Batının Terör Algısı ve 11 Eylül

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Araştırmacı-yazar Aytunç ALTINDAL

12 Ekim 2002

“Türkiye’de yaşayan insanlara uzun süredir kendinden, kendi geçmişinden ve değerlerinden nefret  ettirme faaliyeti uygulanmaktadır. Bunu ortaya koyan birkaç noktaya temas etmek istiyorum.
Avrupa Birliği toplantılarının ilk defa yapılmaya başlandığı 1948 yılında bu birliğin adı Avrupa Çelik Birliği olarak geçerdi. Almanya, Fransa, İngiltere, Amerika gibi ülkeleri bir araya getiren bu birlik, gizli bir teşkilat olan Manevi Cihazlanma Derneğine 48’er kişi seçmiş ve bunlarla bir araya gelmişlerdir.

Daha önceleri dünya siyaseti içerisinde yer almayan Almanlar da böylelikle dünya siyasetinin içine çekilmeye başlanmıştır. Merkezi İsviçre olan bu teşkilat geçmişte Türkiye’de de Asmalı Mescitte faaliyetler yürüttü. 1950-1960 yılları arasında çok etkili olan teşkilatın Türkiye’deki başkanı Ekrem Top’tu. Burada bir proje oluşturuldu. Bu proje; “İstanbul üç dinin buluştuğu önemli bir yerdir. Patrikhane devlet içinde devlet olsun, sinagoglara da böyle bir hak tanıyalım. Süleymaniye’yi Müslümanlara, Ayasofyayı Ortodokslara verelim” gibi düşünceleri içermektedir.

Manevi Cihazlanma Derneği 1980 sonrasında, bazı generaller de dahil olmak üzere kendi düşüncelerini uygulamakta kullanacakları kişileri İsviçre’ye davet edip ağırladılar. Orası muhteşem bir binadır, orada papazlar ayaklarınızı bile yıkarlar. Bu davete T.C’den 19 gazeteci de katılmış, dönüp geldiklerinde her biri birer köşe yazarı olmuşlardı. Onlara, kadın mahremiyetine kadar mutlaka açık açık değinip istediklerini yazmaları konusunda ültimatomlar verdiler. Patronlarının bile karşı çıkacakları kadar fazla ileri boyutlarda olan yazılardı bunlar. Medya patronları itiraz edecek olduklarında karşılarına reklam şirketleri çıktı ve  o mahrem şeyleri ya açık açık yazarsınız, homoseksüeller bir numara olur  ya da ilanları keseriz diye tehdit ettiler. Bunlar bir toplumun ahlaken çökertilmesi tasarısının ortaya koyuluşunun bir örneğidir. Bu yaşatılan süreçle birlikte Türkiye İnsanı da kendi değerlerinden kompleks duymaya ve kopmaya başlamıştır.

1926 yılında Türkiye’nin komşuları, İtalya, İngiltere ve Fransa idi. Esasında yine öyle sayılır çünkü şimdi bizim komşularımız olarak saydığımız ülkeler zaten bizden koparılmış olan ülkelerdir. Bu demek oluyor ki Müslüman ülkeler geçmişte üç tane iken bugün 50 tane olmuşlar. Bu ise Müslüman ülkelerin Batı karşısında herhangi bir güç oluşturmasını önlemek için alınmış akıllıca bir önlemdir. Müslüman ülkeler buna rağmen kendi aralarında birkaç örgüt oluşturmuş, kongreler, şuralar vs. yapmaya çalışmış dolayısıyla Batıya alternatif bir güç oluşturma gayretine girmiş ancak Batı bunları sabote etmiş, küçültmüş, önemsiz gayretler haline dönüştürmüştür. Kendimizi dış müdahalelerden ve onların bizi yönlendirmelerinden koruyabilmemiz için kelime hazinemizi geliştirmemiz, artırmamız lazım. Çünkü kelime hazinesinin kıt olması düşünce ve fikir geliştirme tembelliğine yol açıyor ve yeterince ifade etmekten alıkoyuyor. Bize ait her şeyi kaybettiğimiz için teknoloji, bilim-sanat vs. Batıya el açıp istiyoruz. Hayatımızın her anını ve alanını Batıya hazırlatıp ikame ettiriyor sonra da meydan okumak, eleştirmek gibi bir tavır içerisine giriyoruz. Bu da yetmiyor Batıdan parlamento gibi demokrasi gibi kavramlar alıyor ve bunları kullanıyoruz, sonra bu ödünç kavramlarla Batıya kafa tutmaya kalkıyoruz. Batı da diyor ki; “ben sana ödünç verdiğim kavramlarla kendimi yargılatmam!” Bugün artık bize ödünç verdikleri bütün kavramları geri istiyorlar veya diyorlar ki, “sana verdiğim kavramlarla bana kafa tutamazsın. Bu kavramlarla ben seni yönetirim.” İşte bu yüzden dil, millet olmanın çok önemli bir unsurudur.

Tarihimizde 2 milyon Müslüman, ortak olarak Kur’an dilini konuşuyordu ve biz bu yüzden üstündük. Çünkü Hıristiyan aleminin ortak konuştuğu bir dil yoktu. Bunu sezdikleri için de hemen ortak dilimizi bozma girişimlerini başlattılar.
1917’de beyin yıkama faaliyetlerine başlamışlardı bile. Çünkü o dönemde Türkiye topraklarında 1150 misyoner okulu açılmasına karşılık 132 Osmanlı okulu vardı.
BM’deki kangren davalardan biri olan Filistin-İsrail meselesinde de Müslümanlar sindirilmeye çalışılıyor. Bu meselede bütün Müslüman ülkeler Filistin’in yanında olmasına rağmen Amerika ve Avrupa, İsrail’in yanında olduğu içindir ki Ortadoğu’da bütün dengeler İsrail’in güvenliği üzerine kuruludur.

Müslümanlara her durumda sıkıştırılmışlık duygusu yaşatıyorlar.

Bütün bunlarla, 11 Eylül’e kadar olan dönemde bizim tarafın içinde bulunduğu durumu anlatmaya çalıştım. Topluma uygulanan bu tür baskı ve sıkıştırmalar, bir kısım insanları çaresiz bırakıp tepkisel davranmaya itebiliyor. Öte yandan insanlar hiçbir şey düşünemez ve üretemez hale geliyorlar. Bütün bunların dışında İslam alemine empoze edilen hayat tarzı da çeşitli sıkıntılara yol açıyor.

Biz 10 kişi, “Kıyamet Senaryosu” adlı bir kitap yazdık. Orada yaptığım anlatımı size de aktarayım. 11 Eylül, büyük tröstlerin savaş sanayini ayakta tutabilmek için, silah üreticilerinin, savaş sanayinin ve büyük mankenlik kuruluşlarının ortak hazırladıkları ve tetikçi olarak da bazı Müslümanları kullandıkları olaydır. Benzer olayı Amerika Pearl Harbor baskını sırasında yaşadı. O zaman Amerika’nın savaşa girmesi o olayla sağlandı. Kennedy Suikastı’nda da benzer olay oldu. Kennedy öldürüldü ve Vietnam Savaşı başlatıldı. Tröstler ve savaş sanayini yönlendiren büyük kuruluşlar, inanılmayacak kadar büyük karlar elde ettiler. Refah ülkesi Amerika, aslında savaş ekonomisinin refahıyla yaşayan bir devlettir.

Peki Müslümanlardan ne istiyorlar?
Kendi tezlerine göre;

Müslümanlar, insanlığın gelişmesine engel oluyorlar Dolayısıyla bu gelişmeye engel teşkil eden bir dinle mücadelemizde sonuna kadar kararlı olmalıyız.
Müslüman ülkelerin bulunduğu yerler bizim sömürge alanlarımızdır. Bunu yeniden kabul ettireceğiz.
Ucuz iş gücü, ucuz yaşam alanları ve hammadde stoklarının temini Müslümanlarla mümkündür. Bunu da yapacağız.
Onlar için tehlike; Humeyni, Saddam vs. değil, İslam geleneği içinde yaşayan beyinlerin Hıristiyan alemini A’dan Z’ye tanımış olmasıdır.
Bu topraklar içerisinde yaşayan bütün etnik gruplar,kürdüyle, lazıyla, çerkeziyle hep beraber İstiklal savaşını yapmışlar ve millet olduğumuzu ispat etmişlerdir. Dünyada hiçbir zaman yenilen taraf kendi şartlarını yenen tarafa empoze edemez. Bu konuda tek örnek burasıdır. İlk defa Lozan’da Misak-ı Milli’nin sınırları cebren ve hileyle karşı tarafa kabul ettirildi.

Burada bir komplo teorisi başlıyor ve insanın aklına ister istemez “Peki bu neye karşılık?” diye bir soru geliyor.
Türkiye’yi tampon devlet olarak kullanmak istiyorlar.Tedirginlik yaratan faktörlerden birisi Türkiye’nin diğer Müslüman ülkeler üzerindeki etkisidir. İleride Müslüman sömürge ülkelerde ayaklanmalar olabilir ve buna karşı bunları bir tek Türkiye motive edebilir. Eğer biz Türkiye’nin elini ayağını bağlarsak bütün İslam alemini de bağlamış oluruz diye düşünüyorlar.

Olayın sırrı da çözümü de bu memlekette, bu memleketin insanındadır bunu unutmayın. Hiç karamsarlığa kapılmayın. Dünyada üç devlet kalır ama dünyanın hakimi olarak kalır. Bunlar da Müslüman ülkelerdir. Yeter ki içeriden yıkmayalım. Mesela bu mücadelede başörtülü ve başörtüsüz hanımlar olarak işbirliği yapıp kendi içimizdeki düşmanı temizleyebilirsek başarı elde ederiz.”

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden yapılmıştır.

Hazırlayan: Emine Ünlü

 

Önceki Yazı

Küresel İklim Değişikliği ve Türkiye

Sonraki Yazı

Taliban Hareketi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir