Kadınlarla ilgili Bazı Ayetleri Nasıl Anlamalıyız?*

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Hasan Elik

28 Aralık 2016

Fuzûlî (ö. 1556) der ki;

“Olsa istidad-ı ârif kabil-i idrak-ı vahy

Emr-i Hak irsâline her zerredür bir Cebreîl.”

Anlamı şöyledir: Ârifin istidâdı vahyi idrak etmeye yetse, her zerre ona Hakk’ın emrini getiren bir Cebraildir.

(Fuzulî, Divan, İstanbul, 1286, s.57)

“Anlamak”, “idrâk” deyince şunu bilelim ki doğruyu- yanlışı, iyiyi-kötüyü dolayısıyla Allah’ın emrini bilmenin yolu, Yüce Yaratıcının insana lûtfettiği akıldır, sezgidir, doğuştan kendisine verilen fıtrî yeteneklerdir, bilgi edinme vasıtalarımızdır. “Allah, insana doğruyu ve yanlışı anlayabilecek ve seçebilecek kudret verdi; O , isterse doğru yola gider, isterse yanlış yola…” (bkz. İnsan 76/3; ayrıca bkz. Beled 90/8-10) İnsanın değeri ve mesuliyeti de bu özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki bazı insanlar, kendi aklını kullanmayarak, adeta başkalarının aklıyla yaşarlar. Dînî konularda da bu böyledir. Kendi aklını kullanan ulemâ şöyle demiştir: “nas (ayet-hadis) ile akıl çelişiyorsa (zâhiren) akla uyulur, Nas yoruma tabi tutulur”. Akıl mekanizmasını kullanmayan, kullanamayan mukallid alimler de bu sözü tekrar ederler, ezberlerler ancak onların kastettikleri akıl kendi akılları değil, aklını kullanan alimlerin aklıdır. Bu tespit, aklın önemini vurguladığı için önemli olmakla birlikte, akıl ile nassı iki ayrı karar mekanizması, iki ayrı otorite saymak bizce isabetli değildir. Zira nas; haberdir, (semiyyat) veridir, materyaldir. Onu işleyecek, değerlendirecek otorite/us/usta ise akıldır. Yani yegâne anlama/değerlendirme yetisi akıl olup, nakil onun alternatifi değil, ona veri ulaştıran bir haberdir. O bakımdan akıl-nakil mukayesesi bizce yanlıştır. Aslında akıl-nakil tartışması Orta Çağ kilisesinin; dini aklın karşısına koymasının sonucudur. Bu hatayı sürdürerek Kur’an’ı savunma adına akla mesafeli durmak doğru değildir.

Sorunlar, akla ve fıtrî değerlere aykırı davranışlar sebebiyle ortaya çıkıyor ama çözüm onlardan bağımsız olarak doğrudan Kur’an’da, hadislerde ve/veya din adına yazılmış kitaplarda aranıyor. Sosyolojik olguları, anlaşılabilir, üstesinden gelinebilir olayları, ferdî ve toplumsal tercihleri “İslamî” diye nitelemek ve bu sorunların çözümünü yine “islamî” nitelemesiyle metafizik yöntemlerle sağlamaya çalışmak netice vermiyor, vermez. Böyle yaparsak, birçok sosyal sorunun çözümünde sıkıntıya gireriz. Bugün Müslüman toplumlardaki birçok sorunun çözülemeyişinin sebebi bizce budur. Kur’an’a; teknik, formel çözümler, formülasyonlar olarak değil, aslında fıtratta var olan değerler seslenişi olarak yaklaşmak gerekir. Dolayısıyla Kur’an dendiğinde akla öncelikle; ahlak ve vicdan gelmelidir. Hükümler bunun üzerine inşa edilirse işte o zaman İslamî/dinî olarak nitelendirilebilir. Tüm Kur’an’a ve şimdi izahına gireceğimiz Nisa 3. Ayete de biz böyle yaklaşıyoruz.

Nisa 3. Ayetteki Maksat Çok Eşlilik mi, Yetim Haklarına Riayet mi?

İlgili ayetin Türkçesini Elmalılı’dan okuyalım: “Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan 2, 3 ve 4’e kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir taneyle veya elinizin altındakiyle (sahip olduğunuz cariye ile) yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.

Hemen ifade edelim ki bu ayette mesele çok evlilik ve bunu dört eşle sınırlandırmak falan değildir. Zira ayetin konusu Uhud Savaşı’nda şehit olanların yetim kalan kızlarının bazı kişilerce mallarına tamah edilerek nikâhlanmaları ve bunun ailevî gereklerinin yapılmayarak yetim kızların mutsuz ve mazlum hale düşürülmesidir. Öyleyse bu ayet çok evliliğe delil olarak yorumlanmamalı. Bu ayetten hareketle çok evlilik genel bir emir veya tavsiye olarak algılanmamalıdır. Evlilik meselesi tamamen toplumsal şartlarla alakalı bir konudur. Örf bu anlamda önemli ve belirleyicidir. Kur’an hayatın içindeki dinamikleri kendine konu edinmiştir. Teorik, farazî, kuramsal şeylerle ilgisi yoktur. O, muhatabı belli olmayan bir mektup değildir. Bu ayet de Uhud savaşından sonraki gayrı ahlâkî bir uygulamayı ele alıyor, yani sahadaki meseleyi değerlendiriyor. Ne yazık ki konu, zamanla başka yerlere çekilmiştir.

Şunu bilelim ki Kur’an; Sâlih, muslih, samimi, düzgün insanların yüreğini, vicdanını dikkate alarak hitap eder. O; ilahî beyanları istismar edecek, zaaflarını gerçekleştirmek için gerekçeler arayanlar için zâhiren referans kılınacak bir kitap değildir. Geçmişte İslam adına yapılan uygulamalar da her dönem için mutlak ölçü değildir. Geçmiş veya mevcut Müslüman toplumların beşerî zaaflarını dikkate almadan onların her yaptıklarını mutlak doğru ve ölçüt kabul edemeyiz. Ölçüt, akl-ı selim ve duyarlı vicdandır. Asla yanılmayan terazi vicdanımız, en doğru fetva da onun sesidir. Kur’an’a gitmeden önce onu güçlendirmeliyiz. Kur’an bizim bugünkü bütün meselelerimize tek tek ve doğrudan çözüm sunmaz. O, tarihteki bir toplumun/ toplumların yaşanmışlıkları üzerinden her döneme mesaj verir, ilkeleri, prensipleri belirler. Tıpkı önceki peygamberler ve kavimleri üzerinden (örneğin, Hz. İbrahim, Musa, İsa vb.) son peygamber Hz. Muhammed’e ve kavmine mesaj verdiği gibi.

İzahı sadedinde olduğumuz Nisa 3. ayette daha önce ifade ettiğimiz gibi tek veya çok evlilikle ilgili bir hüküm bizce söz konusu değildir. Bunu; fıtrat, toplumsal şartlar ve örf belirler. Kur’an’ın üzerinde durduğu husus, daima ahlakîliktir.

O, her meseleyi olduğu gibi evlilik meselesini de ahlakî açıdan değerlendirir. Eşlerin, birbirinin hukukuna riayetini ve izdivaç nimetinin farkında olmalarını öğütler. (bkz. Bakara 2/187, Nahl 16/72) Ahlak, akıl ve vicdan Yüce Yaratıcının bize doğuştan verdiği değerler olup, vahiy, fıtratta var olan değerleri hatırlatır. Bu yüzden vicdanımızın sesini ne kadar dinlersek, aklî melekemizle, tecrübelerimizi ne kadar sıhhatli değerlendirirsek o kadar doğru hareket ederiz. Zira bir düşünürün dediği gibi vicdanın sesi, Yaratıcının sesidir. Bazı Müslüman toplumların, Kur’an’ın insan fıtratıyla ilgisini kuramayarak, O’nu adeta aklın alternatifi gibi algılamaları, tabî değerler üzerine inşa edilen hayata ve onu esas alan Kur’an’a uygun değildir. Dolayısıyla toplumun zararınadır.

Evlilik, toplumsal örfe göre düzenlenen bir müessesedir demiştik. Bu cümleden olarak Hz. Peygamberin izdivaçları ve nikah şekli, içinde yaşadığı toplumunkinden farklı değildi. Bilakis toplumun örfüne uygundu. Nitekim ilk zevcesi olan Hatice ile izdivaçları, Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce Mekke toplumunun usûl ve kurallarına göre gerçekleşmiştir. Demek ki vahiy; dinî ve sosyal hayatı sıfırdan inşa etmiyor, cahiliye örfünün “maruf” (iyi, ahlakî) olanlarını koruyak, yanlışlarını düzelterek hayatı sürdürüyor. Halbuki biz Kur’an’ın, hayatı sıfırdan inşa ettiğini, eskiye dair her şeyi reddettiğini, kaldırıp attığını sanıyoruz.

Birçok İslam alimine göre Nisa 3. Ayet; bir erkeğin nikâhında bulunan ve dörtle sınırlandırılan eşleri arasında adaletli davranmasını emrediyor. Nisa 129. Ayeti de; “ne kadar çabalasanız da eşleriniz arasında adaleti sağlayamazsınız” şeklinde anlaşılarak bundan dolayı Kur’an’ın tek eşliliği tavsiye ettiği dile getiriliyor. Şimdi Elmalılı Hamdi Yazır’dan Nisa Suresi 129. Ayetin anlamını okuyalım: “Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız yine de güç yetiremezsiniz. Bari birisine büsbütün meyledip de ötekini askıdaymış gibi bırakmayın”.

Bizce burada başka bir durumdan bahsediliyor. Şimdi bu ayetin anlamını “İndirildiği Dönem Işığında Kur’an Tefsiri – Tevhit Mesajı”ndan okuyalım:

“Eşlerinize karşı tam anlamıyla adil olmanız, onların hakkını ödeyebilmeniz mümkün değildir. Elinizden gelen bütün gayreti gösterecek dahi olsanız bunu başaramazsınız. O halde onları bir anlaşmazlık durumunda hemen yüzüstü bırakmayınız. Gücünüzün yettiği ölçüde onlara karşı adil ve lütufkâr davranmaya çalışınız, onları mutsuz edecek ve aile yuvasını çekilmez hale getirecek tutumlardan sakınınız. Eğer bu hususta iyi niyetli olur ve ilahî tavsiyelere riayet ederseniz Allah hatalarınızı bağışlar.” Görüleceği üzere ayette; “ey kocalar! eşlerinizin haklarını ödeyemezsiniz” denilerek yıkılmak üzere olan aileyi korumak için adaletli davranın, gücünüzü onların aleyhine kullanmayın, kadınların haklarını koruyun, onlara zulmetmeyin tavsiyelerinde bulunulmaktadır. Tabi burada aile mesuliyetini ve görevini müdrik “saliha” hanımlarla, bu mesuliyeti taşımayan hanımları aynı kefeye koymamak gerekir. Aynı şey elbette ki kocalar için de söz konusudur. Anlaşılacağı üzere mevzu; çok eşlilik / tek eşlilik meselesi değildir.

Kavvâmlık ve Darp / Kadına Şiddet Meselesi

Nisa Suresi 34.ayeti, Elmalılı Hamdi Yazır’dan okuyalım ; “Er olanlar kadınlar üzerinde hakim dururlar. Çünkü bir kere Allah, birini diğerinden üstün yaratmış. Bir de erler mallarından harcamada bulunmaktadırlar. Onun için iyi kadınlar itaatkârdırlar, kocalarının yokluğunda (can,mal,namus,şeref ve aile sırları gibi) korunması gereken hususları, Allah’ın koruma emrine dayalı olarak korurlar. (Ey hakim olan ve eşlerinin haklarını veren kocalar), serkeşliklerinden endişe ettiğiniz, (yani kafa tutup itaatsizlik etmelerinden korktuğunuz/korkacak bir belirti hissettiğiniz) kadınlara gelince: Sonra yattıkları yerde terk edilmiş olarak bırakın. Yine dinlemezlerse dövün. Sizi dinleyip itaat ettikleri halde, incitmeye bahane aramayın. Çünkü Allah çok ulu, çok büyüktür.”

Bu ayetteki “Kavvâm” kelimesinden; aile reisliği, yöneticilik vb. anlamlar da çıkarılıyor. Ayetin devamındaki ifade de: “Allah, erkeği, kadına üstün kılmıştır” (Elmalılı merhumun ifadesiyle; “üstün yaratılmıştır) şeklinde Türkçe’ye çevrilerek cinsiyet üzerinden bir değer tartışması açılıyor. Kanaatimizce burada mesele, genel olarak Erkek- kadın/ yani cinsiyet meselesi değil, ayetin indiği dönemdeki sosyo-kültürel yapı içinde bir ailedeki kocanın ve eşinin durumudur. Elmalılı merhumun ve başka birçok müfessirin dediği gibi, Yüce Allah, erkeği kadından üstün yarattıysa, bunu da güç ve malî konuma bağlamışsa, mâlî güç, aklî güç vb. özellikler yer değiştirdiğinde yaradılış yasası ne olacaktır? Nitekim günümüzde eğitim ve diğer bazı imkânlar sayesinde bu özellikler bazı kadınlar lehine yer değiştirmektedir.

Yıllarca tartışılan dolayısıyla birçok insanın uzmanlaştığı “Darabe” kelimesine gelince; Kur’an’ın genelinden ve Hz. Peygamberin aile hayatından hareketle biz bu ayetten “eşinizi dövün” diye bir anlam çıkaramadık. Dağılmak üzere olan problemli bir ailede fiziksel ve ekonomik gücü elinde bulunduran ve bunu zaten kullanan erkeğe bu gücü daha çok kullan, eşini aç bırak ve şiddet uygula” denilmiş olmasının hikmetli olmadığı kanaatindeyiz.

Sözü edilen tefsirimizde bu ayetin dipnotuna şunu düşmüştük: “Bu ayette geçen “vadribuhun” ifadesini, tefsir geleneğindeki hakim anlayış çerçevesinde “tedib” etmek şeklinde çevirmiş olsak da, bize göre burada esas konu aile içi barışın temini, eşler arasında anlaşmanın sağlanmasıdır. Nitekim bu surenin 128. ayetinde benzer bir durum ele alınmakta, kocalarının geçimsizliğinden şikayet eden kadınlara da benzer nasihatler yapılmaktadır. Amaç aile içi huzuru sağlamak, eşler arasında anlaşma yollarını bulmaktır. Ne var ki bu ayet çerçevesinde bir taraftan Kur’an ve İslam’a karşı art niyetli kimseler zorlama yorumlar yapmakta, diğer taraftan İslam’ı savunduğunu düşünenler de ayete olmadık anlamlar vermeye çalışmaktadırlar. Kanaatimizce burada kadına yönelik bir şiddet emri ya da tavsiyesi bulunmamaktadır. Böyle bir durum, Hz. Peygamber’in aile hayatında da görülmüyor. Bilindiği gibi Hz. Peygamber ile eşleri arasında, bir ay boyunca uzaklaşma sebebi olacak kadar tartışmalar yaşanmış, fakat o hiçbir şiddete başvurmamıştır. Daha müreffeh bir hayat yaşamak istemeleri halinde de bunu sağlayamayacağını ama isterlerse boşanabileceklerini teklif etmiş ama şiddet uygulamamıştır. ( Âhzâb 33/28) Demek ki Hz. Peygamber, ayetten zevceyi darp yönünde bir teşvik ya da izin anlamı çıkarmamıştır. Bilakis ayette Allah’ın gücüne yapılan vurgu, kadınlara karşı güç kullanan erkekler için bir uyarı olup, “sizler kadınlardan güçlüyseniz, unutmayınız ki Allah hepinizden güçlüdür, eğer onlara haksızlık ederseniz, Allah onların lehine ve sizin aleyhinize olmak üzere adaleti sağlar, sizden onların hakkını alır.”, şeklinde bir vurgu söz konusudur.

Kur’an’ın İndirildiği Dönem Işığındaki anlamının ortaya konulmaya çalışıldığı Tevhit Mesajında ayeti şu şekilde açıkladık: “Kocalar, eşlerine mehir bedeli ödemeleri, onları koruyup kollamaları ve geçimlerini temin etmeleri gibi sebeplerle eşlerinin saygısını hak ederler. Nitekim Allah’ın emirlerine itaat eden kadınlar kocalarına saygı gösterirler. Kocaları yanlarında yokken bile aile mesuliyetinin farkında olup iffetlerini titizlikle korurlar. Aile yuvasını yıkacak ölçüde sorumsuzca davranışlar sergileyen kadınlara gelince, kocaları güçlerini kötüye kullanarak şiddete başvurmayıp ailenin huzur içinde devamı için çareler arasınlar; nasihat etsinler, gerekirse onlarla bir süre konuşmasınlar, başka çare kalmazsa onları tedip etsinler. Fakat şikayete konu olan davranış son bulduğu halde, kocalar eşlerine illa ceza vermek için bahane aramamalıdırlar. Fiziksel olarak onlardan daha güçlü olmalarını kötüye kullanmamalı ve Allah’ın herkesten daha güçlü olduğunu, hanımlarına haksızlık edenleri cezalandıracağını unutmamalıdırlar.”

Netice itibariyle “Darabe” Kelimelesinin lûgat anlamlarına takılırsak bu kıskaçtan çıkamayız. Kur’an’ın mesajını, ruhunu anlamak lazımdır. Onun için de arka plana gitmek gerek. Kur’an, bu ayette; indirildiği dönemdeki bir ailenin sorununu aktarıyor; bir olay /vakıa üzerinden değerlendirme yapıyor. Biz buradan ne ders çıkaracağız ona bakmamız lazım. Aklımız ve vicdanımızla kıssadaki hisseyi, ibreti alacağız. Ayete bu şekilde yaklaşırsak büyük bir rahatlama ve ufuk genişliği elde ederiz kanaatindeyim. Doğrusunu Allah bilir.

Özeti Hazırlayan: Zeynep Karataş – Şule Elik Gevrek

*Prof. Dr. Hasan ELİK’in 23/12/2016 tarihinde Hazar Derneğindeki Tefsir dersinin deşifre edilmiş özetidir.

Önceki Yazı

Hasan Elik

Sonraki Yazı

Kur’an’ı Anlamada Samimiyet ve Mesaja Odaklanmanın Önemi*

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir