hint mihraceleri genellikle Rajputlardan olurmuş. Hindu dini ilk çıktığında krallar Brahman iken, daha sonraki yüzyıllarda çoğunlukla Rajputlar mihrace olmuşlar. Ekber Şah (ilk Müslüman Moğol Babür şahı) bir Rajput prensesi ile evlenerek bu sayede ülkenin tamamına hükmediyor. Yoksa diğer Rajputlarla sürekli bir çatışma içinde olabilirmiş. Ekber Şah, Müslüman, Hindu ve Hristiyan dinlerini birleştirmeye, dinler-üstü bir din oluşturmaya çalışıyor. İmam Rabbani’nin gayretleri ve Mektubat adıyla bilinen eseri sayesinde bu tahrifat engelleniyor.  Rajputlar Hint filmlerinde palabıyıklı ve küpeli şekilde gözükürmüş.
3. kast; Vaişyalar. Çiftçi, esnaf ve tüccarların kastı. Bu kast insan vücudunda bacaklara tekabül ediyor. 4ncü kast Şhudralar ise işçiler ya da hizmetçi kastıdır. Diğer üst kastlara hizmet ederler. Vücutta ayaklara tekabül eder.
Bunların dışında beşinci bir grup olarak, kast-dışı bir grup, “dalitler” yani “dokunulmazlar” grubu var. Bunların içinde “dokunulabilenler”, berber, terzi, evde hizmetçi olarak iş yapabiliyorlar. Dokunulmazlar ise tuvalet temizliği, kanalizasyon işleri, sokak temizleme, deri işleme, ceset yakma gibi işleri yapabiliyorlar. Bu grubun ekonomik durumlarını düzeltmek amacıyla devlet kamu alanında bu gruba mahsus meslekleri kapsayan bazı işler yaratmış.
İngilizler Hindistan’ı yönetirken Hinduların dinlerine dokunmamış, kast sistemini olduğu gibi bırakmış, çünkü kast sistemi ülke yönetimini oldukça kolaylaştıran uysal bir toplum yapısı oluşturuyor. (örneğin Portekizli misyonerler ise Hinduları para vererek Hristiyan yapmaya çalışmış.) İngilizlerden bağımsızlıklarını 1947’de aldıktan sonra Hindular kast sistemini değiştirmek istiyorlar. Gezi rehberimiz Nagender, bağımsızlık sonrası çıkarılan kanunlara göre “ birisi eğer bir dokunulmayan’a “sen dokunulmayansın” derse kendisini hapiste bulabilir” dedi. Bu kanunlarla bir kural getiriyorlar: buna göre her şirketin çalışanlarının %50’si, 4nci kasttan olmak zorunda. O yüzden 4ncü kastın ekonomik durumu eskiye göre oldukça iyileşmiş. Ancak kast sisteminde belirleyici olan ekonomik durum olmadığı için sistemin çözüldüğünü söylemek pek mümkün değil.
Kast sisteminde kimin hangi kasttan olduğunu insanların isimlerinden anlıyorsunuz. Örneğin birisi ismini değiştirse bile onun kimliğinde onun bir Shudra olduğu yazıyor; çünkü kanun gereği bu sayede iş bulması kolaylaşıyor. Bu grubun ekonomik durumları iyileşmiş ama günümüzde çok zengin de olsa bir Shudra halen gidip bir Rajput kızını alamıyormuş. Çünkü kastlar sosyal hayatı ve meslekleri belirliyor. Bürokratlar günümüzde her kasttan olabiliyormuş, yani devletin bu konuda bir ayrımı yokmuş. Ancak ordu mensupları halen genellikle Rajputlardan oluyormuş. Örneğin Hindistan’da her yerde göreceğiniz sokak berberleri de belli bir kasta ait. Her mesleğin belli bir kasta ait olma durumu yüzünden herkes berber olamıyor. Örneğin babanız Raja (asker sınıfı) ise benim yeteneğim var, gideyim berber olayım diyemiyorsunuz.
Hinduizm ve kastlı toplum yapısı arasında çok sıkı bir ilişki var. Hinduizm’de Hindu olarak dünyaya gelen bir kişi Hindu olarak ölür. Bir kişi Müslüman oldu ise kast sisteminden de çıkar. Artık kast sistemi içinde değerlendirilmez ve dini bayram ve festivallere de davet edilmez! Artık Hindu değildir. Ancak bu durum Budizm ve Jainizim için geçerli değil. Çünkü bu iki dinin kurucuları Hindu asıllı. Jainizm’in kurucusu bir Rajput prensi olan Mahavira. Keza Budizm’in kurucusu bir başka Rajput prensi olan Budha.  Budizm yayılırken Hindu krallardan bir tanesi Budist oluyor ve dünyanın her yerine elçilerini yolluyor. Yani bu kralın imkanlarını seferber etmesi sayesinde Budizm evrenselleşiyor. Jainizm ise böyle bir kraldan mahrum olduğu için nispeten yerel bir din olarak kalıyor. Dolayısıyla Hindular, Budizm ve Jainizm’i bu etnik bağdan dolayı kendilerinden görüp, Hindu geleneğinin farklı bir versiyonu olarak değerlendirerek bir tehdit olmaktan çıkarmış vaziyetteler.  Aynı şey Sihizm için de geçerli. Ama diğer dinler için durum farklı.
MEZARLIKLARI OLMAYAN ÜLKE!
Hindistan’da şehirleri gezdikçe mezarlıkların olmaması gözümüze görünmeye başladı. Mezarlık yoktu bu ülkede! Olanlar Müslümanlara ait mezarlardı, bilhassa da bazı türbeler… Ama mezarlık yoktu. Hindu kültüründe bilindiği gibi ölen kişiler yakılıyor ve külleri Ganj nehrine atılıyor. Budistler ise ölen kişinin küllerini bir vazo içinde evlerinde saklıyorlar.

DÜĞÜN ALAYLARINA KATILDIK!

Hindistan’da yolumuzun üzerindeki düğün salonlarında veya kaldığımız otellerimizde hemen her gece düğünlere şahit olduk. Çünkü gittiğimiz dönem, düğün mevsimiydi. Bunun dini bir sebebi de var: Halk arasında inanılan şekliyle Hindu dinine göre Musonlardan önceki bu mevsimde yapılan düğünleri tanrılar da izliyorlar! Seyahatimizin daha ilk gününden itibaren düğün salonları-bahçeleri dikkatimizi çekti, hatta ilk gün bu salonlardan birinin önünde durduk, salonun kumaşlar ve çiçeklerle süslenmesini izledik. Bu epeyce masraflı görünen hazırlıkların hepsini geleneklere göre kız tarafı yapıyormuş. Hemen her gece yollarda bizim sünnet çocuğu kıyafetine benzer özel kıyafetler giymiş ve at üstüne binmiş damatların içinde bulunduğu, oğlan evinden kız evine giden, süslü-püslü, müzikli-orkestralı, kalabalık düğün alayları gördük. Gördüğümüz bu düğün alaylarının bazılarına biz de katıldık!
Hindistan’da kast sistemi hem işi hem de eşi belirliyor demiştik. Hindistan’da en yaygın evlilik usulü, görücü usulü ile evlilik. Şehirlerde keskin gelenekler yaşatılmıyor dense de evliliklere genellikle aileler karar veriyormuş. Eskiden çiftler birbirini ancak gerdek gecesi görüyorlarmış. Modern zamanda ise ailelerin anlaşması halen şart olmakla birlikte artık gençlerin birbirini beğenip olur vermesini bekliyorlarmış. Örneğin gezi rehberimiz Nagender de görücü usulü ile evlenmiş. Ailesi gelin adayını bulmuş, görüşmelerine izin vermiş ve karar vermeleri için bir yıl mühlet vermiş. Nagender kendisine yollanan resimle kararını vermemiş, çünkü Hindistan’da fotoğrafa bakarak karar verme çok yaygın olduğu için, bu iş için çekilen resimler üzerinde çok oynama yapılırmış. Nagender’e göre bu usulde kızların resimleri genellikle çok güzel olurmuş!
Eş bulmada bazı modern yollar ortaya çıksa da bu yollar da geleneksel kast sistemine hizmet eden bir hale dönüşmüş. Örneğin bu modern yollar arasında gazetelerde tam sayfa halinde evlilik ilanları da var! Ayrıca bu işler için web siteleri de kurulmuş. Bu sayfalara erkekler, boy, kilo ve kastını yazarak, bir fotoğrafla ilan veriyorlar. Eğer cevap gelirse her iki taraf birbirlerine yıldız ve astroloji bilgisi de dahil olmak üzere kast ve aile bilgilerini yolluyorlar. Aileler gençlerin evlenmesine karar verdikten sonra son kararı astrologlara bırakıyorlar. Nişandan önce eğer astrologların bir itirazı olmazsa gençler nişanlanıyorlar.
Hindu sisteminde kızlar mirastan pay alamıyor, onun yerine evlenirken ailesi kıza çeyiz veriyor. Aslında çeyiz kıza değil damada verilen bir şey. Örneğin gezi rehberimiz Nagender evliliği sırasında kız tarafından çeyiz olarak bir araba almış. Çeyizin bu şekilde oluşu gelinin gittiği yeni evde nasıl karşılandığını ve muamele gördüğünü belirleyen bir şey.  Ayrıca şaşalı düğün masrafları da kız tarafına ait. Yani kız çocuk sahibi olmak erkek çocuğuna nazaran daha pahalı! Çok sayıda kızı olan aileler, kızlarını evlendirirken fakirleştiklerini düşündükleri için bu sebepten Hindistan’da kız çocuk sahibi olmak pek de arzu edilen bir şey değil. Bu sebepten bazı eyaletlerde kız-erkek dengesi bozulunca (çocuk sayısı 1000 erkek bebeğe karşılık 700ler civarında kız bebek oranına düşünce) bu konuda bilinçlendirme ve mücadele başlatılmış. “Düğünlerde kızlara niye bu kadar yük biniyor?” diye rehberimiz Nagender’e  sorduğumuzda  “Oğullarını veriyorlar daha ne yapsınlar!” şeklinde bir cevap aldık!
Hindu geleneklerine göre evlilik bir kere yapılıyor, boşanmak yok!  Eğer çok büyük bir anlaşmazlık varsa yine ailelerin kararıyla kadın kendi ailesinin yanına dönüyor ve başkasıyla evlenmeden onlarla birlikte yaşıyor. Yalnız yaşayamıyor. Kocası ölen kadın da bir daha evlenemiyor. Bir kadının kocası ölürse eğer, eşinin ailesi ile birlikte oturarak ölene kadar orada yaşamına devam etmek zorunda.  Ancak erkeğin karısı ölürse eğer, erkek evlenebiliyor. İki yüzyıl öncesine kadar savaş dönemlerinde eğer erkekler ölürse, erkeğin cenazesinin yakılması sırasında kadınları da yakıyorlarmış! Ya da kadının kendini ateşe atması takdirle karşılanan bir şeymiş.

Hindistan’da düğünler 5 gün 5 gece sürüyor. Birinci gün kına günü, damat ve gelin kendi evlerinde kendi arkadaşları ile bu kutlamayı yapıyor. 2nci gün damadın evinde arkadaşları ile bir eğlence oluyor. Üçüncü gün; düğün günü, damat özel kıyafetler giyerek, bir ata biniyor ve kendi arkadaşlarından ve yakınlarından oluşan bir düğün alayı ile sokaklarda orkestra ve müzisyenler eşliğinde yürüyerek, dans ederek düğünün yapıldığı yere yani düğün salonuna veya kızın evine geliyor. Düğün alayı salona vardığında salon girişinde dünür aileler, birbirine sarılıyor, birbirlerinin boyunlarına çiçeklerden yapılmış halkalar takıyorlar. Damadın içeri girerken önü kesiliyor ve para isteniyor. Bunun bir rayici var. Yoksa güya içeri alınmıyormuş gibi yapılıyor. Damada takı takılıyor, gelinin ailesi fakir ise damada gümüş takılar takılıyor. Zengin olanlar genellikle damada araba hediye ediyorlarmış. Bazen takıları beğenmezse damat tarafının vazgeçtiği oluyormuş. Dolayısıyla ilk iki gün gelin de damat da kendi evlerindeler. Üçüncü gün damadın yakınları gelinin evine yakın yerlere gece kalmaya geliyorlar ki 3nci gün olacak düğüne icabet edebilsinler. Damat düğün salonuna gelince Brahmin dualar yapıyor, yani dini bir ayinle çiftin dini nikahlarını kıyıyor. O gece sabaha kadar eğlence sürüyor. Dördüncü gün gelin alma günü. Damadın ailesinde kahvaltı yapılıyor ve öğlen olunca damat,  gelinin kına gününde kendisine hediye ettiği araba ile gelini kız-evinden alıp kendi evine götürüyor.  Dördüncü günün akşamı herkes damadın evine “gelin görmeye” geliyor. Gerdek beşinci gün… Gerdek gecesine “altın gece” diyorlar. Ayrıca beşinci günde evlenen çiftin arkadaşları ile beraber tapınakları ziyaret edip kutsanmaları gerekiyor. Düğünler başka gençlerin de birbirlerini görmesi, tanışması için bir vesile olarak kullanılıyormuş. Hindu çiftler genellikle erkek çocuk olana kadar çocuk yapıyorlarmış.

Hindu olmayan birisiyle evlilik, örneğin Müslüman veya Batılı, genellikle tasvip edilmiyormuş. Kastlar bağımsızlıktan sonra resmi olarak kaldırılsa bile yabancı eşi olan birisine karşı oldukça katı tutumlar alacak derecede bazı kast uygulamaları var. Bu gibi çiftler ancak Delhi gibi büyük şehirlerde yaşayabiliyorlarmış. Kırsal alanlarda özellikle festivaller ve düğünlerde bu gibi eşi olan birinin eşi davet edilmiyor, sanki eşi yokmuş gibi tek olarak davet ediliyormuş!
PİSLİK!
Evet! “Hindistan’a bir daha da gelmem” diyenlerin bahanesi işte bu! Halbuki biz Hindistan’a tekrar gitmek isteyenler ise bu duruma “temizlik anlayışları farklı!” şeklinde cevap veriyoruz  Bazı şehirlerin belediyecilik hizmetleri gerçekten kötü ve bu durum özellikle şehirlerin eski ve yoksul bölgelerini olduğundan daha pis gösteriyor. Öte yandan belediyeler çöpleri kaldırmayınca Hint halkı tarafından pislikler de görünmez olmuş. Hintliler çöpleri adeta görmüyorlar. Çöp yığınları içinde çöpleri ayrıştıran kadınlar var ve bu kadınların büyük ihtimalle “dokunulmayanlar” kastından olduğunu düşündük. Öte yandan kırsal kesimde her yer açık tuvalet gibi! Otobüsle giderken erkekleri  doğal bir şekilde tuvalette yakaladık! Söylenen o ki, İngilizler yönetirken bu gibi durumlara sinirlenmişler ve kolluk kuvvetleri kim oturuyorsa,  oturanları takip ediyormuş!  Ceset yakma işlemleri de Ganj kıyısında epeyce kıyı kirliliğine neden olmuş, Hindu müminlerin o pisliğin içinden inançları uğruna Ganj’a girmelerine hepimiz çok şaşırdık, Ganj’a  serpilen küller nedeniyle, Ganj’ı bir insan çöplüğüne benzetenler oldu.
SİYASET, MODERNLİK VE KARMAŞA İÇİNDE DÜZEN
Hindistan’da bütün o karmaşanın içinde anlaşılmaz da olsa bir düzen var. Örneğin bütün o trafik keşmekeşinin içinde trafik kazalarının sayısının düşük olması oldukça ilginç. Hintliler felsefeleri gereği sabırlılar, celalli değiller. Monarşik bir toplum yapısına, mihracelere, krallara, tanrıçalara, toplumda hiyerarşilere alışıklar, biat ediyorlar. Günümüzde “dünyanın en büyük demokrasisi” şeklinde sunulan Hindistan’ın yaşattığı bu kültürü ve felsefelerinden dolayı siyasi olarak kolay yönetilen bir topluma sahip olduğu söylenebilir. Hinduların siyasi kültüründe bizdeki gibi gücü merkeze toplayan devletçi bir kültür ve emperyal bir gelenek yok. Genellikle lokal şehir devletleri ve eyaletler kurmuşlar yani parçalı bir güç anlayışları var. Müslüman kimlikli Moğollar-Türkler ise tam tersi devletler kurarak emperyal güç olmuşlar.  Örneğin Varanasi ve Jaipur gibi şehirlerin mihracesi var ve halen yaşıyor, şu an demokrasi olduğu için bu ailelerin eskisi gibi siyasi bir fonksiyonları yok ama yine de başka bir ülke imiş gibi sınırlarla belirli şehirler ve eyaletler var ve bunlar diğer yerleşim yerlerinden ayrı, kendi içlerinde birer lokal güçler. Bu yerel güçler yani mihraceler Moğollar ve İngilizler gibi emperyal güçlerle dış dünyada birlikte hareket ederken içeride bu siyasi felsefeleri ile “küçük olsun benim olsun” demişler.
Hindistan’da modern yaşamın yaygınlaştığı öne sürülse bile uygulamada din ile iç içe geçmiş gelenekler halen çok yaygın ve etkin. Mahatma Gandhi, Hindistan’ın Atatürk’ü gibi bir şey, meşrulaştırmak istedikleri siyasetleri, uygulamaları ona atıfta bulunarak yapıyorlar. Hindu şeriatı modernite ile çelişme halinde; örneğin evlenme kararı alma süreçleri ve aile mirasından yararlanmada toplumda önemli oranda Hindu şeriatı geçerli. Öğrendiğimiz kadarıyla son 10 seneye kadar Hindu kutsal kitaplarını sadece din adamları yani brahmalar okuyabiliyormuş ve dinin bilgisi onlara mahsus sayılıyormuş. Halk ise kendisi okumak yerine dini bilgileri din adamlarına sorarak yaşamını düzenliyormuş.  Henüz tam anlamıyla modernleşmemiş, “geçiş” döneminde olan böyle bir toplumsal yapıda elbette ki din adamları bu pozisyonlarını bırakmak istemez. Son zamanlarda Hindu dininin kutsal kitabı olan vedaları okumak için bir dinde reform-tazelenme hareketi gelişmeye başlamış. Belki de asıl mücadele bu alanda yaşanıyor. Toplumdaki kast sistemi ile Hinduizm arasında önemli bir ilişki var. Hindu dininin geleneksel yorumları toplumdaki kast sistemini muhafaza etmeye çalışıyor. Ülke yönetimi bakımından da Hindu felsefesinin muhafaza edilmesi çok önemli… Çünkü bu felsefenin telkin ettiği gibi, içine doğduğu kastın şartlarına isyan etmeksizin, sabreder, isyan etmezsen, re-enkarnasyon inancı gereği bir daha ki sefer dünyaya geldiğinde bir üst kastta doğma şansın var. Dolayısıyla siyaset açısından isyan etmeyen, çok şey talep etmeyen, yönetilmeye yatkın,  uyumlu “kitleler” demek oluyor bu. Öte yandan, modern insan elbette ki kast sistemini boğucu bulacaktır. Ülkenin bağımsızlığını aldığı 1947’den itibaren 60 yılda kast sisteminde istenildiği oranda bir değişim gerçekleştirememişler, ancak 3ncü-4ncü nesilin modernleşmesi sonucu bu değişimin gerçekleşeceğini ümit ediyorlar.
DÜNYA CEHENNEM Mİ CENNET Mİ?
 
Hindistan seyahatimiz dünya algılayışında Batı ve Doğu farkını çok bariz bir şekilde bize gösterdi. “Batı” ve “Doğu” kelimelerinin kullanımının çok özcü (essentialist) bir tehlikesi mevcut olmakla beraber burada bu yorumu yapabilmek için bu tehlikeyi göze alıyoruz.  Batı için dünya bir cennet ve Batılı mümkün olan en uzun süre bu dünyada kalmaya ve ölmemeye çalışıyor. Batılı anlayış tabiat üzerinde hakim olarak, ve tabiattaki tehlikeleri ve belirsizlikleri bertaraf edip, risklerini en aza indirerek dünyayı tam anlamıyla bir cennete dönüştürmeye çalışıyor. Doğu, yani bu yazı konusu Hindu felsefesinde ise dünya bir Cehennem ve sizin içine doğduğunuz kast sisteminin size reva gördüğü cenderesi içinde sabrederek kurtuluşa erişilecek bir yer. Hintlilere sorma fırsatımız olmadı elbette, ama dünya bir cehennem ise eğer, kurtuluş için ölmek istiyor olsalar gerek diye düşünüyoruz. Çünkü re-enkarnasyon sonrasında ilerideki yaşamınızda daha iyi bir yaşam sizi bekliyorsa neden yaşamak isteyesiniz ki? Batılı ise ölümü mümkün olduğu sürece geciktirmeye ve mümkün olan en uzun süre dünyada kalmaya bakıyor.
Aslında bizim tasavvuf anlayışımızda da ki bu anlayışımızda kuzey Hindistan’dan gelen etkiler olduğu artık çok bariz, bu durum yani dünyanın ele alınışı “vahdet-i vücud” ve “vahdet-i şuhud” olarak ikiye ayrılarak değerlendirilmesi yapılan derin bir konu. Çünkü bu iki ayrı dünya tasavvuru beraberinde devlet anlayışı bakımından iki ayrı siyasi düzene yol açıyor! Büyük ihtimalle, nihayetinde merkezi devletçi ve lokal güç olarak iki farklı devlet ve yönetim anlayışı olarak tezahür eden bu düşünceler,  ucu buralara varan bu felsefelerde gizli olmalı.
 
TÜRKİYE İMAJI
Seyahat boyunca bizi İran’lı sananlar oldu! Günümüz Türkiye siyasi konjonktüründe yorumlanmaya pek elverişli bir cümle gibi olabilir ama aslında hiç de siyasi değil gayet coğrafik bir açıklaması var:  Çünkü İran’lı turistler sık sık Hindistan’a giderken, Türkiye’den giden turist sayısı nispeten az. Anladığımız kadarıyla sıradan halk Türkiye’yi pek bilmezken toplumda ileri gelenlerin Türkiye’yi sevdiğini öğreniyoruz.  Türkiye’den geldiğimizi duyan seyyar satıcılar ve dükkân sahipleri arasından “Sünni misiniz?” diye soran da oldu, “Tarkan! Dudu dudu” veya  “Antalya-Kaleiçi” gibi Türkçe sözcüklerle takılan da…  Türkiye’den çok İstanbul demek işimizi kolaylaştırıyordu çünkü İstanbul bir marka gibi, bir ülke ismi gibi bilinirliği Türkiye’den daha çok! Yanlış da sayılmaz hani!
 
ÇOK KÜLTÜRLÜLÜĞÜN VATANI
Çok kültürlülük Batı sosyal bilimlerinde önemli bir yer tutmaya başladı. Bu kelime ve ne kastettiği Batı için yeni bir şey olabilir ancak bu kelimeyle ifade edileni Hindistan bizatihi tecrübe ederek, yaşayarak ispatlıyor. Hindistan’da çok-kültürlülüğün konuşulmasına ve halkın bu kelime ile çok-kültürlülüğün faziletlerine inandırılmasına veya alıştırılmasına gerek yok, çünkü muhtemelen Hintliler çok kültürlülüğü ilk icat edenlerin kendileri olduğunun farkında değiller!
Hazırlayan: Tüm grubun katkılarıyla kaleme alan Nurhayat Kızılkan
{jcomments on}
Önceki Yazı

Dublin’den HAZAR’a Ziyaret

Sonraki Yazı

Hindistan – Nepal Gezisi

Bunlar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  1. yakın zamanda seyahat etmeyi düşündüğüm bir ülke. Bir çok yazı okudum video izledim lakin bu kadar kapsamlı ve net bir bilgiye ulaşmamıştım emeğinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir