Hazar’da Söyleşi: Dr. Şule Albayrak Moderatörlüğünde Kadın Olmak

Hazırlayan: 2 yorum Paylaş:

 

Prof. Dr. Hatice K. Arpaguş, Dr. Nihal Şahin Utku ve Doç. Dr. Münteha Maşalı ile “Kadın Olmak” Semineri

28 Eylül 2019

Dr. Şule Albayrak

Öncelikle değerli Hazar mensuplarına davetlerinden ötürü teşekkürlerimi sunmak isterim. Hem Ayla Kerimoğlu hem de yeni başkan Aslı Öztürk hanımefendilere Hazar’ın değerli çalışmalarından dolayı teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca burada bizi dinlemeye gelen değerli katılımcılara da teşekkürlerimi sunuyorum.

Bizler kadınlar olarak bir araya geldiğimizde konu bir şekilde dönüp dolaşıp kadın meselesine gelir. Biraz fikri serüveni oluşan kadınlar nasıl bu konularla meşgul iseler, İslami ilimleri tahsil etmiş İlahiyat Fakültesindeki kadın öğretim üyeleri olarak bizlerin de zaman zaman tartıştığı konular vardı.

İlahiyat Fakültesinde ciddi bir kız öğrenci nüfusumuz var. Erkek-kız öğrenci oranı yaklaşık %65-35 civarında. Bu bizim kadın konusunun üzerine düşmemizi teşvik eden bir şey. Çünkü dini ilimler hem gittikçe kadınların daha fazla ilgi alanı haline geldi hem de kadın konusu hep çok tartışmalı bir alan oldu. Mevzu kadın olunca, vatandaşın kafası ne derece karışıksa İlahiyat fakültelerindeki kız öğrencilerin zihinlerinin de karışık olduğu bir gerçek. Örneğin kız öğrencilerin içinde, üniversite eğitimi alırken günahkar oldukları gibi bir algının etkisiyle vicdani hesaplaşmaya girenler olabiliyor. İşin bir tarafında bu varken diğer yanda başka türlü zihin karışıklıkları mevcut. Örneğin son zamanlarda 28 şubatı yaşamış ve o dönemin mücadelesini vermiş kadınların bir kısmının da bazı değişimler yaşadığını; özellikle başörtüleriyle ilgili kafa karışıklığı içinde olduklarını gözlemliyoruz. Ortada kaotik bir durum olduğu bir gerçek ve bizim buna dair düşünmemiz, konuyu anlamamız ve bir şeyler söylememiz gerekiyordu.

Biz kitabın ilk nüvesi olarak İlahiyat Fakültesindeki kız öğrencilerine yönelik kendi içimizde, tamamen serbest bir ortamda kız öğrencilerle ve hocalarımızla buluşmalar gerçekleştirdik ve bu toplantılarda öğrencilerin zihinlerinde oluşan soru işaretlerini birlikte cevaplamaya çalıştık. İslam’da kadın mevzusuna ilahiyat fakültesindeki alt disiplinlerden yardım alarak disiplinlerarası bir şekilde nasıl bakılabileceğini sorgulamış olduk. Ortak uzlaşı noktamız, kadınlar ile erkeklerin Allah nezdinde eşit değerde olduğu ve toplumsal alanda bulunmamızı dinen engelleyici bir durum olmadığıydı. Toplumsal ve sosyal açıdan önümüzde bulunan pek çok sorunu nasıl aşabileceğimiz de bu oturumların konusuydu. Konuştuklarımız üzerine neden bir kitap yazmıyoruz fikri zihnimde belirdiğinde bu çalışmaya katkı sunacağını düşündüğüm hocalarımla paylaştım ve kendilerinin büyük desteğini gördüm. Sonunda hem fakültedeki toplantılara katılan hocalarımızdan hem de diğer kurumlardaki ilahiyatçı kadın hocalarımızdan oluşan bir çalışma ekibi oluştu ve tüm bu değerli hocalarımızın katkısıyla Kadın olmak kitabı ortaya çıktı.

Ümit Meriç’in anlattığı bir anekdot vardır. Kendisi peronda uçak beklerken ortamdaki tek başörtülü olduğunu fark ediyor ve “Ya Rab beni burada İslam’ı temsil edecek tek kişi kıldığın için hamdüsenalar olsun” diyor. Kadın olarak var olabilmek o kadar kolay değil iken hele de başında İslamın emaresi varsa, yaygın önyargılar sebebiyle, bu hiç de kolay değildir. Ama Ümit hocanın farkındalık ve idrak seviyesi bir ideali ortaya koyuyor. Bizler bu duyguyu taşıyarak toplumsal alandan kendimizi dışlanmış hissetmeyecek bir varoluş algısına sahip olmalıyız. Bunu yaparken de Kuran, sünnet ve gelenek bağlamında bir kadın okumasını nasıl yapacağımızı düşünmeliyiz. Kuran söz konusu olduğunda yorumlar dışında bir itiraz yükselmez; konu sünnete geldiğinde uzlaşının yerini tartışmalara bırakmaya başladığını görüyoruz. Fakat asıl mevzu gelenek kısmında, kadınla ilgili tartışmalar çoğunlukla burada dönüyor. Ya geleneği tümüyle sahiplenme adına kültür bağımlı mevcut olan basma kalıp uygulamaların da savunucusu oluyoruz veya geleneği ayak bağı gibi değerlendirerek tümüyle red yoluna giderek o zengin mirasa sırt dönüyoruz. Ya savunma ya red ikileminden kurtularak geleneği kadın meselesi çerçevesinde değerlendirmeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Bizim bu kitabı oluştururken yapmaya çalıştığımız şey, kadınlar olarak kadın konusuna İslami perspektiften yaklaşmak ve muhatabı olduğumuz soru ve sorunlara kendi disiplinlerimiz çerçevesinden cevaplar vermek oldu. Biz kendi sorularımıza kendi cevaplarımızı üretme derdindeyiz. Kitabımız da her soruya cevap vermiş değildir ama başlangıç olması açısından değerli olduğuna inanıyorum.

Kitapta hocalarımız tarafından kaleme alınan bölümler birbiriyle puzzle gibi bütünleşti. Çalışmada öncelikle Ontolojik olarak kadının durumunu, eşrefi mahlukat olarak kadın başlığı altında değerlendirildi. Burada Fatma Asiye Şenat, Hülya Terzioğlu ve Hatice Arpaguş hocalarımız kadının varoluş durumunu islami literatür çerçevesinde ele aldılar. Ardından tarihsel eyleyici olarak kadın başlığı altında Nihal Şahin Utku, Fatımatüz-Zehra Kamacı ve Rahile Kızılkaya Yılmaz hocalarımız dünya tarihinde, Asrı saadette kadının durumunu değerlendirdiler. Hak ve sorumluluk sahibi olarak kadın başlığı altında fıkıh geleneği içinde kadının durumunu Münteha Maşalı, Saliha Okur Gümrükçüoğlu ve Ülfet Görgülü hocalarımız yazılarıyla katkı sundular. Son olarak toplumsal meselelerde kadın bölümünde Huriye Martı, Birsen Banu Okutan ve şahsımın kaleme aldığı şiddeti, oryantalist söylemin başörtülü kadın kimliğine yönelik algısını ve kadın tartışmalarında geleneğe yönelik alternatif bir okumanın mümkün olduğunu değerlendiren yazılar yayınlandı.

Öncelikle tüm hocalarımıza esere verdikleri katkılarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Aramızda olmayan diğer yazar hocalarımıza selamlarımızı gönderiyorum. Bugün burada kitapta çalışması yer alan 4 yazar olarak karşınızdayız. Öncelikle kendisine mikrofonu uzatacağım Hatice Arpaguş hocamız, kendi bölümünde Yaratılış açısından kadının durumunu ele aldı. Kuran’da ve ilgili rivayetlerde kadının yaratılışına dair neler mevcut buna dair titiz bir çalışma gerçekleştirdi. Bugün birlikte değerlendirmelerde bulunacağımız kitabımızın bir diğer yazarı Nihal Utku hocam ise tarihi süreçte kadının antik medeniyetlerden İslam’a gelinceye kadar olan durumuna dair önemli bir perspektif sundu. Böylece İslam gelmeden önce kadın algısı nasıldı, İslam aslında nasıl bir dünyaya doğmuş oldu, İslam’ın kadına bakış mevcut sorulara nasıl bir cevap vermiş oldu konularını vazıh şekilde ortaya koydu. Son olarak söz alacak olan Münteha Maşalı Hocam da kadına dair konularda, işin gelip dayandığı, üzerine önemli tartışmaların döndüğü fıkhi boyutla ilgili titiz bir çalışma gerçekleştirdi. İlahi hitaba muhataplık bakımından erkekle eşit olan kadının İslam fıkıh geleneğindeki yerine ışık tuttu.

  

Prof. Dr. Hatice K. Arpaguş

Bismillahi Teâla,

Öncelikle sözlerime böyle bir hafta sonunda bu programa katılan tüm kardeşlerime en içten selam ve sevgilerimle başlarım. Hazar’ın yeni dönemi hayırlı olsun; hem önceki ekibi kurumun bugüne gelmesindeki katkılarından dolayı minnetle anıyor, hem de bayrak yarışında görevi üstlenen yeni ekibe çalışmalarında kolaylıklar diliyorum. İnşallah güzel ve faydalı çalışmalara imza atarlar.

“Kadın Olmak” kitabının editörlüğünü yapan ve bizleri organize eden Şule Albayrak hocamıza emeklerinden dolayı teşekkür ediyorum. Şüphesiz kitabın son haliyle elimize geçmesinde onun çok büyük emek ve katkısı oldu. İyi ki böyle bir çabayla bizi bir araya getirmiş ve konunun bütün yönleriyle ele alınmasına vesile olmuş, kendisine bir kez daha teşekkür ederim.

Kitabın yazılış hikâyesi kadar bizlerin her birinin de kitabın ismiyle müsemma olacak kadın olma hikâyemiz var, ama onları henüz yazmaya başlayamadık. Aslında doğrudan bizzat kendi hikâyem olmasa da dolaylı olarak bizim hikâyemiz sayılabilecek kısmını başka bir çalışmada makale formatında kaleme almıştım. O çalışmada din eğitimi kurumlarında ilk defa kız öğrencilerin hangi şartlarda ve mekânlarda öğrenci olduklarını gündeme aldım, ancak zaman tanıkların zamana karşı koyamamasından hareketle maalesef aleyhe işlemekte olup bu çalışma kitap şekline dönüşmeyi bekliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlayan sürecin hikâyesiyle birlikte bu kurumlarda kız öğrenci olmak dönemin birçok sıkıntı ve sancılarını da birlikte yüklenmek anlamına geliyordu. İnşallah tanıklara ulaşarak bu çalışmanın bitmesi nasip olur.

Kısaca kendi hikâyemden yola çıkacak olursam İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim dalında ilk kadın Profesör olma şerefine nail oldum. Ancak bu süreçte çok güzel deneyim ve tecrübelerimin yanında bir o kadar da dinî kurumlarda kadın olmanın sıkıntılarını yaşadım. Bunlardan herbiri aldığımız eğitim dolayısıyla anlatılamasa da anlatılacak ve yazılacak olanları da var şüphesiz. Ancak belki en büyük sıkıntının eğitim kurumlarında kılık-kıyafet ve başörtüsü problemi olduğunu söylemek gerekir. Dini kurumlarda öğrenci olmak, bir anlamda başörtüsü yasağının Demokles’in kılıcı gibi kız öğrencilerin tepesinde sallanması demekti. Bu konu her an ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürüldü. Türkiye’nin her on yılda bir geçtiği dar boğazlardan sonra bu kurumlara ve özellikle kız öğrencilere uygulanan kısıtlamalar, çoğu zaman biz gençlerin ve özellikle kız öğrencilerin ruhlarında büyük yaralar açtı. Elhamdülillah artık kötü bir tarih ve hatıra diyerek geride bıraktığımıza inanıyoruz. Bu açıdan bu konudaki kararlı adımlarından dolayı devlet yöneticilerimize minnettarız.

Yaptığım röportajlar yanında kendi eğitim hayatımda din eğitimi kurumlarına kızların girmesi dönemin idareleri ve bunun laiklik ilkesine aykırı olduğunu düşünen kesimler tarafından hoş karşılanmadığından başta başörtüsü olmak üzere tesettür hassasiyetiyle tercih edilen kıyafetlerin giyilmesi laik eğitim kurumlarının kılık kıyafet anlayışı ile bağdaşmayan bir durum olarak algılanmıştı. Bu sebeple okulların ve idarelerin üstünde çoğu zaman görünür ya da görünmez baskılar uygulanmıştı. Diğer taraftan maalesef dindarlar da eğitim kurumlarını erkeklerin mekânı olarak kabul ettiklerinden kritik dönemlerde kızların orada bulunmalarını gereksiz olarak algıladılar. Yani din eğitimi kurumlarında kız öğrencilerin bulunmalarının, hem ülkenin laik elitleri hem de dindar kesimleri tarafından benimsenmesi oldukça zor olmuştur. Bu şartlar altında bu eğitim kurumlarında bulunmak öğrenciler açısından çok yıpratıcı ve sancılı bir süreçti. Dolayısıyla ben yaşamak durumunda kaldığım şeylerden hareketle kendimi hep yorgun savaşçı olarak hisstiğimi belirtmek isterim.

Kadın meselesi dini ilimlerden hangi disiplinin konusu olabilir diye baktığımızda hemen her disipline konu olacak bir yönünün bulunduğu bilinmektedir. Nitekim kitap da bu yönlerin hemen birçoğuna cevap vermeye çalışmaktadır. Bu açıdan hem çok yönlü bir yapısı, hem de kapsayıcı olma özelliği vardır. Ben de “Kadın Olmak” isimli kitaba “Ontolojik Varlık Olarak Kadın” konusuyla katkıda bulundum. Spesifik bir konudan hareketle meselenin tüm yönlerini inceleyerek bir sonuca varmaya çalıştım. Bu amaçla “Havvâ’nın Âdem’in eğri kaburga kemiğinden yaratıldığı” şeklinde genel geçer bir inanışın Kur’an-ı Kerim’deki âyet-i kerimeler ile rivayetler ve Kitâb-ı Mukaddes’teki karşılığını araştırıp analiz ettim. Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılma biçimi olarak tefsirleri incelemeye aldım ve eldeki mevcut en erken çalışmalardan başlayıp günümüze kadar geldim ve böylece konunun geçmişten günümüze anlaşılmasını tüm boyutlarıyla irdeledim. Bu amaçla başta Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda şunu söyleyebiliriz ki; konu Kur’an-ı Kerim’de kaburga kemiğiyle bağlantılı olarak anlatılmaz. Ancak Kur’an-ı Kerim’de konuyla alakalı yedi ayet-i kerime bulunmaktadır. Bunlardan dördünde konu insanın “nefs-i vahide”den yaratıldığı, diğer üç âyet-i kerimede de “insana kendi nefislerinden eşler yaratıldığı” ifade edilmektedir. Bu âyetlerin yorumlanmasında özellikle “nefs-i vahide”nin ne ya da kim olduğu üzerinden gitmek gerekmektedir. Erken dönemden günümüze kadar bütün tefsirleri takip ettiğimizde dönemlerin kendine has yaklaşımları yanında tefsirdeki yöntemlerin de anlamaya etki ettiğini görmüş oldum.

Hadis kaynaklarındaki rivayetlere baktığımızda bunların iki kategori altında incelenmeye müsait olduğu görülmektedir. Birinci grup diyeceğimiz rivayetler, Buhari ve Müslim’de geçen Âdem veya Havva’dan bahsetmeden genel anlamda kadının kaburga kemiğinden yaratıldığı veya kaburga kemiği gibi olduğunu dile getiren rivayetlerdir. Öncelikle belirtmek gerekirse bu rivayetler kadına davranışta hassas olmayı öğütlemektedir. İkinci grup rivayetler Kitab-ı Mukaddes merkezli olup İbn Abbas ve İbn Mes’ud’dan İslâmî kaynaklara giren ve Havva’nın Âdem’in kaburgasından yaratıldığını konu edinen rivayetlerdir. Bu anlatılar da Cennette iken Havva’’nın uykuya dalan Âdem aleyhisselamın eğri kaburgasından yaratıldığını konu edinmektedir. Bu rivayetler incelendiğinde içinde çelişkili bilgilerin bulunması yanında kaynakların da Kitab-ı Mukaddes’ten aldıklarını ifade etmeleri gibi sebeplerden ötürü mevzu kategorisinde değerlendirilmektedir. Ancak mevzu olmasına rağmen söz konusu rivayet, kadını karakter olarak kaburgaya benzeten rivayetle birleştirilerek âyetin böyle anlaşılmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum bize Kitab-ı Mukaddes kültürünün çok etkili bir şekilde İslâm kültürüne girdiğini göstermektedir. Nitekim tefsirleri bu açıdan incelediğimizden gelenekselleşmiş dönemde bu rivayetin anlama ve yorumlamada baskın bir etkisi bulunduğu tespit edilmektedir. Ancak konuyu bu perspektiften anlamayan var mı? diye araştırdığımızda erken dönemde Rebî’ b. Enes, Kaffâl, Ebû Müslim İsfahanî ve İmam Mâtürîdî gibi isimlerin ön plana çıktığı dikkati çekmektedir. Bunların farklılaşmasına sebebiyet veren ortak yönleri var mı? diye baktığımızda, re’yi benimse açısından aralarında iştirakin bulunduğu dikkati çekmektedir. Bunlar içinde İmam Mâtüridî insanın kadın ve erkek şeklinde iki atası bulunduğu tespitinde bulunarak kadınların ilk kökeni Havvâ iken erkeklerinkinin de Âdem olduğunu söylemektedir. Diğerleri ise erkek neden yaratıldıysa kadının da aynı şekilde yaratıldığı tespitinde bulunmaktadırlar. Yenileşme dönemi kabul edilen XVIII. yüzyıl ve sonrasına geldiğimizde durumun geçmişe göre değiştiği ve birçok ismin gelenekleşmiş dönemin aksine kaburgadan yaratılmayı kabul etmedikleri dikkati çekmektedir.

Bu genel panaromadan sonra Kitab-ı Mukaddese baktığımızda orada da iki çeşit yaratmanın konu edildiği görülmektedir. Ruhban metnine ait olanda insanın Tanrı suretinde kadın ve erkek şeklinde yaratıldığı, Yahvist metne ait olan ikincisinde ise önce erkeğin, daha sonra kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığı görülmektedir. Ahd-i Atîk’teki yorumlardan sonra Hz. İbrahim eşi Sare’den şikayet ettiğinde “Kadın eğri kaburga kemiği gibidir ona hassas davranın onu düzeltmeye kalkarsan kırarsın.” şeklindeki rivayete döndüğümüzde bu rivayetin önemli ipuçları içerdiği dikkati çekmektedir. Bunlardan biri İbrahim aleyhisselamın Musa aleyhisselamdan önce gelmesi, bu rivayetten hareketle Kitabı Mukaddes’teki anlatımların daha ileri okumalarla anlaşılmasını kolaylaştıracak muhtevayı içermektedir. İkinci bir nokta da Hz. İbrahim’in dilinden kadını eğri kaburga kemiğine benzetilmesi, bu anlayışın Ortadoğu toplumlarında yaygın bir kanaat ve anlatım olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla yukarıdaki çerçeveden hareket edip Buhari ve Müslim’de geçen ve karakter olarak kadını kaburgaya benzeten rivayeti metin ve senet açısından incelendiğimizde 2 farklı çalışmanın olduğu; bunlardan biri senedinin sahih olduğunu söylerken diğeri de raviler içinde zapt ve adalet açısından problem bulunduğu tespitinde bulunmaktadır. Metin açısından bakıldığında rivayetin Orta Doğu toplumlarında yaygın bir kanaat olduğu anlaşılmaktadır. Bu da bu anlatıyı Hz. Peygamber’in kendi fikri ya da yaygın bir kanaat olarak mı dile getirdiği konusunu gündeme almak getirmektedir. Diğer bir ihtimal de başka örnekleri de bulunan yaygın şeylerin Hz. Peygamber’e söylemediği halde nispet edilmesidir. Bu açıdan rivayet daha derin araştırılmaya müsait bir yapı arzetmektedir.

Sonuç olarak spesifik olarak derinleşerek yaptığımız bu araştırmada öncelikle âyeti kerimelerin yaratmayı konu edinmeyip, aksine ortak kökene vurgu yaparak insanın diğer canlılar gibi cinsler şeklinde yaratıldığı, eşlerin birbirlerinde sükun bulacağı ve bunun Allah’ın rahmeti olduğu, kadın ve erkeğin birbiri için rahmet vesilesi bulunduğu tespitine ulaştık. Yani Kur’an-ı Kerim “nefs” ya da “nefs-i vahide” tabiriyle ortak öz ve iki cinsin de yaratılış açısından aynı kökten geldiği, ancak birbirlerini tamamlayacak niteliklere sahip olduğu ve bunun da Allah’ın insanlık için tercih ettiği bir çeşit rahmet olduğu üzerinde durduğu sonucuna vardık. Rivayetlere gelince; hem kendi içinde tasnifini yaptık, hem de bilgi değeri açısından durumlarını inceledik ve yaratmayı konu edinip edinmediklerini netleştirmiş olduk. Neticede nasstan elde ettiğimiz sonuç şu şekilde ifade edilebilir muhtevadadır: Din bu hususu bilime bırakmış olmalı ki bu mesele hakkında bilgi verme yoluna gitmemiştir. Nitekim İmam Mâtüridî de yaradılışın bugün gözlemle herhangi bir neticeye varılacak bir konu olmadığı tespitinde bulunmaktadır. Yani biz tekrar Âdem ve Havva’nın nasıl yaratıldığını gözlemleme imkânına sahip değiliz. Gayba taalluk ettiğinden normal şartlarda bu konuda bilgi vasıtamız haberdir, Ancak Kur’an-ı Kerim’in bu konuda suskun kalıp meseleyi bilime havale ettiği görülmektedir. Haber kategorisindeki rivayetlerde de kadının ontolojik olarak, Âdem’in kaburgasından yaratılması şeklindeki anlatımın dışarıdan İslami literatüre girip gelenekleştiği anlaşılmaktadır.

 

Münteha Maşalı

“Kadın Olmak” kitabında benim yazımın başlığı “Fıkhi Düşüncede Kadın: Geçmişten Günümüze Bir Tasvir Denemesi”. Fıkıh ise insanın hem dünyevi hem de uhrevi davranışlarıyla, hayatıyla ilgili birçok hükmü barındıran geniş bir alan. Takdir edersiniz ki bütün bu hükümleri yazının kapsamı içerisinde ele almak mümkün değildi. Ben de öncelikle fıkhın tanımından yola çıkmaya çalıştım. Şöyle ki; Ebu Hanife’nin tabiriyle fıkıh, kişinin lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir. “Leh” ifadesiyle hakları, “aleyh” deyince de sorumlulukları algılarız. Dini sorumluluklar ibâdât, dünyevi olan ve ucu yine ahirete dokunan dünyevi ilişkiler ise muamelât başlığı altında ele alınmaktadır. Bu çerçevede kadını da kişinin haklarını bilmesi ve şahıs kavramı içerisinde ele almak mümkündür. Ancak bu noktada göz ardı edilmemesi gereken bir husus da hükümlerin asli kaynaklardan çıkarılmasının fıkıh bilginleri tarafından gerçekleşmesidir. Dolayısıyla Kuran ve sünnetten hükümler tespit edilirken ya da içtihad gerçekleştirilirken insan faktörü devreye girmektedir. Bu durumda ise tarih, sosyal olgular, bakış açıları, müçtehidin hocasından aldığı birikim ve kurallar da bu faktörle birlikte gelmektedir. Böyle olduğunda da karşımıza kadınla ilgili, tüm bu unsurlardan etkilenen bir algı çıkmaktadır. Bunların hepsini İslam’ın genel geçer kuralları olarak aksettirmemek ve fıkhi düşüncedeki kadının konumunu da bu gerçeği dikkate alarak ortaya koymak suretiyle bize fıkıh külliyatı karşısında doğru bakış açısını yakalatacak bir perspektif sunmaya çalıştım.

Bu bağlamda fakihlerin tikel meselelerle ilgili getirdikleri çözümlerden ziyade bunların temelini teşkil eden hak, sorumluluk, eşitlik gibi kavram ve ilkelerden hareket ettim. Zira İslam’ın cüz’î hükümlerde hedeflediği bir değer sistemi var. Eğer biz bu sistemi idrak edersek kadın konusunda da yanlış algıların yok edildiğini, palazlanmadığını, üremediğini göreceğiz. Zaten bizim alimlerimiz de özellikle kaos dönemlerinde hükümlerin üstünde bulunan temel değerlerin, gaye ve ilkelerin tespitine yönelmiş; dini hükümlerin vazolunuşu sırasında gözetilen genel gayeleri ise “makâsıdü’ş-şerîa” şeklinde ifade etmişlerdir. Bu esasların en üst konumunu ise “zarûrî” olarak nitelemişlerdir. Zarûrî ifadesi kısaca belirtmek gerekirse vazgeçilmez değerler, demektir. Bunlar da din, can, nesil, akıl ve mal şeklinde beş hususa indirgenmiştir. Kadının da erkekle bu temel değerleri koruma noktasında, özellikle de neslin muhafazası konusunda eşit bir konumda olduğu vurgulanmıştır.

“Erkeklerin de kazandıklarından nasibi vardır, kadınların da kazandıklarından nasibi vardır.” (Nisâ 4/32) ayet-i kerimesi de iki cins arasındaki bir eşitliğin mevcudiyetine işaret etmektedir. Nitekim hukuki işlem yaparken tarafların vücûb ve eda ehliyetine sahip olması gerekmektedir. Eda hakları kullanma ehliyetidir; vücûb ise haklara ehil olmaktır. Haklara ehil olma, insan olma vasfından kaynaklanır. Kadın ve erkek özünde aynıdır. “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nisâ 4/1) ayeti gereğince tek özden yaratılmıştır. İşte insan olma vasfında ortak olan, insan türünün bir nev’i olan kadın, hak kullanma konusunda da erkekle eşit statüdedir. Fıkhi düşüncede bu en temel ilkedir ve birçok hükümle de pekiştirilmiştir. Öte yandan kadın ve erkek öz itibarıyla eşit olmakla birlikte erkeğin de kadının da öne çıkarıldığı bazı hükümler konulmuştur. Buna göre insan olarak eşitlerdir ama insan türünün bir çeşidi olarak fıtri özellikler açısından aralarında bir takım farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar ise üstünlük değil de tahsis kapsamında değerlendirilebilir. Tahsis ise umumi bir hüküm bulunmakla birlikte o hükmün kapsamının daraltılıp belli fertlere hasredilmesini ifade eder. Mesela erkeğin cihad, imamet ve cuma namazı ile yükümlü tutulması esasında genel nitelikli bir hükümdür. Hüküm genel olduğu içindir ki kadın da cihada gidebilir. Ancak bu zorunlu olduğunda fıtri özellikleri gereği kadına külfet haline gelebilir. Dini hükümlerin ise kolaylaştırıcı niteliği bulunmaktadır. Allah Teâlâ insana katlanamayacağı külfet yüklemez. Fıkıh bilginleri erkeğin cihad, imamet ve cuma namazında öne geçirildiğini belirtirken kadının da hidâne yani, çocuğun bakımını ve terbiyesini gözetme hakkı konusunda erkekten daha şefkatli olması sebebiyle öncelikli hakka sahip olduğunu vurgulamaktadır.

Evlilik konusuna gelirsek; Cenab-ı Hak insanoğlunu halifesi tayin etmiş ve ona bu dünyanın imarı misyonunu yüklemiştir. Bu dünyadaki düzenin devamına katkı sunmak için de neslin muhafazası önem arz etmektedir. Dolayısıyla dinimizde evlilik sadece bedensel bir tatmin aracı olarak değil neslin korunması şeklindeki beş temel maksattan birinin hadimi olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda neslin kaliteli olması yönünde bir fıkhi yaklaşımdan da bahsetmek mümkündür. Nitekim çok evlilik mübah kapsamında kabul edilse de aile fertlerindeki sayının fazla olmasının neden olabileceği olumsuz faktörlerin neslin kalitesini düşüreceği yönünde izahlara da rastlanmaktadır. Râzî gerekçe olarak kadınlar arasında zulüm, haksızlık gibi olumsuzluklar olabileceğini belirtir. Nefretin bulunduğu ortamda hayırlı evlat yetişmeyeceği de ifade edilmiştir. O halde öncelikli olan neslin sayı olarak artması değil kalitesinin artmasıdır, sağlıklı nesillerin çoğalmasıdır. Çok evlilik ibâha/serbesti olarak kabul edildiğinde mübahın sınırlandırılması kapsamında da değerlendirilebilir. Bu açıdan birden fazla evliliği, Allah Teâlâ’nın erkeklere tanıdığı mutlak bir serbesti olarak nitelendirmemek mümkündür. Nitekim Hz. Âişe (ra) bu ayetin yetim kızlarla ilgili olarak indiğini söylemiştir. Hanbelîlerin kadının nikah akdinde “Benden başka biriyle evlenemezsin.” şeklinde ileri sürdüğü bir şartı tanımaları da bu hususun genel geçer bir esas olmayıp sınırlandırılabileceği yönünde izah edilebilir ki Hukuk-i Âile Kararnamesi de bu şartı geçerli kabul etmiştir.

Nikah akdinde kadın icab-kabul bazında bir taraftır ve erkekle eşit konumdadır. Bazı mezheplerin velinin rızası gibi getirdikleri ilave şartlar ise kadını alçaltma olarak değil de onun menfaatini koruma şeklinde değerlendirilebilir. Bu itibarla fıkıh bilginleri nikahın diğer akitlerden sağlam olduğuna da değinmiş; ebedi olarak “ölüm bizi ayırıncaya kadar” şeklinde bir niyetle kurulması gerektiğini vurgulamışlardır. Bu temel esasa rağmen evlilik birliğinin sürdürülmesi imkansız hale geldiğinde bozulması da söz konusu olabilir. Bu durumda erkeğin kadına uygulayacağı her türlü şiddet ve baskıyı engelleyici nitelikte hükümler konulmuştur. Kadının da mehir ve nafaka hakkını erkeğin gücünü aşacak nitelikte kötüye kullanmaması tavsiye edilmiştir. Dolayısıyla gerek erkeğe gerekse kadına ait hakların maddeler halinde sıralanmasından ziyade bu hakların suiistimali, yani başkalarına zarar verecek şekilde kullanılması hususu önem arz etmektedir.

 

Nihal Şahin Utku

İslam geleneğinde kadının konumu, büyük ölçüde Antik ve Orta Çağların inanç ve düzenekleri ile İslamî prensiplerin harmanlanmasıyla bugünlere kadar gelmiştir. Bu konum, bütün dünyada olduğu gibi sanayileşme ile birlikte ciddi bir sarsıntıya uğramıştır. Bu nedenle kadının konumunu İslami perspektiften tartışırken, hem bu tarihî birikimi, hem toplumsal düzeneklerin iktisadi ve teknolojik şartlarla değişimini, hem de İslam’ın vazettiği temel prensipleri birlikte ele almak gerekir.

İslam tarihi üzerine yıllardır çalışan bir tarihçi olarak hangi konuya el atmışsam, çalıştığım konunun hep bir Orta Çağ hatta Antik Çağ’dan itibarenki tarihî seyrini görme ihtiyacı hissettim. Örneğin haccın Orta Çağ’da nasıl organize edildiğini, 1000 kişilik bir şehrin senenin üç ayında on bin kişiye nasıl istihdam sağlayabildiğini, yeme-içme-yatma imkanlarını nasıl organize ettiğini anlamaya yönelik bir çalışmaya niyet ettiğimde işe hacıların kullandığı yollardan başlamam gerektiğini düşünerek önce Orta Çağ’da yolların mahiyeti hakkında araştırma yapmaya başladım. İslami dönemde kullanılan yolların mahiyetini anlamanın, Antik Çağ’dan devralınan yolların ve yol üzerindeki düzeneklerin nasıl işlediğinin anlaşılmasından geçtiğini farkederek kendimi bir anda Antik Çağ’da buldum. Yine Cahiliye döneminde kız çocuklarının öldürülmesi, sütannelik konusu gibi siyerin can alıcı konuları üzerinde zihin yorarken, hep söz konusu olguların dönemin diğer toplumlarında nasıl seyrettiğini görme ve bir karşılaşma yapma ihtiyacı hissettim. Çünkü tarihî kurumlar ve yapılar, önceki dönemlerin etkilerini taşırlar. Kadın konusunun ele alındığı bu kitapta da bana düşen bölüm, tarihî sürecin ele alınması oldu ve başlık “Antik Çağ’dan İslam’a” olarak şekillendi.

Antik Çağ diye ifade ettiğimiz dönem, milattan önce 3000’li yıllarda başlatılır. Yazının icadıyla birliktedir ki bu çok önemli bir şeyi temsil eder. Çünkü yazı, kalıcılığı ve gelecek kurgusu ve kaygısını ifade eder. Nasıl bugün teknolojiyi elinde bulunduranlar zihniyete yön veriyorlarsa, o dönemde de kayıt geleneğini elinde bulunduran toplumlar dünya tarihine şekil vermişlerdir. Bu çerçevede Antik Çağ ve yazının icadı çok önemli bir dönüm noktasıdır. Antik Çağ’ın kurumlarını tesis etmesi, bin yılda gerçekleşmiş olup, kurucu, inşa edici bir çağdır. Bu çağın önemli bir özelliği de nehir etraflarında gelişen tarıma dayalı yapıların ortaya çıkmasıdır. Yerleşikliğe geçişle birlikte toplumsal sınıflaşma ve işbölümü oluşmuş; bu dönemde kadın da şartların kendisine yüklediği bazı misyonlarla toplumsal işbölümünde yerini almıştır. Bu çerçevede, toprağın ve insanın çok değerli olduğu bu düzenekte kadına doğurganlık özelliği bünyesinde nesillerin devamını sağlama işi yüklenmiştir. Antik Çağ’da normal şartlarda bir kadının hayatı boyunca 20’ye yakın hamilelik yaşadığı – bu hamileliklerin bir kısmının erken sonlandığı, bir kısmının ölümle bittiği, bir kısmının da doğumla neticelendiği ancak bebek ölümlerinin çokluğu nedeniyle yeni bir hamileliğe kapı araladığı – dikkate alınırsa, doğumla ilgili süreçlerin kadınların en verimli dönemine damgasını vurduğu tahmin edilebilir. 20 civarında doğuma rağmen, hayatta kalabilen çocuk sayısının 2 ila 4 arasında oluşu kayda değerdir. Zaman içinde teknolojideki gelişmelere bağlı olarak tarım teknolojisinde yaşanan ilerlemelerle birlikte erkeğin hayatında boş vakit ortaya çıksa da kadın için hamilelik süresi kısalmadığından “boş zaman” imkanı oluşmamıştır. Hayatında 20 tane doğum, aralarda düşük yapan, emzirme dönemleri yaşayan bir kadın için doğurmanın kadına ciddi ve bağlayıcı bir sorumluluk getirdiği ortadadır. Diğer yandan göçebe topluluklarda da sayıca üstün olmak daima önemli olmuştur. Gücün yolu, çok nüfusa sahip olmaktan geçmiştir. Hem yerleşik toplumlarda hem savaşçı toplumlarda hem de yarı göçebe toplumlarda kadından beklenen en önemli şey, doğum yoluyla topluma çocuk vermek olmuştur. Bu uzun soluklu ve meşakkatli yükün kadının toplumda seyyaliyetini engelleyeceği aşikardır. Bugün artık doğum sayısının düşmesi ve çocuk ölüm oranlarının ciddi anlamda azalması ile birlikte kadınların hayatlarında ciddi bir boşluk ortaya çıkmıştır. Artık evden iş hayatının yönetildiği, eşler arasında rol paylaşımının daha kolayca yapılabildiği günümüzde kadının toplumsal konumunda da büyük değişikliklerin yaşandığı gözlemlenmektedir.

“Kadın Olmak” kitabında benim kaleme aldığım kısım, Antik Çağ’ın önemli medeniyetlerinde kadının izini sürerek işe başlıyor. Makale, Antik Çağ’ın Hindistan, Çin, Mısır, Mezopotamya ve Yunan gibi kadim medeniyetlerinden özellikle İslam geleneği üzerinde etkili olanlara ve oralardaki kadın konumuna odaklanıyor. Yunan’daki yapıyla diğer dört tarım medeniyetindeki yapıların farklı oldukları vurgulanıyor. Tarım toplumlarında nehirlerin suladığı devasa topraklar vardır. Toprağın ekimi, işlenmesi, hasadı, artı değerin ticarete yönlendirilmesi gibi unsurlar önemlidir ve bunlar toplumsal organizasyonu gerektirir. Ama kadının hiç değişmeyen bir görevi vardır, o da topluma çocuk vermektir. Tarım toplumlarında, taşrada kadın daha doğal bir hayatın içindedir; keskin rolleri yoktur. Kadın ve erkek arasındaki iş bölümü doğal bir akış içinde şekillenir. Kadın hane içi görevlerine devam eder, arta kalan zamanında da tarladadır. Bu çerçevede erkek ve kadın rolleri, şehirdeki kadar keskin değildir. Şehir düzeninde sosyal düzenekler oturmuştur ve rol ayrımı daha belirgindir. Taşrada kadın tarlaya çocuğunu uyuttuğunda bile gidebilir, ev-iş hayatı ayrımı yoktur. Şehirde ise iş hayatı ciddi organizasyon yapılarını gerektirir. Mesleklerin oluşması için çıraklık, ustalık süreçlerinden geçmek gerekir ki bunlar yılları alır. İş tecrübesi, devamlılığı ve istikrarı gerektirir. Zanaatkarlık bile bir sebattan, bir alanda istihdam olmaktan geçer. Kadının buna ayıracak, uyum sağlayacak kesintisiz vakti yoktur; olamamıştır. Şehirde ve taşradaki kadının konumunu bu bakımdan ayrı değerlendirmek gerekir. Diğer yandan şehirli kadının konumu da tektip değildir. Benzer tarımsal düzeneklerde de farklı kadın algılarının ortaya çıkmış olduğunu görürüz.

Antik Çağ’da kadının konumunun en iyi olduğu toplumlardan birisi Mısır’dır. Çıkan arkeolojik kazılarla birlikte Mısır antik dünyanın en medeni toplumu olarak kabul edilmiştir. Gerekçeleri çalışmada görülecektir. İki tarafı çöllerle, diğer iki tarafı da Akdeniz ve Kızıldeniz’le kaplı olduğu için korunaklı ve nüfuz edilmesi zor bir yer olmuştur Mısır. Değişime açık değildir, değişim olduğunda da çok yavaş gerçekleşmiştir. Örneğin Müslümanlarca feth edilmesinin ardından Mısır’a İslam’ın nüfuz etmesi yıllar almıştır.

Mezopotamya’nın, İpek ve Baharat yollarının geçiş güzergahında, istilaya müsait bir yerde bulunması nedeniyle toprağın korunması ve muhafaza edilmesi ciddi bir insan gücü gerektirmiştir bu havzada. Biz kadının burada Mısır’a göre daha geri planda olduğunu görsek de bölgenin ilk yazının, ilk kanunların, ilk tarımsal tekniklerin şekillendiği yer olması dolayısıyla kadın lehine de bazı kanunî düzenlemelerin devreye sokulmuş olması dikkate değerdir. Olumsuz genel bir algıya rağmen orada kadın kanunlarla korunmuş; kadının eşinden ayrıldığında ne yapacağı, çocuklarının kimde kalacağı, mirastan pay alıp almayacağı gibi sorunlar dert edinilmiş olmalı ki bu konularda bazı kanuni düzenlemelere gidilmiştir. Babil kralı Hamurabi kanunlarında olduğu gibi. Bu yasalara rağmen kadının konumu, içinde yaşadığı toplumun özel şartlarına değişkenlik göstermiştir. Bu arada şunu da özellikle vurgulamak gerekir ki hep kadının maruz kaldığı olumsuz algılara temas ediyoruz. Oysa erkeğin tarihine de bakıldığında onların da yaşadığı birçok çaresizliğin olduğu görülecektir. Biz hep kadının toplumsal olarak konumunun zorluğuna temas ediyoruz ancak Orta Çağ’da ya da Antik Çağ’da erkeklerin de yaşadıkları büyük sorun ve zorluklar vardı.

Mısır ve Mezopotamya, Hz. Ömer döneminde Müslümanların hakimiyet alanına girmiş ve İslam’ın ana havzaları olmuştur. İslam ile birlikte bu havzalarda Antik Çağ’dan bağımsız bir değer üretilmiştir. Ancak bu değer inşasının, İslam öncesindeki asırların fikrî mirasının etkisinde şekillendiği unutulmamalıdır. Zira bunda muhtemelen İslam’ın özü ve prensibi ön plana çıkarması ve katı yapılar empoze etmemesi de etkili olmuştur. Bu bakımdan geleneksel toplumların olumsuz mirasının Müslümanların hakimiyet alanına da intikal etmiş olması, kültürel bir durum olup, oldukça önemli bir husustur. İslam geleneğindeki olumsuz kadın algısının müsebbibi din değil, devralınan mirastır.

Çalışmada, Antik Çağ’da sözünü ettiğimiz nehir merkezli tarım toplumlarındaki kadın algısının ardından ticaret merkezli Yunan toplumundaki kadın algısına temas edilmiştir. Antik Çağ’da kadına yönelik en olumsuz yaklaşım Antik Yunan’da görülür. Bunda bölgeye has şartların büyük etkisi vardır. Nitekim Antik Yunan, coğrafî olarak diğer tarım toplumlarından farklılık gösterir. 150’yi aşan şehir devletlerinden oluşan ve merkezî bir bütünlüğü olmayan bir coğrafyayı kapsar. Ne Mezopotamya ne de Mısır’da olduğu gibi geniş ve bereketli topraklara sahip değildir. Böyle bir coğrafyada temel üretim arpa, buğday, üzüm ve zeytinden ibarettir. Toprağın az ve çok değerli olduğu Antik Yunan’da vatandaş olabilmenin yolu da toprak sahibi olmaktan geçmiştir. En önemli şey, toprağın belli ellerde muhafazasının devam ettirilmesi olmuştur. Bu sebeple toprağın paylaşılmaması için ya da o en değerli toprak üzerinde başka hegemonik bir güç savaşının yaşanmaması için genelde akraba evliliği tercih edilmiştir. Az ve kıymetli olan toprağın esirgendiği kitlelerden biri de kadınlar olmuştur. Antik Yunan’da kadınlar toprak sahibi olamamış; oy kullanamamış; toprağın tasarruf hakkından menedilmiş; dinî olarak da babanın ya da kocanın dinine tabii olmuşlardır.

Bu arada Antik Yunan’da kadın hakkındaki olumsuz kanaatin asıl kaynağının daha ziyade Atina olduğu ifade edilmelidir. Kadının konumunun tüm Yunan şehirlerinde aynı olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Antik Yunan’ın en büyük şehir devletleri, Atina ve Sparta olup kadının konumu iki toplumda da farklılık gösterir. Örneğin Sparta, askerî karakteri ön planda olan bir şehir devleti olup, burada kadın erkekleştiği ölçüde makbul sayılmıştır. Örneğin kadının makyaj yapması, süslenmesi, saçlarını uzatmasına hoş bakılmamış; diğer yandan sağlıklı çocuklar doğurması için kendine iyi bakması, beden eğitimi ile vücut sağlığını koruması, yemesine, içmesine dikkat etmesi istenmiştir. Atina’ya bakıldığında ise burada kadınlar devre dışı bir alanda kalmıştır. Toprak sahibi olamaması, vatandaşlık elde edememesi, ticaretin dışında bırakılması, atalar kültünde pasif öge oluşu, olumsuz kadın algısını beraberinde getirmiştir. Grekler ticareti, toprağı yönetme, artı değeri toplama işini üstlenirken; Gerekçe bilmeyeni, dolayısıyla Yunanlı olmayanı ve kadını devre dışı bırakmıştır. Antik Yunan adeta erkekler kulübüdür. Kadınlar arka planda; hatta dışlanmış durumdadır. Kızlar kendilerinden 10- 15 yaş büyük erkeklerle evlendirilirler. Ergenlik yaşlarında, çok törpülenmeye müsait bir çağda kendilerinden olgun erkeklerin dünyasının boşluklarını doldurmakla memurdurlar. Atalar kültü, ataerkil bir din anlayışı oluşturmuş; kadın dinî olarak da pasif bir alana itilmiştir. Evleninceye kadar sahibi baba, evlendiğinde ise kocası olarak görülmüştür. Erkek evlat, babası vefat ettiğinde babasının adına kurbanlar keserek babasının ve atalarının ruhunu ebedileştirme onuruna ererken, dinî bakımdan da güçlü bir konuma yükselmiştir.

İslami konularda şuna çok net kanaat getirdim ki Allah Resulü’nün mesajının hem o dönem insanı için ne ifade ettiğinin hem de günümüz dünyasında neye tekabül ettiğinin anlaşılması için İslam’ın yayıldığı alanlardaki kültürlerin derinlemesine incelenmesine büyük ihtiyaç vardır. Aksi takdirde İslam ile birlikte yaşanan değişim anlaşılamaz. İslam medeniyetini bu anlamda ikiye ayırarak ele almak gerekir. İlk olarak Kur’anî tevhid anlayışıyla şekillenen ve Sünnetle forma giren özün iyi anlaşılması gerekir. İkinci olarak da neyin İslamî, neyin kültürel olduğunun iyi ayırt edilmesi için de Antik ve Orta Çağ’ların 3600 yıllık birikiminin yeterince bilinmesi gerekir. Devralınan geleneğin içine Arapların olumsuz kadın algısının da ilave edilmesi ile İslam geleneği içinde dinden neşet etmiş gibi gösterilen olumsuz bir kadın algısı oturmuş; İslam’ın kadına açtığı alan göz ardı edilmiştir. Bu algının, yetiştireceğimiz yeni nesiller eliyle dağılacağına dair bir ümit beslediğimi ifade ederek sözlerime son veriyorum.

 

Şule Albayrak

Müslüman kadınlar son yıllarda artan şekilde İslam’ın kadına değer verip vermediğine dair sorularla daha çok muhatap oluyor, hem kendi zihinlerinde hem dış dünyada ve ne yazık ki artan sosyal medya etkisiyle üzerlerine, İslam’ın kadına değer vermediğine dair bir sürü şey boca ediliyor. Tüm bu süre giden tartışmalar karşısında verilen cevaplar ise ya sekülerleşme mesela başörtüsü ya da dini gerekleri bir yana bırakarak yola devam etme ya da islam’dan değilse de ayak bağı olarak görülen ve olumsuzlukların kaynağı olarak vasıflanan geleneği bir tarafa atma şeklinde olabiliyor. Oysa savrulmalar ve sekülerleşme doğru cevap değil, biz bunların dışında başka ve sahih bir yol olduğuna inanıyoruz. Biz kadına dair günümüzde bizi çok meşgul eden sorulara İslami cevapların verilebileceğinden yola çıkarak kendi cevaplarımızı bu kitapta sunmaya çalıştık. Zihinlerin netleşmesi, vicdan azaplarının dinmesi açısından bir yol açar diye umut ediyoruz. Gayret bizden Tevfik Allah’tan…

Hazırlayan: Zeynep Sena

Bu metin, 28 Eylül 2019’da Hazar Derneği’nde yapılan Kadın Olmak kitabının söyleşisinin deşifresinden hazırlanmıştır. İzinsiz alıntılanması ve yayınlanması yasaktır.

Önceki Yazı

Melike Günyüz

Sonraki Yazı

Genç Hazar’la İlk Fikir Atölyemizi Düzenledik.

Bunlar da ilginizi çekebilir

2 yorum

    1. Merhaba,
      ilgili çalışmalarımızı sitemizden ve sosyal medya hesaplarımızdan takip ederek bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir