Prens Sabahattin ve Sosyolojisi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Tayfun Amman

22 Ekim 2009

Türk sosyolojisi başından itibaren iki çizgi halinde geldi. Birincisi Ziya Gökalp, ikincisi Prens Sabahattin çizgisidir.

Ziya Gökalp, artılarıyla eksileriyle, fikirleriyle bir devri etkilemiş olan bir insan ve ayrıca terkip yapma gücü yüksek olan bir mütefekkirdir. Dolayısıyla Ziya Gökalp söz konusu olduğunda, katılmadığım fikirleri olmakla ve bazı hususlarda kızgınlığım olmakla birlikte yine de daha çok ciddiye alıyorum. Tartıştığınız kişilerle ilgili ister istemez bir maneviyatınız oluyor.  Ziya Gökalp’te kızdığım şeyler çok fakat bir maneviyatım oluşmuş. Fakat Prens Sabahattin’le ilgili bütün bu incelemelerim sonunda duygularıma baktığım zaman çok büyük bir acıma hissi duyduğumu görüyorum.

Prens Sabahattin; 1878-1948 yılları arasında yaşamıştır. Yetmiş yıllık ömrün 20-25 yaşına kadarki zamanını hariç tutarsak ömrünün büyük bir bölümü sürgünlerde geçmiş, hep yurtdışında yaşamak zorunda kalmıştır. Prens denmiştir ama doğrusu Sultan-zâdedir. Abdülhamit’in kız kardeşi Seniha Sultan’ın oğludur. Babası Mahmut Celalettin Paşa’nın babaları ve dedeleri hep devlet makamlarında bulunmuş olan insanlardır. Babası; padişah ailesine yakınlığı dolayısıyla çok erken yaşlarda en yüksek makamlara gelmiş bir kişidir. Okumalarım sırasında fark ettiğim bir şey; Prens Sabahattin’le ilgili tarihsel bilgilerin eksik olduğu, bu konuda boşluk olduğudur.  Adeta haberi-vahit durumunda olan bazı şeylerle karşılaştım.

Nedir onlar; Prens Sabahattin hakkında vatan hainliği gibi çok çeşitli suçlamalar yapılmıştır. Bunlar İttihat ve Terakki ile düştüğü fikir ayrılıklarından kaynaklanan iftiralar da olabilir. Prens Sabahattin’i yüceltenler olduğu gibi, yerin dibine batıranlarda oldu. Yaşarken bu tartışmaların hepsi yazıldı ve Prens Sabahattin onlara cevaplar yazdı. Hatta ömrünün son dönemlerinde, yani 1940’lı yıllarda Protestan olduğuna dair şeyler de yazıldı ve bunlara da kendisi cevaplar verdi.

Ömrünün gurbette geçmesinin sebebi;  Sultan Abdülhamit Han’a karşı olmasıdır. Bu yüzden Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı. Abdülhamit rejimini, babası ve kardeşiyle birlikte istibdat rejimi olarak görmüşler ve Sultan Abdülhamit’i devirebilmek için birlikte Fransa’ya kaçmışlardı. Abdülhamit’e muhalifliğin bir genel sebebi, bir de özel sebebi vardı. Genel sebebi;  o devrin bütün aydınlarında da olan, Abdülhamit Han’ın koymuş olduğu otoriter rejime karşı olma durumudur. Bu tutum Said Nursi Hazretlerinde de Mehmet Akif’te de hatta bütün Türklerde bir biçimde vardı. Ömürleri 60’lı 70’li yıllara uzananlar içinde Abdülhamit döneminden sonra ona karşı nedametini söyleyenler de söylemeyenler de olmuştur.  Ben bu nedamete Mehmet Akif’te hiç rast gelmedim. Fakat Rıza Tevfik’te çok kuvvetli bir biçimde o nedamet var, hatta Rıza Tevfik rahmetli Necip Fazıl’ın ilk hapsine sebep olan; “Sultan Abdülhamit Hanın Ruhaniyetinden İstimdat”  adlı şiiri yazan kişidir. Tabii o zamanlar Atatürk’e hakaretle ilgili kanun yok, dolayısıyla Atatürk’e hakaretten yargılayamadılar ama Türk milletine hakaretten yargıladılar. Savcı heyeti, Rıza Tevfik’i, ölüm döşeğinde yatağına kadar giderek yargıladı. Rıza Tevfik orada dedi ki; ” ben bu şiiri Türk milletine hakaret etmek için yazmadım, ben bu şiiri Sultan Abdülhamit Han’a yaptıklarımızdan dolayı tövbe etmek amacıyla yazdım. Çünkü o büyük sultanı biz anlayamadık. 31 Mart vakasını sultanı devirmek için terkip eden İttihat ve Terakkidir ve İttihat ve Terakki bu vazifeyi iki kişiye; Selim Sırrı Tarcan ile bana verdi. Bu şiir o nedametin ifadesidir.”

Sultan Abdülhamid Han’nın Ruhâniyetinden İstimdad
Nerdesin şevketlü, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günahına.

Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftara atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli” dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz “beli” dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler secde ettiler.
Tükürün onların pis külâhına.
Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lanetle anılan cebâbirenin

Bu, rahmet okuttu en küstahına.
Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,

Harabbüldânın şen sabahına.
Milliyet dâvâsıfıska büründü,
Ridâ-yı diyanet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,

Hem Peygamberine, hem Allâh’ına.
Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

                                 Rıza Tevfik

Bu şiiri, Hilmi Yücebaş’ın Hiciv ve Mizah Antolojisi isimli, hiciv şiirlerinin toplandığı kitabında bulabilirsiniz. Ben lise yıllarında okumuştum ve ezberlemiştim. Rıza Tevfik sürgündeydi ve Türkiye’ye ömrünün son döneminde afla döndü. Necip Fazıl’ın bu şiir yüzünden hapse girmesi de ilginçtir.
Konuya dönelim:
Bütün aydınlar Abdülhamit’e karşılar ve onun hükümranlığını istibdat rejimi olarak görüyorlardı. Fakat hepsi bir bütün olarak, Osmanlı insanlarını, vatanı ve devleti düşünüyorlardı. Abdülhamit Han’ın uygulamalarının ülkenin, içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına zarar verdiğine kanaat ediyorlardı.

Fakat Prens Sabahattin’in bir özel durumu vardır.  Prens Sabahattin’in babası hakkında birtakım iddialar var. En ağır iddialar demiryolları ve maden imtiyazı ile ilgili. Burada suiistimal var muhtemelen. Abdülhamit Han bu yüzden Mahmut Celalettin Paşa’yı siliyor ve kontrol altında yaşamak zorunda kalıyorlar. Sonra 1902’de bir İngiliz gemisiyle iki oğluyla kaçarak Türkiye’den ayrılıyorlar. Bu sırada Prens Sabahattin yirmi dört yaşlarındadır. Mahmut Celalettin Paşa gider gitmez Jön Türkleri Paris’te bir kongreye davet ediyor.Fakat yaşlı ve hasta olduğu için onun fahri başkanlığında,oğlu Prens Sabahattin kongreye başkanlık ediyor. Yirmi dört yaşında gencecik bir insan ama iyi yetişmiş bir insan olduğunu anlıyoruz. Çünkü evlerine mahkûm yaşamak durumunda kaldığı yıllarda Celalettin Paşa, iki oğlunu çok iyi yetiştirmeye gayret etmiş, hep özel hocalar ile Arapça, Farsça, İngilizce eğitimi aldırmıştır. Hatta bir ara Şemsettin Sami, babası Celalettin Paşa’ya “biraz daha konuşmaya devam etsek onlar beni imtihan edecek” diyor. Çok iyi bir eğitim almış, ama o iyi eğitimi çözemedim zihnimde. Mesela bu şeyle alakalı; biz tıp fakültesine başladığımızda sınıf arkadaşlarımızda gördüm bunu. Üniversite sınavına çok iyi hazırlanarak gelmiş varlıklı ailelerin çocukları vardı sınıf arkadaşlarımız arasında. Çok çalışarak o başarıyı gösterdikleri için de tıp fakültesi boyunca çok zorlanarak gittiler. Ama köyden gelmiş, zekâsıyla, kavrama gücüyle o başarıyı elde etmiş köy kökenli arkadaşlarımız da vardı. O altı yılı onlar başarıyla bitirirken, diğerleri 8-9-10 yılda mezun olabildiler ve arkadaşlarımızın o durumu bende şu düşüncenin oluşmasına vesile oldu;çocuklarımızı kapasitelerinin üzerinde zorlamayalım, aksi takdirde hep zorlanarak gidecekler. O yüzden herkese uygun bir iş vardır, mühim olan onun kabiliyetini ortaya çıkaralım ve çok fazla zorlanmadan yapabileceği şeyleri yapabilir hale getirelim çocuklarımızı. Aksi takdirde onlara haksızlık etmiş oluruz duygusu, benim sınıf arkadaşlarım üzerindeki gözlemlerimden oluştu.

Prens Sabahattin’le ilgili çok emin olmamakla birlikte böyle bir gözlemim var.  Yazdıklarına baktığım zaman bu kadar Fransızca, İngilizce bilen, o kadar iyi eğitim almış olan kişinin okudukları arasında, Durkheim, Weber ve daha nice çağdaşları hakkında atıf yok. Dolayısıyla o çok iyi eğitimden ben, o kaynakları inceleyebilme, onlara atıfta bulunabilme, onlarla tartışabilme gibi özellikleri onun yazılarında görmeyi beklerken hiçbirini göremiyorum ve bir çırpıda hepsini silip atan ifadeler görüyorum.

Tek şey var bugün üzerinden konuşacağımız; Le Play çizgisinden gelen sciencessociales ekolüne bir iman görüyorum ve bu okulun temsilcileriyle yakın arkadaşlık var ama bu okulun temsilcilerini o dönemdeki Avrupa’daki fikir hayatıyla karşılaştırdığımızda ancak ikinci sınıf entelektüeller olarak görebileceğimiz kapasitede insanlar. Prens Sabahattin’in son aylarında yazmış olduğu yazılarda bile o okulla ilgili nasıl bir imana sahip olduğunu açık bir şekilde görülebilir.
1902 yılında kongreyi topluyorlar. Kongrede amaç; Abdülhamit Han’ı devirerek ülkeyi kurtarmaktır. Eğer Abdülhamit’i devirebilirlerse hepsinin önemsediği düşünce özgürlüğü olacak. Tabii bu kongre sadece Türklerden, Müslümanlardan oluşan bir kongre değil, bütün azınlıklar, azınlık temsilcileri, Ermeniler vesaire dâhil hepsi bu kongreye davetli. Fransa’daki kongreye Abdülhamit Han’ın çok ciddi baskıları olmasına rağmen engelleyemiyor.

Kongrede iki ana fikir ortaya çıkıyor; bunlardan birisi Ahmet Rıza’nın başkanlığında daha sonra İttihat ve Terakkiyi oluşturacak yaklaşım. Bunlar; ordu kanalıyla büyük devletler bu işe karışmadan ihtilal yapılmalı görüşünü savunanlardır. İkincisi ise; Prens Sabahattin’in çizgisinde olan müdahaleci topluluktur. Bunlar, başarabilmemiz için İngiltere vesaire büyük bir gücü arkamıza almalıyız, onların desteğiyle Abdülhamit Han’ı devirmeliyiz görüşüne sahipler. Bu kongreden sonra Terakki ve İttihat Cemiyeti ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti olarak iki büyük grup çıkıyor. Adem-i Merkeziyet Cemiyetini oluşturanlar, Prens Sabahattin’in etrafında toplananlardır.  Bu iki büyük grup arasındaki ayrım sonuna kadar devam ediyor. 1907 yılında tekrar bir araya gelelim diyorlar. Bu arada beş yıl geçmiş ve Abdülhamit Han’ı hala devirememişler. İlginçtir ki; Ermenilerin Taşnaksutyun Cemiyeti başı çekerek bu grupları topluyor. Yılmaz Öztuna’nın Prens Sabahattin’e çok ağır suçlamaları var. Mesela Yılmaz Öztuna; “daha sonra bu kongreye katılan delegeler arasında büyük devletlerin paralı ajanlarının olduğu belirlenmiştir” diyor. Ama bu ifadelere başka hiçbir kaynakta rast gelmediğim için araştırılması gereken konular olarak düşünüyorum. Ve yine Yılmaz Öztuna’nın bir iddiası; (buna da denk gelmedim başka bir kaynakta) Prens Sabahattin’in Doğu Anadolu’da müstakil bir Ermenistan’dan bahseden makalesi yayınlanmıştır diyor.

Prens Sabahattin fikirlerinde, her ne kadar ısrarla “ben siyasi adem-i merkeziyeti değil, idari adem-i merkeziyeti savunuyorum” demesine rağmen İttihat ve Terakki onu hep siyasi adem-i merkeziyetle suçladı. Ya doğrudan onu savunuyor biçimde suçladılar ya da bu fikirler sonuçta imparatorluğun parçalanmasına yol açacak fikirlerdir diye suçladılar. Neticede İttihat ve Terakki iktidara geldi ve Abdülhamit Han devrilir devrilmez Prens Sabahattin de Türkiye’ye döndü.
Prens Sabahattin İttihat ve Terakki’ye olan açık mektuplarında bu iddiaları ısrarla reddediyor. Dolayısıyla bunun bir iktidar mücadelesinin bir parçası olarak görülmesi mümkündür. Ama reddetmesine rağmen söylediklerinin de ikna edici olmayan bir tarafı var.

Tabii Türkiye’ye gelişi büyük bir ilgiyle karşılanıyor, ayrıca saraya yakınlığının getirdiği bir üstünlük var. İttihatçılar bundan da rahatsız oluyorlar.
Prens Sabahattin bu dönemde, daha önceden ifade ettiği fikirlerini kapsamlı bir biçimde anlatıyor. Ama siyasi makamlarla ilgili tekliflerin hepsini de geri çeviriyor. Benim kanaatime göre fikirlerini söylemekle birlikte böyle bir siyasi mücadeleye giremeyecek kadar çekingen bir insandır. Kendine siyasetin üstünde akıl hocası, fikirleriyle yön veren insan konumu biçiyor. Yani hayatı mücadeleler içinde geçmemiş, varlıklı ailelerin çocuklarına özgü psikolojik bir zayıflığı var. bu yüzden ömrünün sonuna kadar kaybeden oluyor. Ondan sonra İttihat ve Terakki’nin hayatına kasteden yaklaşımlarını görünce mecburen can derdiyle 1918 yılına kadar Türkiye’yi terk ediyor. Savaş kaybediliyor, İttihat ve Terakki iktidardan düşüyor. 1918’de tekrar Türkiye’ye dönüyor ve yine bildiğimiz fikirlerini anlatmaya devam ediyor.

Prens Sabahattin için; Abdülhamit Han gider, gelenler başka bir Abdülhamit olur.Ya da mutlakıyetin meşrutiyete, meşrutiyetin cumhuriyete dönüşmesinin çok fazla bir anlamı yoktur. Bu üst yapı değişikliğidir, onun için asılolan alt yapıyı değiştirmektir. Dolayısıyla gelenler Sultan Abdülhamit Han’ın başka bir versiyonu olacaktır. Aşağıdan yukarıya bir değişimi savunan Prens Sabahattin ile yukarıdan aşağıya bir değişimi savunan İttihat ve Terakki taban tabana birbirine zıttır. Ayrıca merkeziyetçi bir anlayış ve adem-i merkeziyeti savunan, taban tabana zıt iki anlayış olarak, birbirlerine tahammül edemiyorlar.
Prens Sabahattin, 1918’den 1922’ye kadar, Milli Mücadeleyi savunan bir insandır. Fakat 1922’den 1948’e kadar Osmanlı ailesiyle birlikte zorunlu ve uzun bir sürgün hayatı başlıyor.

Bu dönemde servetini kaybediyor hatta bazen “Prens” unvanının getirdiği maliyetlerden dolayı bu maliyetlerden kaçabilmek için Mehmet Sabahattin ismiyle imza atıyor. İsviçre’nin dağ köylerinde yaşıyor.  En fazla acınası zamanları ömrünün son dönemlerinde yaşıyor. Cenazesi (kemikleri) daha sonra Türkiye’ye getirildi ve Eyüp’te defnedildi.

Prens Sabahattin’in Gurbet ellerde biten hayatı, bende acınası ve zavallı bir insan intibaı uyandırdı.

Şimdi fikirlerinin içerisine biraz girelim:
1898 yılında, yirmi yaşında bir genç olarak Paris’e gider. Yirmi dört yaşında1902 kongresini toplar ve ona başkanlık eder. Edmond Demolis’in ‘Anglo-Saksonlar’ın Faikiyelerinin Sebebi Nedir’ adlı kitabını aldığını ve bir gecede okuduğunu, kitaptaki fikirler sayesinde büyülendiğini ve hemen gidip bu insanlarla tanıştığını ifade eder. Bunlar sciencessociales çizgisinden gelen bir grup aydındır. Bu ekol, hâkim sosyoloji çizgilerinin içinde hep ikinci planda kalmıştır. Sosyoloji tarihinde belli bir yeri olmasına rağmen günümüz sosyoloji kitaplarında, bu çizginin teorilerine sosyoloji teorileri arasında yer verilmiyor.
Frederic Le Play, bu ekolün temsilcisidir. Kendisi, 19.yüzyılın ortalarında yaşamış bir maden mühendisidir. İşi sebebiyle Avrupa’nın pek çok yerini dolaşma imkânı bulur ve 1855 yılında “Avrupa İşçileri” adıyla bir kitabı yayınlanır. Bu kitabın ağırlıklı konusu ailedir. Toplumun yapı taşı olan aile yapısını iyi incelersek toplumu anlayabiliriz ve aile yapısını yeniden organize edebilirsek toplumu değiştirebiliriz.

Sciences sociales kelimesi, içtimai ilim ya da sosyal bilim diye tercüme edilir. O dönemde sosyoloji kelimesi Auguste Comte tarafından kullanılıyor. Auguste Comte çizgisinden gelen bir sosyoloji var ama bu henüz benimsenmiş değil. Bu fikirlerden haberdar olan ama bunları tasvip etmeyen farklı sosyalist düşünceler var. Mesela bu düşüncelerin içinde onların düşüncelerini kabul etmeyen kendine özgü bir sosyalist ekol geliştiren Karl Marx var. Karl Marx’ın düşüncelerini oluşturan etkenler arsında bir taraftan Hegel felsefesi bir taraftan Fransızların sosyalizmi bir taraftan da İngiliz ekonomi politik ekolü var. Bu ekol her ne kadar onları eleştirerek kendi ekonomik görüşlerini kursa bile Karl Marx aslında İngiliz liberalizminin ve kapitalizmini oluşturacak olan fikirler çizgisinden geliyor. Frederic Le Play bunların hepsine karşıdır. Şöyle der: “Avrupa’daki problemlerin çözülmesi bu ekonomi politiğe ya da bu sosyalist görüşlere bağlı değil. Ancak sciencessociales ile çözülebilir.” Le Play’in görüşlerinin arkasında aslında muhafazakâr bir dünyanın ihtilal öncesi Fransasına duyulan özlem var. Dolayısıyla hız ilerlemesi dünya görüşü hâkim olduğu bir yerde adeta gericiliği temsil ediyor Le Play’in görüşleri.

Gelişmekte olan kapitalizme baktığımızda; aristokrat düzeni yıktığını görmekteyiz. Halbuki aristokrat düzende senyörler, kendi köylülerinin hayatlarının az ya da çok bütünüyle alakalılardı. Vahşi kapitalizm ise bu bağlardan kurtardığı köylüyü işçi haline getirdi ve ona günde şu kadar mesai yaptıran, boğaz tokluğuna çalıştıran, ondan sonra da onların hayatlarıyla hiçbir şekilde ilgilenmeyen yani önceki düzenin toprak sahiplerine kıyasla çok daha acımasız bir burjuvazi ortaya çıkarttı. Le Play ekolü, bu düzenden rahatsız olan muhafazakâr bir düşüncedir.
Bunlar, Avrupa’daki özellikle de Fransa’daki aşırı sağ düşüncenin fikir babalarını oluşturacak olan kişilerdir. Prens Sabahattin çok ilginç bir biçimde yazılarında fikirlerinin hepsine değinmiyor.  Neden değinmediğine dair iki ihtimal var. Ya Edmond Demoulins ve arkadaşlarının fikirlerinin arka planını göremeyen bir entelektüel ya da görse bile o kısmı önemsemiyor. Eksik bir yaklaşımla onların fikirlerinin bize lazım olan kısmını alıyor.  Bu sorunun net cevabı yok.

Fransa’daki devrimden sonra soyluluk yok edildiği için bu ekolde soyluluğa duyulan bir özlem var. Fransa’da aristokratlar kaybettiler ve devrimden sonra da devlete küstüler. Bu değerli insanları, aslında devletlerini seven bu insanları, Fransa’ya yeniden kazandırmak için fikirler üretildi. Bu fikirlerden birisi, küsen soyluların çocuklarına özel bir eğitim verme,  Bir diğeri, Fransa’da olmasa da sömürgelerde yatırımlar yapıp zenginleşmeleri ve ülkelerine bu yolla hizmet etmelerini sağlamak için fırsat tanıma düşüncesidir.

Bunun için Paris yakınlarında bir okul kuruyorlar. Bu çevrenin içine giren Prens Sabahattin ve arkadaşları da bu okulu ziyaret ediyorlar. Sonra bu okulu anlata anlata bitiremiyorlar. Türkiye’nin kurtulması için oradaki gibi; adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsiyetin çözüm olduğunu söylüyorlar.  Yüzeysel bir okumayla, Prens Sabahattin’in fikirlerinin çoğuna imza atabiliriz. Ama biraz dikkatli olmak lazım. Barnum etkisi diye bir şey vardır. Barnum etkisi, genel doğruların, özel doğrularmış gibi takdim edilmesidir. Mesela, şöyle bir şey söylediğinizde yanlış değildir: O aslan burcundandır, o yüzden aldatılmaya hiç tahammülü yoktur, doğru mu doğru, ama yanlış. Çünkü hiçbir insanın aldatılmaya tahammülü yoktur. Bunu aslan burcuna indirgedi, onun bir hususiyetiymiş gibi yaptı, dolayısıyla hemen kabul edilmeye müsait bir şey söyledi. Dünya, genel doğru olabilecek şeyleri özel doğrularmış gibi söyleyen bir üslup içine, böyle bir çizgiye girmiştir. Tazimat’tan itibaren Osmanlı’da adım adım bunları uygulamaktaydı. Siz o toplum modelini benimsediğiniz anda bir biçimde girmiş olduğunuz hayat tarzı sizi kaçınılmaz olarak oraya doğru götürecektir. Biz o çizgiyi benimsediğimiz için adım adım bizim doğrularımız olmaya başladı.

Adem-i merkeziyetten kastı;  yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesidir. Böylece insanlar o yörenin ihtiyaçlarını daha iyi bilecekler, daha hızlı kararlar alabilecekler ve verdikleri vergilerin nereye harcandığını bilecekler. O günün şartları içerisinden bakalım. Ulusçuluk hareketleri başlamış, azınlıkların ayrılma çabaları var. İttihat ve Terakki Prens Sabahattin’in fikirlerinden rahatsız çünkü zaten böyle bir zeminde yaşadıklarını savunuyorlar: Bununla imparatorluğun parçalanmasının hızlandırmasını yapmaktan başka bir şey yapmazsınız diyerek itiraz ediyorlar. Prens Sabahattin “ben siyasi adem-i merkeziyeti değil idari adem-i merkeziyeti savunuyorum” dediği zaman da; “Senin dediğin siyasi adem-i merkeziyet değil de idari adem-i merkeziyetse, bu idarenin içini dolduran düşüncelerin hepsi; ‘yetkilerin devredilmesi, vazifelerin tefrik edilmesi’ şeklinde ifade edilmiş durumdadır.

1876 Kanun-i Esasi’deki ilkeler, Tuna Eyaleti valisiyken Mithat Paşa’nın yaptığı uygulamalar ve daha bir çok benzer uygulamalarla devlet bunu adım adım Tanzimat’tan bu yana yapmaya çalışıyor. Bunun adını da anayasa olarak koymuş. O zaman senin söylediklerin boş bir laftan öteye gitmiyor.” diyorlar.
Prens Sabahattin için memleketin; genel ve özel olmak üzere iki ayrı yapısı bulunmaktadır. Genel siyasi yapının reçetesi adem-i merkeziyet, özel toplumsal yapının reçetesi, teşebbüs-i şahsidir. Demek ki bu iki şey birleşirse bir ülke gelişebilir. Teşebbüs-i şahsi için bugün özel girişimcilik diyebiliriz. Bir ülkenin kalkınması için; ziraat, ticaret ve sanayi sektöründe gençlerimizi özel girişimciler olarak yetiştirmeliyiz. Böyle bir eğitim sistemini kurmalıyız diyor. Hepsi altına imza atacağımız fikirlerdir. Nitekim devlet memuru olmanın gençler için öncelikli olmaktan çıkmaya başladığı 1983 sonrası Türkiye’sinde -bu 1970’lerde başladı ama Özal’la birlikte ekonomi açılırken bu daha bariz bir şekilde fark edilir hale geldi- Prens Sabahattin’in bu fikirleri tekrar gündeme geldi. Şartlar demek ki Türkiye’yi oraya doğru getirdi.

Prens Sabahattin bunları söylediği zaman öyle bir altyapı yoktu.

Manzaraya bakalım: İngilizler toplumları, kamucu ve bireyci olarak ikiye ayırıyorlar.Prens Sabahattin’de sonuç olan şeyleri sebep olarak almak gibi bir durum da söz konusudur. Prens Sabahattin ömrü boyunca demokrasi ve düşünce özgürlüğünü savundu, bunları etkili özellikler olarak gördü. Ama bunlar zaten güçlülerin özellikleriydi.

La Play’in ekolünde aile çok önemlidir. Bu ekol, aileyi; pederşahi aile, kararsız aile ve kök aile olarak sınıflardırdı. Pederşahi aile; Avrupa’daki sosyal değişimlerle ömrünü tamamlamış bir aile biçimiydi. Kararsız aile ise fertlerin boşlukta kaldığı ve işçi kitlesine katıldıkları, önceki toplumun değerlerini muhafaza edemedikleri bir ailedir. Kök aile ise onun ideal aile olarak gördüğü, yani geleneksel aile yapısını koruyan ailedir. Kök ailenin temelinde mülkiyet vardır, özelliği, toprakların parçalanmamasıdır. Bu yüzden ailenin en büyük erkek çocuğuna topraklar miras olarak bırakılır, böylece özlem duydukları feodal düzen korunacaktır.

Bu ekol aile yapılarını incelerken monografi diye bir şey geliştirdi, sosyolojiye yapmış oldukları en kalıcı katkı budur. Monografi metodu, özel bir durumun detaylı biçimde incelenmesidir. Prens Sabahattin’in bu monografiyi hiç uygulamadığını yazılarında görüyorum, ama o ekolü benimsemeleri Prens Sabahattin’in yakınlarının monografiyi benimsemelerine yol açtı. Fikirleri sosyolojide etkin olmasa bile onun açtığı ekolden gelenler başta Mehmet Ali Şevki olmak üzere monografik araştırmalar yapmaya başladılar. Bu da toplumu tanımak açısından -ağırlıklı olarak köy araştırmalarında kullanıldı-  sosyolojinin gelişmesine katkıda bulundu.

Bugünkü sosyoloji anlayışımızda bireyci aileyi yüceltiyoruz. Ama; böyle bir aileyi gerçekleştirmek nasıl mümkün olacak, olursa artıları eksileri neler olacak gibi soruların cevabını bulmak lazım.  Prens Sabahattin de bu cevapları bulamıyor. Yani doktor bir reçete yazıyor, fakat bu reçete uygulanabilir bir reçete değil, ayrıca uygulandığı zaman detayları hesap edebilen bir reçete değil. Bugün bunu çok daha iyi görüyoruz.

Yerel yönetimlerle ilgili uygulamalar tüm otoriter görüntülerine rağmen Tanzimat’tan itibaren başladı. Cumhuriyet döneminde de zaten devam ettirildi.
Bu gün iletişimin artması sayesinde Ankara yetkilerinin bir kısmını işlerin daha iyi yapılabilmesi için belediyelere devretti. Çok güzel ve bugün olabilir bir şey bu. Ama o günün imparatorluk şartları altında bütün bu imkânların kısıtlı olduğu bir zamanda yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi zaten ekalliyetlerin yoğun olduğu yerlerde bağımsızlık talepleri de başlamış, imparatorluğun çözülmesini hızlandırmaktan başka bir şey değildir.

Yapılan tartışmalarda İttihat ve Terakki’nin fikirleri o günün şartları içerisinde daha bir isabetli görülüyor. Nitekim fikirleriyle Prens Sabahattin ekolünden olan Ahmet Bedevi Kuran, Prens Sabahattin’le ilgili yazmış olduğu kitapta diyor ki; “İttihat ve Terakki bu tartışmalarda çok daha güçlü fikirlere sahip. Nitekim Prens Sabahattin’in fikirlerine karşılık vermek için görevlendirdikleri Hüseyin Cahit Yalçın’ın görüşleri ile Prens Sabahattin’in görüşlerini karşılaştırdığımız zaman Hüseyin Cahit’in görüşlerinin çok daha tutarlı ve ileri görüşlü olduğunu fark edebilirisiniz”.

Dolayısıyla merkeziyetçi bir yapıdan gelen ve üst yapıyı değiştirmeyi esas alan gerek İttihat ve Terakki gerekse Cumhuriyetle birlikte geçen süreçlerde Prens Sabahattin’in fikirlerinin kabul görmesi mümkün değildi.

Prens Sabahattin’i konuşmamızın sebebi Türk sosyolojisi başından itibaren iki çizgi halinde geldi. Birincisi Ziya Gökalp çizgisi, ikincisi Prens Sabahattin çizgisi, alternatif bir ekol yok. Bu ikinci çizgi, Prens Sabahattin’in fikirlerinden ziyade, Prens Sabahattin’in içinde olduğu sciencessociales ekolünün monografik araştırma yöntemini benimsemelerinden dolayı önemlidir. Bu isimlerin, monografik araştırmalara başlamalarıyla sosyolojide bizi toplumun içine sokan, sosyal gerçek ile karşılaştıran önemli bir etkileri oldu. Dolayısıyla sosyolojiye böyle bir katkı sağladığı için biz onu önemsiyoruz. Sosyolojinin ideoloji olmaktan uzaklaşıp daha bir sosyoloji olmasına yönelik tarihsel bir katkı sağladı. Ziya Gökalp için demiştim ki daha çok ideoloji, daha az sosyoloji. Prens Sabahattin’de de bu var ama daha yüzeysel bir ideoloji diyelim ona. Çünkü toplum yapısını analiz eden detaylı şeyler bulamıyorum, okuduğumuzda çok yüzeysel şeyler var.

Prens Sabahattin kibar bir insandır. Ömrünün son dönemini II. Dünya Savaşı çılgınlığının merkezinde yaşayıp o yıkımı gördükten sonra, ömrünün son zamanlarında kendi görüşlerine ikinci bir boyut kattı. Ve o fikirleriyle bendeki kendisine acıma hissini daha da arttırdı. Çünkü maddecilik Avrupa’da çok geliştirildi, Avrupa bu materyalizmin yıkıcılığını da yaşamaya başladı. Dolayısıyla Avrupa’nın ve dünyanın kurtulabilmesi için sciencessociales ve ilaveten sciences spiritüele, yani manevi ilme ihtiyaç olduğuna ve o maneviyat söz konusu olmadan da insanlığın kurtuluşa eremeyeceğine dair yazılar yazmaya başladı. Sciencessociales çizgisinden hiç ödün vermiyor, onu toplumsal kurtuluş için iman edilen bir bilim olarak görüyor.

Bunca seneden beri memleketin hak ve haysiyetini müdafaaya çalıştığını ve iman ettiği fikirlerini ömrünün sonuna kadar açıkça söylediğini görüyoruz, zaten önemsemiyordu. Onun için birisi gider birisi gelir. İttihat ve terakki ona göre ikinci Abdülhamit, Cumhuriyet ve tek parti rejimi de üçüncü Abdülhamit’tir.
Bu vaziyetten kurtulabilmek için yukarıda değinildiği gibi içtimai teşekkülümüzü/toplumsal oluşumumuzu sistemli bir terbiyeyle değiştirmemiz gerekir. Teşebbüsü şahsi ve bağımsızlık eğitimi bunun temelindedir. Adem-i merkeziyeti, zirai unvancılık hareketini ihtiva ettiği bütün kabiliyetlerle birlikte tesise koyulmak, bunu da Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarına uyacak bir surette yapmak lazımdır. O zaman seçim hürriyeti kendiliğinden ve devamlı surette halledilmiş olur. Şartlar düzeltilmedikçe çok partili döneme geçiş çok da önemli değildir. Çünkü siz o insanı yetiştirmediğiniz zaman onun da çok fazla bir anlamı olmayacak, darbeler kaçınılmaz olacaktır. Ancak insanı yetiştirdiğiniz zaman seçim hürriyeti kendiliğinden ve devamlı bir suretle halledilecektir. Çünkü o yetişmiş insan; özgürlüğü, demokrasiyi isteyecektir. Dolayısıyla totaliter bir rejime karşı olacaktır. İçtimai meslek de sadece adem-i merkeziyetten ibaret değildir. O ummanda ancak bir katredir. Adem-i merkeziyeti tamamlayacak olan asıl altyapı, teşebbüs-i şahsiyi sağlayacak olan eğitim sistemi ve çocuklarını bağımsız bir biçimde yetiştirecek olan ailelerdir.

 

Özeti Hazırlayan: Hatice Polat

{jcomments on}

Önceki Yazı

Akıl ve Erdem “Türkiye’nin Toplumsal Muhayyilesi”

Sonraki Yazı

İhya ve Namaz

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir