Dini Anlamada Sünnetin Yeri

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Cemal SOFUOĞLU

“Pakistan’ın büyük şairi Muhammed İkbal, bir beytinde şöyle diyor:
Mutasavvıflardan Allah razı olsun onlar bize bir din getirdiler, Kelamcılardan Allah razı olsun onlar bize bir din getirdiler, Fakihlerden Allah razı olsun onlar da bize bir din getirdiler. Sonra ortaya öyle bir din çıktı ki melekler de şaşırdı bu dine, Allah da şaşırdı.

Dini anlama noktasında Kur’an ve Sünnet olmak üzere elimizde iki kaynak bulunmaktadır. Bu kaynaklardan Kur’an, bazı meseleleri detaylı olarak anlatırken bazılarına sadece temas eder ve o mevzuyu açıklamayı Peygambere bırakır. Hz. Peygamber’in fonksiyonu bu konuda oldukça önemlidir. Mesela Kur’an’da secde emri var ama nasıl yapılacağına dair bir açıklama yok. Bunun gibi Kur’an’da ayrıntılı olarak açıklanmayan şeyleri Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Bu küçük örnek bile dini anlama noktasında Hz. Peygamber’i devreden çıkaramayacağımızı, çıkarmamızın mümkün olmadığını bize gösteriyor. Bu yüzden hadislerin incelenmesi ve ona göre amel edilmesi önemlidir.

Hz. Peygamber döneminde okuma-yazma bilen 9-10 kişi vardı. Bunlar vahiy kâtipliğiyle görevliydi. Eğer okuma-yazma bilen kişiler çok olsaydı Hz. Peygamber hadislerin yazımını da emreder miydi sorusunun cevabı, kanaatten öte bir anlam taşımaz. Ancak biz şunu biliyoruz ki; Kur’an ayetleriyle karışabileceği endişesi olmak üzere diğer bazı nedenlerden ötürü Peygamberimiz hadislerin yazılmasına izin vermemiştir. Ebu Hüreyre bu konu hakkında Peygamberimizden şöyle bir hadis rivayet eder: “Sizden önceki ümmetler, Allah’ın kitabından başka kitaplar meydana getirdiler ve onlarla çok fazla meşgul oldular, bu yüzden sapıttılar. Benden Kur’an’dan başka duyduğunuz herhangi bir şeyi yazmayın, kim yazdıysa onu imha etsin.” Ebu Hüreyre hicri 7. yılda Müslüman olmuştur. Hicri 7. veya 8. yılda meydana gelmiş olan bu olay Hz. Peygamber’in en azından bu döneme kadar hadis yazımına izin vermediğini gösterir. Fakat daha sonraları bir takım hadislerin yazılmasına izin verdiğe dair rivayetler de vardır. Bu izinler ise genel olmaktan çok bireyseldir ve sayıları son derece azdır.

Hz. Ömer halife olduğu zaman Peygamberimizden duyduğu hadisleri derleyip yazmak istemiş fakat arkadaşlarıyla istişareler yapıp bir ay düşündükten sonra vazgeçmiştir.

Hicri 100-101 yıllarında II.Ömer diye de anılan Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz hadis rivayet eden kişilerin yavaş yavaş yok olduğunu görünce hadislerin bir kitap içinde toplanması için ferman çıkarmıştır. Demek ki hadisler Hz. Peygamber’den ancak bir asır kadar sonra kitaplara geçmeye başlamıştır. O zamana kadar şifahen yani ravinin o hadisten anladığı mana itibariyle nakledilmiştir. Arap dilinin çok zengin oluşu onlara bu konuda geniş bir alan bırakmıştır. Bu noktadan kaynaklanan yanlışlar ve farklılıklar da hadis kitaplarına girmiştir.

Bir diğer konu ise uydurma hadislerdir. Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp Hz. Ali’nin halifeliği, Cemel ve Sıffin savaşları gibi siyasi olaylar insanları hadis uydurmaya teşvik etmiş, bu durum Emeviler ve Abbasiler dönemine kadar sürmüştür. Hatta bu dönemlerde o kadar çoğalmıştır ki en ince detayıyla hayatın her safhasını ilgilendiren hadisler uydurulmuştur. Aradan 2-2.5 asır geçtikten sonra Hadis İmamı Buhari’nin hocası nihayet talebelerine:”Öyle bir hale geldik ki hadislerin sahihini uydurulmuş olanından ayırmakta artık çok zorlanıyoruz. Biriniz çıksa da şu hadisleri derleyip toparlasa” demiştir.

Buhari de hocasının bu teşvikiyle işe başlamıştır. Buhari, Tirmizi, Müslim, Ebu Davud, İbn-i Mace, Nesei gibi hadis imamlarımız, Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği bilgiyi, kabiliyeti, sağlığı en üst noktada kullanmışlar buna rağmen kitaplarına zayıf hatta mevzu hadisler girebilmiştir. Bugün halledilmesi gereken en önemli mesele, günümüze gelmiş olan ve sahih dediğimiz hadis mecmualarının içindeki uydurma hadisleri ortaya koyabilmektir.

Kadınlar hakkında uydurulan hadislerle varılan hükümler sonucu nice insanın hayatı mahvoluyor, nicelerinin yuvası yıkılıyor. Ben bütün bunları cinayet olarak nitelendiriyorum. Görüyoruz ki cahiliye dönemindeki kadın düşmanlığının bunda etkisi vardır. Kur’an da: “Kız çocukları olduğu zaman yüzleri simsiyah kesilirdi” diye buna vurgu yapıyor.

Kur’an açısından bakıldığında Hz. Peygamber’in söylemesi mümkün olmayan sözler hep ona maledilmiştir. Cahiliye kültürünün ürünü olan; “Bir iş yapacağınız zaman hanımınıza danışın ama dediğinin aksini yapın” tarzındaki atasözü, başına “Kale Rasulullah” getirilerek hadis yapılmış ve maalesef kitaplarımıza geçirilmiştir. Hz.Aişe, Hz.Peygamber’den: “Üç şey uğursuzdur: Kadın, at ve ev” diye rivayet edildiğini duyunca çok kızmış: “Hayır öyle demedi, cahiliye döneminde böyle inanılırdı dedi” diye düzeltmiş olmasına rağmen aradan geçen asırlar içinde büyük şarihlerimiz hala  “kadın acaba neden uğursuzdur?” sorusuna cevap aramışlar ve zorlama yorumlarla bu hadisi açıklamaya çalışmışlardır.

Kıskanç bir baba bakınız Hz.Peygamber’in ağzından nasıl hadis uyduruyor: “Kızlarınıza sakın okuma-yazma öğretmeyin. Dikiş dikmesini, nakış yapmasını öğretin. Nur Suresini öğretseniz de olur.” Her vesileyle ilim diyen bir peygamberin böyle bir şey demesi aklen, Kur’an ilmi ve hadis ilmi açısından mümkün değildir.

Kur’an “Allah indinde en üstün olanınız, en doğru, en ahlaklı, en hayırsever olanınızızdır” , “Mü’min erkekler ve Mü’min kadınlar, birbirlerinin velileridirler” buyururken, ikisini de veli aynı şekilde Allah’ın muhatabı ve ikisini de eşit kabul ediyor. Allah kadını da erkeği de halife olarak yaratmış ve sonra bu yaratma\meydana getirme işini özellikle kadına görev olarak vermiştir. Yani diğer halifeleri anneler doğuracaktır. Akıllı, bilgili, hoşgörülü anne, ancak gerçek bir halife yetiştirebilir. Hz. Peygamber de bu yüzden: ” Cennet annelerin ayakları altındadır” demiştir.

İslam toplumlarında yapılan kadın düşmanlığına sebep olarak gösterilen bu yalan yanlış hadislerin Hz. Peygember’le uzaktan yakından bir alakası yoktur. Evet, bu din öyle bir hale geldi ki Allah’da şaşırdı, melekler de. Artık bugün yüzlerce karışık din anlayışının içerisinden, sağlam kaynaklara dayalı hakiki dini cevherin özünü çıkarıp insanlığa sunmak gerekiyor. Ben mevcut yaşanan dinin İslam dini diye sunulmasının büyük günah olduğuna inanıyorum.

“Allah’ım İslam ümmetini aziz eyle” diye sürekli dua ediyor olmamıza rağmen her gün durumumuzun daha kötüye gidiyor olması dualarımızın da şekilden ibaret olarak kaldığının delilidir. Aslında dua dediğimiz şeyin birinci şartı çalışmaktır, o da bizde ferdi olarak diyemem ama toplum olarak yok. İslam ümmetinin bu hali devam ettiği sürece bu  zihniyeti taşıyan ümmet cennete girer mi girmez mi konusunda ciddi endişelerim var. Hatta bazen giremez diye düşünüyorum, çünkü cennete girmenin birinci şartı salih amel işlemektir. Bugün İslam dünyasında salih amel diye bir şey yok. Sadece komedya ve trajedi var.

Doktora tezim olması sebebiyle “Şia’yı ve Ehl-i Sünnet’i hadis açısından rahatça değerlendirme imkânına sahip oldum ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Ehl-i Sünnet’in penceresinden bakıldığında Şia, Şia’nın penceresinden bakıldığında Ehl-i Sünnet dökülüyor. Şöyle yukarıya doğru çıkıp da baktığımızda ise her ikisi dökülüyor.”

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden hazırlanmıştır.

Hazırlayan: Özer Çelebi
Önceki Yazı

Modern Tefsir Ekolleri

Sonraki Yazı

İbn-i Arabi’nin Tasavvuf Düşüncesine Etkileri

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir