İbn-i Haldun ve Ekonomi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Erol Kozak

22 Ekim 2011

Yazar öncelikle bilimlerde uzmanlaşmanın olumsuz sonuçlarına değinerek  hayatın bütünselliğinin kaybolduğunu, bütünsel bir hayat felsefesine sahip olmamanın insanları boşluğa, parçalanmışlığa ve yabancılaşmaya ittiğini söylüyor. Sosyal olaylara bütüncüllükten uzak yaklaşımların sosyal sorunların ve olayların anlaşılması ve çözümlenmesine engel olduğunu söylüyor.

Mills, uzmanlaşmayı eleştirirken, kendi sosyal bilimler anlayışının küçük sorunlar üzerinde duran ve dahasına yönelmeyen, toplumsal sorunlar üzerinde duruyor gibi yaparak metoda takılıp kalan bir sosyal bilimcilik anlayışı olmadığını söylüyor.. Bunların büyük sorunları çözme iddiaları sahtekarlıktır, der ve bu yaklaşımın sosyal bilimleri bir bunalıma ve çıkmaza soktuğunu söyleyerek uzmanlaşılması gerekir ama bunların bir bütünün içinde yer alması gerekir, der.
Sosyal bilimlerde bölümlere ayrılma iktisat, siyaset vs gibi alanların bağımsız oldukları düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Halbuki bu bilimleri birbirinden ayırmak imkansızdır. Stuart Mill “Başka bir şey bilmeyen iktisadı da bilmez. “deyişi buna örnektir.

Oswald Spengler ise “Bütüncül bir yaklaşımda bulunmadan insanın kaderi anlaşılamaz.” demektedir. Artık klasik katı bilimsel uzmanlık geleneğinin yanlışlığı kabul edilmekte, uzmanlaşmanın sorunlar üzerinden gerçekleşmesi gerekmektedir.

İnsan tabiatını, insanın psikolojik özelliklerini dikkate almayan; iktisadi faaliyetlere yön veren  temel dünya görüşü ve zihniyetini es geçen arz talep eğrileri çizmekle ve en modern ekonomik tekniklerle yetinen sosyal siyasetçi adeta “makineleşmiş bir bilim” uğraşına kendini kaptırmış demektir.
Mills bilim adamlarının böyle matematiksel, formel ve yüzeysel yaklaşımlarını; bütünsel bakış açısından yoksun olduğu, böylece çözüme ulaşmayı ve insan mutluluğunu tehdit eden temel sorunları görmeyi engellediği için “bilimcilerin afyonu” olarak nitelemektedir.

“Yabancılaşma” olgusu kişilerin dünyaya ve kendi hayatlarına bir anlam kazandıracak düşünceler bulamamaları ve geliştirememeleri dolayısıyla olmaktadır.  Kişilikleri hiçlik, boşluk ve parçalanmışlıktan kurtaracak bütünsel bir hayat felsefesine ihtiyaç duyulmaktadır. Materyalist sistemler hayat standardını yükseltseler bile bu bütünlükten yoksundur. İşte çağımız insanının aradığı bütünsel hayat felsefesini doğunun geleneksel bilgeliğinde  (buna hikmette diyebiliriz) bulmak mümkün. İşte İbn-i Haldun doğunun hikmet geleneğinden beslenen çok önemli bir düşünürdür.
Mukaddime’de ortaya konan görüşlerde çağımızın bunalımının çözümüne katkı sağlayabilecek bir takım işaretler, tohumlar vardır. Din, ahlak ve hikmetle karışık pek çok fikir çağdaş yorumlarla gün ışığına çıkmayı beklemektedir.

İbni Haldun’a Göre İktisadi Faaliyetin İnsan Hayatı ve İnsanlık Tarihindeki Yeri

İnsanı ve toplumları iktisadi faaliyetlerden soyutlayarak düşünmenin ve anlamanın mümkün olmayacağı gerçeğinin 19 yy da fark edildiği ileri sürülmektedir. Bu keşif özellikle Marks tarafından sistemleştirilmiş sonra sosyal bilimlerde ve ideolojik planda son derece etkin ve devrimci bir rol oynamış pek çok şeyi temelinden sarsmıştır.
Aslında iktisadi faaliyetlerin insan ve toplumlar üzerindeki etkisinden 19 yy dan öncede İbn-i Haldun gibi bazı düşünürler de çeşitli ağırlıkta söz etmişlerdir.

İktisadi Faaliyet ve İnsan

İbni Haldun’a göre ihtiyaçlarını karşılamak için bir şeyler üretmek iktisadi faaliyette bulunmak insanoğlunun vazgeçemeyeceği en temel, zorunlu ve tabii bir faaliyettir. İnsanı hayvandan ayıran bir özelliği de bu üretim faaliyetidir. O yüzden İbni Haldun iktisadi konulara öncelik verir ve der ki: “Geçinme tabii bir ihtiyaç ve zaruret içindir..  Zaruri olan şey kemalden önce gelir.”

Tarihi materyalizme göre de insanlar arası ilişkileri belirleyen, ilke geçimlik vasıtaları üretmeleri ve mübadele etmeleridir. Toplumsal değişmenin nihai belirleyicisi üretim ve mübadele tarzındaki değişmelerdir. Bu benzerlikten ötürü İbn-i Haldun Marksizm’in öncüsü olarak görülmektedir.

İbn-i Haldun ayrıca “iktisadi faaliyette bulunmanın Allah’ın bir emri olduğunu” da ifade eder. Görüşünü “Rızkınızı arayın.” ayetiyle de destekler. Böylece iktisadi faaliyet dini bir nitelik kazanmış olur. Dolayısıyla İslam’ın iktisadı hor gören bir tavrı yoktur. Max Weber “dünyadan el etek çekme mantığının İslam’a Hint ve İran mistizmi yoluyla girdiğini” ifade eder.

Gazali de yaklaşık İbn-i Haldun’dan üç asır önce zanaat ve ticaretle uğraşmayı dini bir vecibe olarak görmüştür. Ona göre ticaret ve zanaat farzı kifayedir. Gazali; sadece ihtiyaçlara yetecek kadar çalışmanın yeterli olmayacağını, böyle bir şeyin yalnız dünyanın değil dinin de yıkımı olacağını söyler ve devamla ihtiyaçlarla yetinmek mali olan ibadetlerin (haç-zekat gibi) ortadan kalkması demek olur, der. Bu da akl-ı selimin kabul edemeyeceği şeydir, der.
İbn-i Haldun “bir kimsenin değerinin onun çalışmayla ortaya koyduğu şeyle ölçüleceğini” söyler. Ve düşüncesini Hz Ali’nin şu sözüyle destekler: “Bir kimsenin kıymeti güzel bir surette yapabileceği iş ile ölçülür.”

İslam’ın çalışmaya ve çalışana verdiği önemi ve kıymeti gösteren çok daha fazla şey söylenebilir. Buradan Max Weber’in Protestan ahlakıyla günlük çalışma ve iş faaliyetini ortaçağ hıristiyanlığında ve hatta diğer dinlerde görülmemiş kıymette olduğu tespitini ihtiyatla karşılamak gerekir.

İktisadi Faaliyet ve İnsanlık Tarihi-Toplumlar

İbn-i Haldun’un insan tarihi gelişiminde ve sosyal yapının oluşumunda iktisadi yapı ve faaliyetlere çok önem verdiğini biliyoruz. Ona göre insan gruplarının hallerinin farklılığı geçim tarzlarının yani iktisadi faaliyetlerinin farklılığından geliyor.  O zaman insanı ve insanlık tarihini; toplumların, devletlerin gelişmelerine ve yıkılmalarına yol açan faktörleri iyi anlayabilmek için iktisadi yapıyı iyi bilmek gerekir. Toplumları ve devletleri iktisadi yapıdan ayırarak anlamak mümkün değildir”.
İşte İbn-i Haldun’un üzerinde en fazla spekülasyon yapılan, tartışılan en orijinal özellik taşıyan görüşleri bunlardır. Ondan önce iktisadi yapıyı bu kadar önceleyerek ortaya koyan bir düşünür bilmiyoruz. Kendisi de bunun orijinal olduğunu kendinden öncekilerin yapmadığı bir şeyi yaptığını ifade etmektedir. İbn-i Haldun iktisadi faaliyetleri ve etkilerini incelediği ilme tarih adını vermiştir. O sosyoloji, iktisat, siyaset ilmi, antropoloji vs tarih bilimi içinde inceler. O iktisadi faaliyetleri ve gelişme seviyesini ifade etmek için ümran ve imar tabirlerini kullanır.

İbn-i Haldun’a göre insanları cemiyet halinde yaşamaya iten nedenler iktisadi faaliyetler ve güvenliktir.  O sosyal olaylardaki açıklamalarına iktisadi faaliyetlere öncelik vererek başlar.

Geçim ve Yaşama Tarzının İnsan Tabiatına Etkisi

İbn-i Haldun bir taraftan psikolojik ve kişisel faktörlerin iktisadi faaliyetler ve gelişme üzerindeki etkisini incelerken diğer yandan iktisadi faaliyet tarzları ve yaşama biçimlerinin insan kişiliği ve psikolojisi üzerinde yaptığı değişiklik üzerinde de durmuştur.

Yani iktisadi yapı ile kişilik ve psikoloji üzerinde karşılıklı etkileşim olduğunu söylemiştir. Mesela bir malı ucuza alıp pahalıya satmanın, ticaretin, yani kaba çıkar ilişkilerine dayalı çalışan insanların işlerinin ahlaklarına olumsuz yansıdığını düşünmektedir.  Ya da şehirden uzakta ve siyasi otoritenin baskısı altında yaşayan insanların asabiyet duygusunun zayıfladığını, zavallı ve miskin bir şahsiyet yapısı gösterdiklerini anlatır.

Zanaatlarla uğraşmanın insan mizacı ve kişisel kabiliyetleri artırdığına işaret etmektedir. İlim ve zanaatların çok geliştiği doğu ülkelerindeki insanların batıda olanlara göre zeka ve kabiliyetlerinin çok ileri bir düzeyde olduğunu bu farkın da yaratılışla ilgili olmadığını ifade etmektedir.  İlim ve zanaatla uğraşan insanların akıl, zeka ve kabiliyetlerinin arttığını, kavrayışlarının geliştiğini ve kendilerine has bir takım güzel meziyetler, alışkanlıklar oluşturduklarını ifade eder.

Şehir ve köylerde yaşayanlar arasında da buna benzer bir durum söz konusudur. İlim ve zanaatların özellikle matematik öğrenmenin akıl ve zekayı artırdığını, bu türden akli faaliyetler yoluyla da düşünme ve kabiliyetlerin arttığını ve medeniyetin aşamalarının da böylece gerçekleştiğini belirtmektedir.

İbni Haldun Görüşleri ve Çağdaş Yaklaşımlar

İbn-i Haldun’a göre insan üzerinde toplumsal çevrenin ve yaptığı faaliyetlerin kişiyi bambaşka bir insan haline getirecek kadar çok etkisi vardır. Modern yaklaşımlarda bunu desteklemektedir. İnsan  yaratılışı sadece doğumla gerçekleşen bir oluş değildir. İnsanın yaratılış süreci hayat boyu devam eder. İbn-i Haldun’a göre Kur’an’da anlatılan Sünnetullah’a göre insanın anne karnında ilk yaratılışı gerçekleştirmiş olur. İkinci yaratılış ise çevresel faktörler sayesindedir. Üçüncü yaratılış hayat boyu süren kişinin tercihleri ve seçimleriyle iradi olarak gerçekleşir. Dolayısıyla insanı bu üç ayrı yaratılış boyutu içinde ele almak gerekir. İnsanın ahlaki ve dünyevi yönden sorumluluğu ( tabi çevresini değiştirme şansı varsa) 2. ve 3. aşamada gerçekleşir.

Marksizm’in dayandığı üç felsefi temelden biri olan eylem felsefesi de İbn-i Haldun’un bu yaklaşımıyla benzerlik gösterir. Eylem felsefesine göre; insan yaptığından ibarettir. İnsan yaptıklarıyla sürekli kendi kendini yaratır. Marksizm’e göre insan doğayı değiştirirken bizzat kendi de değişir. İnsan geçmiş kuşakların uygarlık ve kültür izlerini de taşır. Dolayısıyla yaptığı işlerde bütün insanlık vardır. Eylem düşünceyi yarattığı gibi insana kendini de tanıtır. İnsan kendini yaptığı düşünce ile tanır. Bütün insanlık tarihi, insan çalışmasıyla insanın yaratılmasından ibarettir.

Elbette İbn-i Haldun düşüncelerini materyalist düşünce temelinde ortaya koymamaktadır. Ancak insanın yaptığı üretim ve diğer faaliyetlerinin farklı bir insan tipi oluşturduğuna ilişkin tezlerindeki benzerlikte dikkatten kaçmamaktadır. Ancak Marksizm konuyu sadece iktisadi açıdan ele alıp insan sadece üretimden ibaretmiş gibi bir tutum takınırken İbn-i Haldun onu bir bütünlük içinde ve dini bir temelde değerlendirmektedir. Aslında alt yapı kurumlarının (iktisat) üst yapı kurumlarını (ahlak, kişilik, din, siyaset vs.) etkilediğine işaret eden görüşlere Kur’an ve hadislerde de rastlanmaktadır. Dolayısıyla İbn-i Haldun’u tarihi materyalizmin öncüsü kabul etmek imkânsızdır.

Tarihi Materyalizm ve İbni Haldun

Materyalistler kâinatın maddenin dışında bir yaratıcı tarafından yaratılmadığını, maddenin ezeli ve ebedi olduğu söylerler. Marksizm ve tarihi materyalizm sosyal hadiseleri açıklamada iktisadi faktörlere önemli veya tek belirleyici bir yer vermekten çok öte bir şeydir.  Sosyal olayların belirlenmesinde iktisadi yapılara öncelik vermekle materyalist olunmaz. Aslında tarihi olaylar üzerinde iktisadi görüşlerin etkili olduğu görüşü de Marksizm’e ait bir görüş değildir ve de Marksizm bu düşünceden de ibaret bir şey değildir.

Aslında tarihi materyalizmin ne olduğunu Marx yeterince açıklamamıştır.  Marx’ın bu konuda bir şey demeden ölmüş olmasını Edmund Wilson, Marx’ı “Tarihi materyalim ve emek-değer teorisini açıklamadan Engels’in eline tutuşturup bu dünyadan sıvışmıştır.” diyerek eleştirmiştir.

 

Tarihi materyalizm; toplumsal değişmenin nihai belirleyicisi, insanın toplumsal adalet veya ebedi gerçek fikirleri değil üretim ve mübadele tarzındaki değişmelerdir. Toplumun iktisadi sitemi, alt yapısı yani gerçek temelidir. Din hukuk, ahlak gibi kurumlar üst yapı kurumlarıdır ve hâkim sınıflar tarafından belirlenir ve onların menfaatlerini yansıtır. Bir toplumun gelişme aşamaları üst yapı kurumlarıyla gerçekleşmez.

Ancak artık alt yapı ve üst yapı kurumlarının birbirlerini etkilediği düşünülmekte ve bu tezi kabul edenler tarafından dahi bazı düzeltmelere gidilmektedir. Marksist görüşün temsilcilerinden Gordon Chile “bir toplumun ekonomisi o toplumun ideolojisini etkiler ve kendi de etkilenir”, diyebilmiştir.
Öte yandan Marksizm’e karşıt olanlarda iktisadi yapının sosyal olayları önemli ölçüde etkilediğini inkâr etmemişlerdir. Protestan ahlakı ile kapitalizm arasında ilişki kuran Weber’de bu ilişkiyi inkâr etmemekle birlikte karşılıklı bir ilişkiden söz etmektedir.

Temel Dünya Görüşü

Kâinatın yaratılışında temel ve ilk sebep olarak ALLAH’ı gören İbni Haldun cereyan eden olaylardaki sebep ve sonuç ilişkilerindeki bağı ortaya koymak üzere Sünnetullah’ı inceler. Tabi düzenin işleyişi ve tabi kanunlar üzerinden sosyal olayların kanunlarını bulmaya çalışır. Varlıkların Sebep ve sonuçlarından Tanrı’ya ulaşamayan kişiyi küfürle itham eder. Yine de bütün varlıkların sebeplerinin akıl tarafından bulunamayacağını söyler. Aklı naklin üstünde görenlerin de yanıldıklarını ve anlayışlarının eksik olduğunu ve fikirlerinin de alt üst olduğunu iddia eder.

İbn-i Haldun’un tarihi materyalizme uygun düşen görüşleri kadar ona zıt görüşleri de vardır. Ona göre üst yapı kurumları da alt yapı kurumlarını etkiler. O dini ve ahlaki değerlere en üstte bir yer verir. Yine de iktisadi yapının ahlakı etkilediğini de ifade etmekte ise de iktisadi yapının bu değerlere göre düzenlenmesi gerektiğini düşünmektedir. Ona göre iktisadi yapının “itidal”, “kassd”, “meşruluk”, “tabiilik” ölçüleri içinde israfa sapmadan  oluşturulması gerekir.
İnsan ihtiyaçlarını da suni ve tabii olmak üzere ikiye ayırır ve bunların mutedil sınırlar içerisinde tutulmasını savunur. Bir kazancın meşruluğunu ise dini ölçülerde arar. İnsanların ekonomik yapıdan dolayı değil alışkanlık ve tutkularının kölesi olmasıyla kendine yabancılaşacağını söyler. Kolay ve meşru olmayan kazanç arzusunun insanları meşru olmayan yollara sevkettiğini söyler. Ticaretin ahlakı ifsad edici özelliklerine dikkat çeker.

Gerçi Marx da “Kapitalist rekabet ideolojiyi, dini ahlakı vs. alabildiğine yok etti, bunu yapamadığı yerde onları apaçık bir yalanlara çevirdi, kapitalizm insanla insan arasındaki kaba çıkar ilişkisinden başka bir şey bırakmadı. Kişisel onuru bir meta haline getirdi ve onca beratlı özgürlük yerine bir tek özgürlüğü ticaret özgürlüğünü geçirdi.” derken sanki aynı endişeyi dile getirmektedir. Ancak bu da onun bir çelişkisini yansıtmaktadır.

İbn-i Haldun servet sahibi olmanın siyasi gücü ele geçirmesi değil aksine siyasi gücü olanın servet sahibi olmasının daha kolay olacağını ileri sürer. O siyasi gücü ele geçirmede asabiyete iktisattan önde yer verir. Ayrıca halk nezdinde itibarlı olmanın da servet sahibi olmayı kolaylaştırdığını söyler. Böylece sosyal olayları açıklamada psikolojik aktörlerin önemine de dikkat çekmektedir.

İbn-i Haldun toplumların adet ve müesseselerindeki farklılıklarının bir nedeni olarak da onların devletlerinin ve hükümdarlarının benimsediği ve telkin ettiği zihniyet ve politika ve değerler olduğunu ifade eder.  Ve İslam kaynaklarında sıkça zikredilen “Halk hükümdarının dini üzredir.” sözünü tekrarlar.

İbn-i Haldun’un asabiye kavramı da onu tarihi materyalist çizginin dışına çıkarmaktadır. O asabiyeye ekonomik yapı kadar önem vermiştir. Asabiyeyi ortak değere duyulan inanç olarak ortaya koyduğumuzda o toplumsal bir eyleme dönüşmektedir. Ve tarihi yapan en önemli unsur haline gelmektedir.

Asabiyeye ve onun oluşturduğu maddi güce insanlık tarihinin gelişiminde zaman zaman iktisadi faaliyetin önünde yer vermesi ve bu ikisi arasında karşılıklı bir ilişki kurması da onu tarihi materyalist bir çizgide görmenin yanlışlığını ortaya koymaktadır.

Not: Burada yer alan özet ders konumuzu oluşturan, Erol Kozak hocamızın “Tarih Toplum İktisat” kitabının hocamızın onayından geçmiş özetidir. 

Hazırlayan Ayla Kerimoğlu

Önceki Yazı

Öncü Hanımlar Kuşağı…

Sonraki Yazı

Said Nursi’de Sekülerleşme ve Dünyalılaşma Olgusu

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir