Tasavvuf Nedir

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Süleyman ATEŞ

Tasavvuf; zühd ve takva ile ruhu temizlemek, kalbi masivadan boşaltıp Hakk’a tahsis etmek, O’nun bütün emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak ve bilincinde daima Allah’ı canlı tutmaktır.

İslam’ın özünde tasavvufun olmadığını savunanlar, İslam’da uzletin olmadığını, bunun bize dış tesirlerle birlikte geldiğini iddia etmişlerdir. Bu tamamen tutarsızdır. Çünkü haniflerden birisi olan Hz.Peygamber vahiy almadan önce zaman zaman Hira mağarasında uzlete çekilir, ibadet ederdi. Bu tefekkür ve uzlet hayatı o zamanlar adı konulmasa da tasavvuftan başka bir şey değildi. Bütün peygamberler gece ibadeti ve Allah’ı daima bilincinde canlı tutmak manasını da taşıyan zikir ile çokça meşgul olmuşlar, bu vasıtayla da manevi tekâmüle ermişler ve vahye mahzar olmuşlardır.

Bize Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Musa’nın kırk gece uzlete çekildiği anlatılır. Demek ki Hz. Peygamber’in Hira’da yaptığı, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın yaptığından farklı değildi. Fussilet Suresi’nde ifade edildiği gibi Hz. Peygamber’e vahyolunan, diğer peygamberlere de vahyolunmuş, dinler kaynağı aynı olmasından dolayı birbirlerini etkilemişlerdir. Dolayısıyla İslam, diğer semavi dinlerden nasıl bağımsız olarak düşünülmez ise tasavvuf da diğer dinlerdeki manevi hayattan bağımsız olarak düşünülemez.

İslam tasavvufu; Hz. Peygamber ve sahabinin manevi hayatından kaynaklanmış ve zühd hareketinin gelişmesiyle de sistemli bir hal almıştır. Önceleri tasavvuf ferdi olarak yaşanıyordu. Hicretten sonraki 2. ve 3. asırda sohbet halkaları oluşmaya başlamıştır. Tasavvufun uygulaması olan tarikat, bu şekilde ortaya çıkmış ve bir takım sistem değişiklikleri sebebiyle çeşitli dallara ayrılmıştır. Fakat bazı mümessillerin tasavvufu kendilerine basamak yapıp onunla menfaat sağlamaya kalkmaları, sapmış tarikatların çıkmasına yol açmıştır.

Manevi tekâmülü sağlamanın tek yolu tarikatlar değildir. İnsan, tasavvuf kitaplarını okuyarak, ayetlerden, hadislerden esinlenerek, tasavvuf umdelerini ve prensiplerini öğrenip yaşantısına uygulayabilir, fakat bu zor bir iştir. Bunu kolaylaştırmanın yolu da tarikatlardır.

İlk dönemlerdeki mutasavvıflar, kendilerini temsil edenlerin, âlim olmalarına önem verirlerdi. Bu noktanın geri plana kayması, belli bir dönemden sonra tasavvuf hareketinde donuklaşma meydana getirdi. Donuklaşmadan kurtulması için tasavvuf erbabının mutlaka âlim olması gerekir. Yani insan önce dini ilkeleri sonra tasavvufu öğrenmeli ki, o zaman tasavvuf dine uygun olarak yaşansın. Önce tasavvufu sonra dini öğrenmeye kalkarsak artık her şey tasavvuf gözlüğü ile görünür ve bir sürü hurafe doğar.

İlk sufîler, tasavvufun kuruluşundan hicri 7. ve 8. asra kadar rabıta uygulamamışlardır. Yani bugün uygulanan şekliyle, şeyhi karşısına alıp iki kaşını düşünmek tarzında bir rabıta, ilk tasavvufi kaynaklarda yok. Rabıta, Nakşibendî’yle birlikte tasavvufun vazgeçilmez bir ögesi haline gelmiştir.

Rabıta yapan kişi eğer şeyhi tanrılaştırır, her halini bildiğine inanır, “bana yetişir, dileğimi verir” diye düşünürse yani ilahi bir takım özellikleri şeyhine yakıştırırsa bu şirke girer. Fakat bunlarla ilgili bir düşünce taşımadan sırf hocasını sevmesi, onun haliyle hallenmesi sakıncalı değildir.

Tasavvufta Vahdet-i Vücut fikri daha önceleri de olmakla birlikte, Muhyiddin-i Arabi tarafından sistemli bir hale getirilmiştir. Ona göre varlık tek ve mutlaktır ki O da Allah’tır. O’nun varlığının sebebi yoktur. Allah ezelde varken hiçbir şey yoktu, âlemi yaratmak isteyince, Allah’tan bir hakikat taştı ve bütün âlem meydana geldi.

Eğer insan bu yorumlara dayanarak her şeye ve kendisine Allah derse, ortada ne din kalır ne ilah. Vahdet-i vücut’ta esas olan varlığını bir gölge olarak görmektir ki bu, güzel bir şeydir. Kişi bütün varlıkların sebebi olan Allah’ta yok olur. Kendisini ve diğer varlıkları unutursa ve devamlı böyle kalırsa hiçbir görevini yapamaz. Kemalin son noktası Allah ile birlikte bireyliğine dönmek ve bireyliğini Allah ile birlikte yürütmektir. Peygamberlerin ve velilerin halleri budur.
Kısaca tasavvuf, söz yolu değil hâl yoludur. Gayesi ise üstün ahlaka yani ahlak-ı Muhammedi’ye ermektir.{jcomments on}

Hazırlayan: Dilek Karataş

Önceki Yazı

Tasavvufun Yeri ve Önemi

Sonraki Yazı

İslam Estetiği

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir