17.05.2005
Hazırlayan: Ayla Kerimoğlu
İSPANYA
İspanya! Müslümanların kanının vefakâr emanetisin sen
Nazarımda benim Kâbe gibi tertemizsin sen.
Toprağında gizlenmiş secde izleri vardır
Senin seher yelinde sesiz ezanlar vardır.
Muhammed İkbal
İspanya’daki ilk günümüz; Sevilla
Sabah erkenden 1920’de inşa edilen ve her ülkenin kendi mimari özelliklerini yansıtan binalardan oluşan ticaret fuar merkezi Plaza de Espanya’yı gezdik. Buradaki mimari şaheserlerinden biri olduğu söylenen ve şimdilerde askeri garnizon olarak kullanılan İspanyol pavyonunda resimler çektirdik.
Ardından Amerikan Pavyonuna gittik. Pek çok pavyonun aksine mimari açıdan en zayıf olan Amerikan Pavyonuna önceleri hiçbir turist uğramazken sonraları Amerikalılar fuar alanlarının önüne beyaz güvercinler koyarak turist çekmeyi başarmışlar.
Sevilla’da Emevi döneminin ünlü yapılarından olan Alcazar Sarayını ve cami temelleri üzerine yükselmiş ve minaresi çan kulesine çevrilmiş ünlü Hiralda Katedralini gezdik.
Hiralda Katedrali
Katedral bizdeki külliye karşılığı bir kelime olup, içinde birden fazla küçük kilisenin (şapel) bulunduğu çok yüksek ve geniş bir yapıdır. Burası İspanya’nın en büyük katedrali olup, içinde 26 adet şapel, 84 vitray, 1060 heykelcik mevcuttur. O dönemde yaşamış kral ve önemli şahsiyetlerin gömüldüğü bu katedralde Kristof Kolomb da defnedilmiştir. Hollandalı mimar tarafından 43 yılda yapılan bu katedral dünyanın en zengin ve en büyük Gotik kilisesidir. Atlar adı verilen mihrapta çok sayıdaki eser som altından yapılmıştır.Bu nedenle bu mihrap sadece yılda bir sefer dini tören için kullanılıyormuş. Buna alternatif olarak yapılan ve gümüş süslemelerle bezenmiş mihrap diğer zamanlardaki ayinlerinde kullanılıyormuş. Katedralde mihrabın hemen yakınındaki bölüm zenginler ve ileri gelenler için daha arka bölüm ise halk için ayrılmış. Bakımı için bir papazın görevlendirildiği ve halen çalışır vaziyetteki 215 yıllık büyük bir saat mihrabın hemen karşısında yer alıyor. Katedralin en değerli köşesi kör Meryem heykelinin bulunduğu bölümmüş. Burası ibadethane olarak kullanıldığı gibi ruhban sınıfı parlamentosu da burada toplanmakta imiş. Sevilla İspanya’nın en dindar kenti olarak bilinmekte olup, dini bayramlarda buralarda yer bulmak oldukça zormuş.
Alcasar Sarayı
İspanyol ve Arap kültürüyle şekillenmiş olan Endülüs havzasında bizi ilk büyüleyen Alcasar oldu. Endülüs sarayı üzerine Hıristiyan krallar tarafından inşa edilen Alcasar
Müslüman işçilerin çalıştığı bölümleri İslam estetiğini yansıtmaktadır. Sarayın duvarları 2 metre eninde kale gibi inşa edilerek depreme ve kuşatmalara dayanıklı hale getirilmiştir. Emeviler’in bulduğu bir yöntem olan duvarların nemden ve aşınmadan etkilenmemesi için harç olarak, tuğlanın tozu yumurta ile karıştırılarak keçi kılından oluşan bir karışım kullanılmıştır. Duvarlarında halen Emeviler döneminde yazılmış bulunan ayetler mevcuttur. Emevilerden sonra gelenler, kötü ruhları kovduğuna inanılan çirkin suratlı insan ve hayvan figürlerini duvarlara işlemişler.
Bugün Alcasar Sarayı 3 özelliği ile biliniyor:
- Kristof Colomb’un uğrak yeri olması.
- Üç medeniyet döneminin izlerini taşıyor olması.
- Halen İspanyol krallarının sıkça ziyaret edip burada kalmaları.
Guadelguivir Nehri
Sevilla’nın içinden İspanya’yı boydan boya kat eden 600 km. uzunluğundaki Guadelguivir nehri geçmektedir. Bu nehrin etrafındaki görülecek yerleri, tarihi mekanları nehirde yaptığımız yat gezisi ile temaşa eyledik.
Güneyin İncisi Sevilla
Sevilla 800.000 nüfuslu, deniz olmadığı halde deniz kokan, caddeleri sağlı sollu portakal ağaçlarıyla bezenmiş, yeşili bol güneyin incisi bir kent. Üniversiteler kampüsü olarak da tanınan Sevilla’da 500 yıllık harika manolya ağaçları var. Yeşilin bolluğu bu kentin ısısını 5 derece kadar düşürebiliyormuş. Yaklaşık 800 yy. buralara hayat veren Endülüs Emevi Devleti’nin kültürünün izlerini ve o kültürün ruhunu hala buralarda görmek mümkün.Örneğin, evler dışardan beyaz, sade bir bina gibi görünmekte ise de, içleri saray gibi döşenmiş ve evlerin ortasında arap kültüründen kalma avluya benzer bahçeler korunmuş.
Batı İslam İmparatorluğunun muhteşem başkenti; Cordoba
19 Mayıs sabahı otobüsle Batı İslam İmparatorluğunun muhteşem başkenti, Avrupa’daki ilk üniversite ve ilk şehir aydınlatmasına sahip Cordoba’ya hareket ettik.Burada hilafet yönetiminin merkezi olan Medinet-üz Zehra Sarayı’nın kalıntılarını gezdik. Burayı hükümdar en sevdiği gözdesinin adına yaptırmış. Kazı neticesi bu güne kadar ancak 1/10’u ortaya çıkarılabilmiş olan saray 3 bölümden oluşmaktaymış: En yukarıda hükümdar ve ailesinin yaşadığı bölüm, bunun altında korumaların ve ailelerinin oturduğu bölüm, en altta ise idarecilerin kaldığı ve saraya gelenlerin karşılandığı bölüm.
Kurtuba Feryad Ediyor
Daha sonra yapımına 786 yılında başlanıp 987 yılında bugünkü 2 hektarlık boyutuna ulaşmış olan ve İslam mimarisinin ana eserlerinden biri olarak kabul edilen Kurtuba Camii’ne gidildi. Ancak Endülüs’ün düşmesinden sonra en muhteşem işlemelerin bulunduğu bölüm üzerine inşa edilen katedrale bakınca ciğerine hançer saplanmış birinin gözlerinde görülebilecek bir hüzünle kurtuba bizi karşıladı. İslam mimarisi ve muhteşem işlemelerinin üzerinde Hıristiyanlığa ait figürleri o muhteşem eseri tahrip edercesine yerleştirmiş olmaları bizi çok üzdü. İslam estetiğinin üzerine iğreti olarak duran ve barok usulüyle inşa edilen katedral iki medeniyeti mukayese açısından dikkate değer bir görünüm sunuyor. Burada zarafeti, estetiği, derinlikli bir iç alemi ve iç huzurunu yansıtan bir görünümden, karamsarlığa, ürkütücü bir azamete, hiyerarşik bir yapıyı çığlık çığlığa bağıran tabloya sert çizgilerle geçişi yan yana görmek mümkün.Değişik zamanlarda yapılan ilavelerle 3 bölümden oluşan bu eserin 3.bölümüne atlar denilen mihrap eklenmiş, sağ ve sol duvarlara şapeller ilave edilmiştir. Burası camii iken içinde aynı anda 27.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükteymiş..
Endülüsün Son Kalesi; Granada
Cordoba’dan otobüs ile Granada’ya geldik. Akşam vakti Mağrib mahallesini gezdik. Küçük bir binanın 2. katındaki mescidin balkonunda okunan akşam ezanı bizi çok duygulandırdı. Bu durum İslam ülkesi olmayan bir yerde ibadetlerin bile ne kadar ürkek yapıldığının bir işareti gibiydi. Orada hep beraber akşam namazını farklı bir huşu ile kıldık.
Sonra bir çay bahçesinde oturarak Elhamra Sarayı’nın ışıklandırılmış halini ay ışığı eşliğinde seyrettik. Sarayın duvarları kırmızı tuğladan inşa edildiği için saraya Arapça hamr kökünden gelen Elhamra adı verilmiş ise de bugün, kızıl renk sarayın hüznünü açığa vuruyor.
Endülüs Medeniyetini Haykıran Yapıt; Elhamra
Ertesi gün sabahtan 1870 yılında ulusal anıt olarak tayin edilene kadar yüzyıllar boyunca bakımsız kalan Elhamra Sarayı’na gittik. Yeşillikler içinden geçip Adalet Kapısı’ndan saraya girdik. Nakış gibi işlenmiş saray duvarları görmeyene anlatılamayacak kadar güzel. Temeli 1232 yılında atılan ve her bir bölümü bir öncekinden muhteşem olan Elhamra’da İslam medeniyetin sanatsal ve estetik zirvesini görmek mümkün. Elhamra, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekanların arasında yer alan avlular, yeşillikler, havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibaret. Tüm bu mekanlar belli bir ahenk içinde dizilmiş ve rahatsız edici olmayan geçişlerle bezenmiş bir düzenlemeye sahip.
Sanat tarihi kitaplarında Endülüs mimarisinin ulaşabildiği en yüksek nokta diye nitelenen ünlü ” Aslanlı Avlu” incecik 124 mermer sütunla çevrelenmiş. Ortasında, her birinin ağzından sular fışkıran 12 aslan heykeli, yanlarda ise fıskiyeli küçük havuzcuklar bulunur. Çeşitli çiçekler ve ağaçlarla süslü Aslanlı Avlu, dışa kapalı bir mekanın bile insanda ferahlık duygusu uyandırabileceğinin en iyi örneği sayılır.
Hayranlık ve şaşkınlıkla eskiden Cennet’ül Arifin adı verilen bahçe bölümüne geçtik. Elektriğin ve motorun olmadığı bir zamanda suyun eğimini hesaplayarak pek çok fıskiyeyle hem bir estetik mucizeyi hem de ortamı serinletmeyi başarabilmişler. Adına yakışır şekilde halen büyük ölçüde muhafaza edilmiş, içerisinde pek çok havuz, rengarenk çiçekler bulunan muhteşem bahçeleriyle de ünlü olan Elhamrayı Mayıs ayında gezmek bir lütuf gibiydi.
Daha sonra Bin Yusuf Medresesine gittik. Ancak tadilatta olduğu için içeriye giremedik. İpek Pazarı’nda alışveriş yaptık. Elhamra’nın karşı tepesi olan Al Bayzin tepesinde son dönemde açılan mescidde Cuma namazını İspanyol Müslümanlarla birlikte kıldık. Muhteşem Elhamra sarayını bu cepheden de seyreyledik.
Müslüman olarak Abdullah adını almış bulunan bir İspanyol ailenin işlettiği restorantta öğle yemeğimizi büyük gönül rahatlığı ile yedik. Ve buraya geldiğimizden beri belki de ilk defa doymuş olduk.
Endülüs’te İslam yine kendi içinden doğuyor.
Akşam namazını kılmak ve Granada’da yaşayan Müslümanlarla tanışmak için tekrar aynı mescide gittik. İspanyol Müslümanlarının yaptırdığı bu mescid 24 yıllık faaliyet sonunda Müslümanların sayısının artmasına vesile olmuş. Buradaki Müslümanlar, Albayzin tepesinin Elhamrayı çok güzel gören bir yerde mescid yapımına izin verilmiş olmasını Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyorlar.
Müslüman hanımların lideri Münire hanım ve İspanya Müslümanlarının lideri olan Abdülhasip beyle tanıştık. Orada bulunan Müslümanların durumlarını konuştuk. İspanya’da 1975’e kadar bir tek Müslüman yokken Franko’nun öldüğü gece İngiltere’de Abdülkadir es Sufi’nin medresesinde 3 İspanyol Müslüman olmuş. Daha sonra dini ilimleri öğrenip İspanya’ya tebliğ yapmak üzere geri dönmüşler. Bugün çoğu eğitimli olan İspanyol Müslümanlarının sayısı 50- 60 bin civarında imiş. Dışarıdan çeşitli vesilelerle ülkeye gelen Müslümanlarla bu sayı 1 milyona yaklaşıyormuş. İspanyolların Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde olmadığını öğrenmek bizi sevindirdi. Yalnız Münire hanımın en büyük sıkıntımız dinimizi yeterince bilememek, ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini tam olarak bilmiyoruz, sizlerden öğrenecek çok şeyimiz var demiş olması hepimizin üzerine bir vebal olarak çöktü. Ağustos ayında 1 aylığına Türkiye’ye geleceklerini memnuniyetle öğrendik ve tekrar görüşme dileklerimizle oradan ayrıldık.
Ve Madrid…
21 Mayıs’ta sabah uçak ile Madrid’e uçtuk. Yeşil alan yönünden dünyanın 2. ve Avrupa’nın en büyük 3.şehrindeki ünlü bulvar ve meydanları ile Kraliyet sarayını dışarıdan gezip hatıra fotoğrafları çektirdiğimiz panoromik şehir turundan sonra otobüsle Endülüs Arap-İslam medeniyetinin ilk başkenti olan ve yaşayan büyük bir antik kent görünümündeki Toledo’ya varmış olduk.
1987’den beri UNİCEF’in tüm şehri açık hava müzesi olarak kabul ettiği dünyanın tek şehri olan Toledo Müslümanlığın, Museviliğin ve Hıristiyanlığın bir arada yaşadığı bir kültür merkezi olmuş. Önce uzaktan bizi büyüleyen bu kentte, kendinizi tarihten bir parça sayabilirsiniz. Bir tepe üzerine inşa edilmiş Toledo’ya 8-9 yürüyen merdivenle ancak çıkabiliyorsunuz. Dar sokakları, camları rengarenk çiçeklerle bezenmiş evleri, minik dükkanları, küçük kafeteryalarıyla görülmeye değer olan Toledo’da bir düğüne de denk geldik. Burada cami temelleri üzerinde inşa edilmiş katedrali ve Cami iken kiliseye çevrilmiş bir müzeyi de gezmiş olduk. Sonunda bu muhteşem yerden damağımızda kalan tatla birlikte bize bir hatıra kalsın diye Şam kökenli ve buraya has Damascino işleme sanatı atölyelerinden yaptığımız alışverişle geri döndük. Bunun son günümüz olması dolayısıyla dönerken bir hüzün çöktü içimize. 800 yıla yakın bir süre hükümran olan ve Dünyaya ilim, fen ve medeniyet yönünden katkıda bulunan bir büyük devletin iç çekişmeler yüzünden çöküş hikayesi ve bunu feryat eden katedrale dönüşmüş camileri bizleri ziyadesiyle üzdü.
Akşam Madrid’e döndük. Ertesi sabah 22 Mayıs Pazar sabahı dönüş yolculuğumuz başladı. Böylece çok uyumlu bir ekip ile dostluğun ve hüznün paylaşıldığı grubumuzun ilk gezisini gerçekleştirmiş olduk.

Endülüsten Muhtelif Notlar
- Bütün Elhamra duvarlarına nakış nakış işlenmiş tılsımlı söz “Allah’ tan başka galip yoktur” gerçeği haykırmaya devam ediyor.
- Elhamra’nın tasarımındaki ve süslemelerindeki zarafet ve mimari ölçülerdeki denge öyle huzurlu bir ihtişamı tattırıyor ki sanki bu atmosferde sarayı inşa ettiren sultanların ve inşa eden ustalar ile sanatkarların asil azametlerini teneffüs ediyoruz.
- Ferdinand ve Isabella yaklaşık 100,000 kişilik ordusuyla Gırnata’yı kuşatmışlardı. Gırnata’yı en son gören tepenin ismi “Suspiro del Moro” , yani Mağripli’nin Istırabı, Mağripli’nin Son Hıçkırığı, Gözyaşı Tepesi. 1492’de yaklaşık elli maddelik bir anlaşmayla Gırnata’yı Katolik Ferdinand’a teslim etmek zorunda kalan Ebu Abdullah Alpujarras dağlarına gitmek üzere şehri bu patikalardan terk eder. İşte Ebu Abdullah bu tepelerden birinden Gırnata’ya son kez bakar ve ruhunun ıstırabı gözyaşlarıyla bu tepenin topraklarına düşer. Valide Sultan, annesi Huri Ayşe zavallı oğluna dönerek: ” Ağla ağla, bir erkek gibi savunamadığın şeyler için bir karı gibi ağlamak yaraşır ” der. Ebu Abdullah Alpujarras’da bir süre kaldıktan sonra Fas’a geçer. Perişan olur, fakir bir hayat sürer ve kimsesizlere karışır. Akıbeti ise bilinmez….
- Gökyüzüne uzanan ve gümüş bir örtü gibi karlarla kaplı doğu tarafındaki şu dağların ismi Sierra Nevada’dır. El-Hamra’nın ve Gırnata’nın su depolarını dolduran çeşmelerinden şarıl şarıl akan ve kanallarında gürüldeyen berrak sular işte o doruklardan geliyor. Hıristiyanlar bu depoları ve kanalları tahrip ettikten sonra Gırnatalılar karları O dağlardan katır kafileleriyle büyük küfelerde getirmek zorunda kalmışlardı.
Bu bahçenin yukarısında ise bu suları dinlendirip daha sonra havuzlara, fıskiyelere, hamamlara tuvaletlere sarayın salonlarına ve Elbaicin’in evlerine kadar gönderen büyük su depoları bulunuyor. Müslümanların hidrolojide uzman olduklarının en iyi örneği işte Gırnata’nın bu kanalları çeşmeleri, fıskiyeleri ve depolarıdır. Bu dahi o dönemlerin medeniyet seviyesini anlamamıza yeterli olsa gerek.
10.yy da sultanlık yapan III. Abdurrahman zamanında İspanya’nın başkenti Kurtuba’nın nüfusunun 500 bin civarında ve şehrin Vadi el-Kebir boyunca 5 kilometre uzandığı belirtiliyor. İbni Rüşd’ün kadılık yaptığı, İbni Hazm’ın bir ara vezirlik yaptığı ve kütüphaneleriyle ünlü şehir Kurtuba. Bir kütüphanesinde 600 bin eserin bulunduğu edebiyat ve ilim alanında zirve bir şehir. 21 banliyö, 500 camii, 70 halk kütüphanesi, 300 hamam, 13 bin dokumacı, senede 60 bin kitabın yazıldığı ve kilometrelerce uzunluğundaki kaldırımlı ve ışıklı yollarıyla Avrupa’nın en büyük metropolü. Zamanında onun altında Konstantinepol (Istanbul) ve Bağdat vardır…
O tarihlerde İstanbul nüfusu 50.000 iken Endülüs’ün başkentinin nüfusu 1 milyona yakındır. O günlerde Endülüs’teki el yazması kitap sayısı bugün ABD’nin matbu kitap sayısından fazladır. Emeviler, halkın %99’u okuma yazma bilen, geceleri şehrin sokaklarının ışıl ışıl aydınlatıldığı, inşaat teknolojisi ve sağlık alanlarında çok gelişmiş, temizliğe önem veren, sokakları misk kokan bir devlet imiş.
Emeviler’in çöküşünün en büyük müsebbibi olan ve “kirli İzabel” adıyla tarihe geçen Kraliçe 2.İsabelle, Endülüs’ü almadan yıkanmamaya yemin ettiği için 2 yıl hiç yıkanmadığı gibi çamaşırlarını dahi hiç değiştirmemiş. Bu bir hareket tarzı meydana getirmiş ve bu yolu takip edenler gittikçe çoğalmış. Bu nedenle şehir pislik ve kötü kokudan geçilmezmiş.
- Arapça’dan İspanyolca’ya tam 2500 kelime geçmiş. İyi konuşan bir insanın günlük dilde en fazla 700 kelime ile konuştuğunu düşünecek olursak bu sayının ne kadar çok olduğunu daha iyi anlarız. Halen pek çok yer isminin Arapça menşeli oluşu dikkat çeken noktalardan biridir.
İspanya meşruti krallıktır. Nüfusu 40 milyon olup, kişi başına düşen milli gelir 10.000-USD’dir. Latin ırkındandır. Ekonomilerinde tarım oldukça önemli yer tutmaktadır. Bu yüzden İspanya’ya Avrupa’nın köylüsü deniliyormuş. Katolik taassubiyeti açısından önde gelmektedir. Diğer ırk ise Yahudilerdir. Kudüs’ten sürgün edilince bir kısmı İspanya’ya gelmiş ve yüzlerce yıl burada kalmışlardır.
İspanyollar millet olarak sıcak kanlı, esmer, kıvırcık saçlı, kolaycı ve disiplini sevmeyen insanlarmış. Akdeniz iklimi sebebiyle olsa gerek tip olarak Türk insanına çok benziyorlar.
İspanya’da 3F meşhurmuş: Fiesta (araplardan kalma öğlen uykusu) -Flamenko ve Futbol. 1975 yılındaki ölümüne kadar ülkeyi yöneten ünlü faşist diktatör Franco, İspanya halkını bu 3F ile uyutarak uzun süre iktidarda kalmayı başardığını söylemiştir.
Ünlü İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya’da inşa ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir: 8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti İspanya’da doğup gelişti. Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.
- İngiliz tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları medeniyeti şöyle anlatır: 700 sene sonrasında bile Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken… Sonraki uzun asırlar boyu Paris’teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.
- 1492 yılında Müslümanların elinde kalan son toprak olan Granada’nın (Gırnata) da kaybedilmesi ile Endülüs Devleti tamamen sona erdi. Avrupa medeniyetinin İslamiyet’ten çok şey öğrendiğini ve iki medeniyetin hep içiçe olduğunu dile getiren kişilerden birisi de Galler Prensi Charles’tır. Prens Charles, İslam medeniyetinin özelliklerini ve gerekEndülüs gerekse Balkanlardaki Osmanlı tecrübesinin Avrupa’ya neler öğrettiğini şöyle açıklamaktadır:
Diplomasi, serbest ticaret, açık sınır, akademik araştırma teknikleri, antropoloji, moda, alternatif tıp, hastaneler hep bu büyük kültürden (Endülüs) gelen şeyler. Ortaçağ, İslam o çağın koşullarına göre fazlası ile tolerans sahibiydi, Yahudiler ve Hıristiyanlar inançlarını diledikleri gibi yerine getirebiliyorlardı. Bu yönleri ile Müslümanlar, Hıristiyanların ancak yüzyıllar sonra uygulamaya geçirebilecekleri bir örnek teşkil ediyorlardı. Asıl şaşırtıcı olan, İslam’ın, önce İspanya’da daha sonra Balkanlar’da, ne kadar uzun zamandır Avrupa’nın bir parçası olduğunu, yani bizim büyük bir yanılgı ile Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız medeniyetin üzerinde ne kadar büyük etkisi olduğunu görmektir. İslam, insanlık sahasının her alanında, bizim geçmişimizin ve bugünümüzün bir parçasıdır. Modern Avrupa’nın ortaya çıkmasını sağlamıştır.



