Büyük Ortadoğu Projesi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof.Dr.Deniz Ülke ARIBOĞAN

8 Ocak 2005

“Hanımların arasında olmak, hele hanımlarla Ortadoğu’yu konuşmak bambaşka bir keyif benim için. Çünkü lise yıllarımdan beri kadınların, düşünce sistematiklerini ve düşünce özgürlüklerini yalnız kadın sorunları içine hapsetmiş olmalarından büyük rahatsızlık duydum. Bu yüzden sizlerin yalnız kadın sorunlarıyla değil, dünya sorunlarıyla ilgileniyor olmanızdan duyduğum mutluluğu ifade etmek istiyorum. Bir kadının düşüncesinin cinsiyetsiz olabileceğini her zaman anlatmaya çalıştım. Sizler bu çalışmalarınızla benim misyonum ve mücadeleme güç verdiniz.

Ortadoğu’yu kitaplardan öğreniyoruz.

Ortadoğu biz Türkler için özel bir yere sahip. Çünkü biz bir çok zenginliği içimizde barındıran bambaşka bir dünyanın insanlarıyız. Amerika ve Avrupalı akademisyenler, yazarlar Ortadoğu hakkında yazıp çizerler ama gerçek anlamda Ortadoğu’yu bilmezler, çünkü o toprağın insanı değildirler. Bu toprakların filizlerinden beslenen, suyundan içen, ortak birikimlere sahip olduğumuz Ortadoğu’yu içselleştirmemiz ve bu bölgeye daha fazla duyarlı olmamız son derece normaldir. Çünkü biz hem Ortadoğulu hem Avrupalıyız. Bizans, Roma ve bu topraklar üzerinde filizlenmiş bütün uygarlıkların zenginliklerini üzerimizde taşıyabiliyoruz. Sadece bu zenginliklerin farkına varma sürecimiz yeni başladı. Kendimizi yeniden tanımaya, tasarlamaya başladık.

Maalesef bu kadar içinde olduğumuz halde Ortadoğu, kitaplardan öğrendiğimiz bir konu haline geldi. Akademik literatürün Batı merkezli olarak yayılması nedeniyle Avrupa’nın, Amerika’nın Ortadoğu’yla ilgili algısı ne ise bizim kafamızda çizilen resim de o oldu. Ortadoğu coğrafi olarak bile Batı’nın kendini merkeze alarak ürettiği bir kavramdır. Ortadoğu denildiğinde hep negatif şeyler canlanır zihnimizde; Kan, ölüm, azgelişmişlik, çatışma, uzlaşmazlık, dinsel yobazlık, büyük diktatörlerin barındığı yer,  olumsuz ne ararsanız var. Hiç iyi bir şey aklımıza gelmiyor.

Ortadoğu kavramı 20. yy’ın başlarında üretildi ve bu yy’ın bütün yükünü üzerinde taşıyor. Bu kavram 16. yy’da Osmanlı’da üretilmiş olsaydı aklımıza hiç kan kokusu getirmeyecek, aksine zenginlik, uzlaşma kültürü ve medeniyet getirecek, Osmanlı’nın gücünü simgeleyecekti. Muhtemelen adı da Ortadoğu olmayacaktı.Ama bugün Ortadoğu denildiğinde kendini tarif edemeyen, kendi bağımsızlığına sahip olamayan, birileri tarafından yönetilen, birbirleriyle savaştırılan halklardan söz ediyoruz.

Ortadoğu’nun bütün aktörleri başkaları tarafından yönetilmiştir.

Ortadoğu’da birilerinin elinden tutmaya kalktığınızda o elin kirlenmiş olduğunu görüyoruz. Saddam Hüseyin bağımsız bir lider miydi? Ortadoğu’daki liderlerin hangisi bağımsız.Hiç biri halkının lideri değil. Hamas hareketi dahi İsrail tarafından kurulmuştur. Ortadoğu’nun bütün aktörleri başkaları tarafından yönetilmiştir. O toprağın ürünleri değildirler. Ortadoğu bu nedenle bir acziyet içerisindedir. İşte bu yüzden birilerinin Büyük Ortadoğu Projesi üretmesine tepki duymamızın çok manası yoktur. Çünkü farklı bir şey yapmıyorlar. Bu önceki yapılanların bir devamıdır. Önceden Ortadoğu kendi dinamikleriyle oluşmuş bir Ortadoğu muydu ki, neyi savunabiliriz. Eğer bir şeyleri savunacaksak 16. 17. yy’ın Ortadoğu’sunu ancak savunabiliriz. Osmanlı dışında bir Ortadoğu’dan söz etmek bence mümkün değildir.
Eğer Ortadoğu’da bir barış projesinden söz edeceksek kendi iç dinamikleriyle şekillenen, bu tarihin kültürüyle uyumlu bir Ortadoğu projesinin dışında bir şeyin başarılı olamayacağını bu kavramsal çerçeve içinde söyleyebiliriz.

Görünmeyeni görmek zorundayız.

Kaldı ki Ortadoğu coğrafyası sadece Ortadoğu bazında değerlendirilemez. Aslında hiçbir şey kendisinden ibaret değildir. Amerikan politikası da uluslar arası sistemin bir çıktısıdır. Uluslar arası sistemin getirdiği dinamiklerle şekillenir. Ortadoğu’nun bu makus kaderi de uluslar arası sistemin bir çıktısıdır ve petrolle ilgilidir.Burası dünyanın kalbidir. Kan buradan dünyaya çoğu Türkiye üzerinden olmak üzere dağılır. Onun için bizde özel bir konuma sahibiz. Ben hep ilk derslerimde tahtaya üzerinde meyveleri bulunan bir elma ağacı çizerim ve çocuklara ne görüyorsunuz diye sorarım. Onlarda “elma, yaprak, dallar vs.” diye cevap verirler. Aslında o ağacın görünmeyen yüzünü görmek zorundasınız. O ağacın içinde bulunduğu eko-sistemin bir parçası olduğunu, güneşe, yağmura, topraktan gelen minerallere muhtaç olduğunu, toprağa bağlı olduğunu ve ondan ayrı analiz edilemeyeceğini, köklerinin ne kadar derinlere indiğini, fotosentez yaptığını, oksijen ve karbondioksit alış verişini görmemiz gerekir. O ağaç tabiatla bir anlam kazanır ve kimine gölge olur, kimileri onun arkasına saklanır. Renkli meyveleri vardır ve o meyveler içinde bir tür asalaklar yaşar, dallarında gezinen karıncalar, kelebekler, tırtıllar vardır. Bunları görmezseniz o ağacı anlayamazsınız. İşte Ortadoğu dediğimiz şeyin uluslar arası sistemden nerelerden beslendiğini, bu sorunun köklerinin nereye uzandığını ve nasıl çözülebileceğini değerlendirirseniz çok farklı bir profil karşımıza çıkar. Eğer o ağacı sadece dallardan ve meyvelerden ibaret görürseniz problem olarak görüp kestiğiniz her dalın yerine beş tane daha ayrı sorunlu dal çıkar karşımıza. Bugün Ortadoğu sorununa yapılan her müdahale dalları kesmek gibidir. Bu nedenle de hep daha güç problemler ortaya çıkmıştır.

Yüzyıllardır orada yaşayan halka büyük haksızlıklar yapılmıştır. Ve maalesef  bizde kendimizi kurtarabilmek için bunun bir parçası olmuşuz ve o insanlara sırtımızı döndük. Bugün ancak Felluce’ye kermeslerle yardım edebiliyoruz ama onların kaderini tayin edemiyoruz. Bu bir vizyon problemidir. Ancak bizim için de 20. yy çok da hayırlara vesile olmadı. Tarihin en zor çöken imparatorluğunun varisleri olarak ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bir gün nefes alıp vizyonumuzu değiştirebilirsek eğer dünyaya farklı modeller sunabiliriz. İnanın Türkiye dışında böyle bir birikimi olan ülke de yok.

Bu gün ulus-devlet mantığıyla dünyaya bakılamaz.

Ortadoğu sorununu besleyen uluslar arası sistem statik değil dinamik bir sistemdir. Bir yüzyıl öncenin mantığıyla dünyaya bakarsanız hata edersiniz. Çünkü ağaç sabit durmuyor.

O ağacın gelecekte nasıl olacağını düşünüp ona göre politika üretmeniz gerekir. Bugün için politika üretmek her zaman geç kalmak demektir ve Türkiye her zaman geç kalmıştır.

20. yy bir ulus devletler sistemiydi. Bu ulus-devlet denilen şey de öyle tarihin ezeli ve ebedi yapısı değildir. Önceden İnsanlar bir imparatorun, bir kralın tebası ya da bir dinin mensubuydu. Ulus-devlet 1700’lerin sonunda Napolyon’un “kardeşlik, eşitlik, özgürlük” sloganlarıyla bütün Avrupa’ya yayılan ve bir uluslaşma hareketiyle sonuçlanan bir burjuva deyimidir. Kapitalist unsurun yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla yeni bir algılamaya ihtiyaç duyulmuştur. Ulus kavramı, egemen devletler sistemini bir halk tabanına dayandıran yeni bir yapı öngörmüştür. Daha önceleri Fransızlar katolik, Almanlar protestan, İngilizler anglikan Yunanlılar ortadoks olarak kendilerini tanımlardı. Dolayısıyla bu ulus-devlet modelini ezelden ebede sürecek bir şey olarak görmek yanlıştır. Bu gün ulus-devlet mantığıyla dünyaya bakılamaz. İnsanlar artık kendini dini ve etnik kimliklerle tanımlamak istiyor, küreselleşme de bunu kolaylaştırıyor. Biz bir ulus-devletin parçasıyız ama başka kimliklerimiz de var.

Ayrıca müthiş bir teknolojik patlama yaşanıyor. İnsanlar bilgisayarlarının karşısına oturup herhangi bir ülkenin vatandaşı olmanın dışına çıkıyor ve dünya vatandaşı olabiliyor. Tanzanya’dan Çin’e kadar mail alışverişinde bulunuyor ve bir hareket dünya hareketi haline gelebiliyor. Felluce için bütün dünya duyarlılık gösterebiliyor.Asya’daki deprem   bütün dünyayı hareketlendirebiliyor. O nedenle artık her birimiz bir dünya vatandaşıyız. Bizler artık ulus mantığıyla olaylara bakamıyoruz. Siyaset ulus mantığıyla şekillenmiyor. AB gelip diyor ki sizin normlarınıza müdahale ederim, standartlarınızı şu noktaya getirmek zorundasınız. Hukuk sisteminizi, siyaset biçiminizi, demokrasi anlayışınızı, parlamentonuzu vs. Bugün AB Parlamentosu, kendi ülkelerinde seçilmiş olan, ama yeşiller, sosyalistler, hıristiyan demokratlar olarak kendilerini tanımlayan insanlardan oluşuyor ve bir Fransız sosyalist ile bir Alman sosyalist kendi ülkelerinin politikalarına karşı birlikte hareket edebiliyor. Dünya Ticaret Örgütü dünyadaki yapılan bütün ticaretlerin uymak zorunda olduğu kuralları belirleyebiliyor. Yaptırım uyguladıkları için “ben ulus-devletim bu kurallara uymam” diyemiyorsunuz. Hapishanenizdeki mahkumlara nasıl davranacağınıza Uluslararası Af Örgütü karışıyor ve sizi tazminat ödemeye mahkum bırakıyorlar. Halbuki ulus devlet mantığına göre hiç kimse sizin içinizde ne olduğuyla ilgilenmezdi.
Dış politika açısından da devletler artık ulus mantığıyla yönetilmiyorlar.

Yeni bir imparatorluklar çağına giriyoruz. ABD artık bir ulus devlet değil, bir imparatorluk projesidir. Putin liderliğindeki Rusya ulus devlet mantığından çok uzaktır. Bugün dünyamızda 3 farklı Roma İmparatorluğu projesi uygulanmaktadır. Ben buna üç Romalılar savaşı diyorum. Bunlardan 1. Amerikan Roması-Sezar Roması; Askeri imkanları seferber ederek, askeri kurallarla dünyada bir Amerikan İmparatorluğu oluşturmaya çalışıyor. Bu bir hegemonya değildir. Çünkü hegemonya uluslar arası ilişkiler literatüründe diğerlerinin rızasına dayalı bir durumdur. İmparatorluksa efendiliktir.ABD efendilik peşindedir.

AB açısından daha farklı bir Roma projesi geçerlidir. Bu, filozof krallardan büyük hümanist ve lider Marcus Ourellius’un modelidir. AB bir hümanist değerler projesidir. Güvenlik yerine barış söylemi, insan hakları ve  ekonomik zenginlik üzerine kurulmuş bir projedir. Ama bir imparatorluktur projesidir. O da Roma’nın bir dönemini takip eden yeni bir Roma versiyonudur. Rusya ise kendini tarihte her zaman 3. Roma olarak tarif etmiştir. Ortadoks, merkeziyetçi, baskıcı, gelenekleri olan bir Roma modelidir. Bu gün dünya üzerinde üç Romalılar savaşına doğru girilmiştir. Bu bir sistem dönüşümü, sistem savaşıdır. Önemli olan bir başka şey ise bu savaşa milliyeti olmayan global kapitalizminin dahil olmasıdır. Amerika hiçbir devlette olmadığı kadar global kapitalizm ile mücadele halindedir. Global kapitalizmin ABD tarafından kontrol edildiğine dair algılama yanlıştır. Global kapitalizm devlet merkezli sisteme göre dizayn edilmemiştir. İçinde Alman, Amerikan, Japon vs. sermayesi vardır. Global kapitalizm turizm, borsa, finansal hareketler ve tüketim gibi barış sektörlerinden beslenir.Savaş zamanlarında ancak yaşamınızı idame ettirirsiniz. Savaş endüstrisi ise devletlerle ilişkili bir durumdur. Sektör ve silah lobileri yanında durur.ABD ve Rusya’nın en önemli özelliği bu savaş lobilerinden besleniyor olmalarıdır. Global kapitalizm ise barıştan beslenir. Barış iyidir, savaş kötüdür söylemi de yanlış bir söylemdir. Ama şu var ki bu gün global kapitalizm özü itibarıyla AB merkezlidir. Ve onlar da kendi projelerini uygulamaktadır.

Bugün ABD, Rusya ve Avrupa’nın farklı amaç ve beklentilerle ayrı ayrı Büyük Ortadoğu’ya dair projeleri vardır. Amerika güvenlik endişesiyle oraya girerken, global kapitalizm pazarını genişletmek için oraya girmek istemektedir. Rusya ise batı blokunu güçlendirmek ve batının yayılmasını engellemek için oraya girmektedir. Ortadoğu hepsinin yayılma alanıdır. Bir tek düşmanı görmek demek ağacın arkasındaki saklananı görmemek demektir. Bizler ortaya bir olay çıktığı zaman görünenden hareketle çok kolay düşman tanımı yaparız.Halbuki bugün  Amerika en büyük mücadeleyi kendi içinde  veriyor. İsrail’in başındaki adam dünya yahudi lobileriyle mücadele ediyor. İzhak Rabin yahudiler tarafından öldürüldü.Yahudilerde bir bütün değil. İsrail Ortadoğu’nun bir figüranıdır, onu da abartmak çok yanlıştır. Sistemin bütününü göz ardı edip İsrail’di, Amerika’ydı demek sorunu çözemiyoruz demektir.

Ortadoğu sorunu denilen şey bir dünya sistemi sorunudur
Velhasılı;

1. Devletler arası sistem imparatorluklar sistemine doğru evriliyor.
2. Devletler arası sistemde devlet olmayan bir takım aktörler  dünya sistemi içinde yerlerini alıyor.

Ortadoğu dediğimizde Batı merkezli olarak kaderleri tayin edilmiş, haritaları cetvelle çizilmiş insanlardan söz ediyoruz.Bugün Ortadoğu sorunu denilen şey bir dünya sistemi sorunudur. Ortadoğu’nun bir başka özelliği daha var. Yirmi birinci yüzyılın önemli ölçüde inanç sistemleri arası mücadele olacağı ya da uygarlık çatışması olarak geçeceği söyleniyor. Ortadoğu üç semavi dinin ortaya çıkış alanıdır ve kutsal topraklardır. Bu açıdan Ortadoğu’da İslam konusunda çok farklı mücadelelerin gündeme gelmesini beklemek mümkün. Çünkü üç ayrı Roma tarafından desteklenen Büyük Ortadoğu Projenin en önemli boyutu, İslam unsurunun karşı tarafa kaptırılmamasıdır. Bu nedenle parçalanmalar ve farklı İslam anlayışları arasında mücadeleler olması beklenebilir. Yani yine başkaları için birbirimizle savaşacağız. İran’a karşı Saddam, Batı adına nasıl on binlerce müslümanın öldürüldüğü müthiş bir çatışmaya girdiyse sonra da bugün nasıl mecburen Amerikan karşıtı olmak adına Saddam’ın yanında yer alındıysa yine bazı kahramanlar üretilecek ve biz onları seveceğiz. Sonra da öldüklerinde dünyanın dört bir tarafında banka hesapları çıkacak.Kendi kaderimize sahip çıkamazsak 21.yüzyıl Ortadoğu açısından yine bu tür müjdelerle(!) geliyor.

Ve bizi buna barış demeye zorladılar.

20. yüzyıl boyunca ortaya çıkan savaşlarda 230 milyon insan hayatını kaybetti. İkinci dünya savaşında ABD’nin kaybı 290.000leri buluyordu.Bu savaşların ekonomik maliyeti de çok yüksekti. Batı artık akıllandı.Artık savaş yapmayacak. Bu nedenle cephe batıya doğru kaydırılacak.

İkinci dünya savaşı sonrasında barış kurulduğu iddia edildi. Ancak bu barış döneminde altmış milyon insan hayatını kaybetti. Sadece ölülerin ismi değişti.John , Jack değil, Ahmet , Muhammet oldu ve bizi buna barış demeye zorladılar. Birilerinin barışı, birilerinin yaşamları, savaşları uğruna oldu. Maalesef bu nedenle Ortadoğu toprakları da cehennemin en rahat hissedildiği yer oldu. 21.yüzyılda çok akıllı politikalar uygulanmadığı sürece cehennem hayatı devam edecek gibi görünüyor. Bizler Felluce’de kaç kişinin öldüğünün farkında değiliz, çünkü sadece Amerikan askerlerinin ölü sayıları geliyor önümüze.Hani derler ya “Bir insanın ölümü trajedidir. Ama birden fazla insanın ölümü artık istatistik haline gelir.”

GOP bir kuşak projesidir.

Bugün Türkiye yeni bir Ortadoğu tasarımının ortaya konabilmesinde bir misyon üstlenecek gibi görünüyor. BOP Amerika projesi olarak ortaya çıktı ama G-8 zirvesi bu projeyi ele aldı. Artık adı Genişletilmiş Ortadoğu Projesi oldu. Bu bir kuşak projesidir. Bütün Kuzey Afrika’yı, Ortadoğu ülkelerini ve önemli ölçüde İslam dünyasını kapsar. Bu projenin ekonomik, askeri, siyasal, sosyal olmak üzere dört önemli ayağı var. Bu dört alanda da ciddi bir dönüşüm öngörülüyor. Sosyal projede kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, kadınların iktisadi alana daha fazla dahil edilmesi söz konusu. Milyarlarca dolarlık bir proje bu. Çünkü burada bir dönüşüm hedefleniyor.

Eğitim çok iyi sirk aslanları da yaratır.

Ortadoğu eğitim reformunu yapmak zorunda ancak eğitim Batı merkezli olarak gündeme geliyor. Eğitim iyi bir şey olduğu gibi düşünmeden, sorgulamadan ateş çemberinden geçen çok iyi sirk aslanları da yaratır. Eğitim sistemleri aslında insanları istenilen hale getirmeye yarar. Bize neyi, nasıl düşünmemiz gerektiğini öğretir. Eğer Ortadoğu’daki eğitim böyle olursa Batının tercih edeceği halkın yaratılması için mükemmel araç haline gelir. Eskiden burası uygarlığın merkeziydi. Bunu yeniden canlandırmak mümkündür. Ortadoğu aydınları aslında hiç de fena değildir. Ama Batıda eğitim alanlar kendi dünyalarından çok başka dünyaları tercih ediyorlar.

Savaşı kazana kazana çöken ilk imparatorluk

21. yüzyılda Ortadoğu’da Baas hareketi ortaya çıkarıldı ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika ve Rusya’nın kendi arasındaki mücadelenin cephesi haline geldi. Zaten Osmanlı sonrası bu ülkeler kendi yaşamları hakkında kazanımlar elde edemediler.Osmanlı’nın parçalanması İngiltere’nin bu topraklara giriş çabasıdır ve başarılmıştır. Fakat burada kalıcı bir hükümranlık sağlayamadı. Savaşı kazandı ama barışı kendi lehine kuramadı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere yine savaşı kazandı zannedilir. Halbuki on yıl içinde tarihin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu dünya topraklarının %20sine sahip Büyük Britanya, küçük bir İngiliz adasından ibaret kalmıştır. Bu büyük bir çöküştür. Savaşı kazana kazana çöken ilk imparatorluktur. Osmanlı toprağı iken İngiliz mandası olan Ortadoğu, Baas tipi dini rejimler, sol-sağ rejimleri, müthiş bir kargaşa ve kozmopolit bir ortamda yirminci yy.ın başlarında sınırları çizilerek oluşturulmuştur.

Bu toprakların anti-Batı şeklinde şekillenmesini istemiyorlar

ABD’de Ortadoğu’yu kendi istediği gibi dizayn etme hakkına sahip olduğu düşüncesinde. Ama bir imparatorluğu savaş yaparak sezarvari bir biçimde sağlamanın çok kolay olmadığı aşikardır. Bunun ekonomik, siyasi, sosyal maliyeti olacaktır. Bunu fark ettikleri için bu barış projesini geliştirmek zorunda kaldılar. Bu toprakların anti-Batı şeklinde şekillenmesini istemiyorlar. Burası yirminci yy.ın yükünü öyle bir hissediyor ki buradaki insanlar Batıdan ve Batı emperyalizminden nefret ediyor. “Osmanlı’ya karşı nasıl oldu da bu tuzağa düştük?” diye kendilerini sorguluyorlar. Müslüman bir imparatorluğun yerine İngiliz mandasını tercih ettiler. Bu arada Osmanlı’nın hataları neydi? Bunları da tespit etmek lazım.

Bugün Türkiye Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kuramaz.Ama Osmanlı’nın efsanesini sürdürebilir. Bakın depremle birlikte Açe Sultanlığı’ndan söz edilir oldu. Orası da Osmanlı toprağıdır. Sevr Anlaşması imzalandığı sırada, nasıl olur da İslam’ın merkezine karşı İngiltere tavır alır diye bütün uzak doğudaki Müslümanlar devlet dairelerini terk etmiş, okullar tatil edilmiştir. Abdülhamit’in panislamizm politikası uzak doğuyu da kapsayacak şekilde büyük bir İslamcı politikadır. Oralarda hala Osmanlı efsanesi vardır ve bunlar kullanılabilir durumdadır. Kendi vizyonumuzu oluşturduğumuz zaman Türkiye’nin ne kadar büyük bir güç olduğunu anlamamız mümkün olacaktır. Şu anda hükümetimizin bütün üyeleri mobil durumdadır.Altı ay önce Bush, bir ay önce Putin buradaydı.Birkaç hafta önce Türkiye Avrupa’daydı.Olağanüstü bir dış politika seferberliği var.Bu Türkiye’nin bir şeyleri fark ettiğini gösteriyor.

BOP ile bahsedilen Osmanlı’dan kalan toprağın dizayn edilme sürecidir.

Üç Romalılar savaşında Türkiye dengenin dengeleyicisi konumundadır. Bu Türkiye’ye çok büyük kazanımlar getirebilir. Kendi aramızdaki çatışmaları bıraktığımız zaman Türkiye çok önemli bir rüzgarı yakalayacaktır. Büyük Ortadoğu Projesi ile bahsedilen Osmanlı’dan kalan toprağın dizayn edilme sürecidir, Türkiye bunun sorumluluğundan kaçamaz. Büyük Ortadoğu Projesinin bu ülkenin insanları tarafından tasarlanması ve batıyla uzlaştırılması gerekiyor. Düşmanlık ve çatışmanın yerini uyum ve uzlaşmayla diplomatik müzakere yeteneklerimizi konuşturma zamanıdır. En büyük zafer masada kazanılan zaferdir. Bir imparatorluk vizyonu şekilleniyor.Yani Amerika devleti “hattı müdafaa değil sathı müdafaa” yapıyor.Ve o satıh bütün dünyadır.Yani bütün dünyaya yönelik projeler planlıyor. Avrupa da aynı şeyi farklı bir şekilde uygulamaya çalışıyor. Şimdilik AB ile gönüllü beraberlik oluşturmuş durumdalar. Rusya yeniden doğuyor. Putin bir çar profili ile ortaya çıkmaktadır. O nedenle yeni bir askeri yapılanma olacağı ortadadır.Rusya’nın yeni açılımları Akdeniz’i, Kuzey Afrika’yı kapsıyor. AB’nin bütün normları büyük Ortadoğu’ya doğru gidiyor. Rusya’nın o bölgede yatırımları var.ABD zaten bütünüyle orada.

Ortadoğu yeni bir “pazar” alanı olarak kapitalizme entegre edilmek isteniyor

Bu bölgenin insanları Batı’dan, kendi devletlerinden ve yoksulluktan çok çekti. Nefretleri hem kendi devletlerine hem Batıya karşı oluşuyor. İşte bu nefreti değiştirmek istiyorlar. Yoksa bu bölgede ihtilaller ve büyük halk ayaklanmaları bekleniyor. Yeni bir İran yaratmak istemiyorlar. İran onlar için önemli bir örnek. Hem devlet düzenini şekillendirmek, hem askeri yapıların yeniden şekillenmesi, hem de ekonomik anlamda bir iktisadi değişiklik söz konusu.Yeni burjuva sınıflarının yaratılması ve bunun içine kadınların dahil edilmesi,merkezden diğer taraflara doğru ekonomik zenginliğin dağıtılması düşünülüyor. Çünkü Dünyadaki burjuva sınıfı Batı’nın  karşısında değil yanında yer alırlar. Bu tarihsel olarak böyledir. Böyle bir burjuva sınıfı yaratamazlarsa toplumu zaptedemezler. Bunun yansıması olarak ne kadar olur bilmem ama demokratikleşme olacaktır.İnsanlar siyasete biraz daha fazla katılmaya başlayacaklar.Çünkü kendilerini yerel zeminde ifade edemeyen insanların illegal zemine kayma olasılığı yüksektir. Kültürel anlamda da çok ciddi değişimler söz konusu olacaktır. Mesela ilk yapacakları şeylerden biri okullara bedava internet kurulmasıdır. Şirketler kanalıyla o bölgelere nüfuz edip halkın negatif duygularını değiştirecekler.  Kapitalist sistem tıkandığı için burası “pazar” olmak zorundadır. Onun için 50 milyon insan rezil olacak olsa da 10 milyon alım gücü olan insanı yaratmak zorundalar. Kapitalist sistem zengin insan ister. Niye bize durmadan İMF’den yardım geliyor? Çünkü onların sattığı buzdolabını, müzik aletini, vs. almak zorundayız. Bizim alacak gücümüz olmadığı zaman o da pazarını oluşturamıyor.Dolayısıyla bu bölge yeni bir “pazar” alanı olarak kapitalizme entegre edilmek isteniyor. Bunu hem imparatorluklar hem de global kapitalizm istiyor.Onun için bu bölgedeki dönüşüme direnmek çok mümkün değil. Zaten Ortadoğu’nun şimdiki hali de direnmeyi gerekli kılacak durumda değil. Önemli olan evet burası dönüşecek ama kimin ihtiyaçları çerçevesinde, kimler için değiştirilecek. Bunları tespit etmek gerekiyor.”

Not: Programın özeti, deşifre üzerinden hazırlanmıştır.

Hazırlayan: Ayla Kerimoğlu

 

Önceki Yazı

Liberalizm

Sonraki Yazı

LDP ve Amaçları

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir