Prag, Viyana, Budapeşte Gezisi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
21-26 Eylül 2009
Hazırlayan: Rabia Aydın
Kendi kimliğini fark etme başkasının üzerinden gerçekleşir. Bu anlamda seyahatler aslında dışarı değil içeri yapılan yolculuklardır. Hayatı kabınız kadar yaşarsınız. Seyahatlerde ki kazanımlarınız da kabınız kadardır. Bakalım ben bu geziden nasıl dönecektim, kabımı nasıl dolduracaktım! Vize onayı alıp gitmem  kesinleşince “Rabbim madden ve manen bu seyahatimi bereketlendir” diye dua etmiştim. Budapeşte’de rehberimiz Celal Beyin bizi  karşılamasıyla tarihe, bir medeniyete, farklı bir dünyaya seyahatimiz başlamış oldu.

Budapeşte’nin Tarihi

Macaristan’ın başkenti olan Budapeşte’nin nüfusu 2.076.000 imiş (1986). Tuna Irmağı’nın kolayca aşılabileceği bir yerde kurulu olan Budapeşte iki ayrı kentin birleşmesiyle oluşmuş. Irmağın sağ kıyısındaki tepede yer alan eski kale ve Buda kenti ile sol kıyısındaki Peşte kenti 1873’te birleşerek Budapeşte adını almış. Budapeşte topraklarının tarihteki ilk adı ise “Pannonia” ymış.

Rehberimiz Macaristan’ın tarihini şöyle anlattı: Keltler ve Romalılardan sonra, 9. yüzyılda bölgeye akın eden 7 Macar kabilesiyle Macaristan’ın ilk temelleri atıldı. 13.yüzyılda Tatarlar tüm bölgeyi harabeye çevirdi, 16. ve 17. yüzyıllarda Türkler sahneye çıktı. Her iki kent de 1526’da Mohaç Meydan Savaşı sonunda Osmanlıların eline geçti.  Buda ve Peşte, çevresiyle birlikte Budin eyaleti adıyla, Osmanlı yönetim sistemine uyacak biçimde yeniden örgütlendi. Osmanlı egemenliği 145 yıl sürdü. Daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde Peşte bir ticaret merkezi durumuna geldi. Buda ise 1783’te, II. Joseph zamanında Macaristan’ın yönetim merkezi oldu. İki kentin birleşmesinden sonra Budapeşte hızlı bir gelişme dönemine girdi. Bir yanda yeni yapılar yükselirken, öbür yanda sanayi ve ticaret sürekli gelişti.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya ve Macaristan bağımsız iki ülke olunca Budapeşte Macaristan’ın başkenti oldu. II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Müttefik bombardımanı Buda’nın eski ve güzel yapılarından birçoğunu yerle bir etti. Almanlar 1945’te geri çekilirken kentin tüm köprülerini havaya uçurdular. 1949’da savaş sonrasında kent, Macaristan Halk Cumhuriyeti’nin başkenti oldu.

Tuna nehrinin en güzel yerinde kurulan Budapeşte, 3 bölümden oluşuyor: Buda, Peşte ve Eski Buda. Buda kısmında küçük tepeler var ve şehrin kalesi buraya kurulmuş. Kanuni’nin fethetttiği Budin Kalesi burada. Peşte kısmı ise daha düz ve daha çok yerleşim merkezi görüntüsü veriyor. ‘Buda’ ve ‘Peşte’ kelimeleri Slavca’dan geliyor. Buda Slavca ‘Voda’ (Su) anlamında olup, tam Türkçe karşılığı ‘Su Şehri’dir. Tabi bu söylentilerden biridir. Bir diğer söylentiye göre buraya adını Büyük Hun İmparatoru Atilla’nın kardeşi vermiş.
‘Pest’ kelimesi ise  Slavca ‘ocak’ anlamına geliyor.  Eskiden çok fazla kireç ocakları bulunması sebebiyle bu adı almış.  Şehrin ‘Obuda’ (Eski buda) kısmı ise, buraya gelen Romalılar tarafından ilk yerleşim yeri olarak kullanılmış.

Macarlar Türk Soyundan mı Geliyor

Bir rivayete göre; Kuzeyde bir yerlerde olan Macar kavimleri Türk kavimleriyle birleşip, kaynaşmış ve batıya birlikte göç etmişler 12.yy. da Budapeşte’yi beğenip yerleşmişler. Diğer bir rivayete göre de; Macarların kökleri Türklerin bir koluna dayanmaktaymış. Orta Asya’dan Ural Altaylar yolunu takip ederek Avrupa’ya ulaşmış ve bu toprakları 896 yıllarında kendilerine yurt edinmişler. Her ne şekilde olursa olsun Macarlar Türklüklerini kabul etmekteler. Bununla birlikte Avrupalı kimlikleri daha baskın. Genelde  Ateizm benimsemişler. O yüzden kiliselerin boş olduğu hatta satışa çıkan kiliselerin olduğu söylenmekte. Macarcadaki birçok Türkçe kelime de Osmanlı hakimiyetinden değil Türk kökenlerinden kalma. Macaristan1542’den itibaren 150 yıl Osmanlı yönetiminde kalmış. Osmanlılar buralarda pek çok mimari eser meydana getirmiş olmakla birlikte özellikle ikinci Dünya Savaşı’nda bir çoğu tahrip edilmiş. Günümüzde Osmanlı’ya ait bir hamamla, Gül Baba türbesi hariç pek bir şey kalmamış.

Şehrin Buda tarafında daha çok kalburüstü kesim ikamet etmekte ve sanat faaliyetleri de genelde burada yapılmakta. Peşte’de ise gece kulüpleri, iş merkezleri, stadyumlar, birbirine bitişik bloklar halinde sıralanan büyük kasvetli apartman binaları bulunmaktadır. Ülkenin tek havaalanı Ferihegy, Peşte tarafındadır. Havaalanına giden yolda 1948’de başlayan 1990’a kadar süren Komünizm döneminden geriye kalan bloklar görülmektedir. Binalar üst üste ve en büyüğü 68 m2 evlerden oluşmaktadır. İnsanları bir araya toplayarak kontrol etme amacına matuf olan bu yerleşim yerleri tam tersi olarak bağımsızlık mücadelesinin başladığı yerler olmuş.  Komünist rejimin ürünü  olan ve geçmişi 100 yıla dayanan Kıta Avrupa’sının en eski metrosu da burada bulunmaktadır. Şehrin mimarisinde tarihi sürekliği görmek mümkün. Buda ve Peşte şehirlerini bir birine bağlayan 8 köprü vardır. Kuzeyden güneye Ujpesti Vasuti, Arpad, Margaret, Szechenyi Lanchid/Chain, Elizabeth, Szabadsag, Petöfi, köprülerinden en ünlüsü aslanlı girişi olan görkemli Zincirli (Szechenyi Chainbridge) Köprü’dür.

Budapeşte’nin en güzel manzaralarını Buda tarafında bulunan dört noktadan yakalayabilirsiniz. Kuzeyden güneye, Gülbaba Türbesi’nin bulunduğu Rozsadomb Tepesi, Matyas Kilisesi’nin uç noktasında bulunan Fisherman Bastion, Buda Kalesi ve Citedella Tepesi olarak da bilinen St. Gellert Hill’dir.
Budapeşte’de İlk Gün; Kahramanlar Meydanı
Macarlar için simgesel bir özellik taşıyan Kahramanlar meydanında Orta Asya’dan gelip bu toprakları kendilerine yurt yapan yedi kahramanın at üstündeki heykeli var.
Miladi 1000 yıllarında babasının gördüğü bir rüya üzerine Macarların Kralı olarak ilan edilen St. İstvan’ın tac giydiği heykel de buradadır.  Hıristiyanlığı ilk kabul eden ve Macarları Hıristiyanlığa geçiren kral olarak Stefan (Istvan) adına birçok kilise ve anıt yapılmıştır. Meydan Roma mimarisinin izlerini devam ettirir adeta. Görkemli sütunlar üzerinde heykeller ve mitolojik kahramanlar her yerde karşınıza çıkar.  Oval bir şekilde sütunları birleştiren hat üzerinde bereket, barış, özgürlük ve emeği temsil eden mitolojik heykeller, Macarların dünyaya bakışını göstermesi açısından önemli simgelerdir.

Osmanlı’yı ilk ve son kez yenilgiye uğratarak, adı ‘Török Verö‘ (Türk Döven)’e çıkan Haçlı komutanı Hunyadı Janoş’dan, Melek Gabriel’e (Cebrail) kadar birçok bronz heykeli burada bulabilirsiniz. Anlatılanlara göre, Macar Komutan Hunyadı Janoş, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir savunma savaşı verir ve mevsim şartlarından dolayı kuşatmayı kaldıran Osmanlı geri çekilir. Haçlılar ise bunu büyük bir zafer olarak kabul eder, hatta Papa, o günden itibaren tüm ülkede saat 12.00’de çanların bu zaferin anısına çalmasını emreder. İşte Osmanlı’nın Avrupa’ya girişini 50-60 sene geciktiren bu savunma zaferinden sonra, o çanlar günümüzde de hala biz Türkler için çalar. Meydanda, bundan başka aralarında Tököli İmre’nin de bulunduğu Avusturya Macaristan İmparatorluğuna karşı ayaklanarak, daha sonra Osmanlı’ya sığınan isyancıların heykelleri de var ve bugün bu kişiler de Macaristan’da ‘Kahraman’ olarak anılıyor. Ancak meydanın en hüzünlü hikâyesi, 1956 yılında Ruslar’a karşı ayaklandığı için 2 gün içinde öldürülen 17 bin Macar gencine ait. Rus işgaline karşı halkın direncini kırmayı amaçlayan Rus ordusu, tüm evlerden topladığı 17 bin genci iki gün içinde öldürerek amacına ulaşır. Bu olay, sadece Avrupa’nın değil, dünyanın en kanlı katliamlarından biri olarak tarihin sayfalarına yazılır.
Ayrıca, Kahramanlar meydanın tam karşısında içinde 20 bini aşkın sabit eseri barındıran
Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Andrassy Caddesin de ise Opera binası, Parlamento binası, Zincirli Köprü’yü görmek mümkün. Macaristan’ın en önemli binalarından biri olan Opera Binası 1876 yılında inşa edilmiş. 1293 kişi kapasiteli ve dış cephesinde Beethoven, Motzart gibi 80 ünlü kompozitörün heykellerini barındırıyor.

1880 yılında düzenlenen yarışmada birinci olan projenin hayata geçmesiyle inşa edilen Parlemento Binası Macarlar’ın Orta Asya’dan gelişinin bininci yılı olan 1896’da açılır.
32 milyon yontulmuş kireç taşından yapılan binanın sağ ve sol bölümleri simetrik olarak tasarlanmış olup, içerisinin sıcaklığı yaz kış, insan beyninin en iyi çalıştığı ısı olan, 20-21 dereceye ayarlıdır. Yılın her bir gününü ifade eden 365 kubbesi bulunan binada 400’den fazla oda mevcut. Bina ayrıca, 20 kilometre uzunluğunda kırmızı halı ile süslü olup, içeride İngiliz Parlementosu’nu bile kıskandıran toplam 6 ton ağırlığında 8 adet mermer sütun bulunuyor. Binanın bir diğer özelliği ise, yapımında Avrupa’nın elle örülmüş en büyük halısı ile süslemelerinde 40 kilo altın kullanılmış olması.

Beyaz köprü olarak da bilinen Elizabeth Köprüsü oldukça sade, asma bir köprüdür. Tuna nehrinin en dar kısmı üzerinde Buda ve Peste’yi birleştirmektedir. Elizabeth Köprüsü adını halk tarafından çok sevilen Avusturya-Macaristan kraliçesi “Sissy”den alıyor.
En ünlü köprülerinden biri 1839-49 yıllarında yapılan Aslanlarıyla ünlü Zincirli köprüdür.
Diğer bir meşhur köprü ise Margaret Köprüsüdür.

 

Gönülleri Fetheden Derviş; Gülbaba

Budapeşte gezisi esnasında bizi en fazla heyecanlandıran Gülbaba türbesi oldu.  Öncü birlikle buraya gelen Gülbaba bölgede yaşayan tüm halkın gönlünü fetheden bir dervişmiş. Kimine göre sarığında taşıdığı gül kokusundan dolayı kimine göre herkese gül dağıttığı için Gülbaba adıyla tanınmıştır. 1541 Budin kuşatmasında şehit düşen dervişin anısına yapılan kubbeli sekizgen türbe Macarlar içinde önemsenen yerler arasında. Türbenin bulunduğu bölgeye Macarca Gülbaba anlamına gelen Rozsadomb denmesi ve türbenin etrafındaki sokak ve cadde isimlerinin Mescit, Török (Türk), Gülbaba, Türbe vb. olması, dervişin bıraktığı mirasın ne kadar güçlü olduğunu bize göstermektedir.
Gülbaba’ türbesinin manevi ikliminden ayrılarak, Buda Kalesine doğru yola çıktık. Buda Kalesi’ne doğru yaklaştığımızda gökyüzü kızıllaşmaya başlamıştı.  Buda Kalesinin içinde, bir dönem Osmanlı paşalarınca da kullanılan Macar Kraliyet Sarayı ve Mathias Kilisesi bulunmaktadır. Avusturya prensesi Sisi’nin (Elisabeth), 1867 yılında taç giyme töreni bu kilise de gerçekleştirilmiştir.

Buda kalesinden ayrıldıktan sonra akşam geç saatlerde Tuna üzerinde tekne gezisi yaptık.
Tuna ve nehrin üzerindeki köprüler, çevredeki ışıklandırılmış tarihi binalar ayrı bir göz ziyafeti sunuyor. Kulaklıklarla tarihi yapılar hakkında bilgi aldığımız bu tekne turu gecenin son aktivitesi oluyor.

Budapeşte’de İkinci Gün

Sabah erken saatlerde  Esteron kalesine doğru yola çıktık.  Kale uzaktan muhteşem görünüyordu. Yürüyerek kaleye doğru yaklaşmaya başladık. Macar giysili bir genç elindeki flütüyle bizi Estergon Kalesi marşıyla karşıladı. Bizim için çok hoş bir sürpriz olmuştu. Kalenin etrafında dolaştıktan sonra Macar kralların taç giydiği camiden çevrilmiş kiliseye gezdik.

Sonra Vişegard Kalesine doğru yola çıktık. Artık ilk günden tecrübeliyiz. Gezilecek, görülecek çok yer ve bunları geziye sığdırmamız için çok hızlı hareket etmeliyiz. Hızlıca kaleyi gezdik ve öğle yemeğini burada yedik.

Ardından Szentrede’ye doğru yola çıktık.  Szentendre’de Budapeşte’nin sayfiye yeriymiş. Küçük şirin bir kasaba görüntüsünde olan Szentende turistlerin alış veriş için uğradıkları yerlerden biri. Hediyelik ve çeyizlik eşya ve de Savarosky taşlardan yapılmış objelerden eşe dosta hediye alabilir ya da bizim gibi şehri dinlemek ve şehrin ruhunu içinize çekmek için bir kafede oturabilirsiniz.

Kilometrelerce Uzakta Gurbette Yatan Şehitlerimiz;  Galiçya Cephesi Şehitliği

Biraz sonra Galiçya Cephesi Şehitliğine doğru yol alıyorduk. Şehitliğe vardığımızda dizi dizi yatan şehitlerimizin ruhlarına Fatihalar okuduk. Birinci Dünya Savaşı sırasında burada savaşan Anadolu evlatları şimdi vatanlarından çok uzakta burada yatmaktalar. Son derece sade ama bir o kadar da vakur görünen şehitliğimizden ayrılırken karşı tarafta bulunan Hristiyan mezarlığı dikkatimizi çekiyor. Çiçek bahçesine döndürülmüş olan mezarlık bakımı ve temizliği ile dikkate şayan bir görüntü sunuyor. Farklı kültürlerin mezar pratiği ise ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Zira biraz ileride ateist olduğu için yakılma talep edenlerin küllerinin konduğu raf görüntüsünde olan bir diğer mezarlığı görmek bizim için son derece ilginç bir deneyim oldu.

Artık akşam kendini hissettirmeye başlamıştı. Yine de Macaristan’ın mimari özelliklerini bir arada görebileceğimiz bir Açıkhava müzesine doğru yola çıktık. Orada tarihi dönemlere göre dizayn edilmiş şatolar, kiliseleri bir arada gördükten ve muhteşem bahçesinde biraz gezdikten sonra otelimize geri döndük.

Üçüncü Gün; Budapeşte- Viyana

24 Eylül 2009

Budapeşte’den ayrılmadan önce son olarak Citedella tepesine çıktık. Citedella tepesinden Budapeşte nazenin bir şehre dönüşerek sizi kendine meftun ediyor. Muhteşem görüntüsüyle şehri ikiye bölen Tuna’yı seyretmeye doyulmuyor. Tuna nehri akmam diyor marşı ister istemez dilinize dolanıyor. Budapeşte tüm çekiciliğiyle size gitme der gibidir.

Oradan Elizabet Köprüsü ile Szabadsag Köprüsü arasında yükselen St. Gellert Hill’e geçiyoruz. Bu tepeden Budapeşte daha fazla davetkar hale gelir. Ayrılık içinizi yakar ve aklınız ve kalbiniz burada kalarak ve daha ayrılmadan özlediğinizi hissederek buradan ayrılırsınız.

 Mozart’ın Şehri; Viyana

Viyana’da ilk durağımız Viyana’nın en meşhur Katedrali olan St Stephan’s Katedraliydi. Katedral hem mimari açıdan hem de iç tezyinatı açısından Macaristan’da gördüğümüz katedrallerle benzeşiyor. 1360–1440 yılları arasında yapılan ve 137 metre yüksekliğindeki  “Güney Kulesi’yle Viyana’nın simgesi olan bu gotik Katedral, içindeki ikon, heykel ve resimlerle oldukça insan zihnini ve gözlerini yoran bir dizayna sahip. Kafanızı nereye çevirseniz bir ikon, bir resim ya da bir heykellin size bir şeyler anlatan, bağırıp-çağıran ve insanı huzursuz eden bir baskısı var. Rehberimiz Katedrale giderken size tanrıyı göstereceğim demiş olması hepimizi şaşırtmıştı. Tanrı nasıl resmedilebilirdi ki? Bunu duymuş olmak Katedrali bizim için daha ilginç hale getirdi. Ve işte ilk defa bu Katedralde tanrının resmedildiğine şahit olduk. Katedralin dışı da içi gibi bütün çevresi İsa’nın ve Hıristiyanlığın hikâyesini anlatan heykellerle doluydu. Cenneti, cehennemi anlatan ikonlar ve şeytan tasvirleri katedralin dış cephesinde yer alıyordu.
Viyana’nın en meşhur caddesinde bulunan Stephanplatz meydanına oldukça yakın olan ve 1679’da Avrupa’da yaşanan son büyük veba salgını nedeniyle ölen binlerce kişinin anısına yaptırılan “Pestsaule” anıtına geldiğimizde  rehberimiz Avrupa’nın hemen tüm şehirlerinde bu Veba Anıtının bir benzerlerinin var olduğunu, adeta bu Veba Anıtlarının Avrupa’nın simgesi haline geldiğini söyledi. Bir süre sonra bizde Prag’ta buna şahit olacaktık.
Gezimize her biri bir birinden güzel tarihi binalar olan Hofburg Sarayi, Opera Binası, Parlemanto Binası, Rathaus Belediye Sarayı ve Viyana Üniversitesiyle devam ediyoruz. Ülkemizde başörtü yasağı nedeniyle üniversite binalarına giremeyen arkadaşlarımız Viyana üniversitesine rahatça girip bina ve üniversite hakkında bilgi aldılar. 1365 yılında kurulan Viyana üniversitesinin kütüphanesi Almanca konuşulan ülkelerin en eski ve 6,5 milyon kitap mevcuduyla Avusturya’nın en büyük kütüphanesiymiş.

Viyana’da İkinci Gün

Viyana’daki ikinci gezimizin dördüncü gününde ilk durağımız 1660 yılında inşa edilen Güzel Manzara  anlamına gelen Belvedere Sarayı oluyor. Yazlık ve kışlık olarak iki ayrı binadan oluşan sarayın bir bölümü şimdilerde Avusturya Güzel Sanatlar Müzesi olarak kullanılıyor. Ünlü ressamların resimlerini görme şansı bulduğumuz saraydan Arsenal Müzesine doğru hareket ediyoruz. 1850/1856 yıllarında Yeni Gotik stilde inşa edilen müzede 16. ve 20. yüzyıl savaş araç ve gereçleri bulunmasının yanı sıra bizim için en önemli özelliği  Avrupa’daki en büyük Osmanlı savaş malzemesi koleksiyonuna sahip olmasıdır. Viyana kuşatmasından geri dönerken Osmanlının geride bıraktığı her türlü savaş mühimmatı, sancaklar ve malzemeler burada sergilenmekte. İtiraf etmek gerekir ki gezimizin bu anı bizi hiç de mutlu etmemişti.
Bir yenilginin izlerini taşıyan bu müzeden biraz buruk ayrılıyoruz. Neyse ki gideceğimiz yer yine çok güzel mimarisi geniş bahçeleriyle bizi bekleyen Güzel Çeşme anlamına gelen Schönbrunn Sarayı. Avusturya imparatoru Leopold I tarafından yazlık saray olarak yaptırılan Schönbrunn Sarayı bir ara Napolyon Bonaparte ev sahipliği de yapmış. Schönbrunn Sarayı, rokoko sanatının en güzel örneği olarak anılıyor. İç döşeme ve tezyinat açısından da büyük bir hazine değerinde olduğu söylenmekte. Çok büyük bir alan üzerine kurulu olan sarayın bahçesi de çok ziyaretçi çeken yerler arasında. Bahçede bulunan havuz etrafında resim çekilip, müzeyi gezdikten sonra Kahlenberg tepesine doğru yola çıktık.
Viyana Kuşatması’nda Osmanlı’nın Otağ-ı Hümayun’u kurduğu Kahlenberg Tepesi,  Viyanayı en güzel gören tepelerden biri. Tepede kilise, hediyelik eşya satan dükkânlar ve kafeler var. Viyanda birçok Türk’ün çalıştığına da şahit olduk. Bu kafede çalışan Malatyalı bir gence rastlamak hem iletişimimizi kolaylaştırmış oldu hem kendimizi iyi hissetmemize vesile oldu. Kafede kahvelerimizi yudumlarken Viyana’yı son kez kuşbakışı seyretme imkanı da bulmuş olduk.

Beşinci Gün Altın Şehir Prag (Praha)

26 Ekim 2009

Ve artık Çekçe kapı eşiği anlamına gelen Prag’daydık.   Buradaki rehberimiz Prag’da yaşayan Barış kardeşimiz olacaktı. Ve biz Prag’ı onun gözünden seyreyleyecektik.
Prag kalesine çıkma girişimimiz Papanın burayı ziyaret ediyor olması nedeniyle ertelenmiş oldu. Yol boyunca enteresan sayılabilecek görüntüler eşliğinde şehri gezmiş olduk. İskoç kıyafetiyle damat olmuş orta yaşlı bir çifti alkışladık mesela. Bir ara elinde gelin çiçeğiyle tek başına yürüyen gelinlik içinde bir gelin görmekte çok enteresandı.

İlk durağımız Yeni şehirde bulunan Wenceslas Meydanı’ydı. At alım satımı yapıldığından eski adı At Pazarı olan bu meydan 1968 “Prag Baharı” ile başlayan politik etkinliklerin merkezi olmuş. 1989 “Kadife Devrim”i ve 1968’deki Sovyet işgalini kınamak için kendini yakan öğrencinin mekanı yine burası olmuş. Bu meydanda bulunan Parlamento binası şimdilerde ulusal  müze olarak kullanılmakta. Bu meydanı ve parlamento binasını kim  ele geçirirse ülkeyi onun yöneteceğine inanılıyor.

Buradan Eski Şehir Meydanına doğru yürüyoruz. Tarihi 10 y.y. kadar dayanan eski şehir meydanı, turistlerin odak noktasıdır. 9. yüzyıldan itibaren Çeklerin başkentliğini yapan Eski Şehirde, ilk karşımıza Aziz Jean Hus heykeli çıkar. Aziz Jean dinin bilimi reddetmediğini söyleyen filozof ve din adamıdır. Reformist düşünceleri ile halka önderlik eden Jean Hus halk nezdinde kraldan daha etkilidir. Dolayısıyla düşmanı çoktur. Önce Karlovy üniversitesindeki görevinden alırlar, sonunda da bu meydanda diri diri yakılınca 30 yıl savaşları patlak verir.  Zamanla Aziz Jean Hus’un bir öğrencisi komutanlığa kadar yükselir ve hocasını yakan kralları öldürerek, ülkesinin Katoliklikten Protestanlığa geçişini sağlar.

Meydandan aşıklar köprüsü denilen Charles Köprüsüne doğru yola çıkıyoruz. Ancak Prag çok yoğun turist aldığından yol almamız çok kolay olmuyor. Vltava Nehri üzerinde tek taş köprü olan ve yapımı 15. yyda bitirilen köprü 516 metre uzunluğunda ve üzerinde oldukça fazla heykel barındırmakta. Ayrıca köprüden sağ tarafa doğru baktığınızda çek edebiyatçı Kafka’nın evini görmeniz de mümkün. Köprünün sonuna geldiğimizde hikayesi ilginç olan bir anıt heykelin yanında duruyoruz. Tarihinde hiç karşı karşıya gelmemiş olmasına rağmen Osmanlı korkusunu anlatan bir heykel bu. Türklerin Viyana’ya kadar gelmiş olmasının korkusuyla papaya yalvaran Çekleri temsil eden heykel döneminde Osmanlının yarattığı etkiyi gözler önüne sermekte. Aslında bu gezimizin en ilginç noktası Avrupa’dan Osmanlıya bakmak oldu. Bizler reddi miras ederken onlar Osmanlıyı büyük ama barbar devlet olarak hafızalarına kazımışlar. Heykellerinde hep bu korkunun izleri görülmekte.

Astrolojik Saat Kulesi

Prag’ın simgelerinden olan Astrolojik Saat Kulesi15.yüzyılda Charles Üniversitesi Profesörü Hanuş tarafından yapılmış. Aynı saati başka bir ülkede daha yapmasın diye gözlerine mil çekilen Hanuş, kendini saatin ortasına atarak intihar ettiği için saat bozulmuş ve 50 yıl boyunca çalışmamış. Sosyal mesaj da veren saatin üzerinde insanlara nelerden uzak durulmasını gösteren 4 adet kukla var. Aynaya bakan kukla kibri, altın torbalı olan cimriliği, iskelet yaşama olan isteksizliği ve elinde mandolin olanınsa Osmanlının zenginliğinden ötürü bir Türk üzerinden eğlenceye karşı olan düşkünlüğü simgeliyormuş. Alt sıradaki 4 kukla ise bilim, adalet, eğitim ve astronomiyi simgeliyor. Her saat başında saatin çalması ile İsa’nın 12 Havarisi pencerede sırayla görülüyor.

Astrolojik Saat kulesinin ardından eski kent meydanının kuzey bölümünde kalan ve 12 yy’dan bu yana yaşayan Yahudi Mahallesini geziyoruz. Verilen serbest zaman molasında herkes kendine göre şehri keşfetmeye çalışıyor. Kimileri halk pazarında alış veriş yapıyor kimileri dükkanları geziyor. Kimileri nehirde tur atarken kimileri şehri eski model üstü açık arabalarla geziyor. Kimileri de bir kafede oturup yorgunluğunu atmaya çalışıyor.
Akşam Vltava nehrinde tekne turuna çıkıyoruz. Bir müzisyenin çaldığı çek müziği eşliğinde akşam yemeklerimiz yiyoruz. Tekneden şehri seyrediyoruz. Ama bu gece epey soğuk ve hepimiz çok yorgunuz.  Herkes otele dönüp dinlenmeyi tercih ediyor.

Altıncı ve Son Gün Karlovyvary

Son günümüzün sabahı Prag Kalesine doğru yola çıkıyoruz. Prag Kalesinin içinde yer alan St. Vitus Katedrali, Kraliyet Sarayı ve St. George Kilisesini gezip hakkında bilgi aldıktan sonra kaleden şehri izleyip bol bol fotoğraf çektiriyoruz. Artık Karlovyvary gitme vakti geldi.

Karlovyvary yani Krallar Vadisi Prag’ın 160 km batısında, içinden geçen dar nehir ve etrafını kuşatan ormanlarıyla Çek Cumhuriyetinin en büyük ve en önemli spa merkezidir. 1300’lü yıllarda Bohemia Kralı Charles IV tarafından keşfedilmiş. Atatürk’ün de burada tedavi gördüğü biliniyor. Son derece şirin bir sayfiye yeri görüntüsünde olan Karlovyvary gezimizin son durağıydı. Burada yemek yiyip alış veriş yaptıktan sonra havaalanına doğru yola çıktık.

Her kenti farklı kılan bir hikâyesi vardı. Biz bu hikâyeyi kendimizce okumaya çalıştık, ancak ne kadarını anlatabildim bilmiyorum. Tarihini muhafaza eden, onları bir biçimde yaşatan bu şehirler güzelliğiyle bizleri büyüledi. Görülmesi gereken yerler olarak zihinlerimize yer eden bu son derece yoğun, eğlenceli ve farklı geziyi bitirmiş olduk.
Bu hikâye burada bitmez diyerek bu gezide emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

Önceki Yazı

Kudüs Ey Kudüs…

Sonraki Yazı

Makedonya-Kosova Gezisi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir