Prof. Dr. Mehmet S. AYDIN
12 Aralık 1999
“İnsanı merkeze almayan hiçbir din yoktur. Çünkü onu anlayan, yorumlayan, yaşayan insandır. Kur’an’ın; “Bu Kitap insan için hidayet kaynağıdır” diye başlaması Kur’an’ın merkezinde de insanın olduğunu gösteriyor.
İnsanlar, kendi kültürel şartlarına, zamanlarına, donanımlarına, iç dünyalarına, Allah’ın verdiği imkân ve kabiliyetlere göre dinlerini anlar, yorumlar ve onları kitaba ve san’ata geçirirler. Bu işin tabiatı gereği, farklı din algılayışları ortaya çıkar ve bunlar kültürü oluştururlar.
Bugün insanoğlu bütünlüğü ortaya koyan felsefeler geliştirmekte güçlük çekiyor. Kur’an ise bunu telafi edip insanı bütün yönleriyle ele alan, onları birbirlerine bağlayan ve sonunda bütünlük arzeden yapıyı bize anlatıyor. Ama bu bütünlüğün kelamda, hukukta, tasavvufta, siyasette parçalandığına inanıyorum. Nedir bütünlük arzeden insan? İnsan akleden, düşünen, ahlâki duyguya, vicdana sahip olan, estetik yönü, endişesi, korkusu olan, yüce-küçük, karanlık-aydınlık olan bir varlıktır. Bunların hepsi Kur’an’da var.
İnsan yücelebilen ve düşünebilen bir varlıktır. Gazali’nin deyimiyle yücelmesine bir sınır yok “çünkü gözü rububiyyette” diyor. Bu Allah olmak değildir, insanda ilahi bir öz vardır ve Cenab-ı Allah’a doğru bir koşuş içindedir. Bir noktaya gelip “ben ne kadar kâmil oldum” demesi mümkün değil, aksine “ben ne kadar noksanmışım” deyip endişe duyar ve Allah’ın sıfatlarını –kudret, ilim adalet, rahmet…- kendi varlığında tecelli ettirmeye çalışır. Ne kadar gerçekleştirebilirse kendini o derece Allah’a yakın hisseder.
Bizim tasavvufi tefsirlerimiz olmasaydı yazık olurdu. Bu tefsirlerde insanın ne kadar zengin ve derin bir iç dünyaya sahip olduğunu görürsünüz. Ama tasavvufla devlet kuramazsınız, cemiyet idare edemezsiniz. Onun için Akşemseddin Fatih’i gönderiyor, tekkede kalırsa kıta fethedemez, onun ayrı bir psikolojisi var. Cemiyetin siyasete ihtiyacı var, bunun için de hukukun sosyal yapının kendisinden çıkabileceği bir başka tefsire yoruma ihtiyacımız var. Onun için de iyi ki Razi’nin Tefsir-i Kebir’i var. Keşke 20-30 tane de hanım müfessirimiz olsaydı, İslam kültürünün rengi bugün çok daha farklı olurdu.
Felsefeye, kelama geliyorsunuz, orada akıl merkezde. Bu kelam ile insan idare edemezsiniz çünkü gönül görünmüyor. Bu çok normaldir, çünkü Allah bazılarına düşünme gücünü fazla vermiş o da bunu kullanarak kelamı meydana getiriyor.
Hukukta ne felsefenin akli derinliği ne de tasavvufun gönlü var. Orada bulunan cemiyeti idare etme ise Kur’an’a dayanıyor.
Tasavvufta yeterince akıl, felsefe ve kelamda ise yeterince gönül yok. Halbuki Kur’an’da hem gönül var hem de akıl. Bunlardan hangisi kültüre hakim olursa kendi rengini vereceği için maalesef bir parçalanmışlık, bölünmüşlük ortaya çıkıyor. Rasulullah, tabiata veya onu tefekküre ait bir ayeti okuduktan sonra “bunun üstünde düşünmeyene yazıklar olsun” diyor. Böyle bir ilahi irşad karşısında düşünmeyeni çok da gözde mü’min olarak görmüyor. Bazı ayetlerde “ne kadar az düşünüyorsunuz, ne kadar az şükrediyorsunuz” diyerek tefekkürle şükür arasında organik bir bağ oluşturan Kur’an, yıldızlardan bahsederken de estetik duyguyu kullanmıştır. Demek ki dünya; ilim, tefekkür, ahlak, sanat ve bütün bunlarla beslenen bir amel dünyasıdır.
Şimdi bu özelliklerden birini merkeze alır diğerini ihmal ederseniz çarpık, eksik insan modelleri karşınıza çıkar. Bu dengeyi kurmak çok zordur fakat gayret edilmesi gerekir. Yoksa model kaybına uğrarız. Bunlardan biri merkeze gelirse tepki olarak başka merkezler oluşur. Böylece insanın sadece iç dünyasındaki birlik, tevhid, vahdet bozulmuş olmakla kalmaz, kültürde de bir dağılma baş gösterir. Korkulacak şey, bunların arasındaki bağlantıların yeterince sağlam olmayıp, kültürü bütünlük içinde götürebilme imkânının elimizden gitmiş olmasıdır.
Ailede, bilimde, sanatta, siyasette, iktisatta bu bütünlük arzeden kaynaktan ilham alma mecburiyeti vardır. O zaman bir bilim adamı sarı çiçeğe Yunus Emre’nin gözüyle bacı gibi, kardeş gibi bakar ve bu ekoloji problemi olmazdı. Gönlün esprisi bilimde birazcık olsaydı bu hale gelmezdik. Bilim, “ben bilirim, ben yaparım” diyerek bizi bir çıkmaza soktu. Çünkü bu bilimde ahlak yok, sanat yok. Şehirlerimiz, çevremiz, dünyamız çirkinleşti. Bundan dolayı insanlık, Cenab-ı Allah’tan özür dilemeli.
Modern hayat, bilimin tanımladığı, şekil verdiği aklı doğurdu. Batıda hakim olan, İslam dünyasına da seyahat eden akıl budur. Bu akıl vahye kapalı olduğu için o bütünlüğü yakalamakta güçlük çekiyor. Bu akıldan Âdem modeli değil şeytan modeli doğuyor. Bozan, yıkan, kirleten bu akıl Kur’an’ın aklı değil.
Bir Hıristiyan “inanıyorum çünkü saçmadır” der. Bir Müslüman “inanıyorum çünkü makuldür,
aklımı kullandım, mutmain oldum, onun için inandım” der. Bu vahyin beslediği akıldır. Vahiy, kendini aklın muhalifi olarak görmez ama aklı restore eder, bütünlük kazandırır, vahdet prensibine bağlar. Modern akıl, “ben sanata, ahlaka karışmam, inançla da bir işim yoktur” der. O zaman sanat da ahlak da başını alıp gider. Bu modern, eksik, şeytani aklın hâkimiyetinden çağdaş insan modeli karşımıza çıkıyor. Kur’an insanı, imani, akli, ilmi, ahlaki, estetik hayatıyla bir bütündür. Kur’an, insanı bu bütünlük içinde yaşayan ve bütün bunlarla medeniyet kurabilen bir varlık olarak görüyor.“
Not: Programın özeti, deşifre üzerinden yapılmıştır.

