Sivil Toplum Kuruluşları ve Türkiye

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Doç. Dr. Lütfullah KARAMAN

“Öncelikle, “demokrasi” gibi Batılı bir kavram olan ve bugün artık ileri bir demokrasinin ölçütlerinden biri haline gelen “sivil toplum”u, tarih yolculuğunda yüklene geldiği anlamları içerisinde izleyerek, bugün vardığı noktada tanımlayalım.

Ortaçağın bitip Modern çağların başladığı 1500’lü yıllardan itibaren Batının sosyal tarihinde şehirler köylere oranla daha önemli hayat alanları haline gelmiştir. Feodal devletin düzenini çatlatan güç olarak burjuva sınıfı da bu noktada çıkmıştır. Çeşitli mücadelelerle bir takım hak ve hürriyetlerin kazanılmasını ifade eden burjuva, klasik sınıfların karşısında söz sahibi olunabileceğini ortaya koyabilmiştir. Bu anlamda burjuvanın, devlet dışındaki hayatı yani sosyal ve sivil hayatı devletin denetiminden çıkararak özellikle iktisadi faaliyetleri özerk bir yapıya sahip kılması söz konusu olmuştur. Böylelikle ve buna paralel olarak hayata geçen “birey” anlayışıyla birlikte “sivil toplum” tarih yolculuğunda ilk anlamını bulmuştur.

Kavramın teori ve felsefe alanındaki tarih yolculuğuna bakıldığında ise, “sivil toplum/siyasal toplum(devlet)” kavram çifti karşımıza çıkar. Bu alanda da, farklı dönem ve şartların düşünürlerine göre, kavram farklı anlamlar yüklenmiş; ilk olarak, tabii toplum/sivil toplum ikiliği Hegel’de yerini sivil toplum/devlet ikiliğine bırakmıştır. Hegel, serbest piyasa toplumunun ve onun sosyo-ekonomik ihtiyaçlarının geliştirdiği özel alanın tümüne sivil toplum diyor ve bunun dışında kalan alanı da devlet olarak takdim ediyor. Daha sonra ise, Sanayi devriminin ortaya çıkışıyla değişen şartlara bağlı olarak, kavramın Marks’ın düşüncesinde –işçi sınıfını temel alan felsefesine dayanmak suretiyle-  iktisadileşerek olumsuz bir anlam yüklendiği de görülecektir. Nihayet önemli bir dönüm noktası Gramsci ile birlikte ortaya çıkar ve kavram “üstyapıya ait” ve daha çok “özel” diye anılan organizmalar bütününü ifade eden bir anlam kazanır.

Günümüz itibarıyla ve ileri bir demokrasinin ileri bir ölçüsü olduğu oranda “işlevsel anlamı” bakımından sivil toplum kavramının özünde bir birey ve/veya grup özerkliği fikri vardır; ve bu “siyasal toplum” olarak da adlandırılabilen “devlet” in karşısında/dışındadır. Bu anlamda kavramın anahtarını, bir “devlet (siyasal toplum)/sivil toplum” ikilemi olarak nitelemek mümkün olduğuna göre, bu ayrımlamanın çerçevelerini, dolayısıyla sivil toplumun “kurumsal anlamı”nı, şu şekilde ortaya koyabiliriz:

Bir yanda “askeri, adli, idari, kamuya ait üretici ve kültürel organlar ve siyasal kurumlar karmaşığından oluşan” ve “zorlamaya, yasaklamaya dayalı, tekelci, merkeziyetçi, hiyerarşik ilişkiler yumağının geçerli olduğu” Devlet, Öte yanda “devletten bağımsız, özerk toplumsal birimler, örgütlenmeler ve yaşam alanından yani gönüllü dernekler, sendikalar, meslek kuruluşları, şirketler, hanelerden, özel ve entellektüel yaşam ve kamuoyundan oluşan” ve “temel haklara, sözleşme ve rekabete dayalı, gönüllü, adem-i merkeziyetçi ilişkiler yumağının geçerli olduğu” Sivil Toplum.

Bu bağlamda sivil toplum, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasinin sosyal temelidir. Sivil toplumu sadece onu meydana getiren kurumların toplamından ibaret saymak, onun normatif boyutunu göz ardı etmek olur. Önemli olan o kurumların varlığından çok kültürel zeminin varlığıdır. Bu zemin farklı bir “öteki” kavramını esas alır; öte yandan, sorgulanabilir bir otoritenin varlığını kabul eder.

Buraya kadar verilmeye çalışılan kavramlaştırma çerçevesinde şimdi de bakışlarımızı Türkiye’ye çevirelim. Demokratikleşme yolunda çelişkilerle yol almaya devam eden Cumhuriyet Türkiyesi’nde, hele hele 1980’lerden bu yana,  sivil toplumun kurumsal varlık anlamında çokluğundan rahatlıkla söz edebiliriz. Fakat aynı rahatlığı onun işlevsel anlamda varlığından söz ederken duyabilmek mümkün değildir. Sayıca artışın ötesinde, hitap ettiği toplum kesimi ve/veya uğraşı alanlarında da –en klasik alanlar olan işçi ve işveren sendikaları ile çeşitli meslek odalarının bilinen örneklerinin ötesinde- şu yaygın yelpazede sivil toplum kurumlaşması gelişmiş bulunmaktadır; insan hakları, kadın hareketleri, çevreci duyarlık, etnik ve kültürel kimlik, her türlü kitle iletişimi ve nihayet İslami düşünce ve hayatın sivil toplum içindeki özel canlanışı.

Türkiye’de sivil toplumun kurumsal anlamda kayda değer varlığına rağmen, vurgu “devlet”i “birey” için var etmesi gereken bir “demokrasi” üzerine yapıldığında, bu yapıyı elle tutulur hale getirecek “işlevsel anlam”da bir “sivil toplum” arayışına geçersek, asıl sorun işte o zaman karşımıza çıkıyor demektir. Zira, “ileri bir demokrasinin göstergesi” niteliğinde işlevsel varlık kazanan bir “sivil toplum” bağlamında daha önce dokunduğumuz temel şartların pek çoğunun, gerçek anlamda bulunmadığını rahatlıkla öne sürmek mümkün. Sözgelimi, klasik ve en yaygın sivil toplum kuruluşlarının çoğu, devlete bağımlılığı dolayısıyla tam anlamıyla iradi bir birliktelik oluşturmuyor. Diğer önemli bir örnek olarak, kültür/ideoloji/kimlik temelli sivil toplum oluşumlarından bazılarının ise, neredeyse “antidemokratik” diye tanımlanabilecek surette, toplumsal farklılaşmaya katkıda bulunmak yerine farklılıklara karşı tahammülsüz ve çatışmacı, buna bağlı olarak da yer yer –sivil toplumun ruhuna aykırı bir biçimde- “ideolojik devlet”ten yana duruşlara sahip olduğu gözlenebiliyor. Batı ile bütünleşme iddiasında (hatta bugün için AB üyeliği sürecindeki gelişmelere bakılırsa, iddianın ötesinde bu yolda mesafe almaya başlayan) “Cumhuriyet” Türkiyesi’nde Batılı örneği ve anlamıyla bir “demokrasi” ve artık onun işlevsel bir parçası sayılan bir “sivil toplum”u yaşatması bakımından karşımızda “kavramsal bir çarpıklık” durmaktadır. Buradaki “siyasal toplum”u, Türkiye’ye özgü biçimiyle, “seçilmiş” değil “atanmışlar”ın egemen bulunduğu, devlete ilişkin kurumların bütününden oluşan bir yapı olarak ortaya koymak mümkündür. Bugün 80. yılını  “kutlamaya” hazırlandığımız Cumhuriyetin kuruluşundan beri siyasal seçkinler ile vatandaşlar arasında bir türlü örtüşemeyen bir gedik mevcut bulunduğu için de, Türkiye’de hala tam olarak devletin müdahalesi dışında bir sivil toplum kurumlaşması ve işlevsel gelişiminden söz etmek mümkün görünmüyor.

Bir başka gösterge ise “resmi ideoloji” sorunudur. Fikir, inanç veya daha genel olarak ideolojiler sivil toplum alanına girdiğine göre, eğer devletin resmi ideolojisi varsa bu, sivil toplumun böyle bir devletin çatısı altında gerçek bir varlık kazanmasına başlı başına bir engel oluşturuyor demektir. Bu ise bir çelişkiyi; siyasal toplumun sivil toplum kuruluşlarından bir kısmı ile özellikle yakınlaşırken pek çok diğerini dışlaması gibi bir olguyu, ortaya çıkarabilmektedir. Dolayısıyla, böyle bir durumda devlet “tarafsız” konumunu yitirir “siyasal”laşır ve sivil topluma müdahaleci olur.

Türkiye örneğinde söz konusu gelişimi sekteye uğratan asıl, tümel sebep olarak karşımıza çıkan olgu, cumhuriyetin demokratikliği sorunudur. Sivil toplumun kurumsal varlığına ilişkin daha önce kısaca hatırlattığım örneklerin ilk bakıştaki göz alıcılığına rağmen, zihniyet/davranış bağlamında bugün hala devleti  özneleştirerek “birey/toplum”un üzerine çıkaran ve buna bağlı olarak “demokratik”liği biçimsellikten ve hatta sözellikten kurtulamayan bir “siyasal toplum” yapılanması belirli oranda ağırlığını koruyabildiği için, “sivil toplum”da gözleyebildiğimiz canlanma, siyasal toplumun demokratikliğine benzer surette “biçimsel”likten kurtulabilmiş ve felsefi kavramlaştırmaya uygun “işlevsel” bir varlık haline gelebilmiş değildir. AB üyesi olma sürecinde Türkiye’nin günümüzde içinde bulunduğu yolağzında, söz konusu işlevsel varlığa işaret olmak üzre “tünelin ucunda bir ışık var mı?” Bunu, kendi aklıyla düşünen birer “birey” kimliğinizle, ayrı ayrı her birinizin takdirine bırakıyorum.”

Önceki Yazı

Gönüllülük

Sonraki Yazı

Feminizm

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir