İlmihal’in Fonksiyonu ve Tarihsel Serüvenine Bakış

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:

Prof. Dr. Hatice K. Arpaguş

16 Şubat 2017

İlmihal bugün Türkçeleşmiş bir kavram olmakla birlikte oluşumuna ve geçirdiği evrelere baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: köken itibariyle Arapça’dan türemiş olmakla birlikte zaman içinde Hanefî-Mâtürîdî Türk havzasında bir literatürün adı olarak yaygınlaşmıştır. Söz konusu yaygınlaşma neticesinde o, bir nevi “bir şeyin abc’si diyebileceğimiz temel bilgiler anlamında da sık sık kullanılmaya başlamıştır. Nitekim söz konusu yaygınlaşma neticesinde gerek tercüme gerekse telif kaleme alınan değişik alanlardaki eserlere isim olmuştur. Meselâ Hüseyin Remzi’nin İlmihal-i Tıbbî’si yanında dilimize çevrilen Agust Comte’un Pozitivizm İlmihali ile Jean Meslier, Sağduyu: Tanrısızlığın İlmihali gibileri bu çerçeveden zikredilebilecekler arasında yer almaktadır.

Bu amaçla söz konusu kavramı yakından incelediğimizde köken itibariyle -yukarıda da ifade ettiğimiz üzere- Arapça olmakla birlikte; ilim ve hal kelimelerinin birleşiminden meydana geldiği ve zaman içinde Türkçeleştiği dikkati çekmektedir. Nitekim kavramın, Arapça değil de Osmanlıca sözlüklerde yer alması da Türkçeleşmiş olmasının göstergelerinden biridir. Kavramlaştırılması yanında bir literatürün ismi olması Türklere yani Hanefî ve Matüridilere has bir durumdur. Kaynağına baktığımızda “el ilmu faridatun ala külli muslimin ve müslimetin” (İlim her kadın ve erkek Müslümana farzdır, İbn Mâce, Mukaddime 17) hadisinden ilham alınarak fonksiyonel bir zemine ulaştığı anlaşılmaktadır. “Farz olan ilim hangisidir?” sorusunun cevabı meselenin kavramlaşmasına zemin hazırlamış görünmektedir. Hangi ilim sorusuna hal ilmi (ilmu’l-hâl) şeklinde cevap verilmiştir. Bu şekilde anlayanlar arasında. İmam Mâtürîdî (v. 333/944), Serahsi(v. 493/1194 ) ve Zernuci (v. 591/1194) gibi Hanefî Matürîdî ulemanın ismi geçmektedir.

Bu sırada hal ilmi deyince halin içerisine hangi esaslar ve alanlar giriyor? Bir kimsenin dünyada öğrenmesi gerekenler arasında neler vardır? Soruları da otomatik olarak bu sırada gündeme gelmiştir. Bu amaçla zaman içinde telif edilen eserler incelendiğinde bu tür sorulara karşılık gelecek malumatın süreç içinde kademe kademe yer aldığı dikkati çekmektedir. Nitekim bunlar içinde de inanç esasları, ibadetler, gündelik hayatın hukukî yansımaları ile ahlakî esaslar ve Hz. Peygamber’in hayatı öne çıkmaktadır. Ancak bütün bu alanlar tekâmüle ulaşmış bir ilmihalin muhteviyatını yansıtmaktadır ve onlar içinde yer almaktadır.

Başlangıçta ibadetlerin gerekliliği ve onların öğrenilmesine yönelik ihtiyaçtan hareketle ibadetleri konu edinen risalelerin ve nüshaların varlıkları dikkati çekmektedir. Mesela bu prensipten hareketle Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (v. 373/983) Mukaddime fi’s-salât isimli eseri başta olmak üzere birçok namaz risalesinin kaleme alındığı dikkati çekmektedir. Zamanla insanın günlük dinî ihtiyaçlarına karşılık gelen hususlar içine ibadetlere ek olarak inanç esasları, muamelat, hukukî prensipler ve ahlak kuralları da eklenmiştir. Aslında Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) (Kitâbü’s-salât ve Kitâbü’l-eşribe’si gibi eserleri) ismi ilk zikredilmesi gerekenler arasında yer alsa da hem inanç hem de ibadet esaslarına karşılık gelebilecek ve eğitim amaçlı eser kaleme alan ilk isim Ebü’l-Leys es-Semerkandî’dir. Osmanlı erken dönemi ilmihal yazımında onun Mukaddime fi’s-salât veya Mukaddime fi’l-fıkh adlı eserinin çokça müracaat edilen kaynaklar arasında yer aldığı dikkati çekmektedir. Diğer taraftan onun Beyânü aķīdeti’l-uśûl adlı inanç esaslarını konu edinen kitabı da inanç esaslarını toplu olarak ele alan ilk örnekler arasında yer almaktadır (konuyla ilgili daha geniş bilgi için bk. Hatice K. Arpaguş, Osmanlı ve Geleneksel İslâm, İstanbul 2014, s. 14-22 ).

Tekrar hal ilminin bir literatür şeklinde gelişmesine dönersek öncülüğünü Hanefî-Mâtürîdî ulemanın yapması, halkının çoğunluğunu oluşturan devletlerin hemen hepsinde örneklerine rastlama imkânı vermektedir. Osmanlı dönemi ise tekâmüle ulaşması açısından oldukça zengin bir döneme tekabül etmektedir. Osmanlı döneminde literatür ideal noktaya ulaşırken yazım türünün daha ileri bir düzeye taşınması Tanzimat’a ve yeni açılan okulların ihtiyacı karşılaması zamanlarına denk gelmektedir. Tanzimat ise Osmanlı açısından okullaşmanın hızla arttığı zaman diliminin başlangıcını göstermektedir ve bu dönemde yeni açılan okullarda hasıl olan kitap ihtiyacı ilmihal yazımının ve nasıl olması gerektiğinin tekrar gündeme gelmesine sebebiyet vermiştir. Yazım türünün çok erken dönemden itibaren oluşma aşamasına girdiği bilinmekle birlikte telif türü olarak “ilmihal” kavramının ilk defa ne zaman kullanıldığı tam olarak henüz tespit edilmiş değildir. Ancak benim konuyla ilgili yaptığım araştırmalar neticesinde bunun Mızraklı İlmihal ile hayata geçtiği kanaati oluştu. Ancak onun da yazarının tam olarak bilinmemesi, yalnızca bir yazma nüshasının bulunması, yazmasının matbu nüshalarıyla karşılaştırıldığında oldukça muhtasar olması gibi hususlar, ondan tarihsel açıdan faydalanmayı zorlaştırmaktadır. Yazma nüshasını şahsım tarafından incelemesi neticesinde müellif olarak Mızraklı Efendi şeklinde bir bilgiye ulaşmakla birlikte bunun isimden ziyade bir sıfat olduğu kanaati hasıl olmuştur. Ancak hala bunun dışımda araştırmanın yapılmaması, eserle ilgili bilginin sınırlı olmasına sebebiyet vermektedir. Prof. Dr. İsmail Kara Hoca Türkçesini yayın hayatına kazandırmış olmakla birlikte kitabın yazmasına bakmamış doğrudan matbu nüshayı günümüz harflerine çevirmiştir. Dolayısıyla eserle ilgili yapılacak çalışmalar onunla ilgili birçok hususun aydınlanmasının yolunu açacaktır. Biz Mızraklı İlmihal’in yazması içinde bahsedilen şahıslardan hareketle onun 16 veya 17. yüzyılda yazılmış olacağını düşündük. Ama bu tespit nihaî olmayıp yeni çalışmalardan sonra değişebilme ihtimalini de içinde barındırmaktadır (Hatice K. Arpaguş, Osmanlı ve Geleneksel İslâm, s. 58-59). Yusuf Ziya Yörükan Tanzimat ile birlikte ilmihal tabirinin kullanılmaya başlandığını söylemekle birlikte hangi eserin buna öncülük ettiği hakkında bilgi vermiyor. Burada bir konuya daha açıklık getirmekte fayda var. O da bazen yazma eserler ile matbu eserler arsında ciddî farkların bulunması durumudur. Biz çalışmalarımız sırasında Mızraklı İlmihal dışında Osmanlı ilk Türkçe ilmihâllerden biri olan İmâdü’l-İslâm’ı da inceledik. Onun da yazması ile matbu nüshası arasında bir takım farklılıklar bulunmaktadır. Bu durumun sebebi hakkında da kısaca durmak faydalı olacaktır. Bu tür eserler halk eserleri olduklarından diğer eserlere göre biraz daha fazla ihmal edilmişlerdir. İhmalin neticesinde bazen müellifleri unutulmuş ya da hayatları hakkında bilgiler kaynaklara geçmemiştir. Bir diğer mesele de eğitim eseri olarak okunarak üzerinde yorum yapılması, asıl nüshaya eklemeler yapılmasının önünü açmış ve bu durum yazma nüshaları ile matbuları arasında ciddî farklar oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bundan ötürü bazen müstensihler ana metne kendi metni gibi eklemeler yapmış bu da ya nüshalar arasında ya da yazması ile matbusu arasında farklılaşmaya neden olmuştur.

Konuyla alakalı bizim dışımızdaki İslâm coğrafyasına baktığımızda oralarda böyle bir kullanım ve literatüre rastlanmamaktadır. Bu durumu destekleyen diğer bir husus da amentünün sistemleşmesi sırasında da ortaya çıkmaktadır. Bugün kullandığımız Âmentü’nün ilk ne zaman ve nasıl sistemleştiğine baktığımızda önce Mutezile’de beş esas şeklinde daha sonra da Hanefî-Mâtürîdî çevrelerde bugünkü Âmentü şekline dönüştüğü, buradan Şafiî-Eşʻarî ve Hanbelî çevrelere doğru yayıldığı sonucuna varılmaktadır. Şimdi burada bunun sebepleri ve incelenmesi üzerinde durma imkânımız olmamakla birlikte çalışmakta olduğumuzu haber verelim. Ancak Mutezile ve Hanefî-Mâtürîdî isimlerinin ön plana çıkması usûl ve sistem inşa etmeyi temel hedef almalarının tabîi bir neticesi olarak görmek gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle ehl-i rey olarak bilinen Mu’tezile, Hanefi ve Mâtürîdî çaba önce Âmentü şeklinde inanç manzumesinin kurulmasını sağlamış, zaman içinde ortaya çıkan din eğitimi ihtiyacını karşılamak için de ilmihal literatürünün oluşmasına öncülük etmiştir. İnanç esaslarını konu edinen Âmentü şerhi şeklindeki kullanım ve literatürü de aynı gayeden hareketle devreye girmiş ve aynı bölgelerde yaygınlık kazanmıştır. Mesela Âmentü formülüne işaret etme amaçlı, Cibril hadisinin Eşari ve Selefi eserler içinde delil olarak kullanılmasının daha geç dönemlere tekabül etmesi de başlangıcının onların dışında olduğunu desteklemektedir.

Ömer Nasuhi Bilmen’in İlmihalinin Önemi

Osmanlı döneminde birçok ilmihal örneğine rastlanmakla birlikte bunlardan bazısı dönemini aşarak klasikleşmiş ve kendinden sonraki zamanlarda ya yaşamaya devam etmiş ya da sonraki eserlere esin kaynağı olmuştur. Meselâ Ebu’l-Leys’in Mukaddime’si, Birgivî’nin (v. 981/1573) Vasiyyetnâme’sini bu türden örnekler arasında zikredebiliriz. Cumhuriyet döneminde benzer fonksiyon icra edenlerden biri de Ömer Nasuhi Bilmen’in (v. 1971) Büyük İslâm İlmihali’dir. O, ilmihal yazımını en ideal seviyesine ulaştıran örnekler arasında yer almakla dikkatleri üzerine çekmektedir. Yani inanç, ibadet, muamelat, ahlak ve siyer konularını içermesi açısından literatürü kemale ulaştıran isimler içinde bulunmaktadır. Tam burada bir noktaya daha işaret etmek gerekmektedir. Osmanlı dönemi ilmihalleri daha ziyade eğitim amaçlı olduklarından genellikle sohbet tarzında kaleme alınmışlardır. Bu açıdan bir nevi didaktik olmayı ön plana çıkardıkları söylenebilir: bundan ötürü konu bütünlüğü sağlama gayreti içine girmeme ya da sistematik olarak konuların anlatmama, duygusal boyutun ön plana çıkarma gibi nitelikleri haiz olduklarından bahsedilebilir. Bu durum onların şifahî kültüre hizmet ettiklerini göstermektedir. Okul ihtiyacını karşılama amacıyla yazılan eserler ise konuları değişik seviyedeki öğrencilere anlatma amaçlı kaleme alınmış olanlardır ve tabîi olarak kitabî kültüre geçişi temsil edip diğerlerinden farklı bir üslubu içermektedirler. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemine geçişte ilmihal şifahî kültür eserinden başvuru eseri olmaya doğru yol almış ve Büyük İslâm İlmihâli bunlardan en önde gelenleri arasında yer almıştır. Aslında onun İlmihâli çok yaygın ve gelenekleşmiş olmakla birlikte muhtevası kendisinden önceki eserlerle mukayese edildiğinde yazım türü olması açısından literatüre çok fazla etki ettiğinden bahsedilemez. Bununla birlikte o, Cumhuriyet döneminde hemen her evin kütüphanesine girmiş ve müracaat eseri olarak fonksiyon icra ederek kendinden sonra yazılanlara da esin kaynağı olmuştur.

Gazzâlî ve İhyâ’nın İlmihal Tarihindeki Rolü

Yukarıda kısmen değindiğimiz üzere ilmihal kitapları ihtiva ettikleri konular açısından ait oldukları İslâmî ilimlerle mukayese edildiklerinde hem üslup hem de muhteva açısından farklılıkları bulunmaktadır. Bu açıdan Abdurrahman b. Yusuf Aksarâyî’nin (v. ?), İmâdü’l-İslâm adlı örneğine bakacak olursak Türkçe olduğundan dolayı ahkâm kitabı kabul edilmeyip hafife alınmaması endişesini gündeme getirmektedir. Normal şartlarda hemen büyük çoğunluğu ait oldukları ilmî disiplinin eğitimini icra etmeyi amaçladıklarından ait oldukları disiplinlerden farklılaşan yönleri bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle eserler hüküm ifade etme yanında davranışa yönlendirmeyi de beraberinde getirecek bir yöntemi tercih etmektedirler. Bunu temin ederken de zahirî fıkıh hükümleri ile fıkh-ı batinî denilen ahlâkî davranışların yapılmasına yönelik anlatımları da birlikte gündemlerine almışlardır. Bu tür yolu ilk defa deneyen de İhyâu ulûmiddîn adlı eseriyle İmam Gazzâlî’dir (v. 505/1111). Bundan ötürü Gazzâlî’nin İhya’sı ilmihal kitaplarına kaynaklık edecek muhteva ve yöntemi içermektedir. O konularının anlatımı sırasında hem fıkhî meseleleri hem de ahlakî esasları aynı anda ardı ardına ve birbiriyle iç içe geçmiş durumda anlatır. Osmanlı’da da Molla Fenari (v. 834/1431) ile devam eden Ekberiyye hareketi dediğimiz bir düşünce ekolü vardır ki Osmanlı İslam düşüncesinde önemli etkisi bulunmaktadır. Söz konusu düşünce dünyasının temsilcilerinden biri olan Kutbuddîn İzniki de (v. 821/1418 ) ilmihalinde Gazzâlî’ye benzer tarzda ibadetleri anlatırken ibadetlerin yanında fıkhi batıniye de değineceğine işaret etmektedir. Bu durum -her ne kadar şimdi üzerinde durulma imkânı olmasa da- incelenmesi gereken önemli hususlardan birini oluşturmaktadır. Ancak daha anlaşılır olmak için konuyu örnek üzerinden şöyle aktarabiliriz; oruç ibadeti anlatılırken “yalan söylediysen tuttuğun oruç, oruç değildir” şeklindeki bir yoruma rastlanmaktadır (meselâ bk. Hatice K. Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel Anlayışı ve Kaynakları, İstanbul 2015, s. 433-434). Normalde ahkâm kitaplarında yalan söylemek fıkıhta orucu bozan şartlar arasında yer almaz, ancak bu tür eserler yalan gibi istenilmeyen davranışlardan sakındırmak amacıyla bu tür anlatım tarzını benimsemişlerdir. Bu açıdan bugün hala “gülmek abdesti bozar mı?” diye sorulur ki biz İmâdü’l-İslâm’da bu bilgiye rastladık. Dolayısıyla bu davranışın kökeninin benzer yaklaşım neticesinde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Diğer bir husus da şimdi aklıma geldi iki bayram arasında düğün yapılıp yapılmaması meseledir. Bu durum yakın zamana kadar gündem teşkil edip sorulan sorular arasında yer almıştır. Onun da farklı bağlamlarda aynı eserde gündeme taşındığı görülmektedir.

Osmanlı Dönemiyle İlgili İzlenimler

İlmihal kitapları bulundukları dönemlerin sosyal dokusu ve toplumsal hayatı hakkında bilgi veren önemli kaynaklar arasında yer almaktadırlar. Osmanlı sosyal tarihi yazımında bu tür eserlerden müstağni kalma ihtimali bulunmamaktadır. Meselâ Osmanlı’nın başlangıç döneminde Ekberiyye mensubu yazarların hemen hepsinin nafile ibadetlere vurgu yaptıklarını eserlerinden öğreniyoruz. Hatta nafilelerin cemaatle kılınıp kılınmayacağı meselesinin de tartışma alanına taşındığına şahit olmaktayız. Nitekim Molla Kasım Kâdızâde (v. 899/1494) farz namazların önemine vurgu yaparak bin rekât nafile kılınsa bile farz namazın bir rekâtına denk gelmeyeceğini ifade etmektedir. Cahillerin regaib, berat ve kadir gecesi namazları uydurduklarını, ancak bu tür namazları cemaatle kılmanın dinde yeri olmadığını ileri sürmüştür. Bu durum o dönemde fukaha ile mutasavvıflar arasında nafile namazlarla ilgili tartışmalar yaşandığını göstermektedir. Nitekim Kâtib Çelebi (v. 1067/1657) de “günlerin, ayların faziletleri, gece-gündüz yapılan ibadetler hakkında ne gibi hadis ve söz varsa anlatılmalı, bunlar Türkçeye çevrilip halka öğretilmelidir. Hatta bu hususta mevzû hadis dışında zayıf hadislerin öğretilmesinde bir beis yoktur. Hakkında haber ve eser bulunan nafile ibadetler konusunda halka rağbet uyandırmalı.” diyerek dönemin atmosferine ışık tutacak bilgiyi sunmaktadır. Bundan başka ilmihallerden edindiğimiz meselelerden biri de Ebü’l-Bekâ’nın (v. 1095/1684) Tuhfetü’ş-şâhân’ında yer almaktadır. O, söz konusu eserinde Hıristiyan toplumlarda örnekleri bulunan ve XV. yüzyılda Romanya’da Kont Drakula’ya izafe edilen “vampir vakalarına ve İslâm dünyasındaki nebbaşlığa (mezar-kefen soyuculuğu) benzer olayları gündemine almaktadır. Bu tür hâdiselerin müellifin memleketi Kırım’a Romanya’dan Moldovya yoluyla gelmiş olabileceği tahmin edilmektedir (Arpaguş, Osmanlı ve Geleneksel İslâm, s. 42-43).

Burada dönemiyle ilgili birbirinden farklı sosyolojik tahlillerde bulunan Katip Çelebi’nin dile getirdiklerini biraz daha derinleştirmek uygun olacaktır. Nitekim eserinin birini o, (Mîzânü’L-hak fî ihtiyâri’l-ehak) fukaha ile tarikat mensupları (Kâdızâdeliler-Sivasîler) arasındaki tartışma konularına hasr etmektedir. İhtilaf noktaları yakından incelendiğinde aslında dinin özüyle doğrudan veya dolaylı bir bağlantısı olmadığı anlaşılmaktadır. Mesela bunlar arasında “devran yapmak mubah mıdır?”, “Kahve içmek caiz midir?” gibi hususlar vardır. Kahveye karşı olumsuz tavrın temelinde, içildiğinde dünyalık sohbeti ve dünyaya meyli arttırarak âhireti unutturması ihtimali ve endişesi bulunduğundan mekruh olduğuna dair fetva verilmiştir (geniş bilgi için bk. Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı, s. 124-125). Halk eserlerinde de kahve veya sigara Hz. Peygamber devrinde olmadığı halde Hz. Peygamber’in onları yasakladığına dair kıssalar anlatılmış ve hatta tütününün şeytanın idrarı olduğu söylenmiştir (Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı s. 455-456). Bundan başka Katip Çelebi Kadızâdeliler-Sivasîler olayında fukahanın camideki faaliyetlerinin halkı da etkileyeceğini düşündüğünden halkın Cuma günü dışında camiye gitmesini gereksiz bulduğunu dile getirmektedir. Nitekim bu amacı yerine getirmek amacıyla o, halkın yalnızca Cuma günleri camiye gitmesini, namazı kıldıktan sonra da camiden çıkmasını, çıktıktan sonra da camide dinlediklerini “hocaefendi bunları bunları anlattı” diye başkasına anlatmamasını salık vermektedir (geniş bilgi için bk. Arpaguş, Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı s. 71). Bu bilgiler bugünden tarihsel durum dikkate alınmadan okunduğunda çok anlamlı görülmeyebilir. Ancak dönemin Kadızade-Sivasîler çekişmesi dikkate alındığında ve camide bu tür faaliyetlerin yoğunluklu olarak icra edildiği düşünüldüğünde anlaşılabilecek bir yorum ve tavsiye olduğu anlaşılmaktadır.

İlmihallerdeki Sahih olmayan Rivayet ve Nakiller

Yukarıda bahsettiğimiz fıkıh ile ahlakın aynı anda fonksiyon icra etmesi, değişik kıssa ve mesellerle konunun desteklenmesinin yolunu açmış ve bu sırada birbirinden farklı tarz ve anlatımda sahih olmayan rivayetler de eserlere girmiştir. Buna sebep olan şeyler nelerdir? diye soracak olursak, mesele burada ele alınamayacak kadar geniştir ve sağlıklı bir sonuca ulaşmak için çok erken dönemlere kadar gitmek gerekmektedir. Biz kitaplarımız yanında bazı makalelerimizde de bu konuyla ilgili çalışmalarda bulunduk, ancak burada bir iki paragrafta konuyu izah etmek mümkün görünmemektedir. Belki süre açısından anlatma imkanımız olmasa da şunu söyleyebiliriz: eserler kaleme alınırken doğrudan Kur’ân-ı Kerîm ve hadislere müracaat etmek yerine belli kaynaklardan istifade etme yöntemini benimsemişlerdir. Bu durum, bu şekildeki muhtevanın kaynağının çok erken dönemde başlayan kıssacılığa kadar gitmesine zemin hazırlamaktadır. İlk bu tür rivayetler nasıl kaynaklara girdi? Dediğimizde yine konunun çok etraflı bir şekilde incelenmesi gerekmekle birlikte Haşvî temayülün etkisinin olduğunu söylemekle iktifa edelim (geniş bilgi için bk. Hatice K. Arpaguş, “Haşvî Temayülün İzdüşümü”, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 2012/2, sy. 43, s. 65-106). Mesela Osmanlı dönemi eserlerini incelediğimizde hemen büyük çoğunluğunun kendisinden önce yazılan bir eserin genişletilmesi veya “tevsîan tercüme” adıyla başka bir kaynaktan istifade edilmesi suretiyle yazıldığı tespit edilmektedir. Yani ilmihal kitabı müellifleri eserlerini yazarken doğrudan ana kaynakları tarayıp oradan eserlerini kaleme alma yoluna gitmeyip kendinden önce önemli veya değerli bulduğu bir kaynaktan istifade etmeyi tercih etmişlerdir. Durum böyle olunca müellifler kendinden önceki geçmiş mirası büyük oranda kendi eserlerine taşımışlardır. Dolayısıyla bir hüküm ya da bilgi sisteme bir defa girdiğinde belli kanallardan aktarılarak sonraki dönemlerde devamlılığını sürdürmektedir. Neticede kaynağa giren hikâye ve kıssa bazıları tarafından eleştirilse de bazıları açısından aktarılmaya uygun görülüp nakledilmekte ve böylece artık kaynaklardan çıkarılması mümkün olmayacak şekilde yer edinmektedir. İşte İsrailoğullarının hikâyeleri diyebileceğimiz anlatımlar bir yandan tefsir ve hadiste “İsrâiliyyat” başlığı altında incelenip hakkında hüküm verilirken diğer taraftan da kıssanın fonksiyonel boyutundan hareketle eğitim veya halk eserlerinde yüzyıllardan beri yaşama şansı bulmuşlardır. Bunların konu açısından dağılımına ve yoğunluğuna baktığımızda âlemin, ilk insanın yaratılışı, dünyanın sonu gibi gayba taalluk eden meselelerde ilk sıralarda yer aldıkları dikkati çekmektedir. Kadın konusundaki anlatımlarda da zaman zaman mevzu rivayet ya da İsrâilî hikâyelerle karışık bir yöntemin benimsendiği tespit edilmektedir.

Tüm bu anlattıklarımızdan bir neticeye varacak olursak ilmihaller din eğitimi amaçlı olarak kaleme alınmış olduklarından içerdikleri disiplinler yanında din eğitimi açısından da incelenmesi gereken literatürü meydana getirdiğinin altının çizilmesi gerekmektedir. Ancak bu alanda henüz interdisipliner çalışmaların varlığından ve arzu edilen alakanın oluştuğundan bahsedemiyoruz. İlk defa Hanefî-Mâtürîdî ulema tarafından oluşturulmuş ve bu bölgelerde yaygınlığını ve etkinliğini devam ettirerek günümüze kadar gelmişlerdir. İnsanların gündelik hayatlarıyla ilgili hazır bilgi sunmaları ve kolaylaştırmaları açısından oldukça önemli ve fonksiyonel bir pozisyonları vardır. Bu yönleriyle oldukça avantajlı bir konumda olduklarını özellikle ifade etmek gerekir. Ancak geçmişteki bu fonksiyonlarını bugün de devam ettirirken zaman zaman dezavantaj oluşturacak taraflarıyla da dikkati çekmektedirler. Mesela bunlardan biri; konuların anlatımında halka veya büyük çoğunluğa hitap ettiklerinden İslâm’ın süzülmüş tek bir yönünü sunmaktadırlar. Yine onlar derli toplu bir şekilde kuralları sunarken zaman zaman konuyla alakalı farklı düşünceleri olumsuzlama yönünü de tercih edip İslâmî yorumları tek boyutlu olarak sunmaktadırlar. Bu durum otomatik olarak farklı düşünce ve mezhep sahiplerinin İslâm’la hiçbir bağlantılarının bulunmaması şeklinde bir algının meydana gelmesine sebebiyet vermektedir. Yani bir anlamda bu tür eserlerden öğrenilen bilgiyle İslâm tasavvuru oluştuğundan bir mesele ilmihalde ele alındığı şekilde algılanmakta ve bu yorumun dinin bir bakış açısı değil de dinin bizzat kendisi ve dine eşdeğer olduğu kabul edilmektedir. Konuyla bağlantılı sunulan bakış açısından farklı bir açıklamayı benimsemek ise küfre eşdeğer bir düşünceyi savunmak olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla bu tür eserler fonksiyonel, sistemli ve toparlayıcı olma yönlerini devam ettirmek için dinin birden farklı yorumu olduğu ve bunlardan birini benimsemenin “İslâm’ın yegane yorumu budur” şeklinde bir düşünceyi doğurmaması gerekmektedir. Nitekim İslâm kendi içinde birden farklı bakış açısını benimseyen mezhepleri kapsayacak zenginliğe sahip bir dindir. Bunun eğitim amaçlı eserlere eğitimin hedef ve gayesine uygun olacak şekilde yansıması ve mezheplerin ait oldukları dinlerin bir bakış açısını ortaya koymakla birlikte yegâne temsil yönüne sahip yapılar olmadığının anlatılması gerekmektedir. Yine bir konu ihtilaflıysa konuyla ilgili farklı bakış açıları dinde zenginliğe işaret etmekte olup kendi dışındaki bakış açısını tekfir etmeyi gerektirmemektedir.

NOT: Bu metin Prof. Dr. Hatice K. Arpaguş hocamızın onayından geçtikten sonra yayınlanmıştır.

Önceki Yazı

İ. Mulushewa Eshete

Sonraki Yazı

SERİ PROGRAM: İslam’da Mezhepler

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir