Gezmek Gibi Güzel: İspanya

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:


I.BÖLÜM: ENDÜLÜS

Baştan anlaşalım;  7 günde dört mevsim geçecek,  güneyden kuzeye, 8.yy Endülüs’ünden 21.yy Barselona’sına,  koştururcasına uzuuun bir yazı olacak.  Uçak kaçırdık,  arada kaybolanlar oldu, tren taksi otobüs metro vs. tüm ulaşım araçları denedik, çantam çalındı, İspanyol karakoluyla tanıştık, yeri geldi rehber peşinde koşmakla telef olduk… Hazırsak başlayalım mı?


1.GÜN MALAGA “GÜNEŞ SAHİLLERİ”
Öğleden sonra İspanya’ya ayak basıyoruz. 165 km uzunluğundaki sahil şeridi Costa del sol (güneş sahilleri) ve sayısız plajı ile bitmeyen yazların şehri Malaga… Palmiyelerin içinde, yolları basamak basamak denize inen, havuzlu beyaz evlerin arasından geçiyoruz.

Abdülaziz Camii’sinde ilk molamızı veriyoruz. Bu bölgede Suudi krallarının yaptığı 6-7 camii olduğunu söylüyor rehberimiz. Suudi krallarının; Malaga’nın komşusu, dünya zenginlerinin uğrak yeri Marbella’da sarayları varmış. Her yıl bir iki bu yerde, 2-3 bin çalışanı ile kalırmış. Kral öldüğünde 3 gün yas ilan edildiğini öğrenince bu bölge ile duygusal ilişkisini anlıyoruz.

 

Çam ağaçlarının içinden, grubumuzun “Malaga’nın Çamlıca tepesi” olarak adlandırdığı tepeye çıkıyoruz. Sahillere, boğa güreşleri arenasına, büyük katedrale tepeden ve uzaktan bakış atıyoruz.

Sonraki durağımız plaka sahibi eşeklerin çektiği arabaların olduğu Mijas kasabası. Ufak bir kaya kilisenin yamacından, yine bir tepeden bakıyoruz şehre… Endülüs’e has beyaz duvarlı evlerin, duvarlara dizilmiş mavi saksılardan sarkan pembe begonvilli dar sokakların arasında, Arnavut kaldırımlarda dolaşıyoruz bir süre…

Güneyin sıcağı ve rehaveti bastırıyor akşama doğru. Ağırlaşan göz kapaklarına inat, akşam yemeğinin ardından, Neyzen Hamza Castro ve şair Pedro Enriquez, şiir ve ney dinletisi için bizi bekliyorlar. Ihlamur ağaçlarının altında, rüzgârın sesi ney sesine karışıyor Granada akşamında.  Kimileri için uykuya açılan bir kapı, kimileri için mest dolu bir akşam oluyor.

 
2.GÜN: GRANADA “MUKARNAS SANATINDA BİR DÜNYA MARKASI: EMEVİLER”

Granada;şehirden bakıldığında kartal başını andıran Sierra Nevada Dağı’nın eteklerine kurulmuş bir zamanın başkenti. Sabah 9.30’da El Hamra Sarayıyla randevumuz var. Erkenden yola çıkıyoruz.

El Hamra’nın inşaatı, 1232 yılında, Gırnata Emirliği yani Beni Ahmer (Nasiriler) devleti zamanında başlıyor ve zamanla genişliyor.  Saray adını (El Hamra=kırmızı),yapımında kullanılan kırmızı kilden alıyor. Belki de bilinmez, döneme atıfla, akan kandan almış da olabilir bu ismi.  O dönem, İspanya’nın her yerinde İslam bölgeleri, Hristiyan krallar tarafından ele geçirilmekte, Müslüman halk çeşitli işkencelere uğramaktaydı. Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Müslümanlar, din değiştirmeye yahut göçe zorlandılar. Dinini değiştirmeyenler işkencelerle meydanlarda yakıldı.  Evlerin kapılarına domuz bacakları asıldı, testilerle şaraplar bırakıldı ve her bir komşu diğerinin muhbiri oldu. Eski Müslüman komşu acaba Hristiyan olmuş muydu? İspanyanın her tarafında göreceğimiz asılı domuz bacağı alışkanlığı bu günlerden miras kaldı.

El Hamra, İspanya’da, İslam’ın son devletinde ve son başkentinde son bir güç gösterisiydi belki de.
Hıristiyanlar, reconquista (geri alma) denen hareket etrafında birleşiyor, Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella evlenip krallığı güçlendirirken, Müslümanlar  fitnelerle bölünüyorlardı. İç hesaplaşmalar, taht kavgaları ile gelen kaçınılmaz son:  2 Ocak 1492’de de Granada’nın son sultanı Ebu Abdullah şehrin anahtarını, savaşmadan, Kral Ferdinand’a teslim ediyor.

El Hamra; kale, ribatlar, yazlık saray ve Cennet-ül Arif (Generalife) olmak üzere dört ana kısımdan oluşuyor. 3 milyon 455 bin metrekarelik alanın 655 bin metrekarelik bölümü ziyarete açık.

Narin sütunlu girişler, nakışlı kemerler, iç içe birbirini kovalayan Mukarnas bezemeli odalar, şıkırtılı havuzlar, duvarlarına ve dahi içine nakış nakış oyulmuş ayetler bambaşka bir dünyaya sokuyor insanı bu sarayda. 7 kat semanın işlendiği “elçiler salonu” baş döndürüyor.  124 sütunu ile taştan bir vaha olan, güneş ve su saati olarak yapılan “aslanlı havuz” korku salıyor. 7 ve katlarının gizemi sarıyor etrafımızı. Renkli yer karoları üzerine basmayı zorlaştırıyor. Her bir taş parçası, her bir pencere, her bir işleme sanatın yanında, ben matematiğim, ben geometriyim diye bağırıyor sanki.

En çok dikkat çeken yazı ise, yer yer şeritler halinde defaatle tekrar eden, ya da bir desenin ortasına kondurulan,  artık el Hamra’nın kalbi olmuş, tılsımı haline gelmiş olan “Lâ Galibe İllallah” ( Allah’tan başka galip yoktur.) Rivayet  odur ki Muhammed bin Nasr (El Ahmer), bir zaferden dönünce halk kendisini ‘El galip!’ diye karşılamış. O da kendisinin değil,  Allah’ın galip olduğunu söylemiş ve bu söz sarayın her yerine bu yüzden işlenmiş.


Çektiğimiz fotoğraflar gözümüzün gördüğünü anlatamıyor. Kelimelere dökmeye çalışıyoruz, cümleler o taşların yüklendiği anlamı veremiyor. Sadece seyrediyoruz, şaşırıyoruz, hayran kalıyoruz, hayıflanıyoruz, üzülüyoruz, düşünüyoruz ama ardımızda bırakıp geri dönüyoruz ve sonra unutuyoruz…

Onlarca çeşit çiçeklerle dolu, bir dönem doğudan getirilen tohumlarla tıp alanında çalışmaların laboratuvarı olan; şimdi özünden uzaklaşıp Fransız bahçelerine dönen Cennet-ül Arif bahçelerinin içinde, hayal âleminde, dolaşıp şehre doğru yokuş aşağı bırakıyoruz kendimizi.

Her ne kadar İbn Batuda “Gırnata Endülüs memleketlerinin taze gelini gibidir” dese de;  şehirden bakınca, tepede, ormanın içinde kuleye hapsolmuş bir masal prensesi gibi saray. Beklemekten yorgun düşmüş, duvarları ağırlaşmış, sessiz, çaresiz ve hüzünlü.

Tüm gün  41 derece sıcağın altında Granada’nın dar ve yokuşlu sokaklarını arşınlıyoruz. Şehrin tepesindeki  kaya oyuklarını ev edinmiş Çingene mahallelerine, içeriden Seferad müziklerinin yükseldiği müze haline getirilmiş Yahudi evlerine, oryantalistçe düzenlenmiş Mağribi hamamına girip çıkıyoruz. Eskiden cami olan bir kilisede bir duaya denk geliyoruz.  Çıkınca biz de ayrı bir dua ediyoruz. Öğle namazını apartmandan bozma bir camide eda ediyoruz bunu düşünerek.

Granada üniversitesinin kullandığı Yusufiye Medresesine giriyoruz.  İçerideki ufak mescid, rengârenk süslemeleri ve ince işçiliğiyle korunabilmiş. Önündeki şadırvandan ardında, koruma altına alınan yosun tutmuş taşları kalmış sadece.

Labirent gibi iç içe, iki katlı binaların giriş katına kurulmuş  19.yy’da yeniden inşa edilen mağribi çarşısından tek sıra geçebiliyoruz. Vardığımız bu ana meydan da bir medeniyet gözler önünde yakılmış. Ferdinand şehri alınca binlerce kitabı, Müslüman kıyafetlerini bu meydanda yaktırmış.
Akşam isteyenler  Granada’nın yamaçlarında ki mağaralara, Flamenko izlemeye gidiyor. Flamenko, Endülüs’te  toplumun dışında kalan Arap, İberli, Yahudi ve çingene halkların ortak bir yakarışı olarak ortaya çıkıyor.19.yy romantik akımın etkisiyle ağıt ve haykırış olarak adlandırılıyor. Şimdilerde ise geriye turistik bir gösteri kalıyor…


3.GÜN: CORDOBA(KURTUBA), SEVİLLA “ZAMANDA YOLCULUK”

Granada’dan Cordoba’ya “Hilafet Yolu” diye adlandırılan eski yol üzerinden gidiyoruz.  Miraç Kandilinde, hilafet yoluna dualarla çıkıyoruz. İnşirah, Asr, ihlaslar ve ardından dua. Yol daha da anlam kazanıyor. Belde ruhunu buluyor. Bu yoldan geçmiş olan Mağribiler “âmin” diyorlar sanki. Uçsuz bucaksız bir zeytin ağacı denizinin içinde ilerlerken, onların da ruhları bize eşlik ediyor gibi. Araya gözlem kaleleriyle beyaz kasabalar giriyor. Sonrası yine zeytin! İnci gibi dizili, tertemiz bu zeytin ormanı düşündürüyor insanı: “…zeytine yemin olsun…”

711 yılında,7 bin askerle İspanyaya çıkan Tarık bin Ziyad ve 712 yılında 5 bin askerle gelen Musa bin Nusayr iki koldan ilerliyorlar ve 714 yılında Fransa sınırlarına kadar ulaşıyorlar. Graudy’e göre “Bir avuç insanın ülkeyi bir uçtan bir uca kat etmesi; halk tarafından onların istilacı değil, aksine kurtarıcı olarak karşılanmasının ispatıdır.” “Bu bir fetih değil, daha ziyade bir medenileşme seferidir.” Onlar dinlerinden dönme duygusundan çok, kendi gerçek dinlerini bulduklarına inanarak bu dine giriyorlardı.

9. yy’den itibaren Kurtuba’ya akın oldu. Bu akın sadece şehrin zenginliği ve zariflik şöhreti yüzünden değil, İslam’ın artan nüfuzundan dolayı idi. Böylece Kurtuba ’da Kuzey Afrika, Suriye, Irak, Mısır kökenli tanınmış kişilerden oluşan güzide bir topluluk ortaya çıktı. Milletlerarası bir başşehir oldu. Avrupa’da Rönesans’ın temellerini oluşturan; Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların hoşgörü içinde bir arada yaşadığı; sanat, bilim, mimari ve edebiyatta zirve yapan bir hayat başladı bu topraklarda.

Elimize tutuşturulan Cathedral of Córdoba şaşkınlığı ile giriyoruz Kurtuba Camiine. İlk olarak 785 yılında inşa edilen cami yüzyıllar boyunca gelişmeye ve genişlemeye devam ediyor. 912 yılında göz alıcı mihrabına ve kubbesine kavuşuyor. 1236 yılında II. Ferdinand’ın küçük kiliseleri buraya eklemesiyle ilk darbeyi alıyor. Asıl darbeyi ise; 16.yy.’da caminin tam orta yerine büyük bir katedral kondurulmasıyla alıyor.


Devasa genişlikle orantılı yüksek tavanları, kemerleri, 850’den fazla sütunu ile bu sütün ormanında kaybolmak istiyor insan. Sütun başlarında ustaların isimleri kazılı. Kendisi sanki bir ışık kaynağı olan Mihraba yaklaşıyoruz. Yaldızlar süslenmiş, ayetlerle bezenmiş mihrabın önündeki diz izleri göze çarpıyor. “Taşı ışığa döndüren mimarlar geçmiş bu şehirden”diye düşünüyoruz.

Sütunlar bizi beyaz kubbesi, koyu ahşap büyük orgları ile büyük Katedralin içine çıkarıyor birden; hiç böyle bir manzara beklemezken. Kelimeler anlamını yitiriyor. Sütunlar kayboluyor. Işık sönüyor…

Cuma namazını ufak bir avlusu olan 30m2’lik bir alanda, ama yine de sütunlu bir yerde kılıyoruz. İmam Türk. Hutbe Türkçe. Büyük kalabalıklar içinde Kurtuba Camiinde kılınan Cumaları düşünüyoruz. Her tarafın bayram yeri olduğu, dükkânların kapanıp herkesin cumaya koştuğu, şehrin sessizliğe büründüğü o cuma saatlerini… Elleri açıp dua etmenin yasak olduğu Kurtuba Camii’nde; geçmişin hüznü ile bahçedeki portakal ağaçları şahit, yerdeki taşlar, en çok da sütunlar şahit bekliyorlar.

İki kişinin yan yana yürümesinin bile zor olacağı bazı dar sokakları, aşı boyalı evleri, pencerelerden sarkan çiçekleri, avlulardan taşan portakal ağaçları, pencereleri örten hasır güneşliklileriyle tüm eski şehirler birbirinin aynısını gibi bu ülkede. Geçmiş zamanda bir yerde durmuşlar gibi. Pencerelerden bir Mağribi seslenecekmiş ya da kapıdan uzun tuvaletiyle bir İspanyol asilzadesi çıkıp turistleri dolaştıran at arabasının hakkını verecekmiş gibi.

Akşamüzeri Sevilla’a varıyoruz. Sevilla, İslam izini silmek için yok edilip yeniden inşa edilmiş bir şehir. Kanolarla dolu nehirde ufak bir tekne gezintisinin ardından Büyük Meydan’a  yürüyoruz.  Meydanda bizi karşılayan bandonun sesi, nal seslerine karışıyor. Batan güneşin kızıllığıyla kulelere vuruyor. Etrafı kanalla çevrili bu meydanda bir ayinin içinde buluyoruz kendimizi sanki.


II. BÖLÜM: KASTİLYA – KATALONYA

4.GÜN: RONDA, TOLEDO “ MASALSI KENTLER”
Ronda ’ya doğru bulutların yola indiği virajlı yollardan, sıradağların arasından ilerliyoruz. Şehir, kireçtaşından dik bir yarığın iki tarafına, büyük bir kayalığın üzerine kurulmuş.  Ele geçirilmesi zor olan bu kasaba, Mağribîlerin elindeki son kalelerden biriydi. Ronda, aynı zamanda boğa güreşlerinin de kalbi. En eski ve en önemli boğa güreşi arenalarından birine sahip.

Mayıs ayında yapılan ve üç gün süren Ronda Romántica festivalinin ilk gününe denk geliyoruz. Gerçekçi düşünceden sıyrılıp, romantik akımı benimseyen ‘haydutlar’ adına yapılıyormuş bu festival.  Top atışı yapan askerler, etrafta saman balyaları, süslü atların üzerinde haydut kostümlü insanlar, çoluk çocuk bir takım giyinmiş aileler, rengârenk, çeşit çeşit kostümler… Gerçekten çok uzak  bir film platosunun içinde gibiyiz.

Toledo ’ya doğru 6 saatlik bir yola çıkıyoruz yine zeytin denizinde. Issız yollarda mola veriyoruz. “Yeryüzü size mescid kılındı” düsturunca taşlara seriyoruz seccademizi namaz için.

Toledo, etrafı nehirden bir hendekle çevrili, tepede tahkim edilmiş, yükselen kuleleriyle tam bir masal şehri.  Batan güneşin kızıllığı ise mistik bir bonus oluyor bizim için. Gece dar ve dolambaçlı sokakları rehberimizin peşinden koşarak turlarken, Müslümanları astıkları yüksekçe kapının önünden utanarak geçiyoruz.

5.GÜN: MADRİD “Bİ DÜNYA SOKAK TABELALARI”
Madrid; tıpkı Barselona gibi, 19.yy da Paris’te başlayan Avrupa şehirlerini ortaçağ havasından kurtarıp yeni şehirler oluşturma akımının bir parçası olarak  oluşturulmuş. Yapılan saraylar, köprüler ve kapılarla, kentin görünümü zenginleşmiş. Şimdi ise ferah ve tenha bir başkent.  Gökdelenler yok denecek kadar az. Ana caddelerin tam ortasında  şeritlerle doğru orantılı yeşil alanlarda banklar, yürüyüş yolları, su havuzları, yüksek ağaçlar var. Park mı caddenin yanına kurulmuş, yoksa cadde mi parkın yanına pek belli değil. Koruların içinde, yüksek çınar ağaçlarının arasındaki devlet binalarının önünden geçip, kısa bir şehir turu yapıyoruz otobüsle.
Madrid “Las Ventas Arenası”nda duruyoruz. Fas esintileri taşıyan, dışı seramiklerle bezeli bu kırmızı arena, Mart-Aralık ayları arasında boğa güreşlerine ev sahipliği yapıyormuş. Gruptan kimi etik bulmuyor, kimi merakına yeniliyor, kimi sosyolojik gözlem yapabilme fırsatını kaçırmak istemiyor. Akşam başlayacak boğa güreşleri için biletler alınıyor.
Madrid, Müslümanlar için bir nevi ön karakol olmuş tarihte. Çok yatırım yapılmamış onun için. Bu günkü sarayın bulunduğu  9 hektarlık alanda bir kale şehirden bahsediliyor. 1085 yılında VI. Alfonso, Toledo yolunda ilerlerken Madrid’i Müslümanların elinden alıyor. Müslümanlar ve Yahudiler belirli bir bölgeye toplanıyorlar. 15 yy’in sonlarına doğru çıkan olaylar sonrasında ise tüm dini yapılar ortadan kaldırılıyor.

Real Madrid Stadyumu’nda da fotoğraf molası verip yürüyüşe geçiyoruz.  Cervantes, Don Kişot ve Sanço Panço heykelleri… Kraliyet sarayı ve sayısız meydandan geçiyoruz. Meydanlar şehri burası biraz da. Sokak tabelaları dikkatimizi çekiyor en çok. Ne devasa çeşmeler, ne büyük meydanlar, ne de her tarafa serpiştirilmiş heykeller… Estetiğin, inceliğin, en çok da kültürel mirasın en iyi temsilcisi onlarmış gibi geliyor. Dokuz parçadan oluşan bu çini karolar; her bir caddede, her bir sokakta farklı bir resimle, İspanyol hayatını, insanını, mimarisini temsil ediyorlar.

Madrid’in kalbi ve turistler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden bir tanesi olan Plasa de Sol yürüyüşün son noktası.  Sol Meydanı “Güneş kapısı” anlamına geliyor. İspanya’nın “0” noktası, tam merkezi kabul ediliyor. İspanya ve Dünya’daki bütün şehirlere uzaklıklar Sol Meydanı’nda bulunan “0” noktasından hesaplanıyor. Meydandaki ayı heykeli ise Madrid’in sembolü sayılıyor.  Serbest zamanda kimimiz kendini alışverişin büyüsüne kaptırıyor, kimimiz sokakları arşınlamayı tercih ediyor. Biz ufak bir grup Prado Müzesine gitmeyi tercih ediyoruz.

Dünya üzerindeki en büyük Avrupa resim koleksiyonlarından birini barındıran müzede; Goya´dan Rembrandt´a, Bosh´dan Carravaggio´ ya Valanquez ve Rapheal´ e kadar12.yy’dan, 19.yy’ın ilk çeyreğine kadar yapılmış paha biçilmez tablolar sergileniyor.  Akşama yetişilecek bir boğa güreşi olduğu için hızlı bir tur oluyor. Görülmesi gereken eserlerin önünden hızlıca geçip grupla buluşmak üzere Sol Meydanına geri dönüyoruz. Akşamüzeri boğa güreşine giden grup yola çıkıyor.

Boğa güreşleri kozmik boğanın öldürüldüğü mitolojik bir olgu olarak başlayıp, dinsel bir törene dönüşüp, en son kültürel bir vazgeçemeyiş olmuş İspanyollar için. Şimdilerde daha çok her bir programda 7 tane boğanın öldürüldüğü bir turist eğlencesine dönüşmüş. Boğa taraftarı olarak giden grubumuzdan çoğu kişi 7.boğaya kadar bekleyemiyor. Kanlar içindeki boğalar,  bu vahşete destek çıkan taraftar izleyiciler…

Akşam otelimize doğru giderken Plaza Mayor´ dan geçiyoruz. Balkonlu, sivri kuleli, dik çatılı binalarla çevrili dikdörtgen bir meydan burası. Bir zamanlar boğa güreşlerinin, idamların, kutlama törenlerinin yapıldığı, engizisyon mahkemelerinin kurulduğu bu meydanda şimdi kalabalık bir konser alanında buluyoruz kendimizi. Haksız yere idam edilen binlerin sesi duyulmuyor gürültüden, ne garip!

6. GÜN: BARSELONA “DENİZE DÖKÜLEN CADDELER”
Sabah Barselona’ya giden uçağımıza binmek için havaalanına doğru yola çıkıyoruz. 40 kişi, uçağın kalkmasına 45 dk. kala varınca haliyle görevli isyan ediyor. Bir yerden sonra biletleri basmıyor. Biletleri basılan,rehber dâhil, 15-20 kadar kişi ellerinde valizleriyle uçağa doğru koşuyorlar. Biz kalanlar, uçağın gitmiş olmasının verdiği şaşkınlıkla kalakalıyoruz. Neyse ki bir kaç kişi işi ele alıyor,bulunamayan uçak biletleri yerine metro aktarmalı hızlı tren biletlerimizi alıyor.
Sonrasında uçağa sadece 6-7 kişinin binebildiği haberi geliyor. Öğreniyoruz ki uçağa giden yolda valizler açtırılmış. Uçak kalktıktan 15 dk. sonra bile ortaya serili valizlerle, hala uçağa yetişebileceklerini düşünüp rehberin peşinde oradan oraya koşuyorlarmış. Grubun uçakta olduğunu düşünüp, valiz engelini aşıp uçağa binebilenlerse; kapanan uçak kapısını tabiri caizse yumruklayarak açtırmışlar.

Metro ile Atocha tren istasyonuna geçiyoruz. Önümüzde bir kaç saatlik bir bekleyiş var. Valizler çantalar herkes bir yerlere dağılıyor. ‘Bu saatten sonra daha ne olabilir ki yaşayacak ne maceramız kaldı’ rehaveti içindeyken çantam çalınıyor. Gruptan birinin görmesiyle polisin çantayı hırsızın elinden kapması saniyelik zaman diliminde oluyor. İzafiyet bu olsa gerek! Heyecandan yeteri kadar sıkılmamışız gibi garın aşağı katında bulunan nemli botanik bahçesinden geçip karakola gidiyoruz. İfadem alınıyor tespitler yapılıyor ve neyse ki treni kaçırmıyoruz. Ama artık ağzımızı sıkı tutuyoruz.

Barselona’ya vardığımızda neredeyse akşam oluyor. Sanat galerisinin merkezi Montjuic tepesinden bir bakıyoruz önce şehre. Kısa bir otobüs gezisinin ardından sahil kenarındaki restorana atıyoruz kendimizi. Denizi görmek rahatlatıyor biraz.

Akşam yol boyu görkemli binaların, mağazaların, cafelerin olduğu İspanyanın ünlü caddelerinden Las Ramblas da yürüyüp bir cafe de soluklanıyoruz.  Günün yaşattıklarını tekrar tekrar anlatıyoruz birbirimize, sanki herkes yaşamamış gibi.


7.GÜN: BARSELONA “GOTİK BİR GAUDİ GÜNÜ”

Gri bir Barselona sabahına uyanıyoruz. Hava düştü düşecek. Tam da gotik bir hava hâkim şehre. Outlet avm’ye gitmek üzere bekleyen grubu otelde bırakıp birkaç kişi şehri keşfe çıkıyoruz. Düzenli sokaklardan, geniş caddelerden, birbirinden güzel apartmanların önünden yürüyerek hızlıca geçiyoruz. Sagrada Familia’da bilet kuyruğuna girip öğleden sonrası için biletimizi alıyoruz. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlıyor. Temkinli turistler yağmurluklarına, biz ise metroya sığınıyoruz.

Las Ramblas’da, Plau Güell’ e doğru yürürken Miro’nun yaptığı yer mozaiğinin üzerinden, duvarları şemsiyelerle bezeli, Gaudi’nin Dragon heykelinin bulunduğu eski şemsiye dükkânının önünden geçiyoruz.  Plau Güell, Gaudi’ye özgün mimari konusunda uluslararası ün kazandıran  ilk büyük eseri.  Bina, sanayici Eusebi Güell’in yaptırdığı bir konak aslında. Hızla çatıya çıkıyoruz önce mozaik bacaları görmek için. Birbirinden renkli küçük küçük parçalarla süslenmiş bu bacalar, sanki bu zamana ait değillermiş de fantastik bir kurgunun parçalarıymış gibiler.

Gaudi burası için mobilyalar tasarlamış. Mermer kaplamalar, oyma paravanlar, farklı farklı aydınlatma elemanları, tasarım koltuklar, aynalar… Merkezi salonu kapatan kubbeye, İslam mimarisinden esinlenilerek yıldız izlenimi veren ufak delikler açılmış. Tüm bunlara rağmen kasvetli ve biraz da ürkütücü bir yer diye düşünürken orta boşluğa bakan üst kattaki piyano birden ve kendiliğinden çalmaya başlıyor. Adams Family filminin içindeymişiz gibi hissediyoruz bir an.

Barselona’nın meşhur pazarı Mercat de La Boqueria yolumuzun üstünde. Çeşit çeşit sıkılmış meyve suları, envai çeşit deniz ve et ürünü, tapaslar, sebzeler, ekmekler… Rengârenk ve cıvıl cıvıl bir pazar burası. Meyve sularımızı alıp vakit kaybetmeden yola koyuluyoruz.

Barselona Gaudi demek, Gaudi Barselona demek biraz da. İlk durağımız kemerli çatısı, rengârenk mozaiklerle kaplı cephesi, garip şekillerle dolu duvarları ile Alis’in evi izlenimini veren; gerçek gibi durmayan Casa Batllo. İçeri girmeye vaktimiz yok diye düşünürken yağmur iyice bastırıyor.

Birkaç sokak yürüyoruz ki kıvrımlı cephesi, balkonları saran demirden doğa betimlemeleriyle Casa Mila çıkıyor karşımıza. Caddenin köşesinde tamamen doğal taşlardan yapılan, Casa Batlo’nun aksine renklerden yoksun bir bina. İlk yapıldığı yıllarda alay konusu olup beğenilmeyen bu bina, şimdilerde Barselona’nın simgelerinden biri.  Giriş ücretinin fazlalığı konusunu aramızda konuşurken; orta yaşlarda bir adam, yağan yağmurun zerre dokunmadığı havalı takım elbisesiyle yanımızdan geçip, cebinden çıkardığı anahtarla içeri giriyor. Sırılsıklam olmuş halimize bakıp gülüyoruz. Böyle bir binada yaşıyor olmak…

Sagrada Familia, Gaudi’nin son 14 yılını, bütün parasını, zamanını ve enerjisini verdiği; tramvay altında kalarak hayatını yitirmesiyle tamamlayamadığı, hala da tamamlanmamış projesi.  Dış cephesi incilin yazılı hali gibi. Her bir cephesi, her bir parçası, her bir heykeli  incilden bir kısım sanki. Dışının renksiz ve ruhsuz haline karşın, içi aydınlık ve renkli.  Rengârenk mozaiklerden geçen ışık içeride dalgalanıyor, değişiyor. Yüksek sütunlar çepeçevre sarıyor girenleri.

Grupla buluşup  Barselona’nın gerçek merkezine yürüyoruz. Katalan Parlamentosu ve Barri Gotic (Gotik Mahalle) den, cadıların, garip ve korkunç heykelli binaların arasından geçip Büyük Katedralin olduğu meydana çıkıyoruz. Bitpazarı karşılıyor bizi. Eski paralar, gümüş çatal-kaşık takımları, antika fotoğraf makinaları, süslü aynalar, çantalar… Barselona’nın tüm yaşanmışlıkları burada pazara çıkmış sanki.

Bastıran yağmur şehirle erken vedalaşmamızı sağlıyor. Ve gün, ve şehir, ve bu ülke yağmurlarla ardımızda kalıyor. Turdan kaynaklı biraz yüzeysel bir gezi oluyor. Herkes daha dönmeden bir daha gelmenin planlarını yapıyor.

Hazırlayan: Habibe Göksal
Önceki Yazı

Bağımlılık Toplantısı

Sonraki Yazı

“Onları Sevindirmek Çocuk Oyuncağı” Kampanyasına katıldık

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir