Klinik Psikolog Mehmet Büyükçorak ile Dijital Bağımlılıkla Mücadele ve Dijital Detoks Yönetemleri – 9 Mart 2024

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

0-2 yaş beynin gelişim hızının en yüksek olduğu dönemdir. Çocuğu dış dünyayla iletişim kurmak, oyuncaklarla oynamak, arkadaşlarıyla vakit geçirmek gibi olabildiğince çok uyarana maruz bırakmak gerekir. Fakat çocuğu üretici ve interaktif bir uyarana maruz bırakmayıp da pasif tüketici haline getirdiğimiz, herhangi bir ekrana maruz bıraktığımız zaman büyüme sekteye uğrar hatta çok fazla maruz kalma durumunda otistikvari bir takım davranışlar gözlenebilir.

İlerleyen yaşlarda özellikle ergenlikte kişiliğin ve benliğin oturmaya başladığı bir noktaya doğru gidilir. Yani aile bir uçtaysa çocuk diğer uca doğru gider. Çünkü sınırları test eder ve kendine ortalarda bir yerde bir yer bulmaya çalışır. Aile bu süreçte baskıcı davranır, çocuğu örselerse çocuk duygusal olarak uzaklaşır ama her şeyi onaylayan bir aile olursa da çocuk bu sefer sınır görmeyip onun buhranına kapılır. Çünkü çocuklar sınıra ihtiyaç duyarlar. 

Çocuklara ekran vasıtasıyla tek bir uyaran geldiği zaman muhakeme yeteneklerini kullanmak zorunda hissetmezler. Tek tip akışkan pasif alıcı oldukları bir pozisyona girerler. Bu biraz da hazla ilgili bir durumdur. Ekran canlı ve akışkan olduğu için gerçek dünyadaki gibi değildir. Örneğin çocuk birinden bir şey alacağı zaman yürüyüp gider, bir efor sarf eder. Ama ekranda hiç bir efor sarf etmeden sadece haz alır. Dolayısıyla ikisinin doyumu aynı doyum da olmaz. 

80 yaş üzerinde de beynin gelişimi durmadığı için Demans ve Alzheimer tetiklenmeye başlıyorsa nöropilastissitesi esnekliğini artıracak uyarana maruz kalması gerekir. Anadolu’da maalesef belli bir yaşa geldikten sonra kişiler kendilerini farklı uyaranlara karşı kapatıyorlar. Kişi kendini farklı uyaranlara karşı kapattığı zaman sadece psikolojik olarak değil, fizyolojik olarak da çökmeye doğru gider. 0-2 yaşta beyinle ilgili ne oluyorsa 80+ yaşta da aynısı oluyor. Spor salonuna gidip ağırlık kaldırmak gibi düşünürsek kaslar hareketlerle güçlendirilmezse yağ tabakası gibi bir şeye dönüşür. Çocuklar da ekrandan haz alıyor ama pasif bir şekilde.

Kimlik oluşmasında çevre ve arkadaşlar da önemli etkenlerden bir tanesi. Özellikle Z kuşağına baktığımızda ilişkilenmenin, yaşam hızı çok farklı olduğunu görebiliriz. Yani örneğin benimle dedem arasında çok fazla bir uçurum yok fakat  şu an nesiller arası geçiş çok hızlı. Yani son 20 sene içerisinde, ergenlik sürecindeki arkadaşlık ilişkileri çeperinde gezindiğimiz ama temeli olmayan, bağ kuramadığımız, bağlanamadığımız ilişkilere dönüşmeye başladı. Modern insanın duygu, düşünce davranışlarını belirleyen ilkel beyin çok karmaşık ve kompleks bir yapı. Ne yapması gerektiğini pek bilmeyen bir organ. İnsanın mesleğiyle, eşyayla, objeyle kurduğu ilişki belli bir zamandan sonra insanın insanla kurduğu ilişkiye de dönüşmeye başlıyor. Daha sürdürülebilir, daha koruyucu, kapsayıcı, onarıcı ilişki türüyle daha tüketme odaklı olduğunda bu ilişkilere de yansımaya başlıyor ki bunun en önemli noktaları teknolojik gelişme, ekonomik gelişme. O sebeple bugün genç kuşaklar için ilişkiler, sorumluluğu alınmayan, yatırım yapmaktan kaçınılan ama menfaat doğrultusunda kullanılan bir perspektifte. Bugünkü çağın gereksiniminde eşya ile ilişki de bu şekilde.

Peki bu kadar teknolojik ve ekonomik gelişmeye, refaha rağmen ne oluyor insanın psikolojik bozuklukları neden bitmedi? Demek ki insana rağmen gelişen bir şeyler var ya da insanın bilinçli evresini kullanmasıyla ilgili bir durum var. 

Phili Zimbargon’un “Bitik Erkekler” diye bir kitabı var. Bitik Erkekler’e bakıldığında teknolojinin gelişmesinin her zaman işe yarayan bir şey olmadığını görebiliriz. Teknoloji, internet, sosyal medya ile birlikte özellikle erkek türü üzerinden konuşursak, mesela cinsel içerikli sitelerin sayısında oldukça bir artış olduğunu görebiliriz. Bu sektörün en büyük firmalarından biri “pornhub” adlı bir firma. Bu firmanın arkasında otel zincirleri, reklam firmaları, kumarhanelerin olduğu bir ağ ve dolayısıyla 100 küsür milyar dolarlık bir bütçe var. Mesela bu pornhub covid döneminde evde kalanlara bir hafta premium üyeliği bedava veriyordu. Bu süreçte bu zarflama taktiğiyle firma 14 milyar dolar artıya geçmiş. Yani belki çok büyük bir meblağ gibi gözükmese de kartopu gibi büyüyen bir bütçeden bahsediyoruz. İnsanın bunun karşısındaki çözümü tabi ki güçsüz. 

Facebook’un İrlanda’daki merkezleriyle ilgili 100 civarında psikiyatrist, nörolog ve psikologun üzerine çalıştığı bir takım incelemeler var. Meta uygulamalarını yani whatsapp, instagram, facebook kullanan kişilerin, birer data olduğunu öne sürüyor. Davranışlarımızı ve tercihlerimizi de şekillendiren bir sistemle muhatabız. Fakat bu korkmamızı ya da parmağımızda yara var diye bileği kökten kesmemizi gerektirmiyor. “Bir yerde bir şey bedavaysa orada pazarlanan sensindir” anlayışıyla her paylaşım, her beğeni, her yorum ekstra bir data olarak kullanılıyor ve tercihlerimiz üzerinden reklam olarak satışa dönüyoruz. Bunun karşılığında verdiğimiz şey dikkat odağı. Yani bugün çocuklarımız da biz de kesintisiz şekilde bir buçuk saat, bir kitabı okumaya ya da örgü yapmaya uyarılmadan devam edemiyoruz. 

Beyinde dopamin, serotonin ve oksitosinin aynı anda salgılandığı durumlardan bir tanesi online cinsellik. Beyin üçünün aynı anda salgılanmasının kısa yolunu bulduğu zaman o fiili her sıkıldığında biraz daha isteyecek, vermediğinizde baskı yapmaya başlayacaktır. Sistemin bilinçli olan kısmı devre dışında kaldığında 40 yaşına gelmiş, evli, çocuklu konsol oyunu oynayan yetişememiş yetişkinler ortaya çıkmaya başlıyor. Dünya Sağlık Örgütü eskiden gelişim süreçlerini çocuk-ergen-yetişkin şeklinde ayırıyordu. Şimdi ergen ile yetişkin arasında ‘beliren yetişkinlik’ diye bir şey koydular. Bunun tabi ki sebeplerinden bir tanesi sanayi toplumu zamanlarında ergenlik olmaması, çocukluktan direkt yetişkinliğe geçilmesiydi. Sanayi toplumuyla birlikte ekonomik refah artmaya başlayınca ergen diye bir tanım ortaya çıkmaya başladı. Şimdi de teknoloji ve ekonomik gelişmesiyle ergenlik ve yetişkinlik arasında bu süreç ortaya çıktı. Özellikle İtalya, Yunanistan, Türkiye ve Kuzey Afrika bölgesindeki aile bağları daha kolektif toplumsalcı olan ülkelerde 30-35 yaşına gelmiş oyun oynayan, evlenmeyen ekonomik olarak da bir kazanım sağlamayan, tüketen bir erkek cinsiyle  karşı karşıya kalındı. Böyle bir tür aslında sürdürülebilir değil ama ekonomik olarak da dünyayı bekleyen en büyük yıkım, belki de bir türün artık kendi kendini işlevsizleştirmesi.

Çekoslovakyalı Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi milenyum jenerasyonuyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki jenerasyonların mutluluklarını kıyaslıyor. Milenyum çağında refah seviyesi çok yüksek olduğundan daha mutlu olmaları beklenirken ikinci dünya savaşı sonrasındaki jenerasyonun daha mutlu olduğu görülüyor. Çünkü ikinci dünya savaşından sonraki jenerasyon çok büyük yıkımlar, zorluklar gördü ve zorluklar karşısında daha esnek daha dayanıklı hale geldiler. Acı duyma eşiğiniz ne kadar yüksek, acıyı deneyimlemeye ne kadar açık olursanız gelişiminiz o kadar artmaya başlar. Ama acı duymayı kötü olarak görür acı duymayı ortadan kaldıran ve haz veren şeyler yapmaya başladığınız zaman bugünkü toplumda olan “Tüketiyorum, öyleyse varım” anlayışına doğru gidersiniz ve gelişiminiz de engellenmiş olur. 

 Mutluluk iki türe ayrılır: hedonik mutluluk, eudaimonik mutluluk. Hedonik mutluluk yapılanması pasif bir şekilde haz veren, keyif veren tatmin sağlayan bir şeydir. Bir şeyi arzu ettiğimizde arzulama kapasitemiz gelişiyor, arzu ettiğimiz şeye eriştiğimizde ise bu kapasite aşağıya iniyor. Direkt olarak doyum alınıyor. Çünkü arzu ettiğimiz şey ne kadar büyükse normale düşüldüğünde eski normal seviyesi artık yetmemeye başlıyor. Bu konuda Martin Zeligvan gibi birçok ismin yaptığı çalışmalar var. İnsanı en mutlu eden şeyin ilişkiler olduğu bulunmuş. Harvard Üniversitesi’nin 86 yıldır yürüttüğü dünyanın en uzun ömürlü çalışmalarından bir tanesinde Boston’daki zengin ve fakir muhitten katılımcıların yaşam doyumları arasında bir fark var mı diye araştırılıyor. 86 yılın sonunda üçüncü kuşak katılımcılarla devam ediyorlar. Hem zenginlerin hem de fakirlerin statüsü ve geliri fark etmeksizin en büyük mutluluk kaynağının ilişkiler olduğu gözlemlenmiş. Hiç kimse mutluluk kaynağı olarak parayı göstermemiş. Fakat tabi şöyle bir denklem de var. Örneğin 0-100.000 TL arasındaki para mutluluk getirir çünkü temel ihtiyaçlarımızı gideririz. Ama sonrasında mutluluk oranı aynı şekilde artmaz. Bunun yanında örneğin birine karşılıksız bir yardımda bulunmak yaşam doyumunu ciddi bir oranda yükseltiyor. Zeligman da en çok karşılık beklemeden bir başkası için iyilik yapmanın en kalıcı ve en uzun süreli mutluluk sağlayan eylem olduğunu söylüyor. 

Teknolojik bağımlılıkta işin tedavi, detoks ve koruyucu önleyici kısımlarına değinecek olursak Kim Kamerin’in ortaya attığı hylotrofik efekt kavramına değinebiliriz. Şöyle ki çiçekler, güneşi güneş ışığı gördüğünde güneşe dönerler, balık tutmak istediğinizde gece denize ışık tuttuğunuzda balıklar ışığa doğru giderler. Demek ki ışık besleyen bir şey. İnsanlar da çok yoğun koşuşturmacalar ve ilişkiler içerisindeler ama bir yandan hangi değerler örtüsüyle hangi amaçlar doğrultusunda ilerlemesi gerektiğini sorgularlar. Kamerin çalışmasının sonunda ölüm riskini artıran obezite, alkol tüketimi, bağımlılık gibi etmenler arasında en yüksek yüzdenin %70 ile sağlıksız ilişkiler ve yalnızlık etmeninde olduğunu görüyor. Örneğin evliler bekarlara göre daha uzun yaşıyor ama çatışmalı ve huzursuz evlilik içerisinde olanlar bekarlara göre daha erken gidiyor. Öte yandan herhangi bir dini gruba mensup olanların da olmayanlara göre daha fazla doyum yaşadığı ve bunun da uzun yaşama sebep olduğu görülüyor. “Tanrı alanı” diye bir kavramdan bahsediliyor. Epilepsi atakları yaşayan bir grup insanı hastanede topluyorlar. Bir gruba klasik müzik, bir gruba Amerikan country müzik, bir gruba rock müzik, pop müzik, bir gruba da kilise korosu müzikleri veriyorlar. Kilise korosu müziği dinleyen kişilerin epilepsi ataklarındaki şiddet ve yoğunluk diğer müzik türlerine maruz kalanlara göre çok daha düşük oluyor. Bunun nasıl olduğu açıklanmasa da insanın inanma ihtiyacından dolayı böyle bir etkinin olduğu gözlemleniyor. Bir başka örnek, diyaliz hastalarını hastanede iki gruba ayrılıyorlar. Birinci grup telefonlarıyla düzenli aralıklarla sadece sevdikleri kişileri arayıp onları ne kadar sevdiklerini söylerken, ikinci grup sadece dışarıdan arama alıyor ve sevdiklerinin güzel sözlerini dinliyorlar. İki sene süren deneyin sonunda sevdiklerine telefon edip sevgilerini söyleyen, olumlu cümleler kuran grubun hastalığının bir buçuk sene boyunca nüksetmediğini ve daha hızlı iyileştiğini, pasif şekilde sevildiğini duyan kişilerin ise altı ay sonra hastalıklarının nüksettiğini ve iyileşme sürecinin de daha ağır olduğunu görüyorlar.

Teknolojinin konuyla ilgisi nerede devreye giriyor diye baktığımızda, bir tarafıyla insanların bugün hiç olmadığı kadar birbiriyle iletişim ve birleşim halinde olduğunu görüyoruz. Ama ilişkiler çeperlerde geziyor ve kökleşmiyorlar. Bu bir tarafıyla da artık önümüzdeki çağın en büyük vebasının yalnızlık olacağını gösteriyor. Birleşik Krallık ve Japonya’da “Yalnızlık Bakanlıkları” kuruldu. Toplumun yalnızlığı içerisinde insanlar nasıl sosyalleşebilir diye çalışılıyor. Hatta Japonya’da çok daha ekstrem bir durum var. Onlarda artık altı ay boyunca evden çıkmayan, sadece oyun oynayan insanlar türedi ve bu hastalık boyutuna ulaştı. Doktorlar bu hastaları evden çıkaramayınca, kendileri de gidemiyorsa kameralı uzaktan kumandalı robotlarla tedavi etmeye çalışıyorlar. Halbuki Japon kültürüne bakarsak başarı o kadar önemlidir ki başarısızlık direk değersizlik olarak ortaya çıkar. Bunun örneklerinden bir tanesi de zaten harakiri yapma kültürüdür ki insanlar kendi benliklerini ortadan kaldırırlar. Şimdi ise yeni jenerasyon ne para ne cinsellik hiç bir şey istemiyor. Panseksüalist ilan edildiler. Hiçbir motivasyonları yok. 

Instagram ve Snapchat Birleşik Krallık’ta ergenler için en zararlı iki uygulama seçildi. Bunun sebebi ise tam ergenlik dönemindeyken kızların güzellik algısının uygulama üzerinden manipüle edilmesi ve sürekli bir kıyas yaptıklarından dolayı depresyon vakalarında artış görülmesi. Bu iki uygulama ne kadar yoğun ve sık kullanırsa depresyon vakaları ve antidepresan kullanımı o kadar artmış. Erkeklerde ise başarı ya da sahip olmaya özellikle vurgu yapıldığı görülmüş.  

Tüm bunlara baktığımızda çocukların anlamlı ve amaçlı bir yaşam sürmek istediği noktasında sorgulanan bir hayat inşa edebilmek için sağlıklı aile ilişkileri ve dijital detoks çözüm olabilir diyebiliriz.

 

 

Önceki Yazı

Klinik Psikolog Hülya Gök ile Varlık Kavramının Etimolojisi ve Varlık Bilimi

Sonraki Yazı

Prof. Dr. Abdurrahman Eren ile Anayasa Değişim Süreci Tartışmaları – 30 Mayıs 2024

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir