Said Nursi’nin Yaşadığı Dönemdeki Sosyal ve Siyasal Şartlar

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Prof. Dr. Said Özervarlı
Bütün şahsiyetlerde olduğu gibi Bediüzzaman da sadece kitapları okunarak anlaşılmaz. Etraflıca anlayabilmek için önce yaşadığı döneme bir göz atalım.
II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı’nın modernleşmesiyle beraber kendi kendini yeniden anlama ve yeniden toparlama ihtiyacını hissettiği dönemdir. Yenilikler, içeriden ve dışarıdan olmak üzere iki şekilde devam etmektedir. Bu doğaldır ve ihtiyaca göre kendiliğinden oluşur. İnsanların nasıl çocukluk, gençlik, yaşlılık dönemleri birbirinin aynı değilse toplumlar da olduğu gibi kalmaz. Çünkü toplumlar da insanlardan meydana gelir. Bir toplum şartlara göre kendini yenilemiyorsa donmuş demektir. Bu durum sadece Osmanlı’nın son dönemine has değildir. İslam tarihinde de bu böyle olmuştur.
Dört halife dönemi, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar da özelliklerine ve şartlarına göre değişimler yaşamıştır. Onları etkileyen, Batılılaşma olgusu olmayabilir. Savaşlar, işgaller, içeride yaşanan bazı problemler ve çeşitli sorunlar yenileşmeyi tetikleyen unsurlardan birkaç tanesidir. Osmanlı’yı bu bağlamda değerlendirirken klasik ve modern dönem olarak ikiye ayırmak gerekir. Fatih, Yavuz veya Kanuni dönemi; Batı’ya karşı herhangi bir korku, kompleks olmadığı halde bolca yeniliklerin uygulandığı dönemlerdir. Mesela Kanuni, ilk defa kanunlaştırma hareketleri başlattığı için Kanunidir. Yine medrese sistemi ilk İznik’te başlamış, Kayseri, Bursa medreseleri ve İstanbul’da Fatih medresesi külliye haline getirilmiştir. Kanuni döneminde Süleymaniye büyük bir külliyeye dönüştürülmüştür. Aynı şekilde yazılan kitaplar, şerh edilen konular da değişmiştir. Bu türden değişimler toplumun yapısındaki ihtiyaçtan dolayı yapılan yeniliklerdir.
Fakat 18.y.y.’ın sonundan itibaren (Kaynarca Anlaşması, Balkan Savaşı, Ruslarla savaşlar) mecburiyetler altında yenileşmeler yaşanıyor. Batı’daki bazı dönüşümlerle birlikte Batı dizginleri eline alıyor ve Osmanlı’ya diktede bulunuyor. Bu durum Osmanlı yönetiminin, ‘bizde bazı problemler var’ düşüncesiyle harekete geçmelerine sebep oluyor. Yenilikler III. Selim döneminde Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) hareketiyle başlıyor. Artık yeni bir düzen gerekiyor sloganıyla askeriyeden başlayarak yeniçeri ocağı lağv ediliyor. Okullar Batılıların okullarıyla yarışacak şekilde daha teknik hale getiriliyor. Mühendishaneler, tıbbiyeler kuruluyor. Nizam-ı Cedid’in fiilen kabulüyle bu çalışmalarda bir müddet başarı elde ediliyor. Fakat daha sonra III.Selim bunlara kurban gidiyor. Ve tekrar kendi içinde problemli bir süreç yaşanıyor. Bu süreç 1839’da Tanzimat Fermanıyla resmi bir kabul haline geliyor.
Tanzimat’la birlikte millet sisteminden vatandaşlık sistemine geçilen Osmanlı’da dengeler artık farklılaşıyor. Artık gayri müslimlerle Müslüman teb’a eşit oluyor. Sultanın sorgulanamaz otoritesi, gündemde bir tartışma konusu oluyor. Tanzimat, Batıdan gelen itirazları durdurmanın ötesinde toplumun içinde yeni bir fikri hareketlendirmeye de yol açıyor. 1856’da Islahat Fermanıyla da idari/bürokratik yapı gözden geçiriliyor.
Artık 19.y.y.’ın ortaları ve Ali Süavi, Namık Kemal gibi isimlerin de içinde olduğu Yeni Osmanlı diye tanıdığımız gruplar, bazı sorularla –İslam’da yönetim nasıldır? Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde nasıldı? Dört halife döneminde niye sultanlık yoktu?- araştırmalara giriştiler. Yeni Osmanlılar, Batıda müspet gördükleri gelişmeleri Tanzimat’tan sonra demokrasi, insan hakları gibi meseleleri tartışıyorlardı. Batı’daki yanlışları da görüyorlar bu yüzden tamamen Batılılaşmak istemiyorlardı. Çeşitli kaynakları ve özellikle geleneğe dayalı kaynakları tarayarak halkın katılımının daha fazla olduğu –şura sistemi-  yolları araştırıyorlardı. Bu süreç, 1876’da I. Meşrutiyet’le sonuçlanmıştır.
Abdülhamit dönemi; bir yandan teknik ve kurumsal yeniliklerin yaşandığı, diğer yandan 33 yıl devam eden tek adam yönetimi şeklinde devam etti. Bu yüzden 1876-1908 arası, çok çelişkili bir dönemdir. Abdülhamit, kendisiyle rekabet halinde olan Avusturya-Macaristan ve Rusya ile uğraşırken, Britanya ve Fransa’nın parçalayıp bölme ve maddi kaynakları bölüşme istekleriyle mücadele ediyordu. Hem yenileşmek hem de bunu bölünüp parçalanmadan ve ayrışmadan yapmak istiyor, bir yandan da savaşlarda yenilmemek için mücadele veriyordu. Avrupai mektepler (medreselerden ayrı olarak ilkokul, ortaokul ve lise sistemi), tıbbiyeler, mühendishaneler kuruluyor. 1900 yılında bu mektepler Darü’l Fünun adına dönüşüyor, 1933’te de İstanbul Üniversitesi oluyor. Robert koleji, Galatasaray Mektebi gibi okullarla yabancı dilde eğitim geliyor.
Böyle bir durumdayken itirazların çok yükselmesi sebebiyle Abdülhamit, otoriter sisteme dönüş yaptı. Meclisi feshetti ve Meşrutiyet’i askıya aldı. Sultan Abdülhamit; dışarıda çeşitli devletlerle gerek diplomatik gerekse savaş yollarıyla yoğun mücadele veren, içeride eğitimde reformlar yapan ve muhalifleri mümkün mertebe sansürleyen, yasaklayan, susturan, bir adam olmakla meşhurdur.
Abdülhamit, bir kısım insanlar tarafından son derece bağnaz bir sultan olarak nitelendirirken bir kısmı da çok mübarek bir insan olarak takdim etmişlerdir. Her iki bakış açısı da duygusaldır. Yanlışları ve doğrularıyla kabul etmek ve ona göre takdir ve tenkit etmek gerekiyor. Akif ve Bediüzzaman da dahil İslamcılar, İttihatçılar’la Abdülhamit’e karşı fikir birliği içindeydiler. Sebebi; yapılan yeniliklerin ve fikir özgürlüğünün yetmemesiydi. Batıcılar ve İslamcılar bu noktada aynı düşüncedeydiler. Ancak Abdülhamit azledilip İttihat ve Terakki Fırkası iktidara gelince İslamcılar’ı dışladılar. Tek görüş hakimiyetini başlatan İttihatçılarla İslamcılar arasında siyasi ayrışma oluştu ve İslamcılar daha önce Abdülhamit’e karşı verdikleri mücadeleyi bu sefer İttihatçılar’a ve Jön Türkler’e karşı vermeye başladılar.
Abdülhamit’e karşı muhalif olan Jön Türkler, seslerini yükseltiyorlar fakat etkili olamıyorlardı. Sonra bir yolunu bulup Paris’e gittiler ve Ahmet Rıza’nın etrafında örgütlendiler. Oluşturdukları muhalefet merkeziyle darbe yapıp Abdülhamit’i azlettiler.  1908’den sonra Jön Türkler iktidara geldi ve Ahmet Rıza Meclis Başkanı oldu. Her ne kadar Sultan Reşat halife idiyse de perde arkasında (II. mecliste) daha çok onlar söz sahibi olmuşlardır. 1908’den 1913’e kadar böyle devam etmiştir.
1913’ten sonra Jön Türkler Sultanı daha bir etkisiz hale getiriyorlar. Üçlü bir yönetim tarzıyla Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa kendi aralarında bölüşüm yaptıkları Osmanlı’yı Almanlarla ittifak yaparak I. Dünya savaşına sürüklüyorlar. Böylece Osmanlı yavaş yavaş silinme noktasına gidiyor.
Bediüzzaman’ı II. Meşrutiyet’ten sonra oldukça aktif görüyoruz. Önce doğudaki medreselerde sonra Van’da aktif olarak çalışıyor. Sultan Reşat döneminde İstanbul’a gelerek kendinden söz ettirmeye, bazı şeylere müdahil olmaya başlıyor. Mesela Sultan Reşat’a bir proje sunuyor. Van’da, hem dini ilimlerin hem de modern ilimlerin okutulduğu bir üniversite/medrese kurmak istiyor. Bir tarafta; fıkıh, hadis ve tefsirin diğer tarafta fizik, kimya ve matematiğin okutulduğu üniversite/medresenin doğuda olmasını özellikle istiyor. Çünkü orada ilim ve medrese eğitimi güçlüdür. İslam Geleneğini yeniden canlandırma ve modern unsurlarla iç içe girmesi öngörülen proje kabul ediliyor hatta belli bir miktar para da tahsil ediliyor. Fakat daha sonra savaş ortamları nedeniyle teklif sürüncemede kalıyor. Bilahare cumhuriyetin ilanından sonra projeyi Atatürk’e iletiyor ve o da destek veriyor. Fakat bu arada farklı bir modernleşme projesi oluştuğu için muhalif duruma düşmüş oluyor ve yine gerçekleşemiyor.
Said Nursi; İttihad-ı İslam hakkındaki sözleri, emperyalistlerle mücadele konusundaki fikirleri, Volkan Dergisi’nde çıkan sert yazılarıyla siyasi konularda oldukça etkili olmuştu. Düşünen, fikirleri olan ve aynı zamanda siyasi alanda aktif bir kişilik olan Said Nursi, II. Meşrutiyet’i de destekliyor. Fakat II. Meşrutiyet sonrası oluşan yeni siyasi durumdan dolayı yaşadığı memnuniyetsizlik, onu mevcut çalışmalardan uzaklaştırıyor. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslamcılarla birlikte yeni yönetimle bir mücadeleye giriyor ve ittihatçıları tehdit etmeye başlıyor. I. Dünya Savaşında cephelerde bulunan, Milli Mücadele Hareketini meşru görüp hareketin içinde yer alan ve destekleyen, Osmanlı’nın son dönemine kadar aktif olan hatta meclise çağırılan Said Nursi,  İttihatçıların ve Jön Türklerin bazı yanlışlıklarını bilmekle beraber (dini hassasiyetlerinin az olması konusunda şikayetçidir) yola gelecekleri, düzelecekleri kanaatiyle Ankara’da bir şeyler yapıyor. Bu döneme Eski Said Dönemi diyebiliriz.
Ankara Meclisi; 1920’lerden itibaren çeşitli adımlar atıp özellikle dine yönelik devrimlerde katı/radikal uygulamalarda bulununca, sivil hareketlere hiçbir alan bırakmayınca, tek parti yönetimi olarak farklı alternatiflerin önünü kapatınca siyaseti tamamen gündeminin dışına atıyor. Büyük bir dönüşüm yaşıyor ve siyasi çalışmalardan uzaklaşıyor. Mücadelesini, sivil bir eğitim üzerinden sürdürmeye karar veriyor. Uzun vadeli olan bu metot, bir şeyleri kabul ettirme şeklinde değil de farklı bir direnç halinde devam ediyor. Sayıları 17-20 kadar olan öğrencileriyle (Barla Dönemi) bir çekirdek grup oluşturuyor. Bunlara yazdırdığı risaleleri, yine onlar ve onların dostları vasıtasıyla Anadolu’ya yayıyor. Anadolu’da kendisiyle devamlı irtibat içinde olan bu küçük gruplarla, bir nevi halkalar halinde, bir hareket meydana getirmeye çalışıyor. Büyük bir kararlılık ve imani bir fedakarlıkla kimi zaman hapishanelerde, kimi zaman saklanarak, hiçbir şey yemeden içmeden kendisini manen/ruhen bir eğitimden geçirerek, çevresindekilere örnek olmak üzere 1920’lerden 1950’lere kadar tek başına bir sivil hareket/muhalefet geliştiriyor.
O zaman Diyanet İşleri Başkanlığı, tek parti kontrolü altında olduğu için halk nezdinde bir statüsü yoktu. Bediüzzaman’ın bu hareketi, yolundan gitmeseler de halk tarafından bir beğeni oluşturdu. Halkın gayri resmi bir şekilde bağrına bastığı bu hareket, böylelikle yoluna devam edebildi.
1950’lerde çok partili yönetime geçilince bir nevi muhalefet hazırdı. Bir şekilde onun hislerinin hissedildiği bir zemin oluştu.  Bazı Demokrat Partili bakanlar, onun talebelerinin etkisindeydi. Yeni demokratik düzen, bir alt yapıyı yeni sisteme hazır hale getirmiş oldu. Menderes ve ekibindeki birçok insan, ondan etkilenmişti. Bu insanlar, bir şekilde vefa borcu ödemek isteyen insanlardı. 1950’lerden sonra siyasete karşı bir yumuşamayla birlikte küçük bir adım atıldı. 3. Said Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde (1950-60 yılları arasında) bazı bakanlarla temasının da olduğu söyleniyor.
Yeni Said döneminin kendine has özellikleri vardır. Bu topraklarda Batının etkisiyle/ pozitivist-materyalist düşünce yaygınlaşırken Bediüzzaman’da, ‘imanın kurtarılması’ düşüncesi oluşuyor. Öncelikle; imanın sağlamlaştırılması, modern zamanın soruları ve itirazlarına karşı dinin açıklanması yahut da bilim yoluyla gelen bazı meydan okumalarla oluşan sarsıntıları tamir etme yolu, kendisine acil ihtiyaç olarak görünüyor. Böylelikle imanı kurtarma, iman hakikatlerini ve Kur’an’ı günün diliyle açıklama yoluna giriyor. Allah da ona yazma ilhamı veriyor ve yazıları bugüne ciltler halinde ulaşıyor.
O dönemin gençliğinin ateizme kayması karşısında imanın kurtarılması için gösterdiği çaba, yerinde bir çabadır. Bir kısmı sözlerinden; bir kısmı arkadaşlarına, talebelerine gönderdiği kısa mektuplardan oluşan bu eserler okundukça toplumda bir rüçhaniyet/makbuliyet kazanıyor. Gençliğin sorularını sık sık dile getiriyor. Metot olarak da teoriden ziyade eserden müessire yani yaratılışı, dünyayı, var olan şeylerdeki güzellikleri tarif ederek, bunların kendi kendine tesadüfen, boşu boşuna meydana gelmiş olabileceği tezini çürüterek anlatıyor. Felsefi/teorik olmaktan ziyade beş duyuyu öne çıkararak halkın da daha iyi anlamasına vesile olacak temsiller getiriyor. Bir de Müslüman toplumun sorunlarını, içinde bulunduğu meseleleri dile getirip İslamın adalet vurgusunu öne çıkarıyor. Ateizme karşı mücadelede, diğer din temsilcileriyle de yardımlaşma yolunun iyi olacağını söylüyor. Hastalıklarla, çocuklarla, yaşlılarla ilgili risaleler yazıyor. Ümitsizlik üzerinde çok duruyor. İhlas, uhuvvet gibi düsturlar koyuyor. Büyük bir imparatorluktan kalan toplumun ayrışmasını önlemeyi de acil görüp risaleler yazıyor. Böylece acil, pratik ve öncelikleri olan bir yaklaşımla oldukça etkili oluyor.
Akif gibi memleketi bırakıp uzaklaşanların, evine kapananların;  Akseki gibi, İzmirli gibi Diyanet içinde ‘hiç olmazsa biraz yardımım olur’ diye düşünüp çalışmalar yapanların yanı sıra, o tamamen farklı ve uzun vadeli bir çalışmanın ve mücadelenin içine girmiştir. Böylesi bir hacmi ve fikriyatı olan bu insanın yaşadıklarının ve yazdıklarının okunması gerekir. Bir aksiyon adamı, hafızası çok güçlü bir düşünür, etkileyici bir ilim adamıdır. Kur’an’a yer veren ve kendisini; ‘ben Kur’an’ın hadimiyim’ diyerek niteleyen bir şahsiyettir.
{jcomments on}
Önceki Yazı

Ankara ve İstanbul Terör Saldırılarını Lanetliyoruz

Sonraki Yazı

Risale-i Nur’da Felsefe Eleştirisi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir