Kur’an Tefsirinde Nüzul Dönemindeki Anlamın Gözardı Edilmesi ve Sonuçları*

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Hasan Elik

8 Şubat 2017

Kur’an’ı doğru anlamak için ayetlerin lûgat anlamları, Arap dilinin hususiyetleri ile birlikte nüzul sebeplerini yani indirildiği dönemdeki şartları, nüzul vasatı vb. metin dışı durumu anlamaya birinci derecede ihtiyaç var. Bu yapılmadan, ayetlerin sözlük anlamları üzerine inşa edilen içtimaî, siyasî, fıkhî, kelamî fikirler, hükümler pek çok ihtilaflara, sorunlara sebebiyet veriyor. Nitekim Kur’an ile ilgili binlerce çalışma, yüzlerce farklı yorum ve düşünce var. Acaba bu durum, Kur’an’ın tabiatından mı kaynaklanıyor, -ki genellikle bu, Kur’an’ın farklılıklara imkân vermesiyle, rahmet oluşuyla açıklanır- yoksa başka bir sebep mi, yöntem yanlışlığı mı var?

Her şeyden önce şunu bilelim ki; nüzul döneminde, sahabenin elinde yazılı bir metin/mushaf yok. Kur’an’ın Mushaf/ kitap haline gelmesi Hz. Osman döneminde, Resulullah’ın vefatından 20- 25 yıl sonra oluyor. Nüzul döneminde Hz. Peygamber, telakki ettiği vahyi insanlara anlatıyor/ sözlü olarak aktarıyor. Dolayısıyla ilk muhataplar Vahyin söylediklerini; müşterek olarak yaşadıkları siyasal, kültürel, dinî şartlar içerisinde aynı istikamette ve tam olarak anlıyorlardı. Yani vahiy, farklı farklı anlayışlara açık değildi. Her ne kadar ihtilafı meşru göstermek amacıyla vahyin nüzulüne şahit olan sahabenin de Kur’an adına ihtilafından bahsediliyorsa da, biz bu kanaatte değiliz. Vahyini Hz. Peygamber onlara anlatıyordu. Yani peygamberden bağımsız bir Kur’an söz konusu değildir. Allah kelamı, bir Peygamberle o toplumun lisanına dönüşüyor, hayatına intikal ediyordu. Durum böyle olunca, ortada peygamberin yönettiği bir dini hayat var, o da herkesin malumu… Onun içindir ki, Allah’a; peygambere itaat yoluyla, yani aranızdaki bir örnek yoluyla itaat ediniz diyor Kur’an. Yani o gün için dini hayat, yazılı bir metinle, rivayetlerle, içtihatlarla değil, peygamber örnekliğiyle yaşanıyordu. Hz. Peygamberden sonraki Müslümanlar ise peygambere gelen vahyi, O’na isnat edilen rivayetleri kendileri yorumlayarak yaşamakla karşı karşıya kaldılar. Bu da farklı görüş, anlayış, mezhep vb. şeylerin doğmasına ve herkesin itikadî, fikrî, amelî aidiyetinin doğru, diğerlerinin yanlış olduğu kanaatine götürdü. Bugün için de durum aynı minvalde devam etmektedir.

Kur’an’ı doğru anlamak için göz önünde bulunduracağımız hususlardan biri Kur’an-fıtrat paralelliğidir. Şöyle ki; Kur’an fıtrat dininden bahsediyor. Hatta fıtrata din diyor. (bkz. Rum 30/30) Doğuştan her insanda var olan doğruluk, merhamet, adalet, iyilik vb. hasletleri korumaya çağırır. Ama bazı ayetlerin çevirileri, bütün insanları (doğuştan)peşinen zalim, merhametsiz gösteriyor.

Örneğin; “insan” lafzının geçtiği bazı ayetleri anlamaya çalışalım. Mesela Ahzab Sûresi 72. ayetin mealini Elmalılı Hamdi Yazır’dan okuyalım:

“Evet, biz o emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular da insan yüklendi onu. O gerçekten çok zalim, çok cahil bulunuyor.”

Herhangi bir kitapta “insan çok zalimdir, cahildir” diye bir ifade okusanız ne düşünürsünüz? Herhalde makul karşılamazsınız. Zira dünyada zalim, cahil insanlar olduğu gibi, merhametli, bilge insanlar da var. İnsan soyunu değersiz gören negatif bir bakış bu. Ama konuyla ilgili ayetler, maalesef böyle manalandırılıyor. Kur’an’ın birçok Türkçe çevirisinde de böyle, Arapça tefsirlerde de… Bu cibilliyetteki bir varlıktan hangi iyilikler beklenebilir? Ondan nasıl hayır umulur? Tüm insan nesli için böyle bir değerlendirmeden sonra Kur’an’da “insanın değeri, şerefi” vb. değer ifade eden nitelemeler bir anlam ifade eder mi?

Şunu tekrar edelim ki, Kur’an’ı doğru anlamamızın yegâne yolu, nüzul dönemindeki anlamı tespit etmektir. Bu, zor olmakla birlikte mümkündür. Ahzâb Sûresi 72-73. ayetleri bu esasa göre anlamaya çalıştığımızda, şöyle bir mana ortaya çıkmaktadır:

“Gerçek şu ki yerden göğe ve dağdan taşa varıncaya kadar yarattığımız her şey, bizim emrimiz ve hükümranlığımız altındadır. Bütün bu varlıklar, Allah’a mutlak bir itaat içerisindedirler. O’nun yarattığı nizam içerisinde hareket etmektedirler. Buna karşılık müşrikler ve münafıklar, kendilerini akıl ve irade sahibi olarak yarattığımız halde, kendilerine her türlü nimeti veren Allah’a itaat etmek ve sadece O’na kulluk etmek yerine, O’ndan başka varlıkları şefaatçi kabul edip şirk koşmak ve Peygambere muhalefet etmek suretiyle O’na itaatsizlik etmektedirler. Doğrusu böyle kimseler gerçekten son derece zalimce ve nankörce davranmaktadırlar. Bu davranışları yüzünden Allah o münafık ve müşriklerin kadın-erkek hepsini cezalandıracak, buna karşılık Peygambere iman eden ve Allah’tan başka varlıkları şefaatçi kabul edip şirk koşmayan müminlerin de hatalarını bağışlayacak ve kendilerini ödüllendirecektir. Doğrusu Allah, iman edenlere karşı çok merhametli ve bağışlayıcıdır.” (bkz. Prof. Dr. Hasan ELİK, Dr. Muhammed COŞKUN, İndirildiği Dönemin Işığında Kur’an Tefsiri Tevhit Mesajı, ilgili ayetlerin tefsiri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları)

Söz konusu ayetin lafzî çevirisini esas aldığımızda ortaya çıkacak olan mahzurları biraz daha konuşalım: Kur’an’ın birçok ayetinden; insan fıtratının temiz, bütün değerlerin menşei olduğunu anlıyoruz. Durum bunun tersi ise, yani insanoğlu zalim ise cahil/kendini bilmez ise, peygamberler, sıddıklar, salihler vb. Kur’anî nitelemeler ne anlam ifade edecektir? İnsan cinsi zalimse, onlara peygamber ve kitap göndermenin, hayra davet etmenin anlamı nedir?

Elbette ununla birlikte bazı insanlar fıtrata mugayir işler yapabilir ve zalim, cahil diye tavsif edilir. Burada kastedilenler, Hz. Peygamberin Tevhit davetine karşı çıkan, O’na ve ashabına zulmeden, düşmanlık besleyen Müşrikler ve münafıklardır. Hz. Peygamber de vahiy yoluyla bu insanlara yönelik konuşuyor/ hitap ediyor. Büyük müfessir ve mütefekkir Fahrettin Razi (ö. 1209) diyor ki, “hitap konuşmayı dinleyen muhataplara yöneliktir”. Yani hitap, haziruna yapılır. Başka bir ifadeyle söylersek; muhatap yoksa, hitap da yoktur. Ancak hitaptaki mesaj benzer durumdaki herkesi kapsar. Aslı itibariyle hitap/konuşma olan Kur’an, bu konuşmaların yazıya aktarılması ve bir araya getirilmesiyle (cem) mushafa dönüşmüştür. Muhatapların belli ölçüde bildiği, yaşadığı veya onları ilgilendiren bir içeriğe sahip olduğu için hitap, muhataplarca apaçık anlaşılır, fakat yazıya dönüştüğü ve hitap zamanında yaşamamış olanlar tarafından okunduğu zaman durum değişir; artık muhatap/ dinleyici, okuyucuya dönüştüğü için O, metinden ne anlıyorsa, mana odur. Söz ve yazı mukayese edildiğinde “söz uçar yazı kalır” değerlendirmesiyle yazının kalıcılığı ifade edilirken, şu değerlendirme de bizce anlamlıdır: “Söz kanatlıdır, nüfuz eder, her dokuya uyum sağlar. Yazı donucudur ve donduğu andan itibaren ruhu vermede yetersiz kalır. Bir süre sonra meseleleri açıklayamaz hale gelir” şeklinde bir değerlendirme de dinlemiştim. Hulasa herhangi bir sözle mukayese edilemeyeceği aşikâr olmakla birlikte aslı itibariyle hitap olan Kur’an’ı anlamak için Mushafa yoğunlaştığımız kadar, indirildiği dönemin bilgilerine, Hz. Peygamberin siretine de muttalî olmamız gerekir. Aksi halde birçok ayet, Ahzâb yetmiş ikinci ayet gibi yanlış anlaşılır.

Lafzî / lugavî çevirinin vahim sonuçlarına bir başka örnek olarak Âdiyât sûresi 1-8.ayetleri verebiliriz. Bu ayetlerin Türkçe çevirisini yine Elmalılı Hamdi Yazır’dan okuyalım. “O, harıl harıl koşular koşan, çakarak da ateşler saçan ve sabahleyin baskın yapan, derken savurup da bir toz duman, bir topluluğu o anda ortalayıp dalan kuvvetlere yemin ederim ki, pek nankördür o insan Rabbine. Ve o, kendi tanıktır buna. Ve o, sevdiği için dünya malını, katıdır, çetindir o mala..”

Çevirileri genellikle Elmalılı merhumdan aktarmamızın sebebi, O’nun bu alandaki öncülerden olmasıdır. Eleştirilerimiz de O’nun ilmî şahsiyetine değil, “lafzî çeviri” yöntemine yöneliktir. Hassaten bunun bilinmesini isterim.

Yine aynı ayetlerle ilgili benzer bir çeviriyi aktaralım: “Nefes nefese koşan binek atları, ateş saçan kıvılcımlar, sabah vakti akına koşan, (böylece) toz bulutları yükselten, (körcesine) bir ordunun içine dalan!” (Muhammed Esed)

Bilmece gibi çeviriler; çöz çözebilirsen!

Şimdi de mana odaklı bir çalışma olan “İndirildiği Dönemin Işığında Kur’an Tefsiri”nden okuyalım aynı ayetleri. “Ey Müşrikler! Allah’ın sizlere bahşettiği birçok nimete rağmen niçin O’na karşı nankörlük ediyor ve şirk koşuyorsunuz? Mesela Müzdelife’den develerle Mina’ya gelip orada kalabalık hacı gruplarına iştirak edip konaklamanız ve hep birlikte o muazzam hac ibadetini yapmanız, size sağladığı maddi ve manevi faydaları itibariyle Allah’ın bir lütfu değil midir? Ama sizler buna rağmen Allah’a nankörlük ediyor ve ortak koşuyorsunuz! Dünya malına düşkünlük ediyor ve yoksula yardım etmiyorsunuz ve bu yaptığınıza kendiniz de pekala şahitsiniz!”

Bu ayetlerde yemine konu olan hususlar hakkında iki temel görüş vardır. Birinci görüş, bazı tabiîn alimlerinden aktarılır ve müfessirlerin geneli tarafından kabul edilir. Buna göre burada savaş atlarına yemin edilmektedir. İlgili rivayetlere göre Hz. Peygamber, Medine’de Kinane bölgesine bir ordu birliği göndermiş, fakat bu birliğin geri dönmesi gecikince insanlar telaşa kapılmışlardır. Bunun üzerine onları övme babından bu ayetler vahyedilmiştir. Kanaatimizce bu görüş tutarlı değildir, çünkü sûre Mekke’de vahyedilmiştir. Bu görüşten yola çıkarak sûrenin Medine’de vahyedildiğini söyleyenler, 6. ayetten itibaren gelen nankörlük eleştirisini ve ahiret uyarısını anlamlandıramamışlardır. İkinci görüş ise Hz. Ali’ye aittir ve İbn Abbas bu görüşü duyduğunda önceki görüşten vazgeçip bu görüşü benimsemiştir. Buna göre burada hacıların develeri ve Müzdelife’den Mina’ya inip orada konaklamaları söz konusu edilmektedir. Bu görüşlerin ikisi de anlamlı olup, birinde savaş atları, dolayısıyla mücahidler övülmekte, ikincisinde ise Allah’ın lûtfettiği nimet olarak Hac develeri… Biz ikinci görüşü tercih ettik. Çünkü sûrenin Mekke’de vahyedildiği düşünüldüğünde bu görüş daha açıklayıcıdır. Zira hac ibadeti müşrikler tarafından çok önemsenmektedir, dolayısıyla burada Allah onlara bu nimeti hatırlatmakta ve nankörlük edip şirk koşmalarını eleştirmektedir. Ancak örneğini verdiğimiz lafzî çevirilerden bu anlamları çağrıştıracak hiçbir şeyin anlaşılmadığı ortadadır. Zira anlam tayininde sadece lafza dayanılmaktadır. Halbuki mana sadece lafızda değil; ayetin indiği vasat da, anlamın oluşmasında, dolayısıyla anlaşılmasında etkili olup bu manayı İbn Abbas’ın da dediği gibi ancak ayetin nüzulüne şahit olanlar bilebilir. Sonraki alimler de bu manayı aktaran kaynaklardan öğrenebilirler. Aksi takdirde dünyanın en zeki insanları, Arap dilinin en büyük uzmanları bir araya gelseler, metinden bu manayı çıkaramazlar. Meselenin püf noktası işte budur.

  1. Ayetteki “insan” lafzı, çevirilerde dillendirildiği gibi bütün insanları kapsamaz. Zira bu durumda Allah’ın, suçlu ve suçsuz bütün insanları itham ettiği anlaşılır ki bunun doğru olamayacağı açıktır. Üstelik peygamberlerin ve samimi mü’minlerin Allah’a karşı “nankör” olarak nitelendirilmesi izah edilemez bir durumdur. Nitekim Ibn Abbas, bu ifadeyle Kard b. Abdullah adlı bir kâfirin kastedildiğini bildirir. (bkz. İndirildiği Dönemin Işığında Kur’an Tefsiri, Âdiyât sûresi)

O halde Kur’an’ın tefsiri; sahabe sonrası ulemanın, sahabeye dayanmayan bilgisiyle yapabilecekleri bir iş değil. Onlar Ancak metin üzerinde uzman olabilirler. Halbuki mesaj metinle metnin dışındaki vasatın buluşmasıyla oluşur ki bu da, o ayetin nerede, ne sebeple, kiminle ilgili olarak indirildiği bilgisine vâkıf olmayı gerektirir. Yani Tefsir; inşa değil, haberdir.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, Kur’an tefsiriyle ilgili çalışmalar iki kademelidir. Birinci kademe, Kur’an’ın nüzul dönemindeki orijinal manasını tespittir ki orada bizim kişisel fikrimiz, yorum hakkımız yoktur, çünkü bu bir haberdir. İkinci kademe ise, o manalar üzerinden güncel sorunların çözümüyle ilgili görüşler, yorumlar ortaya koymak, tezler geliştirmektir (Te’vil) ki bu, Mâturîdî’nin de işaret ettiği üzere her çağın alimlerinin hakkı ve vazifesidir. Yani sahabenin hakkı sahabeye, ulemanın hakkı ulemaya… Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Ancak Müelliflerin şahsiyet ve liyakatlerinin de ayeti yorumlamada önemli bir faktör olduğunu dikkatten uzak tutmamak gerekir. Aynı olaya şahit olanların, onu aktaranların mesajı alış ve aktarış biçimlerinin farklılık arz ettiği malum olmakla birlikte sahabenin Kur’an’la ilgili gözlem ve tespiti sağlam, objektif bir zemin mesabesindeyken, (bu gözlem ve tespitlerin sonraki dönemlere intikalindeki sorunlar hariç) ulemanın o konuyla ilgili yorumları, çağa göre değişken, tartışılabilir, eleştirilebilir, kabul veya reddedilebilir niteliktedir. Zira alimlerin de yaşadıkları ortamlardan etkilendiğini, kendi dönemlerinin anlayışını yansıttıklarını hesap etmemiz lazım. Diğer ilim dallarındaki eserlerde olduğu gibi Tefsirlerin de konjonktürün izlerini taşıdığını dikkate almak gerekir.

Burada Kur’an’ın anlaşılmasıyla ilgili bir hususa daha dikkat çekmek isteriz ki o da şudur: Kur’an’ı, gayesi doğrultusunda anlamak için tüm ayetleri O’nun ana ekseni olan tevhide irca etmek gerekir. Tevhid; hiçbir şeyi/kimseyi kutsamadan, Allah ile kendi arasına sokmadan sadece O’na bağlanmak, güvenmek, nimetlerine şükredip ubudiyeti/ kulluğu O’na has kılmaktır. Bu, kelime-i tevhidin (Lâilâhe illallâh) açılımı olup, Kur’an’ın ana konusunu teşkil etmektedir. Diğer bütün hususlar, “lâilâhe illallâh” mesajına götüren yollar, örnekler ve bunun gerekleridir. Kur’an’ı anlamak için bu durumu daima göz önünde bulundurmak, her ayetin; tevhit yapısının bir tuğlasını teşkil ettiği gerçeğinden hareket etmek gerekmektedir. Aksi halde her ayet bizi, başka yollara, sonu gelmez, netice alınmaz ilmî- dinî tartışmalara ve dağılmalara götürür.

“İnsan” lafzının umuma teşmil edilerek Kur’an’ın; iyilik yapanlar mükâfatını alır, kötülük yapanlar da cezasını çeker” ilkesine aykırı yorumlanan ayetlere bir örnek de Asr Sûresi’nin 2. ayetidir. Yine üstad Elmalılı Hamdi Yazır’dan okuyalım. “Yemin olsun ki asr’a. İnsan kesin bir zarardadır. Ancak o kimseler müstesna ki, inanıp iyi işler yaptılar ve hep birbirlerine hakkı tavsiye ettiler ve hep birbirlerine sabrı tavsiye ettiler.”

Neden bütün insanlar zararda olsun?! Yüce Yaratıcı, henüz doğmamış insanları neden böyle vasıflandırsın? Bunun bizce makûl ve anlaşılabilir bir izahı yoktur. Burada da Hz. Peygamber müşriklere hitap ediyor. Kur’an’ın her ayeti muhatabına okunmuştur. “İnsan” diye hitap edilir ama kastedilen, vahye karşı çıkan müşriklerdir. Bu, Kur’an’ın üslubudur; Kur’an, gökyüzünden herkese gönderilmiş bir mektup değildir. İlk muhatapları belli olan, diğer insanlara da mesajını onlar üzerinden ileten vahiydir.

Şimdi aynı sûreyi bir kez de “İndirildiği Dönemin Işığında Kur’an Tefsiri”nden okuyalım. “Ey elçimiz Muhammed’i inkar eden müşrikler! Ölüm gelip çatmadan ve iş işten geçmeden, henüz zaman varken tevhide ve elçimize iman edin; Çünkü, tevhide ve elçimize iman edip onun bildirdiği ilahi emirlere uygun hayat yaşayan, birbirlerini tevhide bağlılık konusunda teşvik eden müminler ahirette kurtuluşa erecek, aksine davranan sizler ise çok büyük ziyanda olacaksınız!”

Konuyu toparlarken tekrar vurgulayalım ki, Kur’an’ı anlamak için göz önünde bulundurulması gereken hususlardan birisi O’nun yazılı metin değil, sözlü hitap olduğudur. Sahabe sonrası bütün nesiller, hitap/kelam olan ve sahabenin dinleme yoluyla muhatap olduğu vahiy ile kaçınılmaz olarak kitaplaştırıldıktan sonra okuyucu olarak ilişki kurdu. Dolayısıyla bu durum, Kur’an’ın ilk anlamına ulaşmada bazı sıkıntılara yol açmaktadır. Ancak o döneme yakın bazı kaynakların elimizde bulunması büyük bir imkândır. O nedenle Kur’an’ı anlama çabamızdaki yöntemi, yani O’nu bir kitap gözüyle anlamaya çalışmayı, hitabı anlamaya dönüştürebilirsek, bu hatalardan önemli ölçüde kurtuluruz. Doğrusunu Allah bilir.

Özeti hazırlayan: Zeynep Karataş – Şule Elik Gevrek

*Prof. Dr. Hasan ELİK’in Hazar Derneği’nde 8 Şubat 2017 tarihindeki Ders Notlarının deşifre edilmiş özetidir.

Önceki Yazı

İhlas Sûresi; Tevhid’e Çağrı*

Sonraki Yazı

SERİ PROGRAM: Kur’an Ekseninde Tevhid ve İdrak

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir