Ariflerin Aşıkların İbadetleri

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Dursun Ali Taşçı

 12 Ocak 2010

Hayatı ciddi yapan şey; önce düşünmek sonra onu hayata geçirmektir. Biz Müslümanlar Allahın varlığına, ahirete inanıyoruz, sonsuzluğa inanıyoruz ve bu gidişin sadece sözle olmayacağını biliyoruz. Müslüman söylediklerini yapmak zorundadır. Aksi münafıklık alametidir. İç dünyamızdakilerin dışarı yansıması lazımdır. Onun için ibadet olmadan, Allah’a kulluk olmadan biz mutlak manada mutluluğa erişemeyiz. İbadet insanı sadece Allah’a yaklaştırmaz, kendini kendine tanıtır. Bu hem dünya mutluluğunun hem de ahiret mutluluğunun anahtarıdır.

Bu çağın ve insanının ruhu boşaldı. Mutlu olacağız diyorlar. İnsan ruhsuz nasıl mutlu olabilir.

Şeyh Dakuki namaz kıldırmak için yedilerin önüne geçiyor.

Tasavvuf literatüründe üçler, yediler, kırklar vardır. Bunlar özel insanlardır.

“Bu yedi veli, atlas bir kumaş gibiydi, Dakuki de o kumaşın sırması oldu. Bunlar zaman, zaman buluşurlardı. O mana padişahları saf olup o meşhur imama uydular. Onlar tekbir getirip namaza girince, kurban gibi bu dünyadan çıkıp gittiler.”

Allahu Ekber deyince dünyayı arkanıza atıyorsunuz. “Namaz müminin miracıdır” hadis-i şerifi de bize bunu tarif eder. Miracla dünyayı arkanıza atıyor Rabbinizle mülaki oluyor, konuşuyorsunuz. Onun sözleriyle konuşuyorsunuz. Bir de bunun mana boyutu açılsa işte o zaman Mevlana gibi olursunuz.

Günde beş kez ruhunuzu yıkıyorsunuz.

Namaza başlarken Allahu Ekber demenin manası nedir? diye soruyorlar. ‘Allah’ım biz senin huzurunda kurban olduk, yani canı Sen vermiştin. Senin huzuruna durunca canı sana tekrar teslim ettik’ demektir.

Allahu Ekber diyerek kurban kesersin.

Öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken de/namaza girerken de tekbir getirilir.

Namazın ve ibadetlerin dışında nefsi kurban edecek hiçbir şey yoktur. O yüzden ibadetsiz insanın nefsi, onun ilahıdır. Arınma şansımız ancak ibadetledir.

Beden ruhun kalıbı, başka bir ifadeyle vatanıdır. Bedende nefs de iş yapıyor. Ama asıl ruhu egemen kılmaktır. Ruh, bir gün esas vatanına gidecektir. Ruh demek inanç demektir. Seni var kılan şey demektir. Onunla sürekli çatıştığım yerde, ruh dünyamda sürekli heyelanlar oluyorsa ben onu nasıl sahiplenirim. Nasıl vatanım olur. Vatan ruhun kalıba döküldüğü yerdir. Mekke, ruhun kalıba dökülebildiği yer olmadığı için Medine açılım, çare olmadı mı? Ruh asıl vatanını, geldiği yeri özlüyor. Onun için dünyada yapıp ettiklerimiz O’na olan özlemden dolayıdır. Bu, kâfirler için de böyledir. Onlar fıtratlarını kapatmıştır. Bütün yapıp ettikleri, o yüzden kısır döngüdür.

Tasavvuf içe dönük, felsefe dışı dönük sonsuz bir yolculuktur. Aralarında çok büyük fark vardır. Felsefe tasavvufun kapısını bile çalamaz. Hakikati nefsle, akılla nasıl bulacağım ki. “Akıl bu yolda çamura batmış eşektir.”diyor Hz. Mevlana.

“Bu esnada beden İsmail, can da Halil İbrahim gibidir. Can bu semiz bedenin heva ve hevesini kesmek için tekbir getirince beden şehvetlerden hırslardan kurtulur. Namazda Bismillahirrahmanirrahim demekle kurban olur gider.”

Bedenin şehvetlerden, hırslardan diğer bütün kötü duygulardan kurtulması için mutlaka Allahu Ekber demek zorunluluğu, namaz kılmak zorunluluğu vardır.

“Namaz kılanlar kıyamette olduğu gibi Allahın huzurunda saflar halinde dururlar.”

Hacda kıyamet provası vardır. Sembolik bir ibadettir. Mahşeri andırır orası. Bütün farklı renkler aynı görüntü içerisindedir. “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i Şerif’i hacda gerçekleşiyor. Makam ve mevki olmadan herkes yaptıklarıyla O’nun karşısına çıkıyor.

Bütün bu arınmışlığı gerçekleştirdikten sonra; namazda da, duada da, oruçta da sen artık eskisi gibi değilsin. Sen farklı bir insansın. O zaman devlet de kurarsın, medeniyet de kurarsın. O kurduğun medeniyet gerçek manada medeniyet olur. İnsanlık onun içinde rahat eder.

Önce arın, sonra dünyaya dön ve dünyayı yoğur. Arınmamış insan dünyayı yoğurursa dünya felaket olur. O nefsine yoğurur. Arınan, herkes için yoğurur.

“Kıyamette olduğu gibi Allah’ın huzurunda saflar halinde dururlar. Sorguya, hesap vermeye ve yalvarmaya koyulurlar.”

Namaza nasıl durulur diye büyük sufilerden birine sormuşlar. Kıyamette Allahın huzurunda nasıl durursak öyle demiştir. Namaza böyle dururlarsa resmen Allah’la konuşuyor olursun. Bir insan için en mutlu an (özellikle gençler sevgilisiyle buluşup baş başa konuştuğu andır.) Bir de Mutlak Sevgiliyle konuştuğunuzu düşünün. Ruhunun bütün derinliklerine kadar hissediyorsa sen onu namazda garip bir adam sanırsın. Halbuki o iç dünyasında âlemleri dürmüş, sonsuzluk dilimini yaşıyordur. “Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyamet günü dirilerek kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allahın huzurunda ayakta durmaya benzer.”

Gazali İhya’da anlatır: “Allah Musa (a.s)’a sorar: Benim için ne yaptın? Musa şaşırır. Ya Rabbi! Senin için elli vakit namaz kıldım. Allah: Yok Musa o senin içindi buyurur. Yarabbi! En kıymetli şeyim O’ydu. Şu kadar oruç tuttum senin için… Bütün ibadetlerini sayar. Hayır, Musa hepsi senin için der. Ya Rabbi! Ben aciz kaldım. Sen söyle der.”

Musa (a.s)’nın sıfatı Kerimullah’dı. Allah’la konuşurdu.

“Ey Musa! der Allah. Onlar hep senin içindir. Benim için yapacak olduğun bir şey var. Benim sevdiklerimi sevip benim sevmediklerime buğz edeceksin. Bu benim içindir.”buyurur. Buğz ve kin farklıdır. Kin demiyor. Müslümanın kini olmaz. Doktorun elindeki neşter buğzdur. Mikroba düşmandır. Kin delinin elindeki bıçaktır. Birisi öldürüyor diğeri olduruyor.

Biz insanların irade beyanına saygılıyız. Ona o iradeyi Allah veriyor. Ama küfür beyanına saygılı değiliz. Kâfirin küfrüne karşı dikkatli olmak gerekir, beğenmiyoruz çünkü bizi de bozma riski vardır. Ben Allahın kelamı dışındakilere saygı göstermek zorunda değilim. Bir adam kötü bir şey diyorsa ona saygılı değilim ama onun irade beyanına saygılıyım. Ona söyleme gücünü de Allah verdi. O gücü verene saygılıyım. Aslında saygı olsa savaşlar olmazdı. Dünya savaşlarla dolu. Kimse kimsenin fikrine saygılı değil.

“Cenab-ı Hak sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın, ne kazandın ve bana ne getirdin. Ömrünü ne işle, ne gibi ibadetlerle, ne iyilikler yaparak geçirdin? Sana verdiğim kuvveti, gücü, rızkı neyle yok ettin?” Malda iki soru var. Diğerlerinde birer tanedir. Nerede kazandın, nereye harcadın? İkisi helal olmak zorundadır.

“Gözünün nurunu nerede tükettin. Beş duyunu nerelerde kullandın?” sadece duyularımızdan mı, tasdik ettiğimiz duygularımızdan da sorulacağız. İç dünyamızdan, kalbimizden gelip geçenlerden sorumlu değiliz. Kötü şeyler de geçiyor. Tasdik etmediğin sürece sorumlu değilsin. Sürekli kötü şey hayal edersen, sende o davranış haline gelir/gelebilir ona dikkat etmek gerekiyor. Yaptığın şey ruhuna hitap ediyor, onu bozmuyor ve takviye ediyorsa yap. Bu Helaldir, sevaptır. Yaptığın şey nefsine hitap ediyor ve ruhunu bozuyorsa bu haram. Bunu ayırt etmek için akıl yeterli değil. Vahiyle aklı birleştirirsen ayırt edersin.

Akılla vahiy evlenirse Hakikatin çocuğu o zaman doğar.

Kur’an-ı Kerim’in bir ismi de Furkan’dır. Fark ettirici, ayrıcıdır. Bütün ibadetler dünya içindir/ dünyada bizi erdemli insan yapmak içindir. Cennet faziletli, erdemli insanların yurdudur. İmam Şafi Hazretleri; erdemli insanın özelliklerini dört maddede sayıyor:

1. Hikmet sahibidir. Hakla batılı ayırma gücüne, neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt etme kabiliyetine sahiptir. Hikmet ehli hayatın, ruhun, insanın ustasıdır. Kendini tanıyor yani.

2. İffet ve hayâ sahibidir. Hz. Peygamber (a.s.v.); bu özellikler insanda güzeldir ama genç kızda olursa daha da güzeldir buyuruyor. Rabbim beni her şeyiyle kuşatmış, onun olmadığı yer yok, kalbimi de ruhumu da, davranışlarımı da biliyor. Ben yalnızken onun hoşuna gitmeyecek bir şey yaparken utanırım. Takva Allah’tan korkmak değil utanmaktır.

İffetli insana güvenirsiniz. Emin vasfı vardır onda.

3. Adalet sahibidir. Hz. Mevlana’nın deyimiyle Adalet gül bahçesinde diken yetiştirmek değil gülü sulamaktır diyor. İnsan/nefsimizin hoşuna de gitmese doğruya doğru, eğriye eğri deme cesaret ve yetişkinliğindir. Adalette yandaşlık yoktur. Hz. Ömer’in sözüdür; Adalet mülkün temelidir.

4. Hilm. Yumuşak huyluluktur.

“Gözünü, kulağını, aklını, iradeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini meğer nerelere harcadın. Harcadıklarına karşı bu dünyada neyi satın aldın?” Bunu da tek başına akılla değil Kur’an-ı Kerim’le, sünnetle vahiyle ayırt edeceğiz. Onun için Müslümanın bütün davranışı Hak adınadır, sevaptır.

“Sana kazma gibi, bel gibi el ayak verdim. Bunları sana ben bağışladım onlar ne oldular, ne yaptın onlarla?”

Allah’ın huzurunda bunun gibi dert katan yüzlerce sualler gelecektir. Namazda kıyamda iken kula gelen bu sözlerden kul utanır. Utancından iki büklüm olur, rükûa varır.

Başka bir yerde Hz. Mevlana, rükûyla ilgili Âdem ismine atıfta bulunuyor. Bu isimde, Elif, Dal ve Mim var. Elif dik, Dal iki büklüm ve Mim yerdedir. ‘Elif’ ağaçları, ‘Dal’ hayvanları iki büklüm, ‘Mim’ cemadatı gösteriyor. Dolayısıyla insan, Âdem olması hasebiyle bütün varlığı kuşatıyor. Namazda da bunun temsili vardır. İbadet, evrenle, kâinatla bütünleşmektir diyor Hz. Mevlana. Namazla bütün bir evreni yaşıyorsunuz. Evrenin sırlarını kendi ruhunuzda duyuyor ve hissediyorsunuz.

Hz. Mevlana musiki için evrenin dönüş sesidir, demiştir. Bizim şimdiki musikimiz nefsi kabartan her şeydir. Duyduğun şey nefsini kabartıyorsa saygı duyma! Ruhuna hitap ediyorsa saygı duy! Ben bunlara asla sanatçı demiyorum. Sanat, ‘Sani’ olan Allahın ismidir. ‘Sani’ ruhun eşyadaki dilidir. Nefsin diline sanat demek Allah’a iftiradır.

“İki büklüm olur ve rükû’a varır. Utancından ayakta durmaya gücü kalmaz rükûda Sübhane Rabbiyel Azim diyerek Allah’ı tazim eder.” Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin Allahım!

“Sonra o kula Haktan ferman gelir. Başını kaldır da, sorulan sorulara cevap ver denir. Cevap vereceğim diye bu sefer kul utana, utana başını rükûdan kaldırır ama o günahkâr, utancından yüz üstü yere kapanır. Ona tekrar secdeden başını kaldır da yaptıklarından haber ver diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama yine yüzüstü düşer.”

Allah’ın heybetli hitabı onun ruhuna tesir ettiği için ayakta durma gücü kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden Kade’ye varır, dizüstü çöker.

“Cenab-ı Hak ise hadi söyle, anlat diye buyurur. Sana nimet vermiştim nasıl şükrettiğini söyle?”  Hayata gelmek en büyük nimettir, hasta olsan bile ruh hasta olmaz ki? Ruhu etkisi altına alan şeyler ruhu sıkıştırır. Ruh hasta olmaz çünkü ruh, Allah’tan gelen nefhadır.

“Kul yüzünü sağ tarafa döndürür. Peygamberlerin ruhlarına ve meleklere selam verir. Onlara niyazda bulunur da der ki: Ey mana Padişahları! Şu kötü kişiye şefaat edin. Bu günahların ayağı da, örtüsü de çamura battı. Peygamberler selam veren kula derler ki, çare ve yardım günü geçti, gitti. Çare dünyada olabilirdi. Ama sen orada hayırlı işler yapmadın. İbadet etmediğin günler geçti. Ey bahtsız kişi! Sen vakitsiz öten bir horoz gibisin. Git bizi üzme. Bizim kalbimizi kırma! diye Peygamberlerden ve meleklerden hitap alır.

Kul yüzünü sola çevirir. Bu defa akrabalarından yardım ister. Onlar da ona “sus” derler. Ey efendi biz kimiz ki sana yardım edelim. Elini bizden çek de kendi cevabını Allah’a kendin ver derler. Ne bu taraftan ne de o taraftan çare bulamayınca o çaresiz kulun gönlü yüz parça olur. O herkesten ümidini kesince iki elini açar, duaya başlar. Allahım! Herkesten ümidimi kestim.”

Her şeyden ümidi kesmeyince Allah’ın ışığı, nuru düyada yağmıyor.

Kimden neyi, ne kadar bekliyorsan onlara o kadar esirsin. Esir olunca da özgürlüğün tadını alamazsın. Mutlak manada kurtarıcı, özgürlüğe kavuşturucu O’dur. Her şey O’ndandır, Allah’tandır. Bunun bilincinde olmak, rıza makamıdır. Ben kulumdan razı, kulum Benden razı. Hz. Ebu Bekir gibi.

“Evvel ve Ahirsin, başlangıçta ve sonda kulunun baş vuracağı, sığınacağı yalnızca Sensin. Senin rahmet ve mağfiretinde son yok. Ben senin kapına geldim.” Onun kapısına gidip de boş dönen yoktur. Ama onun kapısına gitmek gerekiyor.

“Namazdaki bu hoş işaretleri gör de sonunda kesin olarak işin böyle olacağını anla.” Namaz mahşerin burada ki sembolik ifadesidir. “Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar.” Yani namazdan manen yararlan! “Yoksa tane toplayan bir kuş gibi Allahın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.” Hadiste; “Namazınızı, yerden taneler toplayan tavuk gibi kılmayın, buyrulur.

Bunları düşünerek bir kere namaz kılmışsan işte o namaz, bütün namazları kuşatır.

La ilahe; her şeyi kaybettim, demektir. İllallah ancak O’nu buldum demektir. Kaybetmeden bulunmaz. İnsan- ı Kamil olmadan Allah’ın huzuruna varılmaz. Namazsız da İnsan-ı Kamil olunmaz.

Hazırlayan: Ersel Karataş

 

{jcomments on}

Önceki Yazı

Ayrılık Hikayesi

Sonraki Yazı

Ölüm Sevgiliye Kavuşmadır

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir