Sosyal Bilimlerde Yöntem

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Arus YUMUL

Bilgi Ünv. Sosyoloji Bölüm Başkanı
10 Ocak 2009

 

Altı tane sosyoloğu bir odaya koyun burada ne oluyor diye sorun size on iki değişik cevap vereceklerdir. Yani sosyoloji dediğiniz bilim dalı böyle bir bilim dalıdır. Herkes kendilerine verilen aynı datayı, gördükleri aynı şeyi farklı yorumlar. Çünkü sosyolojide farklı teorik duruşlar, farklı ontolojik ve epistemolojik pozisyonlar var.
Ontoloji yani varlık bilimi; toplumun doğası nedir, toplumun doğasında ne var buna cevap verir. Epistemoloji ise doğru bilgiye ulaşmanın yolu nedir sorusuna cevap arayan bilim felsefesi diyebileceğimiz bir alandır. Bu farklı duruşlardan yola çıkan insanlar aynı veriyi, aynı datayı farklı şekillerde yorumlarlar. Son günlerde mahalle baskısı araştırması üzerinde yapılan tartışmaların temelinde yatan da aslında farklı ontolojik ve epistemolojik duruşların çarpışmasıdır.  Tabii ki burada ideoloji ve değerlerler de işin içine giriyor.

Sosyal Bilimler Bilim Midir?

Bu çok tartışılan bir konudur. Kuruluş aşamasında yani 19. yüzyılda Sosyoloji bir bilim olma iddiasıyla yola çıktı. Kurucuları Comte ve Saint Simon’dur. Bunlar pozitivist bir yaklaşımla sosyolojiyi kurgulamak istediler. Çünkü o dönemde doğa bilimlerinde gerçekten de birçok ilerleme ve atılımlar yapılıyordu. Bu insanlar da şunu düşündüler; acaba bizde toplumu doğa bilimlerinin kullandığı metodları kullanarak çalışabilir miyiz? Bizde toplumun sorunlarına çözüm getirebilir miyiz? Bu düşünceyle yola çıkan 19 yy sosyal bilimcileri özellikle de Auguste Comte “eğer doğa bilimlerinin kullandığı metodu kullanırsak bizde bir bilim alanı yaratmış oluruz” dediler. Ama sosyoloji bilim midir bu sorunun bir cevabı yok. Buna istediğiniz şekilde cevap verebilirsiniz. Bilim olduğunu söyleyen bazı insanlar bunun doğa bilimine benzer, ona eşdeğer bir bilim olduğunu söyler. Ötekilerde “evet bir bilimdir ama doğası itibariyle farklı bir bilim dalıdır.  Doğa bilimleri metotlarını kullanarak toplumu anlamanız mümkün değildir” derler.
İki gelenekte hakimdir, ama bugün aynı doğa bilimlerinin keskinliği ile sosyal bilimleri çalışabiliriz diyen 19. yy. saflığını taşıyan sosyal bilimci sayısı çok azdır.  Çünkü çalıştığımız şey doğası gereği farklıdır. Nesneleri, şeyleri, objeleri çalışan doğa bilimlerinin karşısında insan var. İnsan davranışı da bu nesnelerin davranışına benzemez. Bir nesneyi bıraktığımda düşecektir ama söz konusu insan olunca en azından düşmemek için çaba sarf edecektir. Bunun için şeylerle insanları, doğa ile toplumu bir birine eşitleyemeyiz. Bu naif bir çaba olacaktır. İkincisi çalışanlarda insandır. Yani iki artı ikinin cevabı, bir beyaz bir siyah, bir ateist bir dindar, bir erkek bir kadın her kim hesaplarsa hesaplasın dört çıkacaktır. Ama aynı veriye, aynı topluma, aynı olaya bakan farklı insanlar; farklı kimlikler taşıyan insanlar, farklı ideolojik pozisyonlardan gelen insanlar, farklı inanç ve değerlere sahip olan insanlar, hatta farklı kişisel tarihleri olan insanlar,  aynı olaya farklı şekillerde yaklaşacaklardır. Aynı olayı farklı şekillerde okuyacaklardır. Onun için sosyal bilimlerini doğa bilimlerine göre modellemek isteyen yaklaşımlar oldukça sorgulanmıştır ve bugün o yaklaşım kalmamıştır. Ama hala bir pozitivist duruş var ve onun karşısında da yorumsamacı bir duruş var. Ve ikisinin de insan davranışına ve sosyal bilime yaklaşımı birbirinden çok farklı. Buraya tekrar döneceğim ama önce ontoloji ve epistemoloji nedir diye bir bakalım:
Ontoloji dediğimiz şey, varlık bilimi;  toplumun realitesi nedir, doğası nedir sorularını sorar. Burada farklı pozisyonlar var. Mesela materyalist olabilirsiniz. Materyalizm bildiğiniz gibi toplumun doğasını maddi gerçeklere indirgeyen sosyal bilimlerde ekonomik faktörlerle ya da teknolojik faktörlerle toplumu ve toplumsal değişimleri açıklamaya çalışan bir yaklaşımdır. Bunun da bilinen en iyi örneği Karl Marx’tır. Alt yapıyı oluşturan ekonomik faktörler değiştikçe buradaki değişiklikler üst yapıya yansıyacak ve üst yapıyı değiştirecektir. Üst yapı nedir? Üst yapı ekonominin dışında kalan bütün alanlardır; ailedir, eğitimdir, dindir, politikadır vs. Ama her şey onun üzerindedir. İşte materyalizm topluma ve toplumun doğasına bu şekilde yaklaşır.
İdealizm dediğimiz ontolojik duruş ise; inançların, dinsel inançların, değerlerin, ideolojilerin vs ekonomik ve tüm maddi değerlerden bağımsız, en azından otonom bir rolü olduğunu söyler. Bu iki farklı ontolojik duruştan gelen insanlar aynı olayı iki farklı şekilde yorumlayacaklardır.
Mesela suç oranları nasıl artıyor diye bir soru sorulsa buna dair istatistik elinizde olsa bile bir materyalist bu konuyu araştırırken ve hatta hipotez üretirken dahi maddi koşullara bakacaktır.
Hâlbuki bir idealiste baktığınız zaman değer yargıları nasıl değişmiş, mesela dinin etkisi nedir, nasıl bir eğitim veriliyor gibi değerleri daha ön plana çıkaracaktır. Onun için bu iki farklı ontolojik duruş aynı datayı farklı şekilde okuyacaktır.
Mesela “toplumun doğası çatışma üzerine kuruludur” diyen Karl Marx’ın  karşısında Durkheim ve diğer işlevselciler, “hayır toplum aslında oydaşma ve konsensüs üzerine kuruludur. Çatışma aslında patolojik bir şeydir. Bazı insanlar iyi sosyalize olmamışlardır, toplumun değerlerini içselleştirmemişlerdir, bu yüzden toplumda sorun çıkar ama toplumun özü çatışma değildir” derler. Bunlarda toplumun doğasıyla ilgili farklı ontolojik duruşlardır.
Bir tane daha anlatayım; objektivizm, nesnelcilik ve daha öznelci yaklaşımlar mesela “herhangi bir olgunun herhangi bir kavramın objektif, nesnel her yerde aynı olan bir tanımı var mıdır?” Sorusunu sorar. Mesela hırsızlığı nasıl tanımlarsınız; kendine ait olmayan bir şeyi almak olarak mı? Bu her yerde geçerli bir tanımdır, değil mi? İşte buna inanıyorsanız, kavramların her yerde aynı tanımlandığına inanıyorsanız objektivistsiniz demektir. Ama mesela; “kavramların tanımı zamana ve mekâna göre değişir, kültürden kültüre farklı anlamlar atfedilir, kavrama anlam atfeden aktördür” diyorsanız o zaman buna konstraktivist, inşa etmek deniyor. Mesela bu ülkede otellere gidip havlu çaldığınızda size “kardeşim ya dur hırsızlık yaptın” diyorlar mı? Çıkarken “bavulunu arayacağız, havlu çalmış olabilirsiniz” diyeni gördünüz mü? O insanlar sizin havlu çaldığınızın farkında değil mi? Tabii ki farkında ama nasılsa bunları alacaklar diyorlar ve bu hırsızlık olarak kabul edilmiyor. Aynı havluyu gidin bir mağazadan çalın, siz hırsızsınız. Polise verilir ve hırsızlık istatistiği içine girersiniz. Cinayet başkasının canını almak bu da çok açık bir tanım ama bu ülkede namus cinayetleri cinayet olarak görülüyor mu? Kesinlikle görülmüyor. Polise düşmediği sürece aile onu saklamaya çalışıyor. İstatistik dediğimiz şey aslında birbirine benzer olayları kayıt altına almıyor, aslında bir anlam atfedilmesi olayı var. Aynı olaylara, aynı eylemlere farklı anlamlar atfediliyor. Buradan geliyorsanız konstraktivist, yani inşa ediliyor tarafta duruyorsunuz demektir. İşte bunlar da birkaç ontolojik duruş.
Epistemolojiye geldiğimiz zaman “doğru bilgiye nasıl ulaşılır” sorusu ile karşı karşıyayız. Doğru bilgi batıda Rönesans’tan beri tartışılan bir konudur. Verili bilgiye karşı çıkan insanlar var. Doğru bilgiye nasıl ulaşırız noktasında farklı yaklaşımlar var. Bunlardan bir tanesi Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” diyen rasyonalist akılcı görüşü, diğeri de Hume’lar, Locke’lar, Beckham’lardan gelen deneyimci ampirisist görüş.

Düşünüyorum öyleyse varım ne demek? Eğer rasyonalistseniz şuna inanıyorsunuz; birey, bilgiye dış dünyaya referans vermeden sahip olabilir. Dış dünya olmasa dahi akıl yoluyla bilgiye ulaşmak mümkündür. Descartes’ın sorduğu soru şudur. Ya bütün bu dünya kötü bir yaratığın yarattığı halüsinasyon ise, ya da aslında sizler yoksunuz, bende burada değilim ama ben bir yanılsama içindeyim ve böyle görüyorum. O zaman hiçbir şekilde doğruya, bilgiye ulaşma olanağım yoktur. Ama der Descartes bu şüpheyi duyuyorum, bu soruyu soruyorum, demek ki soran şüphe duyan bir varlık var. Yani ben varım. Düşünüyorum o halde varım diyen yaklaşım böyle ortaya çıkar ve bir sürü insanı etkiler.
Diğer tarafta ise şöyle düşünülür; insan doğduğunda zihni bomboştur. Beyaz bir sayfadır, Tabula Rasadır. Biz dünya hakkındaki bilgilerimizi o dünyayı deneyimleyerek ve duyularımız yoluyla ediniriz. En karmaşık bilgiler, teoriler bile bu çok basit gözlemlerden başlar. Bilgiye ulaşmanın tek bir yolu vardır; gözlemdir, deneydir, deneyimdir. Bu iki farklı epistemolojik gelenek bilim felsefesini çok etkilemiştir. Bir tanesinde rasyonalist görüşte tümevarım; yani bir teoriyle işe başlarsınız bir hipotez geliştirirsiniz.  Ondan sonra gözlem yaparsınız. Bunu olanaklı kılan aklınızdır. Aklınızı kullanarak gözlem ve deney yolu ile data elde eder ve dünya hakkında bilgiye ulaşırsınız. Halbuki diğer tarafta karşımıza çıkan şey Tabula Rasa; hiçbir şey bilmiyoruz, zihnimiz bomboş bu dünya hakkındaki bilgilerimiz gözlemler yoluyla ortaya çıkacaktır.  O yüzden önce deney sonra belki bir hipotez yani eğer örüntüler bulabiliyorsanız belki ondan sonra teoriye gidiş vardır. Bu yaklaşım Rönesans’ta başlamıştır. Kopernik gözlem yoluyla dünya hakkındaki o güne kadar kabul edilmiş olan bilgiyi sorgulamıştır. Dolayısıyla iki farklı şekilde doğru bilgiye erişilebilir demişlerdir. Rönesans’ı ve aydınlanmayı olanaklı kılmak bu kişilerin bu görüşleriyle mümkün olmuştur ve ondan sonra bilim bugünkü anlamda bilim haline gelmiştir. Tabi bunlar hemen kabul edilmemiştir.
Tümden gelim deneye ve gözleme açık daha bilimsel kabul edilebilecek bir şey; elle tutulabilir, duyularınızla siz bunu görebiliyorsunuz. Fakat burada Hume bir sorunu dile getirmiştir.  Kaç gözlem gerekiyor ki biz bütün kuğular beyazdır diyelim. Sonra da şu söylenmiştir; asla bu yolla biz “kesin” bilgiye ulamayız. Ancak olası -yani istatistiğin temelleri atılıyor buralarda -ancak olasılıklar üzerine konuşabiliriz. Bunu daha sonra Karl Popper bir sonuca, bir çözüme ulaştıracaktır. Popper bize şunu söyler; “gözleme ve tümevarıma dayanan metotlarla kesin bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar hep beyaz kuğuları gördüler ama buradan yola çıkarak bütün kuğular beyazdır diyemeyiz. Çünkü 19 yy da Avusturalya’da siyah kuğuları da gördüler. O yüzden kaç gözlem yaparsanız yapın bu yeterli değildir. Her zaman her yerde olmamız ve gözlem yapmamız mümkün değildir.  Mutlaka kaçırdığımız gözlemler olacaktır”. Ayrıca Popper “bilimin doğrulama yöntemiyle değil yanlışlama yöntemiyle ilerlemesi gerektiğini” söyler. “Yanlışlama tümden gelimle yapılır. Çünkü bir hipotez test edilir. Tezlerimiz ve hipotezlerimiz yanlışlamaya açık olmalıdır. Herhangi bir bilgi “doğru” bilgi değildir. O ana kadar “yanlışlanamamış” bilgidir. Gelecekte biri çıkar ve bunun yanlış olduğunu bize gösterir”, der.
Gözleme dayalı bilim için Popper’ın çok önemli bir başka çekincesi vardır. Der ki; “tamamen nesnel gözlem yoktur. Her birimiz bu dünyayı kendi durduğumuz yerden, kendi pozisyonumuzdan, kendi dünya görüşümüze uygun olarak gözlemlemekteyiz. O yüzden gözleme dayanan bilim kesin bilgiye ulaşabileceğimiz bir bilim değildir”.
Bu iki farklı epistemolojik pozisyonun ana çizgileri bunlardır. Ama daha farklı şeyler de var.

Acaba sosyoloji ya da sosyal bilimler doğa bilimlerinin kullandığı metotları kullanılarak çalışılabilir mi, çalışılamaz mı?

Bu konu sosyal bilimlerde çok tartışılan bir konudur. Burada farklı epistemolojik duruşlar var. Bu konuya geçmeden sosyologlar için çok önemli iki ontolojik zıtlıktan bahsedeceğim. Bunlardan biri yapısalcı olan yapısalcı duruş bize şunu söyler; insan davranışını belirleyen ve kısıtlayan toplumun yapısıdır. Bu odadan çıkmak için biz o kapıyı kullanmak zorundayız. Çünkü bu odanın yapısı bize ancak bu olanağı sunar. Bu odanın yapısı bizim davranışımızı hem belirliyor, hem kısıtlıyor. Bu yüzden toplumsal davranışta, bir düzen, bir istikrar ve bir örüntü var. Bende bu kapıdan çıkıyorum, sizde bu kapıdan çıkıyorsunuz. Çünkü bu yapı bizi buraya doğru itiyor. Farz edelim ki bu oda alt kattaydı ve biz pencereden de, balkondan da çıkabilirdik. Niye yapmıyoruz bunu. Çünkü toplumun kabullerine aykırıdır. Çünkü bize bunun doğru olduğu öğretildi. Yani yapısalcılar toplumun ekonomik, siyasi, dinsel, eğitim ve aile yapısına bakarlar ve insan ve toplum davranışını belirlediğini söylerler. Ama aynı zamanda değerler, değer yargıları, inançlar, bize öğretilen doğruların da davranışımızı etkilediğini söylerler. Durum bu ise mesela toplumlar hakkında bilimsel araştırmalar yapılabilir mi? Aynı doğa bilimlerinin yaptığı gibi belli bir kesinlik var demektir. Bu yapı değişmediği ve böyle kaldığı sürece o zaman bizler insan davranışını doğa bilimleri yöntemini kullanarak çalışabiliriz, “x”,”y” ye neden olur diyerek neden-sonuç ilişkisini kolayca kurabiliriz. Mesela; insanlar niye intihar ediyor, toplumun yapısal özelliklerine bakacağız. Yapısalcı ontolojik duruşta iseniz yani insan davranışını kendisine dışsal olan faktörlerin bu, toplumun yapısıdır, değer yargısıdır, şudur budur ama bana dışsal, aktöre dışsal yapıların belirlediğine inanıyorsanız, o zaman insan davranışını ve toplumsal hayatı bilimsel yöntemleri kullanarak çalışmak mümkündür dersiniz. Daha bir kesinlik var, daha bir determinist, evet indirgemeci ama sonuçta bu şekilde toplumu okuyan bir yaklaşımdır. Mesela intihara Durkheim bu şekilde yaklaşır. Durkheim’ın en önemli çalışmalarından biri intihar çalışmasıdır. Neden bazı toplumlarda intihar oranı yüksek, bazılarında azdır bunu araştırır. Aslında tümden gelimli işe başlar, çünkü istatistiklere bakar şunu görür;  Avrupa’da intihar oranlarında zaman içinde pek fazla değişiklik olmuyor. Oranlar çok stabil kalıyorlar. Bazı ülkeler ve bölgelerde intihar oranı yüksek, bazı ülkeler ve bölgelerde düşük. Bunun nedeni nedir? Bunu araştırıyor.  Durkheim bir idealisttir. Durkheim’ın teorisi şudur; kendini toplumla bütünleşmiş hisseden bireyler daha az intihar ederler. Yani evli olan bireylerin bekârlara ya da boşanmış olanlara göre intihar olasılıkları azdır. Çocukların daha azdır. Savaşta aidiyet hissi daha fazla olduğu için barışta intihar olayları daha çoktur. Din bağlamda ise Protestanlık ve Katolikliği karşılaştırır. Protestanlık çok daha bireyselci bir dindir. Anlaşılmaz ve erişilmez bir tanrı ve siz varsınız. Aracılar yok, tanrı sorgulanmaz ve anlaşılmaz vs. Protestanlık, bireysel sorumluluğu daha fazla ön plana çıkaran bir dindir. Halbuki Katoliklik çok daha cemaatçidir. Sizi daha fazla o cemaatin üyesi yapar ya da bunu daha fazla hissettirir. Durkheim “Protestan ülkeler ve bölgelerde intihar oranı Katolik ülkelere göre daha yüksektir”, der. Burada toplum yapısının, dinin yapısının insan davranışını nasıl etkilediğini intihar oranlarının nasıl değiştirdiğini göstermiş olur. Yani bireye dışsal faktörler bireyin davranışlarını etkileyeceklerdir. Durkheim sosyolojiyi bilim yapma çabasındadır. Bu çabada o dönemde bir modanın bilim olabilmesi için sadece kendine has olan bir çalışma alanının olabilmesi gerekir. Durkheim buna çok inanır. Mesela intiharda bireysel faktörlere asla önem vermez. Bu psikolojinin alanıdır. Ya da biyolojik faktörlere önem vermez. Bu tıbbın alanıdır. O sosyolojiyi bilim yapma adına sosyolojiye has bir alan bulmaya ve yaratmaya çalışır.  Bu yaklaşımda iseniz toplumda kaos yoktur. Toplumda düzen vardır. Düzen dediğim her şey güllük-gülüstanlık demek değildir, intihar oranları da yüksek olabilir ama İstikrar vardır. Bu yıl böyledir, gelecek yıl, ondan sonraki yıl yine böyledir. Zaten kendi yaptığı istatistikler bunun böyle olduğunu gösterir. Bir istikrar vardır, bir örüntü vardır. Bunu da olanaklı kılan şey toplumun yapısal özellikleridir. Bu yapısal özellikler içinde değerler de vardır.
Bir de yorumsamacı yaklaşım var. Sosyolojideki babası Weber der ki “sosyal bilimlerin amacı anlamaktır”. Ama nasıl anlamak, empati yaparak anlamak, yani kendinizi başkasının yerine koyarak, olaylara onun gözünden bakarak, anlamaya çalışmak. Ve Weber şunu söyler bize; “Sezar’ı anlamak için Sezar olmaya gerek yoktur. Kendinizi Sezar’ın yerine koyarak Sezar’ı anlamak mümkündür. Sosyal bilimlerin amacı anlamaktır ama aktörün gözünden anlamaktır”. Neyi anlayacağız?  Şunu anlamamız gerekiyor; Aktörün davranışına atfettiği anlam, motif ve manalar nedir? Weber’in klasik örneği; ormanda ağaç kesen bir adam gördünüz, bunu görmeniz yetmez bu adamın bu odunu neden kestiğini anlamanız gerekiyor. Evine mi götürüp yakacak, pazara mı götürüp satacak, kendine bir kulübe mi yapacak, bunu anlamış olursanız işte o zaman ancak o durumu açıklamış olursunuz.
Gerçekten çok önemli iki farklı duruşla karşı karşıyayız burada. Neden aktör, neden yapısalcı değil. Bu odadan bir başka şekilde çıkabilir miyiz? Pencereden de çıkmadık kapıdan da çıkmadık var mı bir yolu. Aktör olarak düşünün. Çünkü yorumsamacı yaklaşımlar bireylerin kendisinin dışsal faktörlerle belirlenmediğini, bizim Pavlov’un köpekleri olmadığımızı yani dışarıdan gelen her etkiye hepimizin aynı cevabı vermeyeceğimizi, bizlerin düşünen varlık olduğunu davranmadan önce bir an durup düşündüğümüzü ve davranışımıza anlam atfettiğimizi söylerler.
Değere yönelmiş akılcı söylem, amaca yönelmiş akılcı söylem. Evet değere yönelmiş amaca yönelmiş ama hepsinde de bir anlam var. Onun için dışsal faktörlere bakıp sosyoloji yapılmaz, yapılacak şey aktörün davranışına atfettiği anlamı yakalamaktır. Yoksa Durkhaim’ın dediği gibi dinin özüne bakalım, bu dinin özü insanları nasıl davranmaya itecek, nasıl etkileyecek bunu çalışalım demek yanlıştır.
Bu gelenekten gelen Thomas ve Thomas şunu derler, eğer insanlar bir durumu gerçek olarak tanımlıyorlarsa sonuç da gerçek olacaktır. Bu durumu tanımlamada yanlış yapabiliriz. Hiç önemli değil. Sonuçları gerçek olacaktır. Mesela ben bir öğrencinin kopya çektiğine karar versem, bu tanımı yapsam, durumu böyle tanımlasam, o öğrenci kopya çekmemiş olsa dahi sonuç değişecek mi? Değişmeyecek. Önemli olan durumun tanımlanmasıdır. Kim tanımlıyor? Aktör tanımlıyor. Onun için sosyal bilimler doğa bilimlerinden farklıdır. Bunlara eylem teorileri diyoruz, ontolojik duruş eylemdir. Önemli olan düşünen, emprovize eden aktörün davranışına atfettiği anlamı yakalamaktır. Çünkü biz Pavlov’un köpekleri değiliz. Bu yapıları bırakın bütün o değerleri düşünün, doğru- yanlış hepimize öğrettiler. Ama hepimiz onlara uygun davranıyor muyuz? Size ne şekilde öğretilirse öğretilsin biz onları emprovize ediyoruz. Sizi ne şekilde sosyalleştirirlerse sosyalleştirsinler hayat o kadar karmaşıktır ki şu durumda şunu yapacaksın diye bir reçete yoktur. Onun için biz düşünüyoruz. Ondan sonra emprovize ediyoruz.
Aktör yönünden olaya bakanlar, toplumun yapısını ve özellikle insan davranışını yapı tarafından bakanlardan çok farklı olarak algılarlar. Bu gelenekten gelen Goffman’ın çok hoş bir akıl hastanesi çalışması vardır.
Durkheim istatistikleri kullandı çünkü istatistikler kantatif dataya götürecektir bizi, daha bir kesindir, daha bilimsel yaklaşıma uygundur. Halbuki Goffman katılımcı gözlem yapıyor. Jimnastik hocası olarak bir akıl hastanesine gidiyor ve oradaki hastalarla birlikte yaşıyor ve olayları onların gözünden algılamaya çalışıyor. Goffman diyor ki, biz dışarıdakiler için en anormal gelen davranışlara eğer içerdekilerin gözünden bakarsak en rasyonel, en normal davranış olduğunu görürüz. İstif etme örneği, hani şimdi çöp evler falan çıkıyor ya akıl hastanesinde ki hastalarda izmarit, kağıt parçaları ne bulurlarsa istif ediyorlar. Bizde bunları akıl hastanesine kapatmaya çalışıyorlar ama diyor Gofman onların gözünden bakarsanız çok normal, normal ötesi çok rasyonel, neden? Çünkü bir kağıt parçasına ihtiyacımız olduğunda biz ona hemen ulaşabiliriz. Ama onların öyle bir şansı yok, böyle bir durumda yapılabilecek en akıllıca şey bulduğunuz an saklamaktır. Aktörün gözünden bakmak ile sistemin gözünden bakmak arasındaki fark işte budur.  Sistemin gözünden, size öğretilen değerler gözünden baktığınızda saçma ve olmayacak gibi görünen şeyler aktörün gözünden bakıldığında son derece rasyonel ve normal olabilmektedir.

Protestan ahlakı ve kapitalizm

Şimdi din üzerinden gidelim Weber’in Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu adlı çalışmasına bakalım. Weber, kapitalizm neden batıda ve batının da belirli bölgelerinde ortaya çıktıda diğer bölgelerde ortaya çıkmadı sorusunu sorar. Eğer kapitalizmden alış verişi anlıyorsanız, her zaman ve her yerde vardı. Eski dünyada vardı, Akdeniz’de vardı, Çin’de vardı, her yerde vardı. Ama bir dönem geldi ve sürekli sürekli kar peşinde koşma ana amaç haline geldi. Zaman dahil her şeyi verimli kullanma, böyle farklı bir kapitalizm modeli belli bölgelerde ortaya çıktı, neden? Weber bunun nedeninin Protestan ahlakı olduğunu söyler. Özellikle de Calvinist yaklaşımdır. Calvinizm’de anlaşılamaz bir tanrı var. Fakat bu tanrı siz doğmadan çok önce sizin cennete mi cehenneme mi gideceğinize karar vermiştir. Bu alın yazısıdır.  Bu dünyada ne yaparsanız yapın, ister inanılmaz iyilikler yapın, ister inanılmaz günah işleyin bu kaderi değiştirmek imkansızdır. Buradan yola çıkan Weber diyor ki; bu durum Calvinistler arasında bir kaygı yarattı. Ve acaba ben selamete ulaşacaklardan mıyım, yoksa lanetli miyim, cehenneme mi gideceğim. Protestanlıkta misyon yüklü bir kavram olarak kendi için değil “tanrının adını yücelemek için çalışmak” kavramından hareketle Calvinistler şunu düşündüler; eğer ben mesleğimde işimde başarılı olursam belki, sadece belki, bu benim cennete gideceğime dair bir işaret olabilir. Sadece bir işarettir. Ve bu kaygının üstesinden gelebilmek için insanlar daha çok, daha çok, daha çok çalışıyorlar. Fakat Protestanlık çok asetik bir din. Yani öyle hiçbir din gidip tüketim yapın demez ama Protestanlıkta bu çok başkadır. Bir Protestan ve Ortodoks kilisesini karşılaştırmanızı tavsiye ederim. Protestan kiliseleri çok sadedir. Diğer kiliseler çok daha şaşaalıdır. Ama bu sadece kilisenin mimarisi ya da iç düzeniyle ilgili değil, anlam dünyamızla ilgili bir şey; asetik yaşayacaksınız. Mesela fazla uyumak, boşa vakit geçirmek, zevkler, eğlence, fazla oturup konuşma, dedikodu yapma falan bunların hepsi günah. Bu adamlar çalışıp kazanıyor ama bu parayı harcayamıyorlar. O zaman bu parayı ne yapacaklar. Yatırım yapacaklar. Kapitalizmin ana mal dediği kapital, bu şekilde ortaya çıkmış oluyor. Sonra Weber diyor ki; Protestanlık asetiktir ama bu dünyaya yöneliktir. Dünyadan el etek çekmek, doğu dinlerinde ki gibi bir ağacın altında oturmak gibi şeyler yok. Protestanlığın bu dünyada çalışacaksın diyen bir din olduğunu ve bütün bu nedenlerden ötürü de rasyonel kapitalizmin burada doğduğunu söyler. Weber’de, Durkheim’da dine bakıyorlar ama arada bir fark var. Durkheim dinin kendi özelliklerine, içsel özelliklerine bakarken, Weber aktörlerin o dine hangi anlamı atfettiklerine bakıyor. Çünkü biri size derse ki ne yaparsan yap kaderin değişmeyecek, günahlara da dalsan cennete gideceksen cennete gideceksin diye bakarsak olaya yapılacak en akıllıca iş nedir? Ne yaparsan yap. Her şeyi yapabilirsin günahlara dalabilirsin. Eğer Weber, Durkheim gibi olaya yapıdan baksaydı bu tezi üretemezdi. Weber o dönemin Calvinist iş adamlarının bıraktığı mektuplara, günlüklere, gazete yazılarına falan bakıyor. Bu adamlar hangi anlamı atfediyorlar. Niye bu insanlar geçimleri için gerekmediği kadar çok çalışıyorlar sorusunu soruyor. Cevabını Protestan ahlakında ve Calvinizm’de buluyor. Bu adamlar Calvinizm’deki kaderi, alınyazısını nasıl yorumlamışlar bunu anlamaya çalışıyor.
İşte aktörün gözünden olaya bakmak farklı bir şeydir. Aktörün gözünden bakınca farklı metodlar kullanırsınız. En iyi metot katılımcı gözlemdir. Daha sonra günlüklerdir,  mektuplardır, derinlemesine mülakatlardır.
Halbuki bu tarafa geçelim yani daha bilimsel, pozitivist geleneğe bakalım yapılacak en iyi şey deneydir. Çünkü ana amaç neden-sonuç ilişkisini ortaya çıkarmaktır. O neden-sonuç ilişkisi aslında vardır. Belki biz bugün ona ulaşamadık ama yarın erişeceğiz diyen bir metottur. Onun için en iyi metot laboratuvarda yapılan deneydir. Çünkü bütün değişkenleri kontrol altında tutabilirsiniz. Deneylerin en büyük avantajı budur. Ama bunu yapamıyorsanız anket yapabilirsiniz, kapalı uçlu sorularla daha fazla sonuç elde edebilirsiniz, daha kantatif yöntemleri kullanırsınız. Burada data araştırmacının değil aktörün eli değmeden hazırlanıyor. Bu tür yaklaşımda değerlerin hiç yeri yoktur, ne sizin, ne benim değerlerimin araştırmayı etkilemeyeceğine inanılır. Başta anlattım gerçi, hepimiz insanız. Hepimizin değer yargıları var. Bunlardan yüzde yüz bağımsız araştırmalar yoktur. İngilizler şöyle derler “gerçekler kendi adlarına konuşmazlar, onları konuşturan biz yorumlayıcılardır”. Onun için ne kadar değer yargılarından uzak olsanız olun, soru sorma şeklinizle bile yönlendirici olabilirsiniz. Ama diğerine göre daha objektif olduğu söylenir. Çünkü yorumsamacı yaklaşıma geldiğinizde subjektif öznel değerler, özellikle aktörün öznel yorumları önemlidir. Aktör nasıl tanımlıyor, nasıl yorumluyor, bu önemlidir. Bu yorumlama ve ya tanımlama doğruymuş, yanlışmış hiç önemli değildir. Önemli olan onun görüşüne erişmektir. Onun nasıl anlamlandırdığını yakalamaktır. Buraya bilimsel gelenekten geliyorsanız bunu pek bilimsel bulmazsınız. Fakat rölativizme çok açık olduğu söylenir. Bu davranışta her şey kabul edilebilirdir. Bu yöntemle özellikle suç grupları ve sokak çeteleri çok çalışıldı. Gerçekten onların gözünden bakıldığında olay anlaşılır olmaktadır. Niye çaldın diye sorduğunuzda onu açıklayacaktır. Onun gözüyle baktığınızda olay anlaşılır ve hatta meşru gelecektir.

Değerlerin Sosyoloji’de ki yeri nedir?
19 yy da bir amaç vardı. Toplumu iyileştirmek, modernleştirmek, kısıtlarından, hurafelerden kurtarmak, aydınlanma değerleri etrafında dönüştürmek. Ne kadar toplumsal mühendisliğe açık olsa bile hala bir amaç vardı. Evet çok jakobendi, evet bir toplum mühendisliğine dayanıyordu, evet toplumu kendi kurguladığı düzene göre var etmek istiyordu. Hatırlayın  Aguste Comte’u, “yeni toplumun papazlarının sosyologlardan çıkacağını” söyler ama hala bir amaç, bir değer vardır. Daha ileriki yıllarda sosyoloji sadece olayları tanımlamakla kaldı. Aman kimseye bulaşmayayım, kimseyle karşı karşıya gelmeyeyim diye susan bir hal aldı. Aslında Weber, “bir sosyoloğun işi değer yargısında bulunmak değildir. Eğer bir değer yargısında bulunmak istiyorsanız sosyolog şapkanızı çıkarın ve vatandaş şapkanızı giyin”, der. Bu yorumsamacı yaklaşımda da daha başka pozitivist yaklaşımlarda da ortaya çıktı. Değer yargılarından arındırıldığı zaman iyi ve kötü hakkında bir şey söylemeniz olanaksız kalıyor. Ama buna karşı çıkan eleştirel sosyoloji, Frankfurt okulu Habermasların, Adornaların falan kurduğu okul ve onların takipçileri şunu söylediler; “bir sosyologun işi dünyayı değiştirmektir. Pozitivist yöntemlerle insan davranışı anlaşılamaz diyen yorumsamacıların metotları doğru ama ortada bir sonuç yok. Hâlbuki bir sosyoloğun işi toplumu değiştirmek, dönüştürmektir ve ezilenin yanında durmaktır. Eğer siz sosyolog olarak toplumu dönüştürecek kodlar yerine çok önemsiz konularla ilgileniyorsanız ya da bu bilgiyi yazıp kütüphanelerde saklıyorsanız kusura bakmayın ahlaki bir şey yapmıyorsunuz, dediler. Diyelim bu gelenekte araştırma yaptınız ve ırkçılık buldunuz ya da kadınlara karşı ayrımcılık buldunuz gidecek basın toplantısı yapacaksınız. Bu iş nasıl değişir bunun için aktivist olmanız gerekmektedir. Teoriyle eylem aynı anda sosyolojinin içinde olmalıdır. Zaten derler herkes bir bakış açısından yazmaktadır. Herkesinin bir dünya görüşü ve değerleri vardır. Kimseyi kandırmayın çok objektif, nesnel bir araştırma yaptım diye ortaya çıkmayın bu imkansızdır. En iyisi siz kimsiniz hangi gelenekten geliyor, hangi değerleri savunuyorsunuz, kimin yanındasınız bunları bilelim ki bizde sizi buna göre değerlendirelim, derler. Eleştirel sosyoloji; sosyolojinin, insanlığın yanında, özellikle ezilenlerin yanında olan, toplumu ezilen lehine dönüştürmeye çabalayan bir misyonu olması gerekir der.
Sosyolojinin değerlerle ilişkisi ne olmalıdır konusunda oldukça önemli tartışmalar vardır.
-Hocam; burada sosyolojinin biraz daha ideolojik bir hal aldığını söylemek mümkün değil mi. Çünkü tanımlamanın dışına çıktığınızda tanımlayan kişinin yaklaşımı doğruyu yanlışı belirleyecektir.
Tabi tabi, bir post modern sosyolog bunu söyleyemez, çünkü büyük anlatılara karşıdır. Aydınlanmanın insanları özgürleştirici değil, kısıtlayıcı bir şey olduğunu söyler. Doğru ve yanlış olmadığını söyleyen bunun çok rölatif, göreceli bir şey olduğunu söyleyen bir post modern sosyolog kesinlikle buna karşıdır. Ama eleştirel sosyoloji bunu söyler. Yoksa gerçekten gidersiniz katliam yapanlarla görüşürsünüz çok anlaşılır gelir her şey. Hani Hrant’ın ölümünden sonra demişlerdi ya bir de onların gözünden bakalım. Bakarsınız, onun için eleştirel sosyoloji ezilenin yanında durmanızı söyler ama metod doğrudur.
-Hocam onların gözünden bakmak onlara her zaman hak vermek anlamına gelir mi?

Weberci gelenekten geliyor isen ne diyor Weber, “bir sosyolog olarak değer yargısında bulunma, vatandaş olarak her şeyi söyleyebilirsin, ama sosyolog olarak değil”. Goffman’ın çalışmasını anlattım, Ama onların gözünden bakarsan gerçekten en rasyoneli o dur.
-Hocam, hak vermeyiz ama anlarız.
Evet ama anlayıp duracak mısın? Yoksa değiştirmek için çaba harcayacak mısın? soru bu. Eleştirel sosyolojide çaba harcayacaksın. Çaba harcamamak çok ahlaksız bir durum olarak görülüyor.

-Ama hocam şöyle bir şey olmuyor mu? Bana, başörtüme yasak koyanın gözünden baktığımda onları haklı, kendimi haksız da bulabilirim.
Ama siz bir sosyolog olarak bakacaksınız. Weber gibi bakacaksınız olaya.  Mesela şöyle, başörtüsü yasağına karşı çıkanları istersek anlayabilir miyiz? Anlarız. Çünkü korkuyorlar ve de korku üretimi güzel yapılıyor bu ülkede. Eleştirel sosyoloji onların gözünden bak diyor, baktık anladık işte orda durabilirsiniz. Ama eleştirel sosyoloji durmuyor. Onun yanlış olduğunu göstermeniz gerektiğini söylüyor. Özgürlükler yolunda, ezilmişin yanında durmak gerekir diyor. Tabi bunların başında yine Karl Marks var. Marks’a sosyolog dendiğinde çok kızarmış. Marks, “benim eserlerim açık taraf tutan eserlerdir, ben ezilenin yanındayım”, derdi.  Bunu herkes söyleyemez.
Daha kültür üzerinden gidelim. Popüler kültür insanları uyutan bir şeydir. Bu nedir? Kitlelerin afyonu.  Yorumsamacı gelenekten gelen, pardon beğenmiyorsan izleme. Zorla sana kimse izle demiyor. İnsanlar orda bir şeyler buluyor, der.
Eleştirel kuram aslında aydınlanmacı düşünceyi kabul eder fakat aydınlanmanın ve modernizmin amaçlarının doğru, araçlarının yanlış olduğunu söyler. Yani kesinlikle post modern değildir. Bunlar modernizme eleştirel yaklaşırlar ama reddetmezler. Aydınlanmacı değerleri reddetmezler. Weber’den yola çıkarak  şunu derler.  Aydınlanmacı düşünce insanları özgürleştirip kısıtlarından kurtaracaktı fakat yanlış yöne saptı. Bununda nedeni araçsal aklı ön plana çıkarıp, rehber edinmesiydi. Eleştirel akıl ile gitseydi yani ben bu ağacı kesersem bunun insanlık için etkisi ne olur sorusunu sorsaydı, moderleşme ve aydınlanma yanlış yöne değil doğru yöne giderdi derler. Modern söylemin doğaya hakim olma fikrine bakın. Doğaya hakim oldular ama hakim olmanın sonu bu oldu. Cinsel özgürlük dediler sonu bu oldu. Demokrasi demokrasi dediler, demokrasiyi oy vermeye indirgediler, aslında hiçbir yerde sözümüz yok. Tüm bunların nedeni araçsal aklın, eleştirel aklın önüne geçmesidir. Tabi özelikle sol kesimden gelir onlar. Araçsal akıl Kapitalizme yarar. Kusura bakmayın siz hiç verimli çalışmıyorsunuz deyip sizi işten atarlar. Halbuki eleştirel akıl ancak bu insan işten atılırsa kendine, topluma etkileri ne olur sorusunu öne çıkarır.

Eleştirel sosyoloji, post modernden çok farklıdır. Eleştirel sosyoloji; Aydınlanmacı düşünce doğru idi, yanlış yöne saptı. Aklın yolu birdir. Tek doğru vardır, der. Post-modern, hayır aydınlanmacı düşünce tahakküm üzerine kuruluydu. Herkesin kendine göre bir doğrusu vardır, hiç birimizin doğrusu bir diğerinden daha iyi değildir, bu kültürlere göre değişmektedir, bir hiyerarşi falan yoktur, der. Tabi bunun çok tehlikeli yönleri de var. Örneğin biri çıkar bizde işkence var ama ne yapalım kültürde var diyebilir. Ya da başka biri çıkıp kadın dövme için bunu söyleyebilir. Bu düşünce buraya kadar gidebilir.
Peki, post modernizm metodolojiye nasıl bakacak; “toplumu çalışmak, düzen bulmak, regülarite bulmak bunlar, hele kanun, yasa falan bunların peşinde koşmak boş şeylerdir. Düzen yoktur, kaos vardır, modernizm var olan kaosun üzerine düzen empoze etmeye çalıştı. Ne yaptı, belki evet görünürde bir düzen var ama arkası tamamen kaostur. Öyle bilimsel çalışma falan peşinde koşmayın, toplumu anlamak istiyorsanız mesela bir sanat gösterisi yapabilirsiniz, bir film yapabilirsiniz, önemli olan insanların duygularına hitap etmektir. Öyle bilimsel rapor yazmakla boşa vakit geçirmeyin” derler.
-Hocam bir düzen yoksa, dövende dövülende herkes haklıysa o zaman bu hayatın trafiğine nasıl yansıyacak.
Tabi tam bunu demiyor ama buna geliyor. Ama bunlar ekstrem post modernistlerdir. Aslında post modernistler gerçekten sosyolojiye çok önemli açılımlar getirmiştir. Mesela modernizmin tahakkümcü yönünü ortaya çıkardı ama bunu eleştirel sosyolojide yapıyordu. Post modernizm hep kaybedenlerin, kaybettirilenlerin ideolojisi haline geldi, çünkü onlara bir yer açtı. Çünkü o yapısalcılıktaki siyah-beyaz, modern-gerici, kadın-erkek, bu ikili karşıtlıkların gerçek olmadığını gösterdi bize.
Benim büyüdüğüm zamanlarda giyimin kuralları vardı. Beyoğlu’na giderken özenilirdi. Şık bir elbisenin  üzerine deri kemer takılamazdı. Çünkü o onla gitmezdi. İkili karşıtlık vardı. Eskiden kıyafetler arası illa bir uyum vardı. Aslında böyle kuralların olmadığını şimdi gördük. Şimdilerde çok güzel bir tayyör altına spor ayakkabı giyilebiliyor. İşte bu post modern bir durumdur. Biz modernist büyüdük. Hani derler ya çarşaf giyinmiş bir de altına kot giyinmiş, çarşaf altına kot olmaz, işte bu modernist düşüncedir.
Semioloji; işaretlerin bilimi. Her şeyi çalışabilirsiniz işaretlerle. Mesela ben bıyık çalışmak istemiştim bir ara. Bıyık, erkek olmanın alameti farikası idi. Ancak bir zaman geldi, bıyıklı olmak doğulu olmak anlamına gelmeye başladı, bıyık kesme kampanyaları moda oldu. Nasıl değişebiliyor aslında. Hiç de öyle değişemez falan değil bu simgelerin anlamları. İslami ve Kemalist kesimin kadın tanımı cinsiyetsiz kadındı. Saçlar şöyle olamazdı. Giyim böyle olmalıydı falan. Yani işaretlerin anlamları fiks değil.  Yapı bozumu, post yapısalcılık bize bunun böyle olmadığını gösterdi. Bu da çok önemli bir açılımdır. Bu dilin ikili karşıtlıklar içinde kurulmadığını çok daha farklı açılımların olanaklı olduğunu gösterdiği için önemli. Kafamızdaki katagorileri, kutuları biraz açmaya, kırmaya başladı.
Yorumsamacı yaklaşım, Post modern yaklaşımı etkilemiştir. Bu iki yaklaşım da değer yargısında bulunmaz ve ikisinde de rölativizme kayma durumu söz konusudur. Post modern sosyologlara göre tarihin bir yönü yok. Aktörü yok, geleceği yok, ütopyası yok. O yüzden bir şeyler için savaşmaya gerek yok.

-Hocam o zaman onların zayıfın yanında olmasının da bir anlamı yok.
Evet ama post-modernizmde farklılıklar var. Mesela hem post modern olup hem eleştirel yöntemi kullanabilirsiniz. Ayrıca Foucault post yapısalcıdır. “Söylem dışında hiçbir şey yoktur” derken Foucault  aslında her şey söylemle oluşur demek istiyor. Her şeye anlam söylemle atfedilir. Fokunun örneği homoseksüalitedir. Homoseksüalite davranış şekli dünyanın başından beri var idi. Mesela binbir gece masallarında anlatılır ama bu sorgulanmazdı. Çünkü o zaman için daha homoseksüalite etrafında bir söylem üretilmemiş,  anlam atfedilmemişti. Fakat 19 yy’la geldiğimizde homoseksüellik etrafında tıbbi, psikolojik, hukuki ve ahlaki söylemler üretiliyor. Homoseksüalite sapkınlık olarak tanımlanıyor. Tedavi dilmesi gerektiği söyleniyor. Foucault söylem dışında hiçbir şey yoktur derken homoseksüellik yoktur da şimdi oldu demiyor.

-Hocam dinlerde tanımlamış homoseksüelliği, nasıl böyle bir şey söylüyor ki?
Bu tam 19 yy da ortaya çıktı demek değildir. Tanımlanması o tarihlerde olmuştur. Dinler bunu ahlaki açıdan tanımlamıştır ama 19 yy’la geldiğinde o şahikasına erişmiş ve nesne haline gelmiştir.
Söylem dışında hiçbir şey yoktur derken Foucault aslında post yapısalcıdır. Çünkü tamda gerçeklere değil bu işin bize nasıl sunulduğuna bakar.  Söylem dediğiniz şey, size bir konu hakkında nasıl konuşacağınızı ya da nasıl konuşamayacağınızı söyler, dikte eder. Bugün başörtüsü için bir bez parçası diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Bu konuda söylemsel bir oluşum var mı? Var. İşte bütün konular hakkında böyle söylemsel bir oluşumun oluştuğundan bahseder Foucault ve derki “bir konuya nasıl yaklaşacağımızı ve de nasıl davranacağımızı dahi bu söylemsel oluşumlar belirler”.
-Yani hocam söylemsel oluşumlar aslında bizim zihni üretimlerimizi de sınırlandıran ve yönlendiren şeyler oluyor?
Aynen öyle.
Buradan biraz geriye gidersek Thomas Kuhn’un paradigması; Kuhn derki; sosyal bilimciler paradigmalarla çalışır. Paradigma dediğimiz şey, bir bilim alanında nelerin çalışılıp, nelerin çalışılmayacağını, bir konuya nasıl yaklaşıp nasıl yaklaşılmayacağınızı, bir araştırma yaparken hangi soruları sorup, hangi soruları sormayacağımızı yani oyunun kurallarını belirleyen bir ölçüttür. ve bilimciler paradigma ile çalışırlar. Bu paradigma öyle bir şeydir ki bir bilim dalı mesela fizik geliştikçe olgunlaştıkça, yani fizik hakkında çalışmalar yapıldıkça, fizik hakkında kitaplar yazıldıkça, okullarda bölümler açıldıkça bu bilim alanı dogmatik bir bakış açısına sahip olur. Yani o paradigmanın sınırları içinde çalışır. O neyi emrediyorsa onu yapar, fakat zamanla paradigmaya uymayan çeşitli sonuçlara ulaşılacaktır. Paradigmanın açıklayamayacağı durumlar ortaya çıkacaktır. O zaman bu bilim insanları buna istisna derler ve göz ardı ederler. Etmek zorundadırlar, yoksa meşruiyetleri sorgulanacaktır. Bu şekilde çalışırlar. O yüzden bilim denilen şey Kuhn’a göre çok dogmatiktir. Asıl amaç alana çıkıp yeni bir şeyler bulmak değildir, asıl amaç var olan paradigmayı kuvvetlendirmek ve onu ispat eden verinin peşinde koşmaktır.
Dinden bir farkı bilimde devrim oluyor. Zaman içinde var olan paradigma kural dışılıklarla başa çıkamamaya başlıyor ve özellikle bu kural dışılıklar inatçı ve çarpıcı hale geldiğinde var olan bilim alanında entelektüel ve sosyal büyük bir kriz yaşanıyor. Böylece var olan paradigma çöpe atılıyor, yeni bir paradigma kabul ediliyor ve aynı süreç devam ediyor. Bizim bilim hakkında söylediğimiz evrimsel bir gelişme vardır, siz onun üzerine yavaş yavaş başka bir şey inşa edersiniz bundan yararlanan yeni nesil onun üzerine yeni şeyler inşa eder.  Kuhn’un bize söylediği hiç böyle bir şey değil. O değişimin devrim yoluyla olduğunu söylüyor ve bütün eski bilimin çöpe atıldığını ve bambaşka bir şeyin kabul edildiğini ve bilimin de paradigmalar yoluyla çalıştığını söyler. Bu düşünce tek doğru yoktur yaklaşımıyla post modern düşünceyi etkilemiştir.
Sosyal bilimlerde tek bir paradigma yok. Onun için sosyolojiye bilim öncesi alanlar ya da çoklu paradigmalı bilimler denir. Tek bir paradigmanın hakim olduğu bilimlerden bahsetmiyoruz çünkü. Hani bazen televizyonlara çıkıyorlar, belge nerde belge, yüzde kaç, araştırma var mı yaklaşımları pozitivist geleneği içselleştirmiş olan kişilerin tezahürleridir. Öbür türlüde sosyal bilim olabileceğini düşünemeyen, tamamen o paradigmanın içinde kalan tepkilerdir bunlar.
-Hocam bilim felsefesinin bilginin oluşmasında ya Tabula Rasa yaklaşımı ya da deney-gözlem yaklaşımını esas aldığını söylediniz. Peki bizler biliyoruz ki dinlerin de insanlık ve toplum hakkında söylediği şeyler var. Burada dini nereye koyabiliriz. Sosyoloji dini sadece toplumsal unsurlardan biri olarak mı görüyor, bunun dışında dine yer verilmiş midir?

Sosyolojinin kurucularının hepsi ateisttir. Weber’in din teorisi diğerlerinden çok farklıdır. Ama sonuçta bu insanların dini yoktur, inançları yoktur. Onun için de sosyolojide böyle başlamıştır. Ama bugün geldiğimiz noktada açıkça dindar olduğunu söyleyen sosyal bilimcilerle karşı karşıyayız. Önceden bunu söyleyerek sosyal bilim yapan tek tük insan vardı ama Kant’ı hatırlayın en sonunda der ki; “din inancın alanıdır, bilimin alanı değildir”. Ama bugüne kadar dindar olabilirsin ama bunu dile getirmeyeceksin durumu vardı. Bugün bir değişim yaşanmaktadır.
Şu an dine inanan sosyologların din sosyolojisine çok önemli katkıları var. Bir, tamamen araçsal bakan bu işlevselci yaklaşımlar var. İki, anlam dünyasına bakan özellikle fenomolojiden gelen yaklaşımlar vardır ki orada iyinin anlam dünyasını insanların kutsal bir kubbe altında nasıl anlamlandırdığını söyleyenler var. Post modern yaklaşımlar, bu yeni dinler üzerine yapılanlar oldukça önemli. Din sosyolojisinde yeni açılımlar var. Hatta dinin anlam yönünü irdeleyen insanlar dahi var. Evet kökeni ateisttir ama nasıl farklı anlamlar yüklenmiştir diye bakanlar var.

Özeti Hazırlayan : Ayla Kerimoğlu{jcomments on}

 

 

 

 

Önceki Yazı

Sosyolojinin Teorik Temelleri-1

Sonraki Yazı

Modernizm ve Postmodernizm Nedir?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir