Diziler Nasıl Yazılıyor, Nasıl Okunuyor?

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Prof. Dr. Nükhet Sirman & Öğr. Gör. Feyza Akınerdem
16 Şubat 2013

Türkiye’de en yaygın popüler kültür formlarından biri olan akşam eğlencesi yerli diziler, bir o kadar da popüler bir tartışma konusu. Yüksek izlenme oranları, internette yaygın olarak ziyaret edilen forum ve hayran siteleri, televizyona az çok erişimi olan herkesin hakkında fikir sahibi olduğu senaryolarıyla yerli dizilerin sevilerek tüketilen bir kültürel form olduğu konusunda şüphe yok. Dizilerin konuları, karakterleri ve hikâyeleri üzerinden medyada, internet forumlarında, evlerde süregiden, son zamanlarda özellikle “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle ilgili olarak Başbakan’ın da katıldığı tartışmalar yerli dizilerin bir eğlence aracı olmanın çok ötesinde, toplumsal meselelere dokunduğunu da gösteriyor.

Dizi dediğimiz kültürel form, aslında birçok tür ve anlatıyı içinde barındırır. Türkiye’de yaygın olarak tüketilen tür ve anlatılar, benzer konuları farklı grup izleyicilere farklı biçimler kullanarak ulaştırır ve farklı biçimlerde izlenir. Her tür ve anlatı kendi izlenme biçimlerini üretir, bu izlenme biçimleri de anlatıyı ve türü yeniden biçimlendirir. Aktif olarak sosyal medya araçlarını kullanan gençlerin izlediği ve fan siteleri kurdukları diziler, akşam evde ailenin tüm bireylerinin beraber izlediği diziler, internet üzerinden izlenen yerli/yabancı diziler, daha çok erkeklerin veya kadınların izlediği melodramlar, komediler, pembe diziler… Dolayısıyla, diziler ev, internet veya her nerede tüketiliyorsa orada süregiden kolektif bir yazma, okuma, tartışma pratiğiyle üretilen metinlerdir.

Farklı tür ve anlatılara sahip olsalar da dizilere genel olarak baktığımızda, kadınlık, erkeklik, aşk, evlilik ve aile etrafında dönen konuların sıkça işlendiğini görüyoruz. Bazen etnik, sınıfsal ya da aile normlarıyla ilgili çatışmalardan dolayı kavuşamayan âşıklar, bazen adaletsizlik, kader ya da kötülüklerin dağıttığı aileler, bazen evlenip doğru ailenin nasıl olacağını bulmaya çalışan erkek ve kadınlar… Bu temaların güncel dizilerde nasıl işlendiğine bakarken, tür, anlatı ve izlenme biçimleri arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri de gözden kaçırmamak gerekiyor.


“Kuzey -Güney” ve “Karadayı”da erkeklik temsilleri

Televizyon dizilerini kategorize etmek oldukça zordur. Küresel sektöre hakim İngiltere ve ABD’de üretilen dizileri, genellikle film endüstrisini şekillendiren polisiye, romantik, dram, fantastik, korku-gerilim türlerini tekrarlayan bir şekilde kategorize etmek mümkün.1 ‘90’lardan beri hem film hem de dizi sektöründe denenen yeni teknolojiler ve yeni hikâye anlatma biçimleri de kategorizasyonu oldukça zorlaştırıyor.2 Dizi üretiminde yeni bir bölgesel/uluslararası aktör haline gelen Türkiye’de yapılan dizilerin sınıflandırılması da, yukarıdaki film kategorilerine yerel hikâyelerin, edebiyat uyarlamalarının, küresel olarak tüketilen dizilerin uyarlamalarının ve tarihî dizilerin katılımıyla bir hayli karmaşıklaşıyor. Ancak, türler üzerine çeşitli bağlamlarda yapılan analizler, türün izleyici tutumuyla şekillendiği ve izleyici tutumunu şekillendirdiğini ortaya koyuyor.3 O nedenle, kabaca da olsa tür ve anlatı biçimlerine göre bir sınıflandırma yapmak bize ışık tutabilir.

Türkiye’de prime-time’da en büyük izlenme oranına sahip olan melodramlar ve pembe dizileri, farklı biçim özellikleri olsa da aynı başlık altında tartışmak mümkün. Melodramlar ve pembe diziler genellikle imkânsız bir aşkın sebep olduğu ahlakî-normatif bir çatışmanın ve buna bağlı olarak çıkan çatışmalar silsilesinin kahramanlar tarafından çözülmesinin anlatıldığı doğrusal bir anlatı formuna sahiptir. Melodramlarda çatışmanın neden ortaya çıktığı, nasıl ve kim tarafından çözüldüğü önemlidir: Kahraman farklı normlar arasında bir seçim yapar ve buna göre kahraman olur. Bu türe güncel örnek olarak “Kuzey Güney” (Kanal D, 2011-dev.) ve “Karadayı” (ATV, 2012- dev.) dizilerini örnek verebiliriz.

“Kuzey Güney” iki kardeş arasındaki gerilimi, Kuzey karakterini merkeze alarak anlatır. Kuzey hikâyenin hem suçlusu hem de en dosdoğru karakteridir. Abisinin suçunu üstlenip hapse girmiş, hapiste yaralanmış ve hikâyenin geçmişe doğru anlatıldığı kısımlarda gördüğümüz gibi, aslında hep yaralı bir çocuktur. Ailenin sorunlu, işe yaramaz çocuğu olduğu için hapse sürüklenmesi neredeyse kaçınılmaz olmuştur. Diğer taraftan, bu dizide aile de masum değildir; hatta Kuzey, Güney, anne Handan Hanım ve baba Sami Bey, bu aileden nasıl yaralar aldıklarını dizinin çeşitli bölümlerinde birbirlerine, dolayısıyla izleyiciye anlatmışlardır. Cefakâr annelik temsilini tersine çeviren hesapçı kitapçı bir annelik temsili, ailenin direği/reisi baba temsilini bozan, karısını döven bir koca temsili, oyunu kuralına göre oynadıkça ve annesinin önüne koyduğu hedeflere ulaştıkça herkesin nefretini kazanan Güney temsili arasında, Kuzey her ne kadar yaraları en açık karakter olsa da en doğru, en “delikanlı”, en bozulmamış karakterdir. İşte bu bozulmamışlık da onun aşkıyla arasında kalmasına sebep olur. Kuzey abisinin eski nişanlısı Cemre’ye âşıktır. Ancak, delikanlılık normu aşkına kavuşmasına engeldir. Cemre de Kuzey’in bu dosdoğru haline âşıktır aslında, ama bir yandan da bu doğruculuk yüzünden o da sevdiği erkeğe kavuşamamaktadır. Dolayısıyla, bu dizideki en büyük normatif çatışma, karakterler arasındaki çatışma değil de, Kuzey’in kendi içindeki, hiçbir zaman çözülemeyecek gibi duran delikanlılık mı aşk mı çatışmasıdır.

1970’lerde geçen bir hikâye anlatan Karadayı’da ise başka bir âşık-delikanlı-kahraman vardır. Mahir Kara babasının uğradığı haksızlıkla mücadele ederken babasının davasına bakan hâkime âşık olur. Kimliğini gizleyerek hâkimin yanında staj yapan Mahir Kara için kendini açık etmek, dolayısıyla hâkime olan aşkını gönlünce yaşamak mümkün değildir. Kuzey gibi Mahir de dosdoğrudur, lakin Mahir’in ailesi Kuzey’in ailesi gibi yaraları olan bir aile değildir. Aksine, herkesin birbirine tutkun olduğu, mükemmel bir babanın mükemmel karısı ve evlatlarından oluşan bir ailedir. O yüzden, uğradıkları haksızlık daha büyük, daha kabul edilemezdir. Dolayısıyla, adaleti tecelli ettirmesi beklenen Mahir’in sorumluluğu daha da büyük, aşkı da bir o kadar imkânsızdır. Burada da yine normlar hem Mahir’in hem Feride’nin içinde çatışır: Doğru insan, doğru hâkim, doğru evlat mı olmalı, yoksa aşkının peşinden mi gitmeli?

Mahir’in âşık olduğu hâkim Feride mesleğine sıkıca bağlı ve erkeklere karşı mesafelidir. Ancak, Mahir’in aşkına karşılık verdikçe bambaşka bir Feride çıkar karşımıza. Âşık Feride daha kırılgandır, alıngandır, zaman zaman elindeki davayı kaybetme noktalarına varacak hatalar bile yapar. Mahir’in korumacılığına karşı koysa da bir taraftan ona sonsuz bir güven duyar. Doğrucu bir hâkim olan Feride ile âşık Feride zaman zaman birbiriyle çatışır, zaman zaman da birbirini tamamlar.

Mahir, âşık olduğu kadını doğru karar vermeye yönlendirirken ve onun vicdanına güvenmek isterken, bir yandan da hâkim olan Feride’ye oynadığı oyun uzadıkça her geçen gün onunla arasındaki aşk daha da imkânsız hale gelir. Âşık olan Feride’yle “‘Hâkime Hanım” arasındaki geçişleri izlerken, tek bir doğru kadınlık temsili olmadığını da görürüz. İzleyiciler de bu geçişler arasında seçimini yapacak, Feride’nin yanında ya da karşısında duracaklardır. Bu gerilimin peşinde diziyi her hafta izlemeye devam ederiz.


“Muhteşem Yüzyıl” ve “Lale Devri”nde kadın temsilleri

Erkeklik temsillerinin öne çıktığı iki melodramdan sonra, kadınlık temsilinin öne çıktığı iki diziden bahsedeceğim. “Lale Devri” (Show TV, 2010-2011, Fox, 2011-dev.) Türkiye’nin Brezilya ve ABD dizileri aracılığıyla tanıştığı pembe dizi türünün güncel ve yerli bir örneği. Bu dizide aşk ve kıskançlık ekseninde karakterlerin sürekli yaptığı hatalar, yanlış anlamalar, entrikalar ve kötü tesadüflerle bir türlü rayına oturmayan bir aşk hikâyesi anlatılıyor. Melodramlardan farklı olarak pembe dizilerin merkezinde çözüm bekleyen tek bir normatif çatışma yoktur; aksine, daha yaygın ve gündelik çatışmalar ağı vardır.4 Lale Devri’nde de tüm karakterler benzer bir aşk serüveninin içinde yol alırken, bir yandan da doğru erkeklik, doğru kadınlık, doğru aşk, doğru duygusal ilişki üzerine bir konuşma alanı açılıyor. Anadolu’da, Ürgüp’te yoksul bir ailede büyümüş ve daha önceki evliliğinde oldukça yara almış olan Toprak, şans eseri kendini İstanbul’da, çok zengin bir iş adamı olan Çınar’la evlenmiş bulur. Ancak, Toprak’ın şansı uzun sürmez, zira taşralı bir kadının İstanbullu, yakışıklı, zengin bir iş adamıyla ilişkisini sürdürmesi o kadar da kolay olmayacaktır. Toprak başka bir dünyada doğru kadın olmayı öğrenmeye çalışır: Susmak mı, konuşmak mı, kıskanmak mı kıskanmamak mı, doğal olmak mı, süslenmek mi daha doğru kadınlıktır? Hikâye bu çeşitli özne konumlarını çeşitli çatışmalarla üretir ve izleyiciye “Toprak ne yapmalı?” diye düşündürür.

 

Melodram ve pembe dizi türünün bir başka uygulaması da tarihî/kostümlü dramalar. Türkiye’de bunun en popüler örneği “Muhteşem Yüzyıl” (Show TV 2011-dev.) dizisi. Topkapı Sarayı’nın hareminde tarihsel olarak yaşamış kişiliklerle kurgusal karakterleri bir araya getiren kurmaca bir hikâye anlatan Muhteşem Yüzyıl çok izlenirken çok da tartışılan bir dizi. Osmanlı tarihi Türkiyeliler için aslında ikircikli bir konu: Kimi sever bağrına basar, kimi içinse Cumhuriyet’le unutulması gereken bir geçmiştir. Yine de en az eleştirilip en çok sahiplenilen Kanuni Sultan Süleyman döneminin biraz karanlık, biraz duygusal, biraz mahrem tarafına dokunan bu kurmaca hikâye ilk başta öfke uyandırsa da, öyle görünüyor ki, Süleyman’ın değil de aslında Hürrem’in maceralarına odaklanan izleyiciye oldukça keyif veriyor.

Tarihî meseleleri gündeme getirdiği düşünülse de, aslında Muhteşem Yüzyıl’da esas mesele Hürrem’dir. Hürrem ailesini, kendisini, çocuklarını ve hatta Osmanlı sultanı Süleyman’ı saray içindeki entrikalardan nasıl koruyacaktır? Çekirdek ailenin Cumhuriyet’in projesi ve normu olduğunu hatırlatan Nükhet Sirman, Muhteşem Yüzyıl için, çekirdek aileyi tarihsel olarak hiç varolmadığı bir yere, Osmanlı sarayının ortasına yerleştirip Hürrem’e de bu aileyi koruma ve kollama görevi verildiği için bugünün izleyicisine oldukça ilginç geldiğini söyler.5 Bu açıdan baktığımızda, Muhteşem Yüzyıl’ın hikâyesiyle Lale Devri arasındaki, ilk bakışta fark edilmeyen benzerlik dizilerin gündelik hayatla ilişkisini açık eden önemli bir gösterge. Lale Devri’nde de esas kahraman bir kadındır: Toprak’ın aşkına ve dolayısıyla ailesine dışarıdan gelen tehditlere, entrikalara karşı nasıl bir strateji izleyerek doğru kadınlığı bulacağı sorusu, hikâyenin esas meselesidir. Lale Devri’nin Toprak’ı ile Muhteşem Yüzyıl’ın Hürrem’inin uğraştığı dertler birbiriyle oldukça paraleldir. İkisinin de başa çıkmaya çalıştığı entrikalar, planlar, ayak oyunlarına karşı aşklarını, ailelerini, çocuklarını korumak gibi bir sorumlulukları vardır. Bunu söylerken Muhteşem Yüzyıl’ın anakronik bir tarih anlatısı olduğunu söylemek istemiyorum. Aksine, dizinin türü ve anlatısı tam da izleyicinin beklentisine uygun hikâyeler üretmek için Osmanlı Sarayı’nın ortasına bir çekirdek aile yerleştirebilir. Dolayısıyla, mesele diziden öğrenmek değil, diziyle eğlenmek ve dizi üzerinden gündelik hayattaki meseleleri tartışmaktır. Bu benzerlik bugünün İstanbul’unda da geçse, Kanuni’nin sarayında da geçse, kadınlık ve erkeklik hallerini bugünden doğru izlemek ve tartışmaktan zevk aldığımızı gösterir.

“Leyla ile Mecnun”da “erkek acısı”

Bahsedeceğim diğer bir tür ise komediler. Durum komedilerinin yabancı uyarlamalarıyla Türkiye televizyonculuğuna giren komedi dizileri “Çocuklar Duymasın” (TGRT, 2002- ATV, 2012) isimli yerli yapımın çok beğenilmesiyle yerli üretimde yerini aldı. “Çocuklar Duymasın” ailede kadının modernleştirici, erkeğinse modernleşmeye direnen hallerini komik hikâyelerle anlatan bir aile dizisi olarak uzun süre yayınlandı. Güncel komedi dizileri genellikle kavuşamayan âşıklar, çapkın erkekler, farklı sosyal sınıflardan gelen erkekler ve kadınların aşkları, sürekli yanlış anlamalarla ayrı düşen sevgililer gibi konuları ele alır. En güncel örnekler olarak “Ali Ayşe’yi Seviyor” (Fox, 2013), “Zengin Kız Fakir Oğlan” (TRT 1, 2012-dev.), “Yalan Dünya” (Kanal D, 2011-dev.) gibi dizileri sayabiliriz.
Oldukça sadık bir hayran kitlesi olan “Leyla ile Mecnun” ise farklı hikâyesi, arkaik Leyla ile Mecnun hikâyesine ve daha birçok bildik metne, filmlere, kitaplara, şiirlere yaptığı göndermelerle diğer dizilerin arasından sıyrılıyor. İlginç olan şu ki, Leyla ile Mecnun’un ağırlıklı olarak genç erkeklerden oluştuğu gözlemlenen izleyici kitlesi, bir türlü Leyla(lar) ile dikiş tutturamayan Mecnun’un hikâyesini “erkek acısı” diye tarif ediyor.6 İzleyicide bırakacağı duygusal etkinin gülmek-eğlenmek olması beklenen bir komedi dizisinin konusunun “acı” ile tarif edilmesi ilk bakışta garip gelse de, aslında komedi dizilerinin de kadınlık ve erkeklik denen normatif alana konuştuğunu gösteriyor. Dizide kadınları sürekli değişen Leylalar, erkekleri ise farklı yaşlardan ve farklı özellikleriyle öne çıkan çeşitli erkek karakterler temsil ediyor. “Ne yapsak yaranamıyoruz” cümlesinin erkekler açısından diziye tercüme edilmiş hali olan Leyla ile Mecnun’un erkek izleyiciyi ekran başına toplamasında ve onların da acıya vurgu yapmasında şaşılacak bir şey yok. Leyla ile Mecnun “erkek acısı”nı hikâye ederken de, güldürünün merkezine erkek özneyi koyarken de, erkekliğin ve dolayısıyla kadınlığın ne olduğunu düşündürürken de tür ve anlatı özellikleri bakımından farklı diziler olarak andığım Kuzey Güney’den ve Karadayı’dan çok da uzaklara düşmez.
Bahsi geçen bütün dizilerde gördüğümüz gibi, çeşitli erkeklikler, kadınlıklar, erkek ve kadınlar arasındaki çatışmalar hikâyelerin taşıyıcısıdır. Melodramlarda aşkla adalet, aşkla dürüstlük, aşkla delikanlılık arasında gidip gelen karakterlerin imkânsız seçimlerini izlemek hayli heyecanlı ve keyiflidir. Pembe dizilerde de benzer şekilde kahramanın yapacağı gündelik seçimlerin doğuracağı büyük sonuçlar heyecanla izlenir. Komedilerde çatışma bu sefer ironiyle, abartılı tesadüfler ve komik yanlış anlamalarla bezenir; böylece, çatışma gülmekle düşünmek, bazen gülmekle acı çekmek arasında gidip gelen duygulara konuşur.
Görüldüğü gibi, geçişken kategorilere ayırabildiğimiz diziler bir o kadar da çeşitli izlenme biçimlerine sahiptir. Bu farklı türlerdeki diziler, genel resme baktığımızda, birçok kanalda prime-time’ın neredeyse tamamını ele geçirmiştir. Türkiye’de diziler en az 90 dakika uzunluğunda çekilir, uzun reklam araları vardır. Dolayısıyla, diziler evin akşam temposunun arka planı haline gelir. Çoğu zaman tanıdık hikâyeleri, bildik normatif çatışmaları ve uzun reklam aralarıyla izleyiciye aralarda düşünme, diziyi tartışma ve bir yandan da kendi gündelik hayatına devam etme imkânı sağlar. İzleyici için bu çatışmaları izlemekten gelen keyif ve heyecan, gündelik hayatın temposuna eşlik ederek bütün bir akşama, ertesi gün diğer dizi izleyicileriyle yapılacak konuşmalara ve birbirini takip eden bölümlerle bütün bir sezona yayılır. İzleyiciler için anlık temsillerden çok, sürekli gelişen ve dönüşen hikâye önemlidir. Bu hikâyelerin içinde kadınlık, erkeklik, aşk ve aile çeşitli çatışmalarla kurulan, bozulan ve yeniden kurulan normatif sistemlerdir. İzleyici bu çatışmaları izledikçe kendi hayatlarındaki normları da çatıştırır, çarpıştırır, kurar ve bozar. Ancak, bunun anlatıyla paralel bir kurma-bozma süreci olduğunu iddia etmek çok zor. Diziler toplumsal hayatın aynası değil, bir parçasıdır.
Genele baktığımızda, dizilerin kadın, erkek, ilişkiler ve aile meselesinin müzakere edildiği metinler olduklarını görürüz. Televizyon bu müzakerenin hem bir uzantısı hem de müzakereyi gündelik hayata yayabilen kurucu bir mecradır. Bu müzakerede salt bir erkeklik ya da kadınlık temsilinin yüceltilmediğini de çeşitli tür ve anlatılara bakarak göstermeye çalıştım. Türkiye bağlamında erkeklik ve kadınlık, erkeklik ve kadınlığın her zaman içinde tanımlandığı aile, televizyonu da içine alan geniş bir müzakere alanında her gün yeniden üretilir, değiştirilir ve dönüştürülür. Hakim ideoloji ve söylemlerin, toplumsal projelerin, muhalif söylemlerin ortasında, öznelerin normlar, duygular ve arzuların oluşturduğu paletten çeşitli seçimler yaparak kurduğu kadın ve erkekliği anlamak için televizyon, önemli bir kurucu alan ve uğrak noktasıdır. Kuzey’in, Mahir’in, Hürrem’in, Toprak’ın ve Mecnun’un çözümünün ne olacağını senarist ne şekilde yazarsa yazsın, her gün “doğru kadınlık” ve “doğru erkeklik” üzerine kararlar veren ve hayatı buna göre kuran/kurmayan izleyici için hikâye dizinin bittiği yerde bitmeyecektir.

* Bu yazı http://www.tr.boell.org/web/111-1631.html adresinden alıntılanmış; Öğr. Gör. F. Akınerdem’in yazısıdır.
Dipnotlar
1) Jason Mittel (2004), Genre and Television: From Cop Shows to Cartoons in American Culture. London: Routledge
2) Jason Mittel (2006), “Narrative Complexity in Contemporary American Television”. The Velvet Light Trap, (58), 29-40.
3) Glen Creeber (2008), The Television Genre Book. British Film Institute.
4) Tania Modleski (1979). “The Search fo Tomorrow in Today’s Soap Operas”. Film Quarterly, 33:1 (1979): 12–21
5) “Muhteşem Yüzyıl” ile ilgili argüman, 15 Şubat 2013’te İsveç Araştırma Enstitüsü’nde gerçekleştirilen “Erkek Şiddeti, Medya ve Görünürlük Konferansı”nda, “Medya, kadına yönelik şiddet ve devlet: kadınlık ve kadın bedeninin yeni bir tanımına doğru?” başlıklı oturumda dile getirilmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ailenin dönüşümü için bkz.: Nükhet Sirman (2002). “Kadınların Milliyeti” Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Milliyetçilik. İstanbul, İletişim Yayınevi.
6) “Leyla ile Mecnun” izleyicileriyle ilgili gözlemlerim, dizinin 3. sezon başlangıcında katıldığım ve izleyicilerle mülakatlar yaptığım bir izleyici buluşmasına dayanmaktadır. Bkz. Feyza Akınerdem (2012). “‘Leyla ile Mecnun’da 3. Sezon Başlarken: Mecnun’un Yolu”. Erkan’s Field Diary. (05.09.2012). http://erkansaka.net/archives/18123
Önceki Yazı

Hicaz Demiryolu

Sonraki Yazı

Hazar 2014-2015 Faaliyet Bülteni Çıktı

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir