Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Prof. Dr. Neşet Toku
04.02.2012
Risale-i Nur uzmanı olmaktan ziyade bir felsefe uzmanı olarak konuşacağını vurgulayan hocamızın konuşmasının özetini aşağıda istifadelerinize sunuyoruz:
Felsefeyi teknik bilgi olarak Yunanlıların ortaya koyduğu söylenir. Felsefe, hayatı ve varlığı anlamlandırma girişimidir. Felsefe bunu yaparken rasyonaliteyi/aklı kriter olarak kabul ediyor.
İnsanlık var olduğundan bu yana Hakikat’i araştırma faaliyeti bir şekilde devam etmektedir. Gazali, insanları bu açıdan gruplandırır ve der ki; ‘Filozoflar, Kelamcılar, Batıniler ve Mutasavvıflar, Hakikat’i araştıran dört gruptur.’ Bediüzzaman ise Gazali’den farklı olarak Batınileri çıkarıp dördüncü yol olarak Kur’ani Yolu ekler. Yani Bediüzzaman’a göre, Hakikat’i felsefi, kelami ve tasavvufi açıdan araştıran insanlar olduğu gibi bir de Kur’an endeksli cevaplar arayan insanlar vardır. Gazali’nin ve Bediüzzaman’ın söylemiş olduğu dört kategoriyi, din ve felsefe olarak iki grupta toplayabiliriz. Zaten başka bir yerde Bediüzzaman iki çeşit akla dikkat çeker. Bunlardan biri vahye iştirak eden, ciddiye alan akıl, diğeri ise düşünce faaliyetlerinde vahyi hiçbir şekilde dikkate almayan akıldır. İlki Adem (a.s.)’dan beri nübüvvet çizgisinde (silsile-i nübüvvet) ilerlerken ikincisinin çizgisi felsefedir (silsile-i felsefe). Vahye dayanan akıl ve vahye dayanmayan akıl olarak ifade edebileceğimiz her iki yolun birbirinden mahiyet itibarıyla farkı vardır.
İslam Felsefecileri, felsefeyi Hakikat’in farklı şekillerdeki yorumları olarak görseler de felsefe insan kaynaklı/din dışıdır. Dinin kaynağı Allah, felsefenin kaynağı insandır. Bana göre İslam Felsefesinden kasıt, Müslüman bir coğrafyada yürütülen felsefi faaliyetlerdir.
Kelam, dinin Hakikat olduğunu kabullenmek, bunu kabullendikten sonra dini rasyonalite etmeye çalışmak demektir. Dini rasyonalite etmek farklı, rasyonaliteyi kriter olarak kabul etmek farklıdır.
Dünyanın dominant kültürü Batı kültürüdür. Batı’nın İslam Dünyasına hatta dünyaya maddi anlamda hakim olduğu apaçıktır. Teknolojiyi onlar ürettiği için hep Batıdan bir şeyler almak zorundasınız. Dolayısıyla aldığınız her şey sizi kaçınılmaz olarak belirliyor. Böylesine bir ortamdasınız ve Batılılara İslam’ın harikulade bir din olduğunu anlatmak istiyorsunuz. Nasıl inandırıcı olacaksınız? İslam dünyasına felsefenin girişi belki İslam’ı rasyonalize etme ihtiyacından olmuştur.
İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde Anglikan Kilisesi İslam hakkında bazı sorular soruyor. İslam’ın ne olduğu, hayata ne kazandırdığı tarzındaki sorulara Bediüzzaman; ‘Fikre tevhid, harekete ve hayata istikamet getirmiştir’ diyerek cevap veriyor. İstikametten kastı, insanlığın problemlerini çözmektir. Mesela ribanın (faizin) yasaklanması, zekatın emredilmesi gibi konularda gerekçeleri açıklamaktır.
Yoksulların Müslüman olmaları daha kolaydır. Çünkü bu emirler daha çok yoksulların işine yarar. Zekat emri ve faiz yasağı gibi prensipler, zenginlerin işine yaramadığına göre sermaye sahipleri faizden neden vazgeçsin, niçin zekat versinler? Biz İslam’ı öyle bir rasyonalize etmeliyiz ki bu prensiplerin doğru bir şey olduğunu kabullensinler ve pratik hayatlarına geçirsinler. Aksi halde kabul etmezler. Bediüzzaman, ‘medenileri galebe ikna iledir’ der. Bunun yetmeyeceğini, hem bilgi planında hem de maddi açıdan onların yaptığı ölçülerde bir takım şeyleri yapabildiğinizi göstermek zorunda olduğumuzu söyler. “Dünyada daireyi esbab, daireyi itikada galiptir.” derken dünyada kabul görebilmenin temel kuralının, rasyonaliteye uygun hareket etme gerekliliği olduğunu söyler.
Bediüzzaman, Eski Said dediği dönem olan bu gençlik yıllarında tamamen Batı’nın gücünün; fenden, felsefeden kaynaklandığını, bu bilgilere sahip olunduğunda Osmanlı’nın ihyasının gerçekleşeceğini düşünüyordu. Fakat yaşadığı hayal kırıklıkları, yöntemin yanlışlığına kanaat getirmesine sebep oldu. Yani sosyal değişimin, yukarıdan aşağı olmayacağını idrak etti.
Bediüzzaman kendisindeki dönüşümü ifade ederken; ‘ben kendime üstat aradım, İmam Rabbani bana ‘tevhidi kıble et’ dedi. Tevhidi kıble, Kur’an’la olur’ der. Kur’an eksenli olmaktan kasıt, akıl gözü (felsefe/kelam) ve kalp gözü (tasavvuf) birlikteliğine vurgudur.
Aklı ilahlaştırmaksızın aklın değerini vererek yola koyulmak. Bunu vahye istinat eden akıl şeklinde düşünelim. Bediüzzaman’ın esas olarak vurguladığı budur. Akıl bütün dinler için olduğu gibi İslamiyet için de bir araçtır. Fakat felsefe akla yegane kriter diye bakar. Felsefe, -dine de tanrıya da- her türlü düşünceye eleştiri getirip tartışır. Halbuki İslam çerçevesinden bakınca Hakikat’in sübjektivitesi söz konusu olamaz.
Yunan Düşüncesi ve Roma Medeniyeti, İslam Dünyasıyla karşılaştıklarında;  bilgi, düşünce ve hayat tarzları birbirleriyle etkileşim içerisine girmişti. Bu noktada; savunmacı yaklaşımı kelam, inziva tavrını tasavvuf ve aynileşen (aynı şeyleri söylemeye çalışan) tavrı felsefe temsil etmiştir. İslam dünyasında bu üç düşünce tarzı, 8.y.y itibarıyla bir arada var olmuşlardır.  Aynı coğrafyada var olmaları, etkileşimi de beraberinde getirmiştir.
Yunanlılardan gelen ‘kalıcı madde ve yok iken var edilme’ düşüncesi üzerinde duralım. ‘Yokken var edilme’ ifadesini kolaylıkla izah etmek mümkün değildir. Öyle bir şey söyleyeceksiniz ki hem yokken var edilmeyi hem de kalıcılığı yani daima var oluşu ifade edecek tarzda rasyonel izah olsun. Bu konuda İslam felsefecilerinin (Farabi, İbn-i Sina ve diğerleri) söyledikleri şey şudur: ‘Allah vardır, yaratma ezelidir. Dolayısıyla eşya da onunla birlikte vardır. Nesne de vardır, gölge de her halükarda vardır. Yani eşya, Allah’ın isimlerinin tecellileridir. Allah’ın tecellileri Allah’ın Zatıyla birlikte vardır demek akideye halel getirmez.’ Esasında bu izahı yaptıklarında yorum katmış ve kitabi bilginin haricinde bir şey söylemiş oluyorlar. O anlaşılmaz olan ifadeyi daha makul hale getiriyorlar. Onların izahına göre eşya, Allah’ın ilmine münhasırdır. Allah’ın ilmi ezeli ve ebedi ise eşya da ezeli ve ebedidir. Bediüzzaman bu düşünceye şöyle cevap vermektedir: ‘Ezel ve ebed, zamanın başlangıcı değildir. Ezel ve ebed, zamanı birlikte tutmak anlamındadır.’ Bediüzzaman burada ayna misali veriyor. Ayna ne kadar yukarıdan tutulursa geçmişi ve geleceği o kadar kuşatır. Evrende ezel ve ebed, bizim için bir başlangıç ve sondur. Allah için başlangıç ve son söz konusu değildir, ezel ve ebed birliktedir. Dolayısıyla Allah’ın ilmi ezeli ve ebedidir. Eşya ise Allah’ın o ebedi ve ezeli olan ilminin yansımaları/tecellileridir.
Benzeşmek konusunda; Tasavvuftaki ‘varlık doktrini/Vahdet-i Vücut/Varlığın tekliği ve Yaratıcının yansımaları’ ile Meşşai filozofların ‘südur doktrini’ birbiriyle örtüşür. Her ikisine göre de eşya yoktan var edilmiş demek değildir. İşte aynileşmek/benzeşmek.
Bediüzzaman diyor ki; belki bu noktaya gelen sufi, Vahdet-i Vücuttan değil de Vahdet-i Şuhuttan bahsetmeliydi. ‘La mevcude illa Hu’ diyerek varlığı teke indirmek tehlikelidir. Yunan düşüncesindeki panteizmle benzeşir. Şehadet aleminin birliğinden bahsetmek başka, varlığın birliğinden bahsetmek başka bir şeydir. Bu anlayışı araştırdığımızda 300 yıllık bir farkla ortaya çıktığını görüyoruz. Bu da Yunan Düşüncesinin bizimle tanışmasına denk gelen bir zaman dilimidir.
Bediüzzaman’ın karşı çıktığı şey, tasavvuf değildir. (Anadolu’nun İslamlaşması daha çok sufi kanalıyla olmuş ve Bediüzzaman da böyle bir eğitimden geçmiştir. O, nakşi-kadiri karakteri yansıtmaktadır.) ‘Birlikten bahsedilecekse, şehadet aleminin birliğinden bahsetmek gerekir’ dedikten sonra deliller sunar:  İnsan türünün birliğinden söz etmek, ‘Vahdaniyet’in tecellisidir. Bir de ‘Ehadiyet’ isminin tecellisi vardır ki buna göre hiçbir insan birbirinin aynı değildir. Farklılık,’Ferd’ isminin tecellisidir. Yani her simanın farklılığı nasıl ’Ehadiyet’in tecellisiyse, bütün simaların birliği de ‘Vahidiyet’ tecellisidir.
Son olarak Said Nursi’nin, zamanın ihtiyacının önemine işaret eden bir ifadesiyle bitirelim: ‘Mevlana bu tarihte yaşasaydı Risale-i Nur’u yazardı. Ben de o tarihte yaşasaydım Mesnevi’yi yazardım’.
{jcomments on}
Önceki Yazı

Said Nursi’nin Yaşadığı Dönemdeki Sosyal ve Siyasal Şartlar

Sonraki Yazı

İstiklal Caddesi Terör Saldırısı

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir