Sosyolojinin Teorik Temelleri-2

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Yard. Doç. Dr. Kenan Çayır

3Ocak 2009, Cumartesi günü Bilgi Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Kenan ÇAYIR ile Sosyoloji Günleri kapsamında yaptığımız ikinci toplantının özeti aşağıdadır:

“Bugün ilk dönem sosyologları olan Saint Simon, Auguste Comte, Emile Durkheim, Marx ve Weber’den bahsedeceğiz:
İlk dönem sosyologları modern toplumu inceliyor ve anlamaya çalışıyorlar. Yeni düşünürler Richard Sennett,  Zygmunt Bauman, Alain Touraine, Anthony Giddens ise bu yeni dönemin, “akışkan modernlik” denilen dönemin önemli düşünürleridir.

Saint Simon: Sanayi devrimini gören bir düşünür,  Aydınlanmanın çocuğu. Cemil Meriç onun ilk sosyolog, ilk sosyalist olduğunu söyler, Sanayi toplumu ifadesini ilk kullanan düşünürdür. Tam anlamıyla sosyolog mu bilmiyoruz, henüz daha sosyoloji lafı yok. Sosyolojinin şöyle bir iddiası olduğunu söylemiştik: Toplumu ölçebilir, anlayabiliriz, toplumu şekillendirebiliriz iddiası. Saint Simon’da bu düşünceler var ama henüz sosyoloji lafını kullanmıyor. İlk sosyoloji lafını kullanan Comte’dur. Ve bana kalırsa ilk gerçek sosyolog Durkheim’dır. Çünkü Comte da hayatının son döneminde sosyolojiyi dine dönüştürüyor. Bütün bu düşünürler bu büyük dönüşümü anlamaya çalışıyorlar. Binlerce yılın geleneğinin yıkılması çok kolay bir şey değil.  Saint Simon kendisi de aslında soylu bir aileye mensup. Simon; “Eskiden tüketim temelli bir toplum vardı. Tüketim temelli feodal bir toplumdan üretim temelli sanayi toplumuna geçilmiştir” diyor, yani  bu değişimi olumlu bir değişim olarak değerlendiriyor. Bu dönemdeki düşünürlerin birçoğu o dönüşümü hep olumlu değerlendirmişlerdir. Çünkü, insanlık korkularından, aç kalma korkusundan kurtuluyor, yeni bir enerjiyle dünyayı keşfediyorlar. Tarıma müdahale edilebiliyor, insanlar artık doğaya bağımlı değiller, bilimsel gelişmelerle artık bambaşka bir dünya vizyonu önlerine açılıyor. Weber’e kadar bunlar hep olumlu bir değişiklik olarak görülüyor. Saint Simon’a göre bu sanayi toplumuyla beraber eskinin soylu sınıfı, eskinin askerleri, ordu, din sınıfı, avukatlar, toprak sahipleri yok olacaklardır; bu sınıflar yerini üretici sınıflara yani bilim adamlarına, sanayicilere, tüccarlara bırakacaktır. Çünkü ortaya çıkan sanayi toplumu bir makine gibi işleyen -o yüzden sosyalist diyoruz-  rasyonel olarak ortaya çıkan, bilime göre planlanabilen toplumlar olacaktır. Böylece eski soyluların yönettiği keyfi yönetim tarzının yerini, bilime göre yönetilen ve her şeyin akılla planlanabildiği bir toplum alacaktır.

Marx’a kadar bütün bu erken dönem düşünürleri toplumu hep bir organizma gibi hayal ediyorlar. Bütün mesele parçaların bütünle ilişkisini kurmaktır. Buna sosyolojide yapısal işlevsellik denir. Toplum, bir yapı gibidir;  her bir parçanın işlevi, fonksiyonu vardır. Önemli olan toplumda çatışmanın olmamasını sağlamaktır. Türkiye’deki hakim düşünüş tarzı da böyle. Toplumu bir mozaik gibi düşünüyoruz. Bu nedenle en ufak bir meseleyi bile çok kolay tartışamıyoruz; ne örtü sorununu, ne Kürt sorununu, ne Ermeni sorununu tartışamıyoruz. Neden?  Çünkü bu yapısalcı perspektifi üzerimize giyiyoruz, aman çatışma olmasın diye düşünüyoruz. Marx’a kadar bütün düşünürler Durkheim dahil -ki en büyük işlevselci ve Durkheimci ekol biliyorsunuz Ziya Gökalp aracılığıyla bize geçmiş-  toplum dediğimiz yapıyı organizma gibi düşünüyorlar. Onlar diyorlar ki; toplum dediğimiz şeyin farklı grupları vardır. Farklı insanlar vardır bu insanlar arasında uyum olması lazım. Uyum bozulursa toplum bozulur. Ancak Marx toplumun tanımına farklı bir perspektif getiriyor ve; “Toplum bireylerin, grupların çatıştığı bir sahnedir, sınıf çatışması tarihin motorudur” diyor. Tarih çatışma ile ilerler. Çatışma normaldir, doğaldır. Burjuvaziyle proletarya çatışabilir. Oysa Saint Simon’a göre bilim adamlarının toplumun felsefesini sağlaması, sanayicilerin de pratikteki işleyişi sağlaması lazım. Bu ikisi eğer toplumu organize ederse ne avukatlara, ne askerlere, ne din sınıfına ihtiyaç olacak. İşte o yüzden aydınlanmayı referans veriyor: “Şu an için evet çatışma var makinelere karşı fakirlik var milyonlarca insan kente geliyor ama şu rasyonel toplumu kurduğumuz anda bu acılar bitecek. İnsanlık buna muktedir. Her şeyi uzman üyelere bırakırsak sorun kalmaz” diyor.  Rasyonel ve planlanabilir toplum vizyonu geliştiriyor Saint Simon, o nedenle Saint Simon’u ütopyacı sosyalist, Marx’ı ise bilimsel sosyalist olarak adlandırıyoruz.. Çünkü Marx tarih felsefesi geliştiriyor. Saint Simon’da böyle bir anlayış yok, o ütopyacı, yani toplumun rasyonel bir topluma evrileceğini düşünüyor. Ama Marx düşüncelerini daha bilimsel verilere dayandırıyor. Tarih felsefesi var Marx’da.

Saint Simon’a göre bilim adamları, sanayi toplumunun papazlarıdır. Burada Hrıstiyanlığın dinsel, uhrevi boyutunu bir kenara bırakıyor, Hristiyanlığın dayanışmacı yönünü alıyor. Çünkü buna ihtiyaç duyuyor. Eğer toplum dediğimiz yapı bir organizmaysa bunlara bir bilinç, ahlak vermek lazım. Durup dururken insanlar niye çalışsın ki?  Niye haline razı olsun ki? Hepsi bunu geliştiriyor.  Teknokrasi Sosyalizmin de, modernizmin de açmazı: Tek olmak, akla dayanmak. Saint Simon’un da açmazı bu. Peki ama ne yapacağız? Bilimsellik gelişiyor. Bu imkanımız var. İdarenin hükümetin bu imkanı var, buna karşı mı çıkmak lazım, hayır. Bu doğru planlanabilir bir şey. Her şeyi gözlemlemek mümkün oluyor. Her hareketim gözetim altında hissi iki üç nesil sonra sosyal genetiğe geçiyor ve insanlar artık böyle davranmaya başlıyorlar.  İkisini beraber nasıl başaracağız yani hem modernleşmek hem de o bireysel özgürlüğü nasıl bir arada yapacağız sorusunun cevabını arıyoruz artık.  Sekülerleşme, bireyselleşme, özgürleşme diyor ama bir taraftan da sekülerleştik derken Tanrının yerini bu sefer devlet almaya başlıyor. Ya da o devletin okul v.s. gibi ideolojik aygıtları. O zaman modernizme getirdiğimiz eleştiri şu: Öyleyse Modernizm bize çok da özgürlük getirmiyor. Çünkü gözetlendiğimizi kontrol altında tutulduğumuzu hissetmek hakikaten bütün o bireysel davranışımızı değiştiren bir kuvvete dönüşüyor.  Sosyoloji aslında topluma nasıl baktığımızdır. Toplumu ya böyle işlevselci bir şekilde tanımlayacağız ki işlevsellik önemlidir. Hakikaten toplum dediğimiz şey tabii ki uyum içerisinde olması lazım. Fakat en ufak tartışmayı bile aman bizim bütünlüğümüz bozuldu, düzeni sarsıyoruz diye karşılarsak bu yetersiz bir toplumsal bakış açısı olur. Toplum, aslında çıkarlarımızın çatıştığı bir yerdir. En ufak bir sorunda hemen sistemsel bir tartışmaya giriyoruz. Tartışmalar tabii ki olacak yani her toplumda olur. Comte’da Saint Simon da bunu böyle hayal ediyor.

Auguste Comte,  toplumsal dönüşümü üç aşamalı bir tarihsel geçişle anlıyor. Toplumlar üç safhadan geçerler: Birinci safha teolojik dönem, ikinci safha metafizik dönem, üçüncü safha ise pozitif dönem. Bu safhalar insanlığın çocukluk-gençlik-olgunluk safhaları gibidir. Pozitivist toplum da olgunluk evresi olacak. Yani tarihin sonu. Pozitif yani bilimsel kanunları uyguladığınızda sorun  kalmayacak. Teolojik dönemde her şeyi teolojik kavramlarla açıklıyorduk. Tanrılar kızdığı için fırtına oldu gibi. Metafizik dönemde her şeyi felsefi, soyut kavramlarla açıklıyorduk. Ama bütün bunlara artık gerek kalmayacak pozitivist toplumda her şeyi bilimle açıklayacağız. Dine, dinsel önermelere çok da gerek kalmayacak. Türkiye’deki sosyoloji de işte bu şekilde anlaşılıyor. Bu konuda Murtaza Korluelçi’nin “Türkiye’ye Pozitivizmin Girişi” adlı bir kitabı vardır. Türkiye’yi en iyi oradan okumak mümkün. Comte, düzen, birlik ve ilerleme fikrini beraberce gerçekleştirmeye çalışır. Der ki; teolojik dönemde düzen vardı ama ilerleme yoktu. Metafizik dönemde Orta Çağların sonunda ilerleme var ama kaos da var olduğu için  bu sefer düzen yok. Pozitivist toplumda ise birlik ve ilerleme beraber olur. Toplum dediğimiz şey organizma gibi birlik olacak, tıkır tıkır makine gibi işleyecek, hem de ilerleme olacak. Yani İttihat ve Terakki.  İttihat ve Terakki, tarihimizde kırılmanın cumhuriyetle başlamadığının göstergesidir. Bizim aydınlarımızla Comte’un da yaşadığı yıllar (1798-1850) aynı döneme rast geliyor. Fransa’daki kaos dönemi, yeni toplum olan sanayi toplumu, işçi hareketi, çatışmalar, soylular v.s. O dönem düşünürleri bunu dert ediniyorlar, ama aynı zamanda ilerlemeyi sağlamayı da hedefliyorlar. Bizim aydınlarımızın derdi de buna benziyor. Osmanlı dağılıyor hani düzeni sağlayalım ittihat gerekli ama terakki de gerekli diyorlar. Marx da dahil hepsi, sekülerleşme ve modernleşmeyle birlikte dinin tamamen geri planda kalacağını düşünüyorlardı, fakat hiç böyle bir toplum olmadı. Ne Batıda ne Doğuda o sekülerleşme tezi gerçekleşmedi. Yani tam anlamıyla pozitivist bir toplum olmadı. Yeni dini hareketler, seküler dinler ortaya çıktı. Dolayısıyla Comte’un felsefesi bu anlamda hayata geçmedi. Ne Batıda kilise tamamen yok oldu ne Doğuda dinler silindi. Comte’a göre toplumu bilimsel yolla anlayabiliriz, gözlem yaparak, bazı deneysel yöntemlerle vs. ama kendisi yapmıyor. O yüzden mesela sosyoloji kelimesini ilk kullanan insan ama ilk sosyolog Durkheim. Çünkü toplumsal ve bilimsel çalışmalar yapıyor, örneğin: İntihar. Comte’un kendisi bilim derken bilimi felsefeye, dine dönüştürüyor ve kendi kendine ihanet ediyor.

Durkheim’a ilk sosyolog ilk bilim insanı diyebiliriz. Çok temel soruları var. Diyor ki; toplumu bir arada tutan nedir? Bugün de geçerli bir soru bu. Ya da dayanışmanın temeli nedir? Bugün mesela bizim toplumumuz, Batı toplumu hepsi bir kırılma yaşıyor. Biz de hala bu soruyu soruyoruz. Ne tutacak bizi bir arada? Toplum olmak önemli çünkü. Durkheim da Saint Simon gibi Auguste Comte gibi o değişimi gözlüyor. Onlardan biraz daha sonra yaşıyor. Ama aynı dönemin yani işçi hareketlerinin, sanayi devriminin yaşandığı dönemin insanı.

Sanayi devrimiyle beraber gelen bu uzmanlaşmanın ya da artan iş bölümünün bireyselleşmeye yol açtığını görüyoruz. Herkesin farklı farklı işler yapması o geleneğin kırılması bir şekilde aşırı bir bireyselleşme getiriyor. Eskiden gelenek, din, akrabalık önemliydi fakat bu yeni çıkan Modern toplumu bir arada tutan ne olacak? Artan iş bölümü, uzmanlaşma aşırı bireyselleşmeye yol açabilir. Bu da kaosa, anarşizme yol açabilir. Ama Durkheim’a göre mesleki iş bölümü tam tersine dayanışmaya da yol açabilir. Saint Simon, “tüketici toplumdan üretici topluma”,  Auguste Comte, “teolojik toplumdan metafizik toplumdan pozitivist topluma” diyordu. Durkheim’in kavramları da “mekanik dayanışmalı toplumlardan organik dayalı toplumlara”. Mekanik dayanışma; sanayi öncesi toplumlarda görülen dayanışma biçimi, Organik dayanışma; sanayi toplumunun dayanışma biçimidir. Ben mesela herhangi bir şey üretmiyorum sosyoloji anlatarak para kazanıyorum. Fırıncıya muhtacım benim için ekmek yapıyor. Pazarcı benim için meyve getiriyor vs. vs. Dolayısıyla modern toplumda, sanayi toplumunda birbirimize muhtacız. Organik, organlarımız gibi. İşlevselci perspektifin açıklayamadığı nokta şudur: İşlevselci perspektifte toplumda herkesin bir rolü vardır. İyi de bu role insanlar nasıl giriyorlar? Ama Durkheim’in ve bizim hayal ettiğimiz toplum böyle bir şey. Şimdi oradan Türkiye’ye bağlayacağım. Burada gelenek son derece önemlidir. Yani mekanik dayanışmalı toplumlarda; iş bölümünün, özgürlüğün az olduğu toplumlarda, gelenek son derece önemlidir. Totemler, din, akrabalık ilişkileri. İnsanlar birbirlerine geleneksel ilişkilerde ne diye sorar? Nerelisin, kimlerdensin? Kimlerdensin sorusu önemlidir. Modern toplumda bir insanı tanımak için ne soruyoruz? Ne iş yapıyorsun? Modern toplumda artık meslek son derece önemlidir. İnsanın mesleğine göre artık bir model çıkarıyoruz. Durkheim’da aynen Comte gibi Saint Simone gibi çatışmanın olmadığı, herkesin görevini bildiği ve işlevselci bir toplum hayal ediyor. Bir nevi sosyalist aslında. Herkesin görevi v.s. var tamam da niye herkes kendi görevini bilsin? Niye herkes kendi mesleğini yapsın. Niye çatışma olmasın? Niye birlik beraberlik bütünlük fikri böyle önemli olsun? Bu ideolojiyi verecek birileri lazım. Durup dururken böyle bir şey olmaz.

Ne Comte ne Durkheim burada çözümü bireye bırakmaz. Anglosakson düşüncesi bireye bırakır, bireyi daha özgür kılar. Durkheim’ın da temsil ettiği kıta Avrupa düşüncesi bunu bireye bırakmaz. Bireye fazla güvenmezler, Comte hele hiç güvenmez. Türkiye’de de bireye bırakılmaz. Durkheim’a göre tepede bir devlet lazım. Devlet bu ideolojisini toplumdaki en önemli unsur olan eğitimle verecek. Hepimiz aynı gemideyiz, farklılık diye bir şey yok. Toplum olmamız için dayanışmamız lazım. Durkheim’a göre altta işçiler, memurlar, çiftçiler v.s. meslek grupları var. Devletle bu meslek gruplarının ilişkisini sağlayacak bir şey daha lazım. Araya meslek odaları diye bir aracı kurum koyuyor. Sendikayı koymuyor. Çünkü işçi sınıfı ve işçi sınıfını savunan bir şey olmaması ve işçilerle diğer unsurlar arasında çatışma olmaması lazım. Meslek odalarının bireyselciliği dengelediği bir toplum daha güzel Durkheim’e göre. Bugün de hala öyle. Şöyle düşünür Durkheim: Meslek odaları toplumdaki bireyciliği dengeleyen unsurlardır. Ahlakı üretirler. Moral değerleri üretirler. Birlik, bütünlük fikrini üretirler. Durkheim der ki; ‘bu modelin sorunu, Modernliğin sorunu, anomidir’. Anomi dediği şey bencillik yani normsuzluk. Çok yadırgamamak lazım. Anlamaya, empati yapmaya çalışalım. Düşünün Türkiye’de sendikalar mı hakim, meslek odaları mı? Meslek odaları hakim. Durkheim’in Türkiye mümessili Ziya Gökalp’tir. Niye bu model bize uydu? 1923 yılı Cumhuriyetin kuruluşu. Cumhuriyeti kurduk da kurmakla olmuyor buna bir felsefe lazım. Liberal bir felsefe mi benimseyeceğiz, sosyalist felsefeyi mi benimseyeceğiz? Altı yıl önce hemen üstümüzde sosyalist bir devrim olmuş, Rusya’da Bolşevik Devrimi. Korkuyoruz. En başta onları kullanıyoruz. Pragmatik ilişkimiz var yardım ediyorlar. Bir taraftan da bizim aydınlarımız sosyalizmden hoşlanmıyor. Batıya bakıyoruz tam tersine işçi hareketleri var, çatışma var vs. Onu da istemiyoruz. Bu model işte böyle güzel uyuyor. Çünkü ne liberal ne sosyalist, daha toplumcu. Köylü köyünde yerli yerinde. Köylüler yerinde kalsın, kentlere gelmesin diye ayrı bir eğitim programı uygulanıyor.

Tam toplumcul ve bireye yer bırakmayan bir felsefedir bu. Bu konuda Taha Parla’nın “Ziya Gökalp ve Türkiye’de Korporatizm” adlı kitabına bakılabilir. Bu birlikçilik, bütüncüllükçülük ne kadar hakim görüyorsunuz. Saint Simone’a göre eski Hristiyanlığın yerini yeni Hristiyanlık alacak. Comte’a göre pozitivist bir din alacak. Durkheim’a göre milliyetçilik alacak. Milliyetçilik, çünkü birlikçilik, bütüncüllükçülük felsefesinin temeli. Hepimiz aynı milletteniz, ulus devlet vs. Şu ana kadar hepsinin en önemli özelliği ilerlemeci olmaları. Saint Simon tüketim temelli feodal toplumdan üretim temelli feodal topluma geçiyoruz diye anlıyor modern toplumu. Ona göre modernlik sanayi toplumu. Tasarlanabilir toplum. Comte’a göre modernlik pozitivistlik. Durkheim’a göre modern toplum organik bir toplum. Organik bir toplum yaratabilirsek modernliğin anomi hastalığını yenebilir. Kaosu yenebilir, birlik oluruz, bütün oluruz, ilerleriz.

Simon, Comte ve Durkheim’a “uyum sosyologları” deniyor. Ama Marx çatışmacıdır. Toplum hakkında bize yeni bir düşünüş tarzı sunar. Der ki; “her toplumda üretim araçlarına sahip olanlar ve üretim araçlarına sahip olmayanlar olmak üzere iki sınıf vardır.” Bu yeni bir düşüncedir. Fakat Marx da diğerleri gibi ilerlemecidir. Çünkü bu iki sınıf; önceleri köleler ve köle sahipleri, daha sonra toprak sahibi soylular ve toprağa bağlı köylüler olarak ifade edilebilir. Sonrası malum kapitalizm. Kapitalizmde üretim aracı makineler ve sermaye. Bunlara sahip olanlar ise burjuvazi. Aşağıdaki de proletarya. Marx’a göre; tarihin her döneminde iki sınıf vardır. Bu sınıfları üretim araçlarına sahip olmak ya da olmamak belirliyor. Ve bu sınıfların arasında çatışma vardır. Sınıf çatışması tarihin motorudur. Tarih böyle ilerler. Yani köle sahipleriyle kölelerin çatışmasından feodalizm, toprak sahipleriyle fertlerin çatışmasından burjuvazi vs. ortaya çıkar.

Marx, özel mülkiyete karşıdır. Özel mülkiyet Marx’a göre hırsızlıktır. John Locke’a göre ilk defa bir insan bir toprak parçasını bir çitle çevirip burası benim dediğinde ona inanan insanı bulduğu anda özel mülkiyet başlar. Dolayısıyla özel mülkiyet denen şey zaten hırsızlıktır. Özel mülkiyet toplumsal eşitsizliğin temelidir. O yüzden özel mülkiyetin sosyalleştirilmesi, kamulaştırılması gerek, Sosyalizm. Benim fabrikam diye bir şey olmayacak toprak herkesin olacak. Evler herkesin olacak. Çünkü öbür türlü Marx toplumsal eşitsizlik konusuna çözüm bulamaz. Hakikaten güçlü bir tarih felsefesi var.

Marx’a göre kapitalizmin birinci sorunu özel mülkiyettir, ikincisi ise metalaşmaktır. Meta, alınıp satılabilir mal demektir, her şeyin alınır satılır hale gelmesidir. Ve şunu söyler: “Metalaşmanın içindeki gizli kavram meta fetişizmidir. Biz kapitalizmde bir şeyi üretiriz ve o ürettiğimize sahip olmak için mücadele ederiz.” Mesela ekmek için uğraşırız. O ekmek aslında bizim ürettiğimiz bir şeydir zaten. Ev almak için uğraşırız. Halbuki bir sosyaliste göre ev için çalışmana ve kendini hırpalamana gerek yok, ev zaten senin ürettiğin bir şey ve senin hakkın. Marx’a göre kendi ürettiğimiz şeyleri sanki bizden bağımsızmış gibi düşünmeye başlıyoruz ve onlara tapmaya, onlar için yaşamaya başlıyoruz. Fetişizm tam da bu demektir. Dolayısıyla metalaşma ve meta fetişizmi kapitalizmin ikinci büyük sorunudur.

Ve tabii Kapitalizm’in temel sorunu yabancılaşmadır.  Yabancılaşmayı anlamak için Marx’ın yabancı kavramında ne bahsettiğine bakmak lazım. Marx’a göre çalışmak sadece çalışmak demek değildir. İnsanın doğası çalışırken ortaya çıkar. Biz çalışırken ne yaparız? Doğanın herhangi bir ürününü başka bir şeye dönüştürürüz. Ağaçtan masa yaparız. Buğdaydan ekmek yaparız. Arı da bir şeyi başka bir şeye dönüştürür. Arı da çiçekten bal yapar. Onda da bir dönüştürme var. İnsanla arının arasındaki farkı; arı bunu bilinçsizce yaparken insan bilinçli olarak yapar. Dolayısıyla insan kendi insanlığını kendi bilincini kendi yaratıcılığını çalışma sürecinde ortaya koyar. Buna da emek denir. Sol kesim için emek bu yüzden bu kadar kutsal bir şeydir. Sadece çalışmaktan bahsetmez Marx. Çalışırken mesela bir bardağı ortaya koyarken aslında insan sadece bardak üretmez. Kendi içindeki potansiyeli ortaya çıkarır. İnsanlığından bir parça koyar. Kapitalizmdeki sorun; üreten kişinin ürettiği şeyden haberi yoktur. Kapitalist üretim biçiminde gömleği baştan sona yapmak yok. Yeni dikilmiş gömleği yirmi yıl sadece ütülüyor. Ama o gömleği dikemiyor. Dolayısıyla kapitalizmdeki iş bölümü uzmanlaşma ve beraberinde vasıfsızlaşma getiriyor. Uzmanlaşma da yabancılaşmaya yol açıyor Marx’a göre. Başka bir problem daha; işçi gücünü kaybediyor. Çünkü ütücü olmak için beş- on yıl öğrenmeye gerek yok. Bir haftada öğrenirsiniz. Ve bir haftada öğrendiğiniz bir şeyi başkası da yapabileceği için kapitalist bir işveren sizden çok kolay vazgeçebilir. İşte kapitalizm böyle bir yabancılaşma getirir. O son ürüne, son emeğe ve insan kendi doğasına yabancılaşıyor. Charlie Chaplin’in “Asri Zamanlar” filminde bu çok güzel anlatılır. Marx, çözümün kapitalizmde olduğunu söyler ama nasıl olacağı net değildir. Marx’ın en zayıf tarafı budur.

Weber, en önemli bulduğum düşünürlerden biridir. Tarihçi, ekonomist ve sosyologdur. Hakikaten çok büyük bir deha ve düşünür olan Weber’in Modernliği nasıl anladığına bakalım. Weber diğerlerine göre Modernizmin karanlık yüzünü çok daha iyi görüyor. Modernizmi şöyle anlatıyor: “Eylemlerimizi duygusal eylem, geleneksel eylem, modern ve rasyonel eylem şeklinde ifadelendirebiliriz. Duygusal eylemlerimiz vardır. Çok kızdığımız zaman yaptığımız bir şey hakkında neden diye sorulduğunda ‘duygularımızdan’ diyebiliriz. Geleneksel davranışlarımızın nedeni sorulduğunda ise; ‘bizden öncekiler öyle davrandığı için’ diyebiliriz. Geleneksel eylemin kökeni gelenektir. Çoğu kez mantığı yoktur, akılcı olmayabilir. Bizden öncekilerin yapması yeterlidir. Fakat artık Modern eylemde amaç araç ilişkisi gündeme girer. Amaca yönelmiş eylemdir eylemlerimiz. Niçin diye sorulduğunda bir amaca dayalı olduğunu ifade ederiz, akılcı olduğu için böyle davranıyoruz deriz. Ve Weber der ki modernleşmenin temeli akılcılaşmadır. Rasyonalizasyondur. Akılcı eylemin hakim olmasıdır. Bu ne demek?  Eğer kişi, bugün modern toplumda olduğu gibi dört günlük kurban tatilimiz var niye gidip büyükleri ziyaret ediyoruz ki gidip Antalya’da denize girelim, güneş görelim dediği anda artık geleneği kırmış olur. Başka bir düşünüş tarzına geçmiş olur. Weber Modernleşme işte budur diyor. Daha önceki yaşam biçimine getirilen bir eleştiridir. Kadın niye evde kalıyor ki dediğiniz anda başka bir düşünüş biçimine geçiyorsunuz. Geleneğin bir sürü baskıcı tarafı var. doğrudur ama böyle düşünmeye başladığınız anda modernsiniz.

Kendi kimliğimizi kendimiz kurmak zorundayız. Acı ve zor tarafı da bu. Konforumuz bozuluyor. Geleneksel insanlara bakın bazen daha huzurludurlar. Yapar ve sorgulamaz. Bizler bir taraftan sorguluyoruz. Çünkü Modern bireyleriz. Buradaki Modernliği; ‘modern olmak iyi’ anlamında düşünmeyelim. Normatif anlamda düşünmeyelim. Weber bir durumdan bahsediyor. Geleneksel kötü, modern iyidir anlamında kullanmıyor.

Tabii burada birden bire gelenekten modernliğe geçiş diye bir şey yok. Modernliğin içinde her zaman gelenek var, gelenek bizi etkiliyor, kuşatıyor, ama sorguluyoruz. Niye annelerimiz gibi örtünüyoruz, neden bebekler kundaklanıyor? Bu sorgulamaları yapmamızdan modern olduğumuzu anlayabiliriz. Çocuğu kundaklarken kemikleri sağlam olsun diye düşünüyorsanız bir amaç için yapıyorsunuz demektir, oysa geleneksel eylemde sorgulamıyoruz.
Weber, Modernliğin tekleştirmesi, sürekli değişim sebebiyle insanın kendini güvensiz hissetmesi gibi açmazları daha iyi görmüş bir düşünürdür.
Yani Marx, Saint Simon, Durkheim, Comte hepsi modernliği olumlarken hepsi kurtuluş, daha iyi bir dünya, daha iyi bir toplum vaat ederken Weber’e göre modernlik kaçınılmazdır ama bu modernlik insanlığın demirden kafesine dönüşecektir.”

Önceki Yazı

Peygamberimiz ve Hulefa-i Raşidin Döneminde Kadın

Sonraki Yazı

Tam Kelimelere Sığınmak

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir