Fıkıh ve Sosyoloji Karşılaştırması

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Recep Şentürk

28.03.2009
Allah Teala insanı fıtraten toplumsal bir varlık olarak yaratmıştır. Eski ifadeyle insan, medeniyün bittab’/yaratılışı gereği medenidir.
İnsanın yapıp ettikleri, düşüncelerini uygulamaya geçirmesi, toplumsal dinamiklere göre hareket etmesi, sadece görünür haline tekabül eder. Sosyal bilimciler insanın sadece bu yönüyle ilgilenirler. Fakat insanı incelerken, davranışları ve değerlerini birbirinden ayırmak ne derce doğru olur? İnsan davranışını değerlerden bağımsız hale getirirsek geriye insan davranışı kalır mı? Meseleyi bu şekilde değerlendirmek gerekir.
Değer boyutunu, anlam boyutunu ayırırsak insanın davranışından, amelinden geriye bir şey kalmaz. Geriye fiziki bir objenin veya hayvanın davranışı kalır. İnsanın fiziki davranışını objeden ve hayvandan ayıran, değerle irtibatlı olmasıdır ve insanların davranışlarına bir anlam yüklemeleridir. Fakat bu gözlemlenerek anlaşılamaz, o anlam kişinin kalbindeki niyettir.
İslam alimlerine göre insan davranışı mutlaka niyetle beraber ele alınır. İnnemel amalü binniyat/ameller niyetlerle beraberdir. Anlaşılıyor ki amel, niyetle beraber yapılan bir şeydir. Niyetsiz amel kabul edilmez. Niyetsiz amel ancak reflekstir.  Bunu modern ifadeyle söylersek insanların bütün davranışlarının mutlaka bir değeri, değerle bir irtibatı vardır. İyidir, kötüdür, doğrudur, yanlıştır, güzeldir, çirkindir gibi. Fıkıhçılar bu konuda müttefiktir. Aralarında ihtilaf yoktur.
Sosyal bilimcilere geldiğimiz zaman ise durumu şöyle özetlemek mümkündür: Batı sosyolojisi içerisinde insan davranışının aslında ne olduğunu bilimsel olarak inceleyen iki ekol vardır. Bunlar; idealist ekol ve pozitivist/materyalist ekoldür. İdealist sosyolojik ekole göre, insan davranışı mutlaka niyetle beraber ele alınır. Bu ekolün başında Alman Sosyoloğu olan Marks Weber görülür. Bir de insanın davranışının sadece maddi yönünü dikkate alıp manevi yönünü/niyet anlam/değer yönünü dışlayan pozitivist sosyoloji akımı vardır. Bunlar sadece gözlem yoluyla insan davranışını incelemeyi kendilerine yöntem olarak benimsemişlerdir. Bunlara göre bilimsel metot tektir, evrenseldir. İster sosyal bilimler alanında olsun, ister tabiat bilimleri alanında olsun tek bir bilimsel metot vardır. O da gözlem ve deney metodudur. İkinci ekolün kaynağı Comte, Durkaim, Marx gibi sosyologlardır.

İnsan davranışı hem İslam medeniyetinde hem de batı medeniyetinde bilimsel araştırmanın konusu olmuştur ve her iki tarafta iki farklı ilim ortaya çıkmıştır. İslam medeniyetinde ortaya çıkan ilim fıkıh ilmidir. Fıkıh ilminin konusu insanın amelidir/davranışıdır. Batıda ise sosyal bilimler dediğimiz ilimler ortaya çıkmıştır. Bunların konusu da insanın sosyal davranışıdır. Fakat Batı medeniyetinde insan davranışının nasıl inceleneceği konusunda sosyologlar ikiye ayrılmışlardır. Birincisi; idealist ekol, ikincisi; pozitivist/materyalist ekoldür. İdealist ekol, bizdeki fıkhi yaklaşıma daha yakındır. Nedeni,  insan davranışının manevi/görünmeyen boyutunu/anlam/niyet/değer boyutunu inceliyor/anlamaya çalışıyor olmasıdır.

Fıkıh ve sosyal bilimler arasında konu benzerliği olmakla birlikte bakış açıları ve tanımlamaları farklıdır. İkisinin de konusu, insan davranışlarını incelemektir.  Fakat bilgi kaynakları farklıdır.
Önce fıkıhtaki bilgi kaynaklarına bakalım: Birinci bilgi kaynağı, ‘Akl-ı Selim’ (doğru işleyen akıl)dir. Her akıl kendini meşrulaştırmaya çalışır. O yüzden doğru akıl olmalıdır. İmam Gazali aklı; akl-ı meaşi ve akl-ı meadi olarak ikiye ayırır. Birincisi, sadece maddi çerçevede düşünen akıldır. Pozitivistlerin (Marx gibi) aklı böyledir. İkincisi ise Metafizik akıldır. Dünyayla birlikte ahireti de içine katan bir akıldır. İkisini beraber ele alıp meselelere öyle bakan akıldır. Hem dünya mutluluğunu hem de ahiret mutluluğunu tahakkuk ettirmeye çalışan akıldır. Müslümanın aklı, akl-ı meadidir. Aynı zamanda akl-ı selimdir. Biz vahyin doğruluğunu akılla biliriz. Duyularımızın bize doğru bilgi verdiğini akılla biliriz. Akıl hepsinin sultanıdır, hepsinin kriteridir.
İkinci bilgi kaynağımız ‘Haber-i Sadık’ (doğru haber/nakli bilgi), üçüncü kaynağımız da ‘havas-ı selime’ (sağlam duyular) dir. İslam bilgi anlayışında akıl en temel yere sahiptir. Akıl vasıtasıyla duyular devreye girer. Peşinden haber-i sadık dediğimiz Kuran ve sünnet devreye girer. Akıl; rasyonalist yaklaşımı, duyular; empirist yaklaşımı, haber-i sadık; dini yaklaşımı ifade eder. Bunlar bizim bilgi kuramımız, epistomoloji anlayışımızdır.
Sosyolojide Batıya baktığımızda üç tane ayrı akım görürüz. Bunlar; rasyonalistler, empiristler ve koyu dindar Hıristiyanlardır. Bunlar birbirinin alternatifi olarak çalışıyorlar. İslam’da ise bunlar, tek bir entegre sistemin üç ayağıdır.
Aramızdaki farklardan biri; onlar indirgemeci, biz kapsayıcıyız. Yani rasyonalistler gibi her şey akıldan ibarettir başka bir yolla bilgi elde edilemez demeyiz. Biz deriz ki akıl bir bilgi kaynağıdır ama bilgi kaynaklarından bir tanesidir. Her şey oraya indirgenemez. Aynı şekilde Empirist, bütün bilgiler duyularla elde edilir diyor. Duyular dışında bilgi elde edilemez. Biz de diyoruz ki duyularla bilgi edinilir ama her şey duyulardan ibaret değildir. Biz deriz ki vahiy yoluyla da bilgi elde edilir. Ama her şey vahiy yoluyla elde edilmez. Akılla da duyuyla da başka şeyler bilinebilir deriz. Dolayısıyla biz indirgemecilikten öte daha kapsamlı bir bilgi anlayışına sahibiz. Bu bilgi anlayışını, sahip olduğumuz varlık anlayışı şekillendirmektedir.
Batı’da ise; idealist ve materyalist olmak üzere iki farklı varlık anlayışı bulunmaktadır. İdealistler manevi varlıklar olduğunu kabul ederler. Fakat bu bizim anladığımız anlamda Allah, melek, cin gibi manevi varlıklar değildir. Onların kastı, kültürdür yani insanın niyeti, iradesi ve davranışlarına yüklenen anlamdır. Mesela Weber idealistlerdendir ama Allah’ı, melekleri kabul etmez. Materyalistler ise sadece maddeyi kabul ederler.
Batıyla kıyasladığımızda biz, çok katmanlı bir varlık ve bilgi anlayışına sahibiz. Biz materyalistler gibi maddi varlığı ve idealistler gibi manevi varlığı kabul ediyoruz. Bir de üstüne Hıristiyanlar gibi Allah’ın varlığını kabul ediyoruz. Bizim onlardan farkımız; indirgemecilik yapmıyor üçünü bir arada kabul ediyor oluşumuzdur.
Bizim anlayışımıza göre genel olarak varlığın; şehadet alemi, gayb alemi, misal alemi gibi mertebeleri vardır.  İnsan ameline baktığımızda da insan davranışının bir görünen boyutu var bir de görünmeyen boyutunun var olduğunu görüyoruz. Niyet boyutunu ancak kişi bize izhar ederse bilebiliriz. Yoksa sadece Allah bilebilir. Bir de amelin görünen boyutu, fiziki boyutu vardır.Bu durumda amelin iki katmanı var diyebiliriz.
Bir de lahut alemi vardır. Bu, İlahi varlık alemi seviyesidir. Bu alemin manevi varlık aleminden farkı şudur:  Varlık, ya maddi alana ya da manevi alana aittir. Fakat Allah Teala ne maddi nede manevi bir varlıktır. Çünkü o hem maddi varlıkları hem de manevi varlıkları yaratandır. Ve yaratan yarattığına benzemez. Bu sebeple lahut aleminde sadece O vardır. La mevcude illa hu. Bu alem, mahiyet olarak/hakikat olarak/her bakımdan melekut aleminden de mülk aleminden de farklıdır.
Fıkıh ve Sosyal Bilimler, her ikisi de ameli konu ediniyor ve inceliyor olmalarına rağmen bu iki ilmin varlık ve ona dayalı olarak bilgi anlayışının farklı olduğunu anladık. Bu farklılıklar temelde olduğu için tüm bunlarla irtibatlı olarak her birine has metodoloji ortaya çıkıyor. O zaman diyebiliriz ki bizde birbirine bağlı olarak; çok katmanlı varlık anlayışı, çok katmanlı bilgi anlayışı ve çok katmanlı metot anlayışı vardır.  Batı’da ise tek katmanlı varlık anlayışı, tek katmanlı bilgi anlayışı ve dolayısıyla tek katmanlı metodoloji vardır.
Bir de en son yekün hattını çizersek; Hakikat anlayışı da farklıdır. Hatta her katmanın hakikat anlayışı farklıdır. Bu dünyada hakikat olan şey melekut aleminde veya lahut aleminde olmayabilir. Diyelim yer çekimi bu alemde bir hakikattir ama melekut aleminde böyle bir hakikat yoktur. Fiziki dünyanın kanunlarını manevi aleme yansıtamayız. Dolayısıyla hakikatin mertebeleri söz konusudur. Bir varlık mertebesinde başka bir hakikat olabilir. Diğer bir varlık mertebesinde başka bir hakikat olabilir. Fakat konuya Sosyal Bilimler açısından baktığımızda onlar çok katmanlı bir varlık, bilgi ve yöntem anlayışına sahip olmadıkları için çok katmanlı bir hakikat anlayışına sahip olamazlar. Hakikat onlara göre tektir ve evrenseldir.
Dolayısıyla en son çıkaracağımız şey şudur: Sosyal bilimler dediğimiz şey fıkhın sadece bir kısmına tekabül edebilir. Varlık, bilgi ve yöntem açısından fıkıh, sosyal bilimlerin insanlara sunmak istediği şeyi içerir hatta daha da genişini insanlara sunar. İkincisi; Fıkıh indirgemecilikten uzaktır. Daha kapsamlı bir bakış açısına sahiptir.  Üçüncüsü; Fıkıh insanı; ‘aklımı mı tercih edeyim duyularımı mı, aklımı mı dinimi mi’ gibi gereksiz çatışma içine sokmaz.
Günümüzde fıkhın içine düştüğü bir problem vardır. Küçük meseleler üzerinde yoğunlaşmaktan dolayı fıkhı yanlış yorumluyoruz. Fıkıh dediğimizde, sadece ‘caiz midir değil midir’ in cevabını veren bir ilim akla geliyor. Halbuki biraz önce anlatılan bütün meseleler fıkhın içindedirler. İbn Haldun; ‘Fıkhın maksadı medeniyeti korumaktır’ der. Siz günümüzde bir fıkıhçının, fıkhın amacının medeniyeti korumak olduğundan bahsettiğini duydunuz mu? İşte İbn Haldun gibi fıkıhçılarımız olsa o zaman fıkıh gerçek anlamına ve fonksiyonuna kavuşmuş olur.
Usul-ü fıkıh sadece fıkhın metodu değildir. Bütün İslam düşüncesinin ve bütün İslam bilimlerinin ortak metodudur. Usul-ü fıkıh, Kuran’dan hükümlerin nasıl çıkartılacağı, ayetlerin delaletlerinin nasıl anlaşılacağı, hadislerin nasıl yorumlanacağı ve hadislerden nasıl hüküm çıkartılacağı gibi meseleler üzerine yoğunlaşır.
O zaman akla, “hadis usulünün ve tefsir usulünün konusu nedir?” diye bir soru gelmektedir. Oralarda tefsire ve hadise has kavramlar ve meseleler tartışılır.

Sosyal bilimlerin de kendine has bir metodu vardır. Eğer yüzeysel bir bakışla mukayese yaparsak, fıkıhla sosyoloji, çok benzer gelebilir. İkisinin de konuları aile, ekonomi, siyaset gibi konulardır.  Ama mesela, “Batıdaki aile anlayışı nasıl bir varlık anlayışı üzerine kuruluyor, bunun arkasında nasıl bir bilgi anlayışı var? Ona göre insan nedir?” gibi sorularla detaya ve usule girince farkı görmek mümkündür. Biz sadece sosyal teorilere bakıp onların üzerine dayandığı varlık, bilgi ve hakikat anlayışını ve onları üreten yöntemleri dikkate almazsak bunlar birbirine çok benziyormuş gibi gelebilir. Ama bunları hesaba kattığımızda aradaki farklılıkları çok daha güzel bir şekilde anlayabiliriz.
Bir Müslümanın ilimle uğraşmadaki temel maksadı amelini Allah rızasına uygun hale getirmektir. Öyle olduğunda niyet öncelikli ve önemli hale gelmektedir. O zaman başlangıcımız Fıkh-ı ekberden olmalıdır. Fıkh-ı ekber, insanın akli amelini ve kalbi amelini inceleyen kelam ilmidir. Kelam ilmi varlık, bilgi, hakikat anlayışından bahseder ki bu, fıkhın temelini oluşturur. Diğer taraftan sosyal bilimlere baktığımız zaman sosyal bilimler de bir varlık, bilgi ve hakikat anlayışı üzerine kurulmuştur. Çünkü ekonomi, uluslararası ilişkiler, siyaset, sosyoloji, psikoloji gibi bütün disiplinler, mutlaka bir varlık, bilgi ve hakikat anlayışına dayanmak mecburiyetindedirler.
Mevzuları açısından benzer olan sosyal bilimler ve fıkıh, işlevleri yani yaptıkları iş açısından birbirlerine tekabül ederler. Sosyal bilimlerin batıda yaptığı işi, İslam’da fıkıh yapar. Sosyal bilimler, insan davranışını araştırır, inceler, toplumu anlamaya çalışır. Toplumun düzenini sağlamak için bunu yapar. İslam’da bu işlevi fıkıh ilmi yüklenmiştir. Fıkhın görevi, medeniyeti korumaktır. Mesela iktisadi hayatı helal haram çizgisine göre yapılandırmak gibi. Fıkhın düzenlemelerinin altında nedenine dair bir açıklama ve yorumlama vardır. Ama dışarıdan bakan arkadaki açıklamaların farkında değildir. Bu açıklama yöntemleri klasik kitaplarımızda vardır. Ortada bir İslam devleti ya da medeniyeti olmadığı için modern fıkıh kitaplarında bu açıklamalar yer almaz, genelde ilmihal düzeyinde durulur. Fıkıh bunları bir İslam devleti/medeniyeti olduğu zaman tartışır. Bırakın ilmihali iman bile bir zamanlar tehlikedeydi. Dolayısıyla İslam alimleri son yüzyılda imanı kurtarmanın mücadelesini verdiler.
İslam Medeniyeti krize girince Batı hegemonyasıyla birlikte sosyal bilimler, İslam dünyasına empoze edildi. Ve Batılılar bize şunu söylediler: Bundan sonra insan davranışını, iktisatı, siyaseti bizim anladığımız gibi anlayacaksınız. Devlet nedir sorusuna Marx gibi, Weber gibi, Hegel gibi cevap vereceksiniz. İmam Gazali gibi, Koçibey gibi cevap vermeyeceksiniz. Siyasetnameleri değil Batıdaki siyaset teorisi üzerine yazılan kitapları okuyacaksınız ve onlara göre cevap vereceksiniz. Ekonomi konusunda, fıkıhtaki iktisadi meseleleri değil bizim size vereceğimiz iktisat kitaplarını okuyup ona göre iktisatı değerlendireceksiniz. Uluslararası ilişkilere, insan ilişkilerine, psikolojiye v.s. artık geleneğinizdeki gibi değil bizim gibi bakacaksınız dediler. İşte bu sosyal bilimsel modernleşmedir. Modernleşmenin, teknolojik, iktisadi, siyasi modernleşme, sosyal bilimsel modernleşme gibi farklı şekilleri ve formları vardır. Sosyal bilimsel modernleşme de Türk toplumunun İslam Medeniyetinden Batı Medeniyetine geçmesiyle beraber yaşanan bir dönüşümün adıdır. Biz daha kolay görünen/göze çarpan somut modernleşme süreçleri üzerinde durduğumuz için zihinsel olarak geçirdiğimiz süreçlerin pek farkında olmadık. Ama tek kelimeyle şu gerçekleşmiştir: Biz toplumsal olaylara eskiden fıkıh gözüyle bakarken şimdi modern sosyal bilimler gözüyle bakıyoruz.
Peki, bu dönüşüm nasıl oldu? Nasıl oldu da biz fıkıhtan Sosyal bilimlere geçtik? Osmanlı toplumunda siyaseti, aileyi, uluslararası ilişkileri, hukuku ve insan davranışının her formunu fıkha göre düzenlerken ve toplumu ona göre açıklarken nasıl oldu da bu işi Sosyal bilimlerle yapmaya başladık? Bu açıdan baktığımızda Türk Tarihini klasik dönem, Tanzimat’a kadar ve Tanzimat’tan sonraki dönem olarak üç ana safhaya ayırabiliriz. Klasik dönemden Tanzimat’a kadar biz bütün toplumsal olayları fıkıh perspektifinden anlayıp, yorumlayıp, açıklayıp düzenlemeye çalıştık. Bu 1839’a, Tanzimat’a kadar devam etti. Tanzimat’tan sonraki dönem ise fıkıhla sosyal bilimlerin birlikte çalıştığı bir dönemdir. Bu dönemde Osmanlı devleti fıkıhla sosyal bilimleri sentez etme yöntemini benimsedi. Bunun en güzel ifadesi de Ziya Gökalp’in ‘ictimai usul-ü fıkıh’ adlı projesinde yer alır. Bu projeyi Osmanlı devleti, Genç Türkler zamanında resmi i-fıkıh ideolojisi olarak benimsemiştir. Fakat Cumhuriyete geçildiğinde İslam medeniyetini terk edip Batı medeniyetine girme kararı verildi. Medeniyetsel dönüşüm projesinin zorunlu bir parçası olarak Batı sosyal bilimleri alındı ve fıkhın, hayatın her alanını kapsayan kuşatıcılığı, yerini sınırlı bir şekilde ilmihale bıraktı.
Osmanlının modernleşme stratejisi Batıyla İslam’ı sentez etmekti. Cumhuriyetin resmi stratejisi ise tamamen Batı medeniyetini benimsemek, Batı bilimini almak ve İslam bilimlerini terk etmekti. Kurumsal temeller terk edildi; medreseler kapatıldı, ulema ve mutasavvıflar ilga edildi. Çünkü bunlar devri geçmiş bir bilgiyi temsil ediyorlardı. Biz yeni bilgileri Batıdan almaya, o yeni bilgilerle toplumsal problemleri çözmeye karar verdik. Üniversite medresenin, akademisyenler ulemanın yerini aldı. Böylece düşüncede, kültürde, bilimde bir dönüşüm yaşanacak ve Batılılar gibi bir toplum olacaktık. Bu proje başarılı olmuş mudur? Tam başarı sağlanamamıştır. Şu anda medreseyle ulema tam olarak ortadan kalkmamıştır. Fıkıh ilmi tamamen yok olmamış, bir şekilde devam etmiştir. Akademisyenler tamamıyla laik, seküler, materyalist olmamıştır. Bir kısmı çok dindar, bir kısmı laiktir. Üniversite, düşünüldüğü gibi laikliğin ve materyalist düşüncenin kalesi/merkezi haline gelememiştir.  Türkiye’de yapılan her iş gibi bu da karmaşayla devam etmiştir. Bugün fıkıhçı gibi konuşan, fetva veren sosyal bilimcilerimiz, sosyal bilimci gibi konuşan, teori üreten fıkıhçılarımız var. Bu durumdan çıkış yolunu bulmak gerekir.
Çıkış yolu kısaca; kendi geleneğimizle irtibat kurup, oradan hareketle içinde bulunduğumuz sosyal realiteyi yorumlamak ve oradan hareketle içerisinde bulunduğumuz toplumu Allah rızasına uygun inşa etmektir. Amellerimizi Allah rızasına uygun hale getirmektir.
Fıkıh, tabiatı icabı bütün insanlığı/medeniyeti koruyacak, onu ayakta tutacak, idame ettirecek bir fonksiyon üstlenmiştir. Ben buna makro fıkıh diyorum. Günümüzde fıkıh mikro düzeyde, yüzeysel meseleler üzerine yoğunlaşmış durumdadır. Bugün fıkıh, sadece münferit, şahısların davranışına yön vermekten çıkıp, eskiden olduğu gibi ailelerin, grupların, çevrenin, devletin ve medeniyetlerin leh ve aleyhinde olan şeyler üzerine kafa yormalıdır.  Fıkhın kendini ihya etmesi, silkinmesi gerekiyor. Ve bu ihya etmenin yolu, usul-ü fıkıh metodunu canlandırmaktan geçer. Usul-ü fıkıh metodunun dışında başka yöntemlerle fıkhı ihya etmek – Ziya Gökalp’in yaptığı gibi- yanlış olur. Said Halim Paşa ve İzmirli İsmail Hakkı’nın savunduğu gibi fıkıh kendi içinde ihya olmalıdır.
Bir Müslüman’ın hayattaki gayesi, amelini Allah’ın rızasına uygun hale getirmektir. Batıdan aldığımız teorilerle yani varlık, bilgi, metod ve hakikat anlayışları bizden farklı olan toplumun teorileriyle amelimizi Allah rızasına uygun hale getirme amacını tahakkuk ettiremeyiz.

Günümüzde yapılması gereken şey, kendi toplumsal problemlerimize kendi bakış açımızdan, kendi varlık/bilgi/yöntem ve hakikat anlayışımızdan tutarlı olarak bakmaya çalışmak olmalıdır. Oradaki yöntemi hakkıyla anlayıp ekonomiye/siyasete/uluslararası ilişkilere, aileye, psikolojiye, hukuka uygulamalıyız. Uygulamazsak Batı medeniyetine bağımlılığımız devam eder. Batıdan bağımsızlığımızı kazanmamızın yolu kendi teorilerimizi üretmek olmalıdır. {jcomments on}

Hazırlayan: Dilek Karataş
Önceki Yazı

İbn-i Haldun’un Tarih Anlayışı

Sonraki Yazı

Gölgedeki Kalem Emine Semiye Hanım

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir