21-26 Eylül 2009
Hazırlayan: Rabia Aydın
Budapeşte’nin Tarihi
Rehberimiz Macaristan’ın tarihini şöyle anlattı: Keltler ve Romalılardan sonra, 9. yüzyılda bölgeye akın eden 7 Macar kabilesiyle Macaristan’ın ilk temelleri atıldı. 13.yüzyılda Tatarlar tüm bölgeyi harabeye çevirdi, 16. ve 17. yüzyıllarda Türkler sahneye çıktı. Her iki kent de 1526’da Mohaç Meydan Savaşı sonunda Osmanlıların eline geçti. Buda ve Peşte, çevresiyle birlikte Budin eyaleti adıyla, Osmanlı yönetim sistemine uyacak biçimde yeniden örgütlendi. Osmanlı egemenliği 145 yıl sürdü. Daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde Peşte bir ticaret merkezi durumuna geldi. Buda ise 1783’te, II. Joseph zamanında Macaristan’ın yönetim merkezi oldu. İki kentin birleşmesinden sonra Budapeşte hızlı bir gelişme dönemine girdi. Bir yanda yeni yapılar yükselirken, öbür yanda sanayi ve ticaret sürekli gelişti.
I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya ve Macaristan bağımsız iki ülke olunca Budapeşte Macaristan’ın başkenti oldu. II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Müttefik bombardımanı Buda’nın eski ve güzel yapılarından birçoğunu yerle bir etti. Almanlar 1945’te geri çekilirken kentin tüm köprülerini havaya uçurdular. 1949’da savaş sonrasında kent, Macaristan Halk Cumhuriyeti’nin başkenti oldu.
Macarlar Türk Soyundan mı Geliyor
Bir rivayete göre; Kuzeyde bir yerlerde olan Macar kavimleri Türk kavimleriyle birleşip, kaynaşmış ve batıya birlikte göç etmişler 12.yy. da Budapeşte’yi beğenip yerleşmişler. Diğer bir rivayete göre de; Macarların kökleri Türklerin bir koluna dayanmaktaymış. Orta Asya’dan Ural Altaylar yolunu takip ederek Avrupa’ya ulaşmış ve bu toprakları 896 yıllarında kendilerine yurt edinmişler. Her ne şekilde olursa olsun Macarlar Türklüklerini kabul etmekteler. Bununla birlikte Avrupalı kimlikleri daha baskın. Genelde Ateizm benimsemişler. O yüzden kiliselerin boş olduğu hatta satışa çıkan kiliselerin olduğu söylenmekte. Macarcadaki birçok Türkçe kelime de Osmanlı hakimiyetinden değil Türk kökenlerinden kalma. Macaristan1542’den itibaren 150 yıl Osmanlı yönetiminde kalmış. Osmanlılar buralarda pek çok mimari eser meydana getirmiş olmakla birlikte özellikle ikinci Dünya Savaşı’nda bir çoğu tahrip edilmiş. Günümüzde Osmanlı’ya ait bir hamamla, Gül Baba türbesi hariç pek bir şey kalmamış.
Şehrin Buda tarafında daha çok kalburüstü kesim ikamet etmekte ve sanat faaliyetleri de genelde burada yapılmakta. Peşte’de ise gece kulüpleri, iş merkezleri, stadyumlar, birbirine bitişik bloklar halinde sıralanan büyük kasvetli apartman binaları bulunmaktadır. Ülkenin tek havaalanı Ferihegy, Peşte tarafındadır. Havaalanına giden yolda 1948’de başlayan 1990’a kadar süren Komünizm döneminden geriye kalan bloklar görülmektedir. Binalar üst üste ve en büyüğü 68 m2 evlerden oluşmaktadır. İnsanları bir araya toplayarak kontrol etme amacına matuf olan bu yerleşim yerleri tam tersi olarak bağımsızlık mücadelesinin başladığı yerler olmuş. Komünist rejimin ürünü olan ve geçmişi 100 yıla dayanan Kıta Avrupa’sının en eski metrosu da burada bulunmaktadır. Şehrin mimarisinde tarihi sürekliği görmek mümkün. Buda ve Peşte şehirlerini bir birine bağlayan 8 köprü vardır. Kuzeyden güneye Ujpesti Vasuti, Arpad, Margaret, Szechenyi Lanchid/Chain, Elizabeth, Szabadsag, Petöfi, köprülerinden en ünlüsü aslanlı girişi olan görkemli Zincirli (Szechenyi Chainbridge) Köprü’dür.
Budapeşte’nin en güzel manzaralarını Buda tarafında bulunan dört noktadan yakalayabilirsiniz. Kuzeyden güneye, Gülbaba Türbesi’nin bulunduğu Rozsadomb Tepesi, Matyas Kilisesi’nin uç noktasında bulunan Fisherman Bastion, Buda Kalesi ve Citedella Tepesi olarak da bilinen St. Gellert Hill’dir.
Budapeşte’de İlk Gün; Kahramanlar Meydanı
Macarlar için simgesel bir özellik taşıyan Kahramanlar meydanında Orta Asya’dan gelip bu toprakları kendilerine yurt yapan yedi kahramanın at üstündeki heykeli var.
Miladi 1000 yıllarında babasının gördüğü bir rüya üzerine Macarların Kralı olarak ilan edilen St. İstvan’ın tac giydiği heykel de buradadır. Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve Macarları Hıristiyanlığa geçiren kral olarak Stefan (Istvan) adına birçok kilise ve anıt yapılmıştır. Meydan Roma mimarisinin izlerini devam ettirir adeta. Görkemli sütunlar üzerinde heykeller ve mitolojik kahramanlar her yerde karşınıza çıkar. Oval bir şekilde sütunları birleştiren hat üzerinde bereket, barış, özgürlük ve emeği temsil eden mitolojik heykeller, Macarların dünyaya bakışını göstermesi açısından önemli simgelerdir.
Osmanlı’yı ilk ve son kez yenilgiye uğratarak, adı ‘Török Verö‘ (Türk Döven)’e çıkan Haçlı komutanı Hunyadı Janoş’dan, Melek Gabriel’e (Cebrail) kadar birçok bronz heykeli burada bulabilirsiniz. Anlatılanlara göre, Macar Komutan Hunyadı Janoş, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir savunma savaşı verir ve mevsim şartlarından dolayı kuşatmayı kaldıran Osmanlı geri çekilir. Haçlılar ise bunu büyük bir zafer olarak kabul eder, hatta Papa, o günden itibaren tüm ülkede saat 12.00’de çanların bu zaferin anısına çalmasını emreder. İşte Osmanlı’nın Avrupa’ya girişini 50-60 sene geciktiren bu savunma zaferinden sonra, o çanlar günümüzde de hala biz Türkler için çalar. Meydanda, bundan başka aralarında Tököli İmre’nin de bulunduğu Avusturya Macaristan İmparatorluğuna karşı ayaklanarak, daha sonra Osmanlı’ya sığınan isyancıların heykelleri de var ve bugün bu kişiler de Macaristan’da ‘Kahraman’ olarak anılıyor. Ancak meydanın en hüzünlü hikâyesi, 1956 yılında Ruslar’a karşı ayaklandığı için 2 gün içinde öldürülen 17 bin Macar gencine ait. Rus işgaline karşı halkın direncini kırmayı amaçlayan Rus ordusu, tüm evlerden topladığı 17 bin genci iki gün içinde öldürerek amacına ulaşır. Bu olay, sadece Avrupa’nın değil, dünyanın en kanlı katliamlarından biri olarak tarihin sayfalarına yazılır.
Ayrıca, Kahramanlar meydanın tam karşısında içinde 20 bini aşkın sabit eseri barındıran
Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Andrassy Caddesin de ise Opera binası, Parlamento binası, Zincirli Köprü’yü görmek mümkün. Macaristan’ın en önemli binalarından biri olan Opera Binası 1876 yılında inşa edilmiş. 1293 kişi kapasiteli ve dış cephesinde Beethoven, Motzart gibi 80 ünlü kompozitörün heykellerini barındırıyor.
1880 yılında düzenlenen yarışmada birinci olan projenin hayata geçmesiyle inşa edilen Parlemento Binası Macarlar’ın Orta Asya’dan gelişinin bininci yılı olan 1896’da açılır.
32 milyon yontulmuş kireç taşından yapılan binanın sağ ve sol bölümleri simetrik olarak tasarlanmış olup, içerisinin sıcaklığı yaz kış, insan beyninin en iyi çalıştığı ısı olan, 20-21 dereceye ayarlıdır. Yılın her bir gününü ifade eden 365 kubbesi bulunan binada 400’den fazla oda mevcut. Bina ayrıca, 20 kilometre uzunluğunda kırmızı halı ile süslü olup, içeride İngiliz Parlementosu’nu bile kıskandıran toplam 6 ton ağırlığında 8 adet mermer sütun bulunuyor. Binanın bir diğer özelliği ise, yapımında Avrupa’nın elle örülmüş en büyük halısı ile süslemelerinde 40 kilo altın kullanılmış olması.
Beyaz köprü olarak da bilinen Elizabeth Köprüsü oldukça sade, asma bir köprüdür. Tuna nehrinin en dar kısmı üzerinde Buda ve Peste’yi birleştirmektedir. Elizabeth Köprüsü adını halk tarafından çok sevilen Avusturya-Macaristan kraliçesi “Sissy”den alıyor.
En ünlü köprülerinden biri 1839-49 yıllarında yapılan Aslanlarıyla ünlü Zincirli köprüdür.
Diğer bir meşhur köprü ise Margaret Köprüsüdür.
Gönülleri Fetheden Derviş; Gülbaba
Gülbaba’ türbesinin manevi ikliminden ayrılarak, Buda Kalesine doğru yola çıktık. Buda Kalesi’ne doğru yaklaştığımızda gökyüzü kızıllaşmaya başlamıştı. Buda Kalesinin içinde, bir dönem Osmanlı paşalarınca da kullanılan Macar Kraliyet Sarayı ve Mathias Kilisesi bulunmaktadır. Avusturya prensesi Sisi’nin (Elisabeth), 1867 yılında taç giyme töreni bu kilise de gerçekleştirilmiştir.
Buda kalesinden ayrıldıktan sonra akşam geç saatlerde Tuna üzerinde tekne gezisi yaptık.
Tuna ve nehrin üzerindeki köprüler, çevredeki ışıklandırılmış tarihi binalar ayrı bir göz ziyafeti sunuyor. Kulaklıklarla tarihi yapılar hakkında bilgi aldığımız bu tekne turu gecenin son aktivitesi oluyor.
Budapeşte’de İkinci Gün
Sabah erken saatlerde Esteron kalesine doğru yola çıktık. Kale uzaktan muhteşem görünüyordu. Yürüyerek kaleye doğru yaklaşmaya başladık. Macar giysili bir genç elindeki flütüyle bizi Estergon Kalesi marşıyla karşıladı. Bizim için çok hoş bir sürpriz olmuştu. Kalenin etrafında dolaştıktan sonra Macar kralların taç giydiği camiden çevrilmiş kiliseye gezdik.
Sonra Vişegard Kalesine doğru yola çıktık. Artık ilk günden tecrübeliyiz. Gezilecek, görülecek çok yer ve bunları geziye sığdırmamız için çok hızlı hareket etmeliyiz. Hızlıca kaleyi gezdik ve öğle yemeğini burada yedik.
Ardından Szentrede’ye doğru yola çıktık. Szentendre’de Budapeşte’nin sayfiye yeriymiş. Küçük şirin bir kasaba görüntüsünde olan Szentende turistlerin alış veriş için uğradıkları yerlerden biri. Hediyelik ve çeyizlik eşya ve de Savarosky taşlardan yapılmış objelerden eşe dosta hediye alabilir ya da bizim gibi şehri dinlemek ve şehrin ruhunu içinize çekmek için bir kafede oturabilirsiniz.
Kilometrelerce Uzakta Gurbette Yatan Şehitlerimiz; Galiçya Cephesi Şehitliği
Biraz sonra Galiçya Cephesi Şehitliğine doğru yol alıyorduk. Şehitliğe vardığımızda dizi dizi yatan şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar okuduk. Birinci Dünya Savaşı sırasında burada savaşan Anadolu evlatları şimdi vatanlarından çok uzakta burada yatmaktalar. Son derece sade ama bir o kadar da vakur görünen şehitliğimizden ayrılırken karşı tarafta bulunan Hristiyan mezarlığı dikkatimizi çekiyor. Çiçek bahçesine döndürülmüş olan mezarlık bakımı ve temizliği ile dikkate şayan bir görüntü sunuyor. Farklı kültürlerin mezar pratiği ise ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Zira biraz ileride ateist olduğu için yakılma talep edenlerin küllerinin konduğu raf görüntüsünde olan bir diğer mezarlığı görmek bizim için son derece ilginç bir deneyim oldu.
Artık akşam kendini hissettirmeye başlamıştı. Yine de Macaristan’ın mimari özelliklerini bir arada görebileceğimiz bir Açıkhava müzesine doğru yola çıktık. Orada tarihi dönemlere göre dizayn edilmiş şatolar, kiliseleri bir arada gördükten ve muhteşem bahçesinde biraz gezdikten sonra otelimize geri döndük.
Üçüncü Gün; Budapeşte- Viyana
24 Eylül 2009
Budapeşte’den ayrılmadan önce son olarak Citedella tepesine çıktık. Citedella tepesinden Budapeşte nazenin bir şehre dönüşerek sizi kendine meftun ediyor. Muhteşem görüntüsüyle şehri ikiye bölen Tuna’yı seyretmeye doyulmuyor. Tuna nehri akmam diyor marşı ister istemez dilinize dolanıyor. Budapeşte tüm çekiciliğiyle size gitme der gibidir.
Oradan Elizabet Köprüsü ile Szabadsag Köprüsü arasında yükselen St. Gellert Hill’e geçiyoruz. Bu tepeden Budapeşte daha fazla davetkar hale gelir. Ayrılık içinizi yakar ve aklınız ve kalbiniz burada kalarak ve daha ayrılmadan özlediğinizi hissederek buradan ayrılırsınız.
Mozart’ın Şehri; Viyana

Viyana’da İkinci Gün
Viyana’daki ikinci gezimizin dördüncü gününde ilk durağımız 1660 yılında inşa edilen Güzel Manzara anlamına gelen Belvedere Sarayı oluyor. Yazlık ve kışlık olarak iki ayrı binadan oluşan sarayın bir bölümü şimdilerde Avusturya Güzel Sanatlar Müzesi olarak kullanılıyor. Ünlü ressamların resimlerini görme şansı bulduğumuz saraydan Arsenal Müzesine doğru hareket ediyoruz. 1850/1856 yıllarında Yeni Gotik stilde inşa edilen müzede 16. ve 20. yüzyıl savaş araç ve gereçleri bulunmasının yanı sıra bizim için en önemli özelliği Avrupa’daki en büyük Osmanlı savaş malzemesi koleksiyonuna sahip olmasıdır. Viyana kuşatmasından geri dönerken Osmanlının geride bıraktığı her türlü savaş mühimmatı, sancaklar ve malzemeler burada sergilenmekte. İtiraf etmek gerekir ki gezimizin bu anı bizi hiç de mutlu etmemişti.Beşinci Gün Altın Şehir Prag (Praha)
26 Ekim 2009
Ve artık Çekçe kapı eşiği anlamına gelen Prag’daydık. Buradaki rehberimiz Prag’da yaşayan Barış kardeşimiz olacaktı. Ve biz Prag’ı onun gözünden seyreyleyecektik.
Prag kalesine çıkma girişimimiz Papanın burayı ziyaret ediyor olması nedeniyle ertelenmiş oldu. Yol boyunca enteresan sayılabilecek görüntüler eşliğinde şehri gezmiş olduk. İskoç kıyafetiyle damat olmuş orta yaşlı bir çifti alkışladık mesela. Bir ara elinde gelin çiçeğiyle tek başına yürüyen gelinlik içinde bir gelin görmekte çok enteresandı.
Buradan Eski Şehir Meydanına doğru yürüyoruz. Tarihi 10 y.y. kadar dayanan eski şehir meydanı, turistlerin odak noktasıdır. 9. yüzyıldan itibaren Çeklerin başkentliğini yapan Eski Şehirde, ilk karşımıza Aziz Jean Hus heykeli çıkar. Aziz Jean dinin bilimi reddetmediğini söyleyen filozof ve din adamıdır. Reformist düşünceleri ile halka önderlik eden Jean Hus halk nezdinde kraldan daha etkilidir. Dolayısıyla düşmanı çoktur. Önce Karlovy üniversitesindeki görevinden alırlar, sonunda da bu meydanda diri diri yakılınca 30 yıl savaşları patlak verir. Zamanla Aziz Jean Hus’un bir öğrencisi komutanlığa kadar yükselir ve hocasını yakan kralları öldürerek, ülkesinin Katoliklikten Protestanlığa geçişini sağlar.
Meydandan aşıklar köprüsü denilen Charles Köprüsüne doğru yola çıkıyoruz. Ancak Prag çok yoğun turist aldığından yol almamız çok kolay olmuyor. Vltava Nehri üzerinde tek taş köprü olan ve yapımı 15. yyda bitirilen köprü 516 metre uzunluğunda ve üzerinde oldukça fazla heykel barındırmakta. Ayrıca köprüden sağ tarafa doğru baktığınızda çek edebiyatçı Kafka’nın evini görmeniz de mümkün. Köprünün sonuna geldiğimizde hikayesi ilginç olan bir anıt heykelin yanında duruyoruz. Tarihinde hiç karşı karşıya gelmemiş olmasına rağmen Osmanlı korkusunu anlatan bir heykel bu. Türklerin Viyana’ya kadar gelmiş olmasının korkusuyla papaya yalvaran Çekleri temsil eden heykel döneminde Osmanlının yarattığı etkiyi gözler önüne sermekte. Aslında bu gezimizin en ilginç noktası Avrupa’dan Osmanlıya bakmak oldu. Bizler reddi miras ederken onlar Osmanlıyı büyük ama barbar devlet olarak hafızalarına kazımışlar. Heykellerinde hep bu korkunun izleri görülmekte.
Astrolojik Saat Kulesi
Prag’ın simgelerinden olan Astrolojik Saat Kulesi15.yüzyılda Charles Üniversitesi Profesörü Hanuş tarafından yapılmış. Aynı saati başka bir ülkede daha yapmasın diye gözlerine mil çekilen Hanuş, kendini saatin ortasına atarak intihar ettiği için saat bozulmuş ve 50 yıl boyunca çalışmamış. Sosyal mesaj da veren saatin üzerinde insanlara nelerden uzak durulmasını gösteren 4 adet kukla var. Aynaya bakan kukla kibri, altın torbalı olan cimriliği, iskelet yaşama olan isteksizliği ve elinde mandolin olanınsa Osmanlının zenginliğinden ötürü bir Türk üzerinden eğlenceye karşı olan düşkünlüğü simgeliyormuş. Alt sıradaki 4 kukla ise bilim, adalet, eğitim ve astronomiyi simgeliyor. Her saat başında saatin çalması ile İsa’nın 12 Havarisi pencerede sırayla görülüyor.
Altıncı ve Son Gün Karlovyvary
Son günümüzün sabahı Prag Kalesine doğru yola çıkıyoruz. Prag Kalesinin içinde yer alan St. Vitus Katedrali, Kraliyet Sarayı ve St. George Kilisesini gezip hakkında bilgi aldıktan sonra kaleden şehri izleyip bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Artık Karlovyvary gitme vakti geldi.
Her kenti farklı kılan bir hikâyesi vardı. Biz bu hikâyeyi kendimizce okumaya çalıştık, ancak ne kadarını anlatabildim bilmiyorum. Tarihini muhafaza eden, onları bir biçimde yaşatan bu şehirler güzelliğiyle bizleri büyüledi. Görülmesi gereken yerler olarak zihinlerimize yer eden bu son derece yoğun, eğlenceli ve farklı geziyi bitirmiş olduk.
Bu hikâye burada bitmez diyerek bu gezide emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.



