1-3 Ekim 2006:
Hazırlayan: Ayşegül Emanet
Gaziantep
1 Eylül 06, Saat 7.35 civarında Gaziantep havaalanında tur yetkililerinin bizi karşılamasıyla Gap gezimiz başlamış oldu. İlk durağımız Belkıs/Zeugma Antik kentinden çıkarılan eserlerin sergilendiği Gaziantep Arkeoloji Müzesi idi. Zeugma buluntularının simgesine haline gelen Çingene Kız mozaiği ve diğer pek çok mozaiğin ve eserlerin sergilendiği müze şok etkisi yaratacak kadar güzel eserlerle doluydu. Belkıs/Zeugma Antik Kenti, Gaziantep, Belkıs Köyü sınırları içerisinde, Fırat Nehri’nin kıyısında ve yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerine M.Ö 300 yılında kurulmuş, 80 bin nüfusu ile döneminin en büyük Roma Kentlerinden biriymiş.
Ardından Sedefçiler ve Bakırcılar çarşısına giderek yapılışlarını görerek aldığımız eşyalar, Elmacı pazarından aldığımız taze mahsullerle güzel bir başlangıç yapmış olduk. Öğle saatinin gelmesiyle Gaziantep’in yöresel yemeklerinin sergilendiği İmam Çağdaş Restaurant’ına giderek Antep mutfağının tadına vardık.
Daha sonra Fırat nehrinin kıyılarında bulunan Birecik’te nesli tükenmek üzere olan Kelaynak kuşlarının üretim merkezine giderek onlar hakkında bilgi aldık. Bu ziyaret esnasında Kelaynakların aile yaşamlarına çok sadık olduğunu, eşi ölen kelaynakların geri kalan hayatlarında bir daha evlenmedikleri bu da onların neslinin tükenmesinin nedenlerinden biri olduğunu hayretle öğrendik. Fırat nehri önünde çekilen hatıra fotoğrafı sonrası Şanlıurfa’ya doğru yola koyulduk. Yol boyunca artık ürün verme zamanı gelmiş olan fıstık ağaçlarını yakından tanıma ve nefis tatlarına varabilme imkânını bulduk.
Şanlı Urfa
Adının Arapça’da “suyu bol” anlamına gelen Er-Ruha sözcüğünden kaynaklandığı düşünülen Urfa, 1516 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girmiş, Kurtuluş Savaşı yıllarında önce İngiliz, ardından da Fransız işgaline uğramışsa da 1920’de bağımsızlığına kavuşmuş.
Urfa’ya girdiğimizde ilk önce Eyüp Peygamberin çile çektiği mağarayı ziyaret ettik ve onun iyileşmesine vesile olan mübarek sudan içtik. Pek çok kişinin dua etmek ve sudan içmek üzere burayı ziyaret ettiğine şahit olduk.
Ardından Balıklı Göl’e doğru hareket ettik. Anlatıldığına göre dönemin Babil hükümdarı olan Nemrut rüyasında çok parlak bir yıldız görür. Rüyadan çok etkilenen Nemrut, rüyasını yardımcılarına yorumlatır. Yardımcıları, o yıl dünyaya gelecek bir erkek çocuğunun Nemrut’un hükümdarlığını elinden alacağını söyler. Bunun üzerine Nemrut, o yıl doğan bütün erkek çocuklarının öldürülmesi talimatını verir. Hz. İbrahim’in babası karısını doğum yapması için surların dışında bir mağaraya götürür. Doğumundan bir süre sonra annesi bebek İbrahim’i mağarada bırakarak şehre döner. Tekrar geri geldiğinde ise dişi bir ceylanı oğlunu emzirirken bulur. Böylece Hz. İbrahim ancak 10 yaşında baba evine dönebilir. Daha sonra putlara karşı mücadele başlatan İbrahim dönemin Nemrut’u tarafından bugünkü kalenin bulunduğu tepeden mancınıkla ateşe atılır. Ancak ilahi bir emirle ateş suya, odunlar da balığa dönüşerek İbrahim’i yakmaz. Böylece bu gün Halil-ür Rahman gölü olarak da bilinen Balıklı göl oluşmuş olur. Rivayete göre Hz İbrahim’e inanan Nemrut’un kızı da kendini ateşe attırtmış ve orada da bugün Ayn-ül Zeliha gölü oluşmuştur.
Bugün her iki gölün karşısındaki tepenin üzerinde, mancınık olarak kullanıldığına inanılan iki sütun ibret abidesi olarak durmaktadır.
Balıklı Göl’ün hemen yanı başında yer alan ve Eyyubiler Devleti’nin kurucusu Salahaddin Eyyubi’nin yeğeni Melik Eşref tarafından 1211 yılında yaptırılan Halil-ür Rahman Cami ise, gölün doğal güzelliğini tamamlar nitelikte.
Balıklı gölün ardından halı, kilim, başörtüsü vs eşyaların satıldığı Şanlıurfa Sipahi pazarı ve Gümrük Han’da kısa bir alışverişin ardından konaklama yerimiz olan El-Ruha Otel’e gittik. Akşam yemeğimizi Sıra Gecesi ve çiğ köfte eşliğinde yedik ve aslında orijinalinde sıra geceleri salt bir eğlence olmayıp yöre insanlarının ortak sıkıntılarının konuşulduğu, yemekler yenip türküler söylenerek sonlanan bir gelenek iken bugün asli anlamından çıkıp turistlere dönük bir gösteri haline geldiğini öğrenmiş olduk.

Bugünkü programımızın dolu dolu geçmesine ve çok yorulmamıza rağmen, bu güzel ortamın büyüsünden kurtulamayıp geceyi, Ayn-ı Zeliha gölü yanındaki çay bahçesinde keyifli bir muhabbetten sonra ancak bitirebildik.
Sabah kahvaltımızı El Ruha Otel’de yaparak, saat 8.00 civarında GAP kapsamındaki en büyük projelerden biri olan Atatürk barajını görmek için yola koyulduk. Mardin’i daha fazla görmek için buraya gelmeyi pek fazla istemeyen arkadaşlarımız, Atatürk Barajının etkileyici büyüklüğü ve göz alıcı mavisiyle güzel bir manzaraya tanık oldular.
Mardin
Mardin’e, tur rehberimiz olan Özgür Bey’in yöresel fıkra, bilgi ve türkü aktarımlarıyla 3 saatlik bir yolculuk sonrasında ulaşabildik. Aracımızdan indiğimizde sıcak fakat nem olmayan bir iklimle karşılaştık. Mardin’de havanın çok sıcak olması nedeniyle halk genellikle evlerin damında yatıyormuş. Bütün kapıların renginin mavi olması akrep’in mavi renge gelmediğine inanmalarıymış.
Tarihi M.Ö. 4500 yıllarına dayanan kentte Hititler, Medler, Persler, Romalılar, Araplar, Türkmenler, Artuklular ve daha nice medeniyet yaşamış.
Hıristiyanlığın yasak olduğu dönemlerde, ibadetler için mağaralar kullanılmış. Şu anda ise bölgede çok sayıda kilise ve manastır bulunuyor. Bunun en önemli örneği Mardin’in 3 kilometre doğusunda bulunan bir dönem dünya Süryanilerinin patriklik merkezi de olan Deyrulzafaran Manastırı. Deyrulzaferan’da bizi karşılayan görevli Manastır hakkında bilgi verdi. Duvar gibi görünen kabirlerde önemli din adamları tahtlarında oturur vaziyetteyken defnedilmiş olmaları ilgimizi çekmişti. Yeni bir papaz öldüğünde odanın içinde ilk ölen papazın çürüyen kemikleri çıkartılıp yeni ölen papazı buraya defnediyorlarmış.

Mardin’in eşsiz yemeklerinin sergilendiği Cercis Murat Konağında öğle yemeğimizi yedikten sonra, şuanda tadilatta olan Kasimiye Medresesi eşsiz mimarisiyle bizleri ağırladı. Yapımına 14. yüzyılın sonunda başlanıp 15. yüzyılın başında tamamlanan Kasımiye Medresesi Mardin’in en fazla ziyaret edilen tarihi eserlerinin başında geliyor.
Kasimiye Medresesinden sonra Arkeoloji müzesine doğru yol aldık. Müzede eski çağlarda kullanılan eşyaları görme şansına sahip olduk. Arkeoloji müzesi mimari yapısındaki ince işçilikle, o çağdaki insanların zevklerini ortaya koyuyordu.
Mardin’in yukarı bölgelerinde bir dizi basamak sonrasında erişebildiğimiz Mardin Kız Meslek Lisesi manzarasıyla, görkemli ve ihtişamlı giriş kapılarıyla bizlere hoş bir hava sergiledi. İstanbul’daki PTT binalarını özendirecek bir yapıya sahip olan Mardin PTT Binası da, kapanmış olmasına rağmen misafirperverliğini göstererek bizlere kapılarını açtı.
UNESCO’nun dünya mirası olarak korumaya alınması gereken yerlerden biri olarak gösterdiği Mardin yaşayan bir açık hava müzesi gibi. Mimari işçiliğin özenildiği Mardin’in eski evleri, dar merdivenli sokakları, farklı kültürleri bir arada barındırma özelliği ile sıcacık bir ortama sahipti. Gündüz seyranlık gece gerdanlık olarak anılan Mardin’de Erdoba otelde akşam yemeğimizi bir tarafta deniz manzarası, diğer tarafta ışıklandırılmış Mardin Kalesi eşliğinde yiyerek günümüzü sonlandırmış olduk.
Ertesi sabah Telkarileriyle ünlü olan Midyat’tan hem kendimiz hem de yakınlarımız için hatıra olması amacıyla alışveriş yaparak Hasankeyf’e doğru yola koyuluyoruz.
Hasankeyf
Milattan önceki dönemlerde Hasankeyf’in ne gibi tarihi gelişmelere sahne olduğu, kimlerin burada hüküm sürdüğü bilinmemekle birlikte Mezopotamya bölgesine hâkim olan kavimlerin en gözde yerlerinden birinin Hasankeyf olduğunu söylemek mümkündür.
Müslümanlar, burayı ikinci halife Hz. Ömer döneminde M.S. 638 yılında feth etmişler. Tarihi önemini Artuklular’ın M.S. 1101 yılında buraya hakim olmasıyla kazanan Hasankeyf, bu tarihten itibaren Ortaçağ’ın önemli şehirlerinden biri olmuş. Nihayet 1515 yılında Osmanlı hakimiyetine giren Hasankeyf ‘de yakın zamana kadar mağaralarda yaşayan insanlara rastlamak mümkünmüş.
Dicle üstüne kurulu Köprüsüyle, Yol Geçen Hanı’yla, Büyük ve Küçük Saraylarıyla, Er-Rızk Camii, Zeynel Bey türbesi, Kaledeki Ulu Camisiyle bir açık hava müze görüntüsünde olan Hasankeyf’in zirvelerine tırmanarak kuşbakışı bütün güzelliği seyre dalmanın buruk keyfini yaşıyoruz. Her ne kadar bazı tarihi yapıları müzelere taşıyacak olsalar da, Hasankeyf’in yapılacak baraj nedeniyle sular altında kalacak olması bizi hüzünlendiriyor.
Diyarbakır

Dicle ırmağının kıyısında bulunan Asurlulardan Hititlere, Makedonyalılardan Bizanslılara, Selçuklulardan Abbasilere kadar birçok medeniyete evsahipliği yapmış olan Diyarbakır, Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun ikinci surlarına sahip. (Surlar 5,5km uzunluğunda ve 85 burçtan oluşuyor). Surların iç kısmı eski Diyarbakır’ı oluşturuyor.
Tüm İslam dünyasındaki en eski camilerden biri olan Ulu Cami Eski Diyarbakır’ın en görkemli yapılarının başında geliyor. 7. yy Roma dönemine ait bir kilisenin üzerine Selçuklular döneminde inşaa edilmiş olan camide, Müslümanlar ibadet ederken kilisenin kalan kısmı da yine Hıristiyanlarca kilise olarak kullanılmış. Sonraları ise tamamen camiye çevrilmiş.
Daha sonra ziyaret ettiğimiz halk arasında 4 Ayaklı Minare diye de anılan Şeyh Mutahhar Camiinin
Minaresindeki kitabesinde camiinin 1500 tarihinde Akkoyunlu sultanı Kasım Bey zamanında yapıldığı yazmaktaymış. İlginç kare mimarisi ile Anadolu camileri içinde tek örnek oluşturan minarenin altından 7 defa geçenlerin dileğinin gerçekleşeceğine inanılıyormuş.
Bölgenin tarih boyunca en büyük sıkıntılarından biri sıcak ve kurak iklimi olmuş. O kadar ki sıcaklığa neden olduğu düşüncesiyle surların yıkılması dahi düşünülmüş. Bu nedenle, geleneksel Diyarbakır evleri yazın serin kışın ise sıcak kalmayı sağlayan bazalt taşından yapılmış.
Bu evlerin bir örneği olan “yaş 35” şiiriyle üne kavuşan Cahit Sıtkı Tarancı’nın yaşadığı ev, bugün müze olarak sergileniyor. Burayı hayranlıkla gezdikten sonra önce tarihi Keldani kilisesini ziyaret ederek burada yaşayan Keldaniler hakkında bilgi aldık.
Daha sonra Dicle üzerinde kurulan 10 gözlü köprüden geçerek Gazi Köşkünde leziz bir akşam yemeği yedik.
Bu yemekle her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi güzel, bilgi dolu, zevkli bir gezinin de böylece sonuna gelmiş oluyorduk. Yemekten ayrılırken havai fişek atılışına denk gelmemiz ilginç esprilere neden oldu. Otobüste bizi gezdiren tur ekibine teşekkür ederken yeni gezi hayalleri kurulmaya başlanmıştı bile.
Bu geziyi organize ederek güzel anları yaşamamıza neden olan Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğine Teşekkürlerimi sunuyorum.



