İstanbul Müftülüğü Aile İrşat Bürosunun Çalışmalarına Katıldık

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
28 Aralık 2010

13-31 Aralık 2010 tarihleri arasında İstanbul Müftülüğü Aile İrşad ve Rehberlik Bürosu tarafından İSAM’da düzenlenen eğitim seminerine katıldık. Seminerde Dernek Başkanımız Ayla Kerimoğlu,  “Tanzimat’tan Günümüze İstanbul’da Sivil Toplum Kuruluşları” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. İstanbul Müftülüğü Aile İrşat ve Rehberlik  Bürosunda  yeni göreve başlayan üyeler için  düzenlenen üç haftalık eğitim programı,  İslam hukuku ile ilgili konuların yanı sıra toplumsal içerikli sorunların tanımı ve çözümüne yönelik seminerleri de içeriyordu. Programda ayrıca devletin, yerel birimlerin ve sivil toplumun etkileri irdelendi. Tebliğciler arasında Hayreddin Karaman, Kemal Sayar, Nevzat Tarhan, Medayim Yanık, M: Akif Aydın gibi isimlerin bulunduğu program 15 gün sürdü.

TANZİMAT’TAN GÜNÜMÜZE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

28.12.2010
Hazırlayan: Ayla Kerimoğlu

İstanbul’u konuşmak temelde hem Osmanlıyı hem de Türkiye’yi konuşmak demektir. Çünkü Osmanlıda ve Türkiye’de gelişen çok yönlü değişimleri anlayabilmek için İstanbul bir laboratuvar niteliğindedir.

Bugün İstanbul’daki sivil toplum hareketi özelinde aslında Osmanlıdan Türkiye’ye dair kuşbakışı bir gezinti yapacağız. Dönemin şartları,  toplumsal ve siyasal olayları ve sivil toplum etkileşimini anlamaya çalışacağız.

Sivil toplum kuruluşu dediğimizde hükümet dışı gönüllü oluşturulmuş örgütleri kastediyoruz demektir. Dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalar, meslek odaları vs. siyasi partileri de bu kapsamda değerlendirenlerde olmasına rağmen Mete Tunçay bunları iktidarda olmadıkları zamanla kayıtlıyor. Mimarlar odası, barolar, tabip odaları gibi belli bir mesleği yapabilmek için zorunlu olarak üye olunan kuruluşları da tam gönüllü kuruluşlar olarak saymıyor.

Sivil toplum Aristo’dan itibaren politik topluma karşı olarak kullanılan bir kavram olmasına rağmen batı literatüründe de 1960’ lı yıllara kadar fazla kullanılmadı. 1980 sonrası sivil toplum tartışmaları ise daha çok demokrasi ile etkileşimi kapsamında yapılmaya başlandı. Bunun da nedeni Temsili demokrasi kurumlarının günümüzde aşınmış bulunması. Bu yüzden Fuat Keyman STK’ları  uluslararası düzeyde 21. Yüzyıla damgasını vuran kurumlar olarak nitelendiriyor.

Artık, Yüzyılın en önemli değeri haline gelen demokrasilerin varlığı o toplumdaki sivil toplumlarla ölçülür hale geldi. Mesela Paul.Q Hirst sivil toplum unsurlarını demokrasilerde çoğunluğun diktatoryasının önündeki en büyük engel olarak görüyor.  Ömer Çaha ise, “Sivil toplum, yöneticilerin iradelerini sınırlandırarak onların birer tirana dönmesinde önemli bir engel oluşturur. Dolayısıyla devleti Hegelci anlayıştaki metafiziksel bir kurum olmaktan çıkarır. Böylece devlet ulaşılamaz sorgulanamaz yarı tanrı bir otorite olmaktan çok sivil toplumun denetimine, istek ve ihtiyaçlarına duyarlı bir teknik örgüt haline gelir”, diyor. (Ömer Çaha; Türkiye Günlüğü)

Ayrıca geleneksel toplumdan modern topluma geçiş te sivil örgütlenmeleri gerekli kıldı. Zira, Geleneksel toplumların modern toplumlara doğru evrilmesiyle birlikte geleneğin güven oluşturan mekanizmaları- aile, cemaat, mahalle gibi- insanların hayatlarından hızla uzaklaşmaya ve insanları atomize bireyler haline getirmeye başladı.

Modern değerler, alışılagelmiş değerlerin yerini aldı. Dünyanın hızla karmaşıklaşmasıyla yaşamla yalnız baş edememe duygusu hakim oldu. Devleşen devlet karşında gittikçe cüceleşen insan sesini bu devasa aygıta duyurabilmek için yeni alanlar oluşturmaya mecbur olmuştur. Bu yeni alan günümüzde sivil toplum kurumlarıyla ifade edilmektedir.

İSTANBULDA SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

Tarihi perspektif içerisinde İstanbul özelinden toplumun örgütlenme pratiklerine baktığımızda yönetim anlayışıyla etkileşimini açıkça görmek mümkündür. Baskıcı rejimler da azalan ancak üzerinde ki baskı kalkınca da hızla bir örgütlenme gayreti tarihinden bu yana İstanbul ve İstanbulluların kaderi haline gelmiştir. (Cemil Oktay)
Türkiye de merkeziyetçi-bürokratik özellikler taşıyan devlet yapısının, sivil toplumun gelişimine önemli bir engel teşkil ettiğini görmekteyiz.
Osmanlı devletini 3 bölüme ayıran Ömer Çaha sivil toplum açısından en özgür zamanların devletin henüz bürokratik ve merkezi bir nitelik kazanmadığı 16. yy’a kadar olan zaman dilimi olduğunu söylüyor.

Aytunç Altındal laiklik adlı kitabında, Bu dönemin hoşgörü ortamında İstanbul’da ateizmi savunan yaygın bir mezhep olarak “SÜRRİNİZM”in geliştiği ve herhangi bir engelle karşılaşmadan düşüncelerini yayabildiğini ifade ediyor.

16. Yy dan Tanzimat’a kadar geçen süre içerisinde idarenin sivil halk karşısında güçlenerek neredeyse kapalı kast sistemine geçtiğini ve böylece sivil toplumun zayıfladığını ifade eden Çaha, Yine de sivil toplum aleyhine esas gelişmenin Tanzimat’la yani Osmanlı modernleşmesinin başladığı 19 yy da ortaya çıktığının altını çizer.

Bu dönem aslında paradoksal olarak sivil toplumun hem güçlendiği hem de önünün kesildiği bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Şöyle ki; bir taraftan modernleşmenin gereği olan ve yeni sivil unsurların önünü açacak olan eğitim, hukuk, idare, ekonomi alanlarında bir canlanma yaşanmakta. Diğer tarafta bu yeni sivil toplum unsurunu teşkil eden aydınların zamanla sivil topluma mutlak anlamda hükmederek onu engelleyici politikalar ürettiği görülmekte.

19 yy’ın sivil toplumun gelişmesine uygun zeminde ortaya çıkıp batılı değerleri Osmanlıya taşıyan Türk aydınlarının kurduğu ittihat ve terakkiyi buna örnek verebiliriz.
Bu genel değerlendirmeden sonra 19 yyla biraz daha yakından bakalım.

Dernek sendika gibi örgütler Osmanlının ticari,  kültürel ve entelektüel açıdan gelişmiş bölgelerinde görülmektedir. Bunların en başında da İstanbul gelmektedir. Diğer öne çıkan şehirler ise Selanik, Manastır, İzmir, Edirne, Ankara Kastamonu, İskenderun, Erzincan, Erzurum, Trabzon gibi yine o dönemin gelişmiş şehirlerdir. Bu merkezler kurtuluş savaşı sırasında da örgütlü toplum olmanın avantajları dolayısıyla direnişin merkezi haline gelmişlerdir.

Osmanlıda ilk çağdaş anlamda sivil toplum örgütü 1815 yılında gönüllülük esasına dayalı ortaya çıkan BEŞİKTAŞ CEMİYET-İ İLMİYYEDİR. Üyeleri ulema ve bürokratlardan oluşmaktadır. Üyeler haftanın belli günleri toplanarak ilmi ve edebi konular üzerinden tartışmalar yapmaktalar. Kurumsal bir nitelik kazanamamakla birlikte Osmanlı tarihinde bu türden ilk modeldir. Bünyesinde dönemin önemli simalarını barındıran cemiyet pek çok önemli ismin yetişmesine de katkıda bulunmuştur.

Tanzimat döneminin bilinen ilk kurumsallaşmış sivil toplum örgütü olarak 1856 yılında kurulan CEMİYETİ TIBBİYE karşımıza çıkıyor. Yabancı hekimlerin ağırlıkta olduğu CEMİYET bir tüzüğü, sürekliliği ve etkinliği olan bir kurumdur. Ve padişah izniyle kurulan ilk örgütlenmedir. Üyeleri arasında sadece beş Türk doktoru bulunmaktadır. Bu yıllarda dernek olmak için herhangi bir yasal mevzuat bulunmamaktadır.

Ardından ilk Müslüman-Türk Derneği olarak 1860 yılında faaliyete başlayan CEMİYYETİ İLMİYYEYİ OSMANİYE ile yeni bir dernekleşme dönemi başlayacaktır. Münif Paşa önderliğinde kurulan ve bilimsel çalışmalar yapan dernek, tarihinde ilk basılı neşriyatı (mecmuayı fünun) çıkarma özelliğine de sahiptir. Halka açık konferansalar ve kimya, matematik gibi dersler verme, kütüphane kurma gibi eğitim faaliyetleri olan derneğe üye olabilmek için bir doğu ( Farsça, Arapça, Türkçe) bir de batı dilini iyi bilme zorunluluğu vardır.

19. yy ın başından itibaren Bektaşilik yeniçeriliğin içinde gelişmeye başladığı için en yaygın değil ama en güçlü tarikatlardan bir haline gelmiştir.
Öte yandan 19 yy ın ikinci yarısından itibaren cemaatler, sosyal yardım, eğitim ve kültür dernekleri içinde değerlendirilebilecek kurumlar ortaya çıkarmıştır. Mesela ermeni patrikhanesinin teşviki ile semt okullarına yardım amaçlı dernekler kurulmuş daha sonra 1880 tarihinde bu dernekler MÜŞTEREK ERMENİ DERNEĞİ adı altında birleştirilmiştir.  Bir süre sonra Müslüman olmayan cemaatlerin ülke bütünlüğü aleyhine faaliyette bulunma gerekçesiyle bu derneklerin faaliyetleri durdurulmuştur.

Aynı yıllarda Müslüman olmayan cemaatler kadın eğitimiyle ilgili çalışma yapan derneklerde açmışlardır. Örneğin 1879 yılında Üsküdar’da yaşayan ermeni kadınları tarafından kurulan dernektir. (Azkaniver Hayuhyaç İngerutyan ) Amacı; ermeni genç kızların devam edebileceği okul açmak ve Anadolu’daki Ermeni kadınların eğitimine yardım etmektir. Yaklaşık 15 yıl faaliyet gösterdiği tahmin edilmektedir.  Yine 1879 yılında Ortaköy’de faaliyet gösteren bir başka dernek Anadolu’daki okullara öğretmen yetiştirme amaçlı çalışan Tibraçaser Dignanç Ingerutyan derneğidir.

Bu yıllarda basının ortaya çıkması da kamuoyu oluşturmada önemli baskı aracı olmuştur.
Bu dönemde ortaya çıkan siyasi örgütler; FEDAİLER CEMİYETİ, YENİ OSMANLILAR ve ardından da JÖN TÜRK hareketidir. Bu hareketler ittihat ve terakki cemiyetine kaynaklık etmeleri ve modernleşme sürecinin az çok örgütlü ilk muhalefeti olmaları açısından önemlidir.

1870 li yıllardan itibaren de bazı mesleki örgütler ortaya çıkmaya başlamıştır. Müslüman olan ya da olmayan hukukçuların oluşturduğu baro bu tip bir örgütlenmedir.
Yine bu yıllarda ortaya çıkan yardımlaşma, eğitim ve kültür derneklerinin kurulmaya başladığı yıllardır.
Osmanlı-Rus savaşı sonrası Anadolu ve İstanbul’a gelen göçmenlere yardım amaçlı 1877 de HİLALİ AHMER CEMİYETİ’nin kurulduğunu görüyoruz. Bu dernek bugün Kızılay olarak devam etmekte.

Bunun yanında ULUSLARARSI GÖÇMEN YARDIM KOMİTESİ adı altında örgütlenen ve üyelerinin tamamını İstanbul’da yaşayan yabancıların oluşturduğu bir başka dernek daha kurulmuştur.

II. Abdülhamit dönemi siyasi yasak ve baskının arttığı dönemlerinde dernekleşme azalmış olmakla birlikte gizli örgütlerde artış görülmüştür. 1889-1907 yılları arasında 20 gizli örgütün varlığı tespit edilmiştir.

Bunların dışında daha çok sosyal yardım, kültür ve spor alanında çalışan dernekler faaliyete geçmiştir.  İSTANBUL TİCARET ODASI VE İSTANBUL SANAYİ ODASI faaliyetlerine bu dönemde başlayan örgütlenmeler olarak dikkat çekmektedir.

Yine paradoksal olarak Abdülhamit zamanı hem sivil toplumu baskılayıcı hem de sivil unsurların alt yapısını hazırlayıcı bir dönem olma özelliğine sahiptir. Abdülhamit’in eğitim politikaları sayesinde okullaşma oranının kız ve erkeklerde artmış olması örgütlü hayata katılımı kolaylaştırmıştır.

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİ 1908-1918

II. Meşrutiyetin özellikle ilk beş yılı örgütlü toplumsal yaşamın kurumsallaşması açısından çok önemli bir evredir. Bu dönem dernekler dönemi olarak da bilinir. Zira 1907 yılında 153 olan dernek sayısı 1909’da 306 ya ulaşmıştır.

II. Meşrutiyetin bir özelliği de ilk kez siyasi partilerin ortaya çıkmasıdır. 5 aylık bir sürede tam 12 parti kurulmuştur.
Uzun yıllar gizli bir örgüt olarak var olan ittihat ve terakki cemiyet fırkası meşrutiyetin ilanından sonra yasal bir konuma ulaşacak ve 1913 yılına kadar iktidar olmamasına rağmen iktidarı yönlendirici ve denetleyici bir güce sahip olacaktır.

KADIN DERNEKLERİ

Tanzimat döneminde kadınların derneklere üye oldukları ve Müslüman olmayan cemaat üyesi kadınların dernek kurdukları bilinmekle beraber asıl örgütlü yaşamın aktörleri haline gelmeleri 1908 yılı ve sonrasında gündeme gelmiştir. Tanzimat sonrası kadın toplumsal hayata hemşirelik ebelik ve öğretmenlik vasıtasıyla girmiştir. Ayrıca bu dönemde yazarlıkta kadınlar için ayrı bir etkinlik alanıdır.

Benzer bir süreç diğer cemaatlere mensup kadınlar için de geçerlidir. Ve ilk kadın örgütlenmeleri bu cemaatlerde söz konusu olmuştur. Müslüman-Türk kadınları 4 alanda örgütlenmişlerdir.
1-    Müdafaa-i Nisvan Cemiyeti : kadın hakları temelinde oluşmuştur. Kurucuları kadındır.
2-    Asker ailelerine yardım cemiyeti: yine kadınların kurduğu toplumsal yardım temelli bir çalışmadır.
3-    Var olan örgütlenmelerde kadın kolunu oluşturmuşlardır. Hilali Ahmer Hanımlar Heyeti gibi
4-    Çeşitli amaçlarla çalışan örgütlere üye olarak örgütlü topluma katılmışlardır ;  İlkokul çocuklarına yardım dernekleri, Türk Ocakları gibi..
Bu dönemler aynı zamanda sermayenin daha çok Müslüman olmayan azınlıkların elinde olduğu biliniyor. Dolayısıyla “oda” biçimindeki örgütlenmelerde üyeliği olanlar ağırlıklı olarak Müslüman olmayan cemaatlere mensup olanlar ile yabancılardır. İttihat ve terakkinin teşviki ile “ulusal burjuvaziyi” oluşturma amacına matuf esnaf örgütlenmeleri ortaya çıkmaya başlıyor.

II. meşrutiyet dönemi ulusal kimliği öne çıkaran örgütlenmelere de sahne olmuştur. Türk Derneği, Türk Ocakları ve Türk Yurdu derneği gibi Türkçülük ideolojisine bağlı derneklerdir bunlar. Bunun dışında Arnavut, Arap, Kürt, Laz, Çerkez, Bulgar, Rum, Ermeni gibi kültürel aidiyetlerini siyasi bir aidiyete çevirme çabasına giren derneklerde vardır.

II. meşrutiyet masonların hızla dernekleşmeye başladığı yıllar olmuştur (1909) . O dönemde yüksek bürokratların bir çoğu masondur. HİMAYE-İ EFTAL CEMİYETİ masonlar tarafından kurulmuştur. 1935 e kadar masonik örgütlenme artarak devam etmiştir.

Bu dönemde dikkat çeken bir başka unsur işçi örgütlenmeleridir. II. Abdülhamid’in yabancı sermaye aracılığı ile yatırımlara hız vermesi yoğun bir işçi grubu ve işçilerin sorunlarını ortaya çıkardı.  Ve buna dair cemiyetler ortaya çıkmaya başladı.

İTTİHAT VE TERAKKİ FIRKASI 1913-1918

İttihat ve terakki fırkası iktidarı ele geçirdikten sonra II. Meşrutiyetin çoğulcu siyasal ve toplumsal yapısı sona erdirilmiştir. Bu dönemde yeni dernek kurulmasına çok az izin verilirken parti kurulmasına hiç izin verilmemiştir. İzin verilmiş olan derneklerde devlet kontrolüne girmiştir. En fazla kurulan dernekler ise esnaf dernekleridir.

I.DÜNYA SAVAŞI SONRASI ve ULUS DEVLETE DOĞRU 1918-1923

Siyasi kaosun olduğu bu dönemde solun bir ideoloji ve örgütlenme olarak ortaya çıktığı ve işçi örgütlenmelerinin de arttığı görülmektedir. 1925 yılına kadar tesbit edilen dernek sayısı 1122’ dir. Ancak, CHP’nin kurulmasına kadar geçen süreç de sivil toplum kurumları etkinliğini sürdürse bile güçlü iktidar karşısında kendisine özerk bir alan açamayacaktır. Aksine siyasal iktidarın denetiminde ve onun tamamlayıcısı olacaktır.

Türkiye cumhuriyetinin kuruluşunda 1918 ve 1923 yılları arasında faaliyet gösteren örgütlerin çok büyük katkısı olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye cumhuriyetinin kurulmasına bir siyasal örgüt olan ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK cemiyeti önderlik edecek daha sonra bu örgütün adı CHP olarak değiştirilecekti.
Ulusal kurtuluş savaşı örgütlü toplumun desteği ile verilecektir. Cumhuriyetin ilanından sonra ise dernekler hakkında yeni düzenlemeler yapılmış ve sivil toplum denetim altına alınmıştır. Dinsel örgütlenmeler tamamen kapatılmıştır.

Ömer Çaha,  Türkiye de sivil toplum açısından en önemli olumsuzluk cumhuriyet döneminin ilk yılları olan tek parti dönemi 1923-1946 yılları arasında yaşandığını söyler. Çaha, Cumhuriyetin Osmanlıdan güdük veya sönük de olsa bir sivil toplum mirası devraldığını ancak tek partinin sivil toplumu tek tipleştirme ve homojenleştirme politikalarıyla sivil toplum işlevsiz kıldığını ve hatta 1930 lu yıllara gelindiğinde ise sivil toplumun tamamen tasfiye edildiğinin altını çizer.

Gerçekten de 1930-1935 yılları arasında toplumsal muhalefet potansiyeli taşıyan bütün dernekler ve kurumlar kapatılmış, mal varlıkları devletin kurduğu bir takım kurumlara devredilmiştir. Çalışmak isteyenlerde devletin güdümünde ve yeni rejimin halka yaygınlaşması vazifesiyle çalışmak üzere yeni misyonlar kazanmışlardır.

Örneğin; Türk ulusçuluğunu savunan TÜRK OCAKLARI yeni rejimin kültürel temellerini oluşturmada büyük katkı sağlamıştır. Önceden bağımsız bir örgüt olan Türk Ocakları 1927 yılında tüzüğüne CHP ile devlet siyasetinde birliğini vurgulayan maddeler koymuştur. Daha sonra 1931 yılında toplanan olağan üstü kongrede ise Türk Ocakları’nın görevini tamamladığı beyan edilerek tüm ocakların CHP ye katılması ve mal varlıklarını devretmesi kararını almışlardır. Bunu isteyen bizzat Mustafa Kemaldir. Gerekçe ise “bütün toplumsal güçlerin tek elde toplanması gereği” dir.

Bir başka Örnek;  mütareke yıllarında örgütlenen ve yaygınlık kazanan MUALLİMLER BİRLİĞİ kapatılmaya zorlanmış rejimin değerlerini ve partinin emirlerini halka benimsetmek üzere kurulan HALK EVLERİNE iltihak etmeleri konusunda baskı yapılmıştır. Bir süre bu isteğe direnen muallimler birliği öğrenci yürüyüşleri gerekçe gösterilerek 360 şubesiyle birlikte kapatılmıştır.

Bunların dışında Talebeler Birliği, Gazeteciler Cemiyeti, Türk Kadınlar Birliği, Mason Locaları da kendilerini feshetmeleri ve mal varlıklarını da halk evlerine devretmeleri yönünde baskıya maruz kalmışlardır. Bu örgütlerin hepsinde fesih gerekçesi, çalışma amaçlarının CHP tarafından gerçekleştirildiği için başkaca çalışmaya gerek kalmadığı, çalışılacaksa da CHP çatısı altında çalışmanın daha yararlı olacağı şeklindedir.

Tek parti yönetimi bir taraftan sivil toplum örgütlerini muhalefet potansiyeli taşıdığı korkusuyla kapatırken diğer taraftan halkla arasında aracılık edecek ve yeni rejimin değerlerini yaygınlaştıracak aracı kurumlara da ihtiyaç hissederek bunu gerçekleştirecek sivil örgütlenmeleri teşvik etmiş hatta bizzat kendisi ön ayak olmuştur.
Rejimin aktarılmasında aracılık etmek üzere 19 Şubat 1932 de kurulan HALK EVLERİ bunun bir örneğidir. Başlangıçta 14 adet olan sayısını 1939 yılına kadar 163 e kadar çıkarmıştır. Buna ilave olarak 1939 da HALK ODASI denen kurumlar oluşturulmuş 1945 e kadar bunların sayıları 2.338 e çıkarılmıştır. Yani toplumun kılcal damarlarına kadar yeni rejimin değerleri ve yeni vatandaş tipolojisi muhalefetsiz ve rekabetsiz bir ortamda ulaştırılmıştır.

Takriri sükun yasası toplumsal dinamikleri baskılamak için iktidara bulunmaz bir imkan vermişti. Bu imkandan yararlanılarak basın da susturulmuş ardından gazetecileri ve gazeteleri BASIN BİRLİĞİ adı altında merkezi yönetimin bir uzvu haline dönüştürmüşlerdi. O gün merkezi yönetimin yayın organı olarak düzenlenen basın, yakın geçmişe kadar KARTEL medyası olarak adlandırılan basın olarak varlığını sürdürdü.

Tek parti yönetimi muhalefet unsuru taşıyabilecek kurumları da kendi anlayışına uygun olarak düzenlemeyi ihmal etmedi. Güçlü bir toplumsal grup niteliğindeki üniversiteler de “üniversite reformu” adı altında yeni rejimin anlayışına uygun olacak şekilde revizyondan geçirilmiş rejimi destekleyen bir yapıya kavuşturulmuştur. Taha Akyol o dönemlerde rejim muhalifi oldukları gerekçesiyle üniversiten uzaklaştırılanların çokluğu yüzünden eğitimin sekteye uğradığını bunun da ciddi tartışmalara neden olduğunu ifade ediyor. Bütün bu olanlar üniversitelerin bilim üretilen yerler olmaktan çıkarılarak nasıl rejimin bekçisi haline geldiklerini sanırım açıklamaya yetiyor.

Tek parti döneminde merkezi hükümetin ihtiyaçları doğrultusunda ve onun denetiminde dernek kurmak teşvik ediliyordu.  1945 yılına gelindiğinde dernek sayısı 1733’tü. Müslüman olmayan cemaatlerin kurduğu dernekler 226 olarak belirlenmiş. Yabancıların kurduğu masonik olmayan örgüt sayısı ise 99 olarak tespit edilmiş.

DİNSEL ÖRGÜTLENME MODELİ OLARAK TEKKELER 1882- 1920

1882 yılında yayınlanan resmi istatistiklerde 260 tekkenin olduğu görülmekte. Bu tekkelerde 1901 adet erkek 1184 adet de kadın olmak üzere toplam 2375 kişi barınmaktadır.  1920 yılına gelindiğinde ise tekke sayısı 305’e ulaşmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar bu tekkeler faaliyet göstermiştir. Bu yıllarda 16 farklı tarikat olduğu Ahmet Munip Efendinin “MECMUAYI TEKAYA” adlı eserinde ifade edilmiş. (Bunlardan ondan fazla tekkesi olanlar Nakşi, Kadiri, Rıfai, Halveti, Sünbülli, Sadi, Şabani, Celveti, Cerrahi.  Tek haneli sayıda tekkesi olanlar ise Mevlevi, Gülşeni, Bayrami, Uşşaki, Sinani, Şazeli, Bedevi, Halidi, Bektaşi gibi.)

Tekkelerin ibadet, eğitim, spor, barınma, sağlık, beslenme gibi fonksiyonları bulunmaktadır. Ayrıca Osmanlı sınırları dışında bulunan şeyhler vasıtasıyla diğer ülkeler nezdinde bir tür elçilik yapıldığı da görülmekte. O bölgelerden gelenlerin barınması misafir edilmesi dini konuların yanında siyasi olaylarında konuşulması gibi. Kısaca tekkeleri dinsel bir kurum olmaktan öte dünyevi birer kamu hizmeti gören kurumlar olarak da görebiliriz.

Bu dönemin kadın örgütlerine yakından baktığımızda toplam 103 kadın derneğinin faaliyet gösterdiğini görüyoruz. Bunlardan 77 tanesi Müslüman Türklere ait, 20 tanesi Müslüman olmayan cemaatlere, 6 tanesi de yabancılara ait olarak belirlenmiştir. En fazla kadın derneği kurulan semt ise sırasıyla Beyoğlu, Fatih, Üsküdar, Eminönü-Kadıköy  ve Beşiktaş’tır.

1950-1980 ÇOK PARTİLİ HAYAT VE SİVİL TOPLUM

1950- 1980 arasında gerçekleşen 3 darbeye rağmen demokrasi cumhuriyet rejiminin temel nitelikleri arasına girmeyi başarmıştır. Bu dönemde MHP ve Milli Selamet Partisi siyasi arenada boy göstermeye başlamıştır. Böylece daha zengin bir siyasi söylemin ve farklı toplumsal kesimlerin ortaya çıkmış olması ve devletin toplum üzerindeki korku perdesinin aralanmaya başlamasıyla yeniden sivil toplum unsurları devreye girmeye başlamışlardır. (Ömer Çaha) Ancak 1946 da çıkarılan cemiyetler kanununa rağmen 1971 yıllarına kadar dernekleşme sürecinde ciddi bir hareketlilik görülmüyor.

1946 yılında Türkiye genelinde din olgusu etrafında dernekleşme oranına baktığımızda % 1,3 lük bir oran karşımıza çıkmaktadır. Aynı tarihlerde spor alanında örgütlenme % 41,6, sosyal yardım ve kültür dernekleri de %26.2, yabancı dernekler ise %4.3 tür.

Aynı dönemde İstanbul’da bu din alanında çalışan derneğe hiç rastlanılmaz. Sosyal ve kültürel dernekler %39,6, yabancı dernekler ise %12,1 dir.
1968 yılında ise Türkiye genelinde dini derneklerin oranı % 27,2 ye İstanbul da ise %3.7 ye ancak ulaşmıştır. Dini alanda bu artışın nedeni halkın kendi camilerini yapma isteğinden kaynaklı cami yaptırma derneklerinin açılmasıdır.

Dini anlatma ve yaygınlaştırma açısından oluşturulan dernek sadece İstanbul’da ve  % 1.5 oranında görülmektedir. Bu dönemde kurulan yabancı dernek oranı ise % 5.6 dır. Vakıflar ise sadece İstanbul’da ve % 2 oranında görülmektedir.

İlter Turan bu dönemdeki derneklerin henüz etkin sivil toplum örgütleri haline gelemediğini söyler.
Türkiye’deki dernekleşme özgürlüğü tarihine baktığımızda bir taraftan anayasal güvenceler getirilmiş diğer taraftan kanunlarla bu haklar sınırlandırılmıştır. Devlet halkının örgütlenmesine karşı sürekli bir güvensizlik duymuş sivil toplumu denetleme ve sınırlandırma ihtiyacı hissetmiştir. Bu güvensizlik halkın örgütlü topluma geçişinde bir çekince yaratmış ve istenilen ölçüde bir gelişme sağlanamamıştır.

Diğer taraftan devlet resmi söylemini sivil toplum üzerinden aktarmanın da dışında bazı uygulama alanları için sivil örgütlenmelerinin önemini kavramış ve bu yöndeki bazı hizmetlerini gönüllü kuruluşlar yoluyla yaptırmayı politikaları açısından gerekli görmüştür. Örneğin aile planlaması programına halktan ve koalisyon hükümetinin diğer kanadından gelebilecek itirazlar nedeniyle sağlık bakanlığının teşvik ettiği sivil toplum örgütlerinin bu konuda çalışması sağlanmıştır.
1980 sonrası sivil toplumun gelişimi açısından siyasal yaklaşımlarda meydana gelen değişiklikler.

Tek parti döneminde biraz evvelde bahsettiğimiz gibi iktidar, ordu, bürokrasi, basın, üniversiteler ve aydınlar devletle özdeş hale gelmişlerdi.  1980’ler de ise devlet anlayışı, bürokrasi, ordu ve aydınlarda meydana gelen bir takım değişiklikler yeni bir toplumsal ve siyasi yapıya işaret etmeye başladı.

1980’lerde T. Özal Türkiye gündemine iki önemli kavramı soktu:  Sivil toplum ve liberalizm. Bu kavramlar çerçevesinde devlete yüklenen fonksiyonlar tartışılmaya başlandı.  Tartışma kapsamında devletin güvenlik, adalet ve savunma ile sınırlandırılması düşüncesiyle din, düşünce ve serbest teşebbüs hürriyeti geniş yankı buldu. Devleti böyle tanımlama Türk tarihinde ilkti ve klasik merkeziyetçi devlet geleneğinden radikal bir kopuşu simgeliyordu.

16. yy’da belirginleşmeye başlayan bürokrasi giderek güçlenerek iktidarın karşında konumlanmıştı. Seçilen yönetim bürokrasinin izin verdiği ölçülerde hizmet edebiliyordu. Siyasi literatürümüze girmiş olan “iktidar ama muktedir değil” vurgusu bunun ifadesidir. İşte bu güçlü bürokrasi Özal’ın politikaları sayesinde olması gereken yere, siyasi iradenin yörüngesine girmeye başladı.

Ayrıca, Tarih boyunca toplumdan kopuk olan bürokrasi toplumun her kesimini içine alan bir yapıya kavuşturuldu. Böylece farklı kesimler arasında diyalogun da önü açılmış oldu. İslamcı, kürt ve aleviler bu yapı içinde temsil edilen kimlikler oldu.

Özal zamanında Türk ordusu da siyasi iradeye boyun eğmek zorunda kaldı ve ilk olarak ordunun geleneksel misyonu da bu dönemde tartışılmaya başladı. Aynı dönem orta öğrenim ders programlarında din dersi zorunlu hale getirilmesine ordu ses çıkarmadı.

1980 sonrası en önemli değişimlerden biri de Türk aydınlarında yaşandı. Aydınların devletçi kimlikleri aşınmaya devlete mesafe almaya, kimi zamanlarda devlet politikalarını ya da uygulamalarını eleştirmeye varan örneklere tanık olundu. Bir kısım aydınlar daha da ileri giderek 12 Eylül yönetimine karşı ciddi bir demokrasi mücadelesi verdiler.
Artık, Metafiziksel, kutsal ve sorgulanmaz devlet anlayışı örselenmişti. Bu yaklaşım Türkiye’deki sivil toplumun önünü açıcı bir fonksiyon icra etmiştir. Sivil toplumun önünü pratikte açan bir diğer unsurda HABİTAT II konferansıdır.  1996 yılında BM’lerin düzenlediği uluslararsı konferans sivil toplum örgütlerinin katılımını zorunlu kılıyordu. Türkiye’de düzenlenen konferansa dahil olacak sivil toplum unsurları devlet teşvikiyle oluşturulmaya çalışıldı. Bu dönem yapılan çalışmalar Türkiye’de sivil toplum kurumlarının önemli deneyimler kazanmasına zemin hazırladı.

Fikret Toksöz 1999 Marmara Depremi’nde sivil toplumun ortaya koyduğu performansın sivil topluma halkın gözünde saygınlık kazandırdığını söyler.
Son olarak küreselleşmeyle birlikte ortaya çıkan uluslararası sivil örgütlenmelerin Türkiye’deki örgütlerle iş birliği içine girmesinin de Türkiye’deki sivil toplumun etkinlik gücünü artırdığını söyleyebiliriz.

Bütün bu gelişmeler sivil toplum gelişmesinin önünü açtı. 80’li, 90’lı yıllarda sivil toplum çalışmaları sağlık, çevre, yardımlaşma, kadın hakları, insan hakları, dini haklar, etnik haklar ve eşcinsel hakları gibi özel alanlarda yoğunlaştı. Ve bu konularda devlet politikaları üzerinde etkili olunmaya başlandı.
Şimdi bu gruplara biraz yakından bakalım.

BM’in 1972 yılında düzenlediği Çevre konferansı ile gündeme gelen konu devletin uluslararası anlaşmalara imza atmasına kadar uzanmıştır. Bu dönemde pek çok çevre örgütü kurulmuş ve devlet politikalarında etkili sonuçlar almışlardır. DOĞAL HAYATI KORUMA DERNEĞİ VE TEMA gibi. Bunların yanında yerel özellik taşıyan insiyatifler ortaya çıkmış kendi yaşam alanlarında gelişen çevre olaylarına karşı duyarlı organizasyonlar gerçekleştirmişler. Bergamalı köylülerin siyanürle altın aramasına tepki olarak gerçekleştirdiği eylemleri sanırım duymayanınız yoktur. Buna benzer eylemler İstanbul’da da üçüncü köprü çalışmaları kapsamında gerçekleştirilmişti. Bu ve benzeri sivil tepkiler devletin ön gördüğü pek çok yatırımı durdurmuş yada halkın istekleri göz önünde bulundurularak yeniden projelendirilme gereği duyulmuştur.

80li yıllarda ortaya çıkan bir başka örgütlenmeyi kadın grupları oluşturur. Başını feminist kadın gruplarının çektiği bu çalışmaya zamanla İslami kadın hareketi de farklı bir perpektiften dahil oldu. Feminist kesim sokak eylemleri, imza kampanyaları, tv programları gibi etkinlikler ile kadın konusunda bir duyarlılık meydana getirdi. Kadının kamusal yaşamda yerini alma mücadelesini, kadına karşı yapılan taciz, dayak, kürtaj, aile içi şiddet, aile içi roller gibi konularda sürdürdüler.

80’li 90’lı yıllarda kadın konusunu tartışmayan basın yayın organı kalmamıştı. Bunun sonunda siyasi partiler kadın konusunu gündemlerine almak, bazı partiler kadın kotası koymak zorunda bile kaldılar. Ayrıca aile araştırma kurumu, kadın statüsü ve sorunları genel müdürlüğü gibi kurumlar oluşturuldu ve medeni kanun ile ceza kanununda kadınlar lehine hükümler getirilmek zorunda kalındı. Ve 8 Mart dünya kadınlar günü sadece bazı kadın guruplarının kutladığı bir günken valiliklerce kutlanması zorunlu hale getirildi.

Aynı dönemde İslami kesimde kadın konusuyla ilgili trajları 50 binleri bulan dergiler yayınlanmaya, kadının İslam’daki yeri tartışılmaya başlanmıştı. Dindar kadının kamusal alanda yer alıp alamayacağı, kadın -erkek eşitliğinin İslam’da olup olmadığı, geleneksel kadın rollerinin İslami dayanakları, kadının eğitimi, tesettür, çok evlilik tartışılan konulardı. Bu alanda yapılan tartışmalar dindar kadınının daha çok kamuya açılmasına eğitim ve iş imkanlarına kavuşmasına ve pek çok kesimin marjinal olarak gördüğü tesettürün kamuoyu tarafından normalleşmesine neden olmuş, gelinen noktada başörtüsü olumsuz yargılamalardan uzak toplumsal bir realite gibi algılanmaya başlanmıştır. Yasakların günümüzde oldukça esnemesinin ardında bu konuda yapılan sessiz ama derin direnişin etkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz.

80 sonrası dönemde etkinlik gösteren bir başka toplumsal kesimi Aleviler oluşturmaktadır. Uzun zamandır bir kimlik mücadelesi veren alevi kesim CEM EVLERİ, PİR SULTAN ABDAL DERNEKLERİ, HACI BEKTAŞ VELİ KÜLTÜR MERKEZLERİ gibi değişik isimler altında örgütlenmişlerdir. Gelinen noktada ders kitaplarına Aleviliği sokmayı başarmışlardır. Bir takım partilerle pazarlık yapacak kadar güçlendiklerini ve bazı isteklerini kabul ettirme noktasında mücadelelerine devam ettiklerini söyleyebiliriz.

Bir diğer örgütlü toplumsal kesim Kürtlerdir. Kürce şarkı söylediği için ülkesinden kovulan Ahmet kayadan beri bu konuda da oldukça mesafe alınmıştır. Kürtler etnik kimlik üzerinden uyguladıkları politikalarında oldukça başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Kürt dilini kullanmak, üniversitelerde Kürt dili öğreten fakültelerin açılması, Kürt televizyonu, Kürt partisi kurmak, yerleşim yerlerinin eski Kürt isimlerine geri almak gibi pek çok isteklerini gerçekleştirmişlerdir. Kürtlerin kültürel ve siyasal haklarını elde etmeleri için  BDP’nin önerisiyle Referandumu boykot etmeleri de bir sivil direniş olarak görülebilir. Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi istanbul’da da GÖKKUŞAĞI KADIN DERNEĞİ, KÜRT KÜLTÜR VE ARAŞTIRMA VAKFI ve (Türkiye’de 28 ilde örgütlenen) HALK EVLERİ DERNEĞİ gibi kürt kimliği ve sorunları için mücadele eden pek çok sivil toplum kurumları var.  Ayrıca Avrupa’nın hemen her şehrinde Kürt dernekleri, dernek federasyonlarının olduğunu biliyoruz. Böylece hareketin uluslar arası boyut kazandığını söylemek abartılı olmayacaktır.

Etkili ve sürekli eylemleriyle dikkat çeken CUMARTESİ ANNELERİ gözaltındayken kaybettikleri yakınları hakkında bilgi ve sorumluları hakkında yasal müeyyide talebiyle 25 aralık 2010 tarihinde Galatasaray meydanında 300. Kez bir araya geldiler. 1995’in 27 Mayıs’ında ilk kez bir araya gelen cumartesi anneleri bu sessiz oturma eylemleri ile kamuoyunda gözaltındayken kaybolma olayını canlı tutarak kayıpların artış hızının düşmesini sağladılar. Diğer taraftan AHİM’e açtıkları davalarda Türkiye suçlu bulunarak tazminat ödemeye mahkum edildi.

Son zamanlarda taş atan çocuklar olarak bilinen güneydoğuda polise taş atan çocukların terörle mücadele yasasıyla yargılanarak terörist muamelesi görmeleri ve uzun yıllar hapse mahkum edilmeleri karşında internet üzerinden örgütlenen bir çok kesiminden aydın bir insiyatif olarak bir araya gelmiş bu çocukları kurtarmak için ortak mücadele vermişlerdir. Aslında yaşananlar özelde Kürtleri ilgilendiriyor gibi görülmekle beraber çocukların terörle mücadeleden yargılanmaları bir ilke olarak tüm kesimlerin itirazına sebep olmuş ve etkili bir sivil direniş ve itiraz örneği gösterilmiş oldu. Sonunda binlerle ifade edilen bu çocuklar için yasa değiştirilmiş ve çocuklar özgür kalmışlardır.

Yeni bir sosyal hareket olarak 1970’lerde Batı’da ortaya çıkan eşcinsel hareket, yaşam tarzları ve kimlik temelinde politika üretiyor. Eşcinsel hareketler, kamusal alanda ayrımcılığa uğramadan eşcinsel kimlikleriyle özgürce bulunabilme, evlenme ve çocuk edinme talepleriyle ortaya çıkıyor. Kenan Çayır’a göre temel amaçları toplumdaki “normallik, anormallik” anlayışının sorgulanmasını sağlamak, heteroseksizmle savaşmak ve hakim kodları ve değerleri dönüştürmek olarak özetlenebilir.

Yani Türkiyeli eşcinseller sadece gey barlarda, hamamlarda ya da büyük kentlerin belirli yerlerinde rahat edebilme talebinin ötesinde bir mücadele içindeler. Türkiye son on yılda, deneyimlerin ve sorunların paylaşıldığı eşcinsel dergilerle, eşcinsel aktivistler tarafından kurulan kültür merkeziyle, son birkaç yıldır da 1 Mayıs gibi eylemlerde görünür olan bir eşcinsel hareketle tanıştı. Türkiye’de son on yıldır örgütlü bir mücadele içinde olan eşcinseller, istanbul’da Kaos GL, Lambda, Anadolu Ayıları gibi farklı isimler altında örgütlenmiş durumda. (90’lar Türkiyesi’nde Eşcinsel Hareket: Kimlik, Görünürlük Ve Sınırlar  16/05/2003 -Kenan Çayır)

Eşcinseller yaptıkları çalışmalarla eşcinselliği kamuoyunun gündemine sokmayı başarmış durumdalar. Artık eşcinsellik büyük oranda tabu olmaktan çıkmış, pek çok sohbetin konusu olmaya başlamıştır. Bu konu eşcinsellere karşı nasıl bir tutum almamız gerektiğini dert edecek kadar bizlerin de gündemine girmiş bulunmakta.
Sivil toplum çalışmalarında bir diğer önemli başlık İnsan Haklarıdır.

İnsan hakları, II. Dünya Savaşını takip eden dönemde genel kabul görmüş ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 10 Aralık 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kabul edilmiştir. Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul eden ilk ülkelerden biridir. Ancak İnsan hakları ihlallerinin ülkemizde de çeşitli vesilelerle yaşandığı bilinmekte.
Bu alanda çalışma yapan MAZLUMDER, İNSAN HAKLARI DERNEĞİ gibi pek çok sivil toplum örgütü bu ihlallere dikkat çekmek, kamuoyu oluşturmak, halkı bilinçlendirmek ve sorunun çözümünde rol oynamak üzere çalışmalar yapmaktalar.

Yaşanan ihlalleri Meclis insan hakları komisyonu ile de paylaşan dernekler her yıl Türkiye’nin insan hakları karnesini gözler önüne sermektedir. Bu alanda çalışma yapan dernekler uluslar arası sivil toplum yada kurumlarla ortak çalışmalar yaparak etkini gücünü artırmaktadır.

Maalesef Türkiye insan hakları ihlalleri açısından önde gelen ülkelerden biri olarak AHİM ‘e en çok şikayet edilen ülke durumundadır.
Son olarak  son yıllarda dikkat çeken bir başka sivil örgütlenme de yardımlaşma alanında yaşanmakta. Yardımlaşma dernekleri bizim toplumumuzda çok rastlanmakla birlikte ulusal çerçeveyi aşan bir boyutta ve bu çapta çalışan örgütlerin ortaya çıkışı yeni. Burada ilk dikkat çeken örnek İHHdır. Bugüne kadar 120 ülkede çalışma yapmış ki bunların arasında Hristiyanların yaşadığı bölgelerde bulunmakta.

Gerek bir felaket sonrası gerek batı marifetiyle yoksullaştırılmış sömürge ülkelerine yardım götüren İHH’nın son eylemi mavi Marmara gemisiyle Gazze’ye yardım götürme girişimidir ki bütün dünya basınında yer alan bu çalışma bölgeye yardım götürme amacının dışında misyonlar icra eden bir sonla noktalanmıştır.
Bu alanda çalışma yapan derneklerin sayısı hızla artmış, DENİZ FENERİ, KİMSE YOK MU, YERYÜZÜ DOKTORLARI gibi yerel ölçeklere sığmayan Türkiye’yi ve mümin kardeşliğini sınırlarımızın ötesine taşıyan çalışmalara imza atılmıştır.

Bütün bunlar gittikçe önemini artıran sivil toplumun kendi meseleleriyle ilgili olarak ne kadar etkin olabildiklerini göstermesi açısından önemli örneklerdi. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Sizlerin AİLE İRŞAT BÜROLARI vasıtasıyla yaptığınız çalışmada yarı resmi bir sivil toplum çalışması olarak görülebilir. Çalışma alanı olarak bakıldığında çok önemli bir boşluğu doldurduğunuzu düşünüyorum. Toplumun ihtiyacı olan dini anlamda bilgilenmek ve ailesini bunun üzerinden düzenleme isteği sizler gibi farklı pek çok alanda eğitim almış kişilerin eliyle yapılıyor olması bir şanstır. Unutulmamalıdır ki sosyal olaylar boşluk barındırmaz. Bizim sizin olmadığımız yerlerde başkaları başka ideoloji ve yaklaşımlarıyla var olacaktırlar.

Konuşmamın başından beri anlatmaya çalıştığım örgütlü çalışma yapanların ülke gündemine ve siyasetine nasıl yön verdiğinin örneklendirilmesiydi aslında. 17 yıldır Hazar Derneği ve ondan önce de 5 yıl bir sivil toplum kurumunda çalışmak suretiyle 22 yılı bu türden çalışmaların içinde bulunmuş bir kişi olarak karşılaştığım olaylar bizlerin kesinlikle kendi özel alanlarımızda oturma lüksümüzün olmadığına beni ikan etmiştir.

Mesela HABİTAT döneminde doğru dürüst çalışan sadece üç- beş sivil toplum örgütü vardı. Onlarda daha çok yardım amaçlı çalışan derneklerdi. Temsil gücü yüksek, kendini yetiştirmiş kadın sayısı oldukça azdı.

HABİTAT konferansı farklı anlayıştaki kadınların karşılaştığı ilk çalışma idi. O konferans nedeniyle kadınların kendi amaçları doğrultusunda nasıl heyecanla çalıştıklarına şahit oldum. İlk kez eşcinsel dernekler, Bahailer, Lions Kulüpleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme ve Mor Çatı tarzı derneklerle tanıştım. 15 günlük habitat konferansında 21 toplantı düzenleyen Bahai Dernekleri’nin varlığını hem korkuyla hem de imrenerek izledim. Ama bu tanışıklığın en acıtıcı yanı Bahai olanlarla yapılan bir tanışma toplantısında her birinin 3-5 ay önce Bahai olduğunu öğrenmiş olmamdı. Onlara biz ulaşabilseydik eğer onlar belki de İslam’ın yayılması için mücadele edecek kişiler olacakken şimdi Bahailiğe hizmet eden kişiler olmuşlardı.

Kısacası sivil toplum kurumları kendi düşüncemizi geliştiren, başkalarına aktaran ve düşündüklerimiz doğrultusunda eylem yapma gücünü ve imkanını bize veren çok önemli araçlardır. Son zamanlarda dindar kesim de de bu gücü fark edenlerin sayısı artmış ve çalışma alanları zenginleşmiştir. Yardımlaşma ve eğitim faaliyetlerine ilave olarak medyanın yıkıcı etkileri üzerine çalışan, kadın sağlıkçıları örgütleyen, psikoloyi İslam inançlarıyla meczetmeye gayret eden, sinemaya, tiyatroya el atan, insan hakları, çevre, kadın hatta şiddet ve fuhuş yapan kadınlarla ilgilenen dernekler dahi ortaya çıkmakta. Bizlerin artık yapması gereken sivil toplumun sayısından ziyade niteliğini ve etkinliğini artırıcı çalışmalar yapmak ve gençliği bu yöne kanalize etmektir. Asr süresinde geçen “birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmek” bugün bir yönüyle bu kurumlar aracılığı içinde gerçekleşebilir diye düşünüyorum.

Kaynakça:

  • Tanzimat’tan Günümüze İstanbul’da STK’lar. /A.N. Yücekök –İ.Turan- M.Ö. Alkan
  • Türkiye Günlüğü- Prof. Dr. Ömer Çaha
  • Sivil Toplum Kuruluşları ve Türkiye- Prof. Dr. Fuat Keyman
Önceki Yazı

ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu ile Görüşme

Sonraki Yazı

CEDAW Sonuçlarını Değerlendirme Toplantısına Katıldık

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir