Anadolu Aleviliğinin Oluşumu I

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Öğr.Gör. Mehmet Toprak
7 Aralık 2017

Ya Allah! ya Muhammed! Ya Ali!

Alevilik çok genel bir kavramdır. Nasıl tek bir Sünnilik anlayışı yok ise Alevilik dediğimiz anlayış da bir ucu Sünniliğe diğer ucu ateizme uzanan bir yelpaze olarak görülebilir. Bu geniş yelpazenin içerisindeki herkes kendisini Alevi olarak ifade eder. Yani beş vakit namaz kılıp, oruç tutup Alevi olduğunu söyleyen de vardır, Tanrıyla hiç alakası olmadığı halde Alevi olduğunu söyleyen de vardır. Türkiye’deki Alevilerin yaklaşık yüzde 70’i kendi inançlarının İslam dairesi içerisinde olduğunu söylerler. Fakat İslam anlayışları da kendilerine özgüdür, gerçek İslam’ın da bu olduğunu iddia ederler.

Alevilik ismi Ali’den gelir, Ali’ye bağlı olan, onun yolundan giden anlamını taşır. Dinle ya da Ali’yle hiçbir alakası olmayanlara göre ise Alevi kelimesi alevden, ateşten gelmiştir. Eski Türklerin ateşi kutsal kabul etmesinden kaynaklı bir isim olduğu düşünülmüştür. Fakat çoğunluk kelimenin Ali’yle bağlantılı olduğu kanaatindedir. Alevilik kavramı aslında 2000’lerde resmiyet kazanmış yeni bir kavramdır. Öncesinde Alevilik yerine daha çok Kızılbaş, Rafızi, Tahtacı isimlendirmeleri kullanılmıştır. Aslında Kızılbaş ismi esas adlandırmadır fakat Yavuz döneminden sonra hakaret olarak kullanılmaya, farklı anlamlar çağrıştırmaya başladığından Aleviler bunu kullanmayı tercih etmemişlerdir. Kızılbaş ifadesinin Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın kendi müritlerine giydirdiği 12 dilimli kırmızı başlıktan geldiği söylenmektedir. Her bir dilimi 12 imamdan birini temsil eden bir başlıktır bu. Bu yüzden kendilerine Kızılbaş dendiğine dair rivayetler vardır. Kızılbaşlık, Şah İsmail döneminde ve sonralarında da devam etmiştir.

Tahtacı ifadesi ise Osmanlı’nın son zamanlarında Sünnilerle bir arada yaşamakta sıkıntı çeken bazı Alevilerin, ormanlık alanlara çekilip tahtacılıkla, marangozlukla uğraşmaya başlamalarından sonra ortaya çıkmıştır. Bazı bölgelerde hala kullanılır.

Rafızi kelimesinin kökeni, Emeviler döneminde, Hişam bin Abdülmelik’e isyan eden İmam Zeyd’e kadar gider. İmam Zeynel Abidin’in oğlu, Hz. Hüseyin’in torunu olan Zeyd’in isyanı sırasında İmam Zeyd’in ordusundan bir grup kendisinden ayrılmış, o da onlar için beni terk ettiniz, benden ayrıldınız anlamında “rafaztumûnî” (beni terk ettiniz) demiştir. Yani Rafızi demek çoğunluktan ayrılan, ana bünyeyi terk eden demektir. Zamanla Şia’yla bağlantılı olup, Ehli Sünnetten ayrılan tüm gruplara Rafızi denmiştir. Rafizi artık çok kullanılan bir tanımlama değildir. Alevilik bazen Bektaşilikle de bağdaştırılır. Bektaşiliğin birçok kavramı Alevilik tarafından benimsenmiş olmasına rağmen Alevilik, Bektaşilik değildir. Alevilik soya bağlıdır, isteyen herkes Alevi olamaz. Bektaşilik bir tarikattır, isteyen herkes girebilir. Aleviler kendilerini Hz. Peygamber soyu olarak görürler ve onun karışmasını istemezler. Fakat Şiilik ‘ten gelen tevella ve teberra denen iki kavram vardır ki, Aleviler de Bektaşiler de bu kavramları benimsemişlerdir. Tevella, Ehlibeyt’i sevenleri sevmek, teberra ise, Ehlibeyt’i sevmeyenlerden uzak durmaktır.

Aleviliğin, Şiilik ile bağlantılı olduğu bir diğer nokta ilk üç halifenin benimsenmemesi ve Emevi, Abbasi ve onlardan gelen halifeleri reddetme anlayışıdır. Bunların dışında ibadet ve inanç konularında Aleviliğin ne Sünnilikle ne de Şiilikle hiçbir bağlantısı yoktur. Cumhuriyetin ilk yıllarından 2000’li yıllara kadar Alevilikle ilgili bir örgütlenme görülmez. 2000’li yıllar öncesinde Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Şah Kulu vb. adlar altında örgütlenmişlerdir.

Anadolu Aleviliğinin tarihsel kökeni Türklerin İslam’ı kabulüne kadar gider. Emeviler döneminde Türkler, ırkçı bir anlayış içinde olan Emeviler dolayısıyla İslam’a pek rağbet etmemişlerdir. Daha sonra Abbasiler zamanında İslam’la bir yakınlaşma ve temas olsa da asıl olarak 1071 Malazgirt Savaşı’nda Anadolu’nun kapıları İslam’a açılmıştır.

İkinci adım ise 1260’lı yıllardaki Moğol saldırılarından kaçan Türkmenlerin Anadolu’ya intikalidir. 13. yy. Anadolu’sunda karşımıza İslam’ı anlatan ya da yayan sufi topluluklar, dervişler, abdallar çıkmaktadır. Bunlar da daha çok 12.yy. da yaşayan Ahmed Yesevi terbiyesinde yetişmiş kişilerdir. Ahmed Yesevi, Medine’de Muhammed, Türkistan’da Hoca Ahmed diye nam yapmış, tesiri yüksek bir velidir. Onun dervişleri Anadolu’ya gelmiş ve İslam’ı anlatmışlardır. Burada tartışma konusu olan nasıl bir İslam anlattıklarıdır. Bu konuda iki görüş vardır. Bir görüşe göre şer’i, Sünni bir İslam, diğer görüşe göre ise Haydari-Kalenderi bir anlayışla İslam’ın anlatıldığıdır. Dolayısıyla bir grup Ahmed Yesevi’yi Nakşibendi geleneğine, diğer grup ise Haydari geleneğe bağlamıştır. Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında ilk mutasavvıflar” kitabında Yesevi geleneğini Nakşibendi geleneğine bağlar. Fakat daha sonra Millî Eğitim Bakanlığının İslam Ansiklopedisine yazdığı Yesevi maddesinde o eski görüşlerinin yanlış olduğunu, yeni edindiği kaynaklarla Yesevi geleneğinin Haydari ve Kalenderi yola daha yakın durduğunu belirtir. Batılı araştırmacıların çoğu da bu görüştedir.

Peki, arada ne fark var? Nakşibendi geleneğine bağladığınızda namaz kılan, oruç tutan bir yapı çıkar karşınıza, ama Haydari, Kalenderi anlayışa bağladığınızda kadın-erkek beraber zikreden namaz vs. ye düşkün olmayan, Semah dönen daha esnek bir topluluk karşınıza çıkar.

Selçuklular döneminde Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde gerçekleşen Babailer isyanı Aleviğin şekillenmesinde önemli bir hadisedir. Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli’nin de şeyhidir. Ancak Hacı Bektaş bu isyana katılmaz. Baba İlyas’a bağlı olan Babailer ayaklanmıştır fakat isyan başarısız olmuş, öncüleri öldürülmüştür. Geriye kalanların bir kısmı dağlık bölgelere çekilirken, bir kısmı da şehirlere yerleşmiştir. Şehirlere yerleşenler Bektaşi olarak bugüne intikal etmiş, dağlık kesime çekilenler de Alevi, Kızılbaş kesimi oluşturmuştur. Bektaşi gelenek devletle uzlaşarak yoluna devam etmiş, fakat kırsal kesim Aleviliği dediğimiz yapı bugüne kadar uzlaşma içerisine girmemiştir. Bektaşilik şehirleşmeyle kendi silsilesini, tekke ve zaviyesini kurumsallaştırmış, Alevilik şifahi gelenekle yoluna devam etmiştir. Anadolu’da her ev Aleviler için bir semah meydanı ya da bir Cem evi olarak algılanmış, deyişler ya da aşıkların sözleriyle, bağlama eşliğinde yoluna devam edip bugüne gelmiştir.

Hacı Bektaş Veli, Hz. Ali’den sonra Aleviliğin en önemli isimlerindendir. 13.yy’da bugünkü Nevşehir bölgesinde yaşamış, burada dergahını kurmuş hem Türkler hem Hıristiyanlar arasında İslam’ı yaymıştır. O dönemde Konya’da Mevlâna, Eskişehir’de Yunus Emre Moğol saldırıları altında ezilmiş Anadolu halkına bir şekilde tasavvuf yoluyla farklı bir din anlayışı sunmuşlardır. Üçünün de birleştiği nokta merkezlerinde insan olmasıdır. Alevilik de bunun üzerinde özellikle durmuştur. İnsanı merkeze alır, hatta insanı Tanrıdan bir nefes taşıdığı için kutsar. Aleviler, Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya güvercin kılığında gelmiş bir bilge olarak kabul etmişlerdir.

Sünnilerin Hacı Bektaş Veli anlayışıyla Alevilerinki farklıdır. Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen Besmele Tefsiri, Velayetname gibi eserlerin hiç birisi kendisi tarafından yazılmamış, kendisinden yüz yıllar sonra birileri onları kaleme almıştır. Bunları Diyanet İşleri Başkanlığı da yayınlamış, fakat Aleviler pek itibar etmemişlerdir. Onlara göre Hacı Bektaş Veli, kitap yazmamış, Hacca gitmemiş, namaz da kılmamıştır. Aynı şekilde Yunus da Sünni kesimden daha çok Alevi kesim tarafından benimsenmiştir. Yunus’un bazı ifadeleri Sünni kesimde özellikle fıkıh ve kelam geleneği tarafından problemli görülmüştür. Aleviliğe bakış da bu şekildedir. Fıkıh ve kelam gözlüğüyle bakılırsa Alevilik İslam dairesi içinde görülemez ancak tasavvuf gözlüğüyle bakılırsa görülebilir. Çünkü tasavvufta sınır yoktur, aşkın sınırı olmaz. Mevlana’nın “ne olursan ol gel”, Yunus’un “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü”, Hacı Bektaş Veli’nin “72 millete bir nazarla bakarız” anlayışları gibi oralarda sınır yok. Ama kelam ve fıkıhta sınır var: İslam’ın ve imanın şartları bellidir, bunlara itibar etmiyorsan İslam dairesinde değilsindir.

Belagat “durum neyi gerektiriyorsa ona göre konuşmaktır” denir. Buna uygun olarak bilge insanlar, şehirden uzak bir yere mesela bir köylü çadırına İslam’ı anlatmaya gittiklerinde oturup da ilmihalden bir şey anlatmamış, ilk elden gerekli olan bilgileri vermişlerdir. Eline, beline, diline sahip ol, hırsızlık yapma, kötü söz söyleme, namusunu koru gibi nasihatlerde bulunmuşlardır. Şehre uzak merkezlerde yaşayan birçok insan bu şifahi gelenekle yetişmiştir.

Osmanlı döneminde Alevilerle ilişkiler bazen iyi bazen kötü devam etmiştir. İlk kırılma 15. ve 16.yy’da Safeviler döneminde yaşanmıştır. Safevilik aslında Sünni bir tarikatken daha sonra Şiiliğe meyletmiş, Şah İsmail ve babası zamanında Şii yönelimleri daha da artmıştır. Bu dönemde 12 dilimli kırmızı başlıklar giyilmiştir. Şah İsmail ilginç bir şahsiyettir. Devlet adamlığından ziyade Hatayi mahlasıyla tanınan, Türkçe şiirler yazan bir şairdir. Bugün Alevi cemlerinde söylenen deyişlerin önemli bir kısmı ona aittir.

Şah İsmail, II. Beyazıt döneminde Anadolu’daki Türkmenlere yönelik Şiileştirme faaliyetlerine başlamıştır. İlk önce Osmanlı bu faaliyetlere kayıtsız kalmış, fakatYavuz Sultan Selim meselenin ciddiyetini anlayıp bir ordu hazırlamıştır. Çaldıran’da karşı karşıya gelen iki ordunun çatışması sonucunda Şah İsmail yenilmiş ve yaklaşık 40’bin Türkmen öldürülmüştür. Siyasi kişiliğinden çok şair kişiliğiyle Türkmenleri etkileyen Şah İsmail’in fikirleri Çaldıran yenilgisinden sonra da artarak devam etmiştir

Kendilerini daha iyi ifade edebileceklerini düşünerek Aleviler, Cumhuriyet dönemini alkışlayarak karşılamışlardır. Fakat Cumhuriyet kurulduktan sonra da din meselesi ele alınırken Aleviler dikkate alınmamış Diyanet yine Sünni gelenek üzerine oturtulmuştur. Ömer Nasuhi Efendi’ye ilmihal, Elmalılı’ya tefsir, Mehmed Akif’e Kur’an meali sipariş edilmiştir. Bunların hepsi Sünni isimlerdir. 1990, Özal’lı yıllarda daha önceleri şehirlerde görülmeyen cem evleri açılmaya başlanmıştır. Büyük şehirlere göçle birlikte birtakım ritüeller ve inançlar sorgulanarak kırsal kesim Aleviliği kendi içerisinde dönüşüm geçirmeye başlamıştır.

Aleviler için, Türklerin İslam’ı kabulüyle başlayıp bugüne kadar gelen süreç akan bir nehir şeklinde her dönemde farklı kültürler, dinler, mezhepler, tarikatlarla kaynaşarak bugün bağdaştırmacı bir yapıya dönüşmüştür. Adeta yüz tane kumaştan ayrı parça kesilip, sonra bu kesilen parçalardan bir elbise dikilmiştir. Alevilik Zerdüştlük, Şamanizm gibi anlayışlardan etkilenerek gelmiş olsa da en çok etkilendiği yapı İslam’dır. Tarihi süreç içerisinde en çok tartışılan mesele, Aleviliğin etkilendiği İslam anlayışının ne tür bir İslam anlayışı olduğu meselesidir.

Daha önce ortodoks ve heterodoks diye iki kavramdan söz etmiştik. Daha çok resmi din ya da mezhep anlayışı olarak kabul edilen Ortodoks anlayışı bizde ehli sünnet temsil eder. Ehli sünnet dışı yapılar için ise öteki anlamında heterodoks kavramı kullanılıyor. Alevilik bu yönüyle bir hetrodoksi olarak görülmüştür. Hiçbir zaman merkezde yer almamış, bir dönem parti kursalar da başarılı olmamışlardır. Diyanete göre 3,5-5 milyon kadar, kendi rakamlarına göre 15-20 milyon kadar bir nüfusu oluşturmaktadırlar. Kendi aralarında da çok bölünmüş durumdalar.

Alevilerde yazılı gelenek yerine aşıklık geleneği vardır. Aşıklar, ilahi bilgiye sahip bilge kişiler olarak görülmüşlerdir. Yedi ulu ozan vardır Hatayi, Pir Sultan, Nesimi gibi. Bu ozanlar ilahi bilgiye mazhar olmuş kişilerdir, sözleri ayet gibi algılanır. Bağlama da telli Kur’an olarak görülür ve bu sebeple duvara asılır, yere bırakılmaz. Cemlerde bağlama eşliğinde söylenen deyişler ayet gibidir. Alevileri ayakta tutan da aslında bu nasihatler, deyişler ve ahlaki esaslardır.

Aşık Hüdai’nin cemlerde dedeler tarafında da okunan bir deyişi ile bu dersimizi sonlandıralım.

Erenler zehir getirin
Balınan öldürmen beni
Bağrıma diken batırın
Gülünen öldürmen beni.

Yar diyerek yana yana
Can feda ettik canana
En yakınım kıysın bana
Elinen öldürmen beni.

Hiçlik deryasında mestim
Varlık sevdasını kestim
Yokluk benim eski dostum
Malınan öldürmen beni.

Bir aşktır düştü özüme
Yanarım kendi közüme
Leyla görünüp gözüme
Çölünen öldürmen beni.

Duygular dönüştü söze
Yanık sada işler öze
Dertli dertli vurup saza
Telinen öldürmen beni.

Hüdai’yim daldım gama
Saldı beni demden deme
Asın, kesin, yüzün ama
Dilinen öldürmen beni.

Not: Bu metin, Mehmet Toprak Hocamızın 7 Aralık 2017’de Hazar Derneğinde verdiği “Anadolu Aleviliğinin Oluşumu” başlıklı seminerin deşifresinden hazırlanmıştır.

Hazırlayan: Zeynep Sena Karataş

Önceki Yazı

Alevilik İnanç ve Ritüelleri

Sonraki Yazı

Kürt Meselesi ve Açılım Süreci

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir