Hayatı, İlk Müderrislik Dönemi ve İnziva Dönemi

Hazırlayan: Yorum yapılmamış Paylaş:
Gazzâlî eski İslâm âlim ve düşünürleri arasında hayatı en iyi bilinenler arasında yer alır. Bunun başlıca sebeplerinden biri, birçok İslâm âliminin aksine, hayatının sonlarına doğru kaleme aldığı el-Munkızu mine’d-dalâl başlıklı eserinde kendi ilmî ve fikrî serüvenini yazmış olmasıdır. Daha önemli bir sebep ise İslâm kültür ve medeniyeti içinde en büyük âlimlerden biri, hatta birincisi olarak görüldüğü için  erken dönemlerden itibaren yazılan ilgili bütün tarih ve Tabakât kitaplarıyla bibliyografik kaynaklarda hayatı, eserleri ve düşünceleri hakkında geniş bilgiler bulunmasıdır.  Bu kaynaklardan öğrendiğimize göre genellikle Hüccetülislâm (İslâm’ın delili) lakabı, Ebû Hâmid (Hâmid’in babası) künyesi, Gazzâlî veya Gazâlî nisbesiyle anılan büyük âlim ve düşünürümüzün tam adı Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed’dir. Zeynüddin (dinin zineti), Müfti’l-ümme (ümmetin müftüsü) gibi onun büyüklüğüne ve İslâm ümmeti içindeki saygınlığına işaret eden başka lakap veya ünvanlarla da anılır.
Sıklıkla Ebû Hâmid künyesiyle anılır; ancak Hâmid adında bir oğlunun olup olmadığı bilinmiyor. Varsa bile küçük yaşta ölmüş olmalıdır; aksi halde Gazzâlî ile ilgili her ayrıntıya yer veren kaynaklar oğlundan da söz ederdi. 
İmam Gazzâlî Ortaçağ Batı ilim dünyasında Abuhamet (Ebû Hâmid) ve Algazel (el-Gazâlî), günümüz Batı bilim dünyasında ise daha çok Ghazali, Algazali, Algazzali gibi değişik şekillerde isimlendirilmektedir. Doğduğu şehre nisbetle Tûsî diye de anılmakla birlikte onun adını bile unutturacak derecede meşhur olan nisbesi Gazzâlî veya Gazâlî’dir. Arapça’daki yazılışları aynı olan bu iki nisbeden hangisinin doğru olduğu meselesi ilim çevrelerinde eskiden beri tartışılırsa da kesin bir sonuca varılamamıştır. Biyografi müellifi Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî’nin aktardığı bir anekdota göre  bizzat kendisi, “İnsanlar beni çift ‘z’ ile (Gazzâlî diye) anıyorlar; halbuki ben Gazâle denilen köydenim” demiştir. Buna benzer bir açıklama, onun kızlarından birinin soyundan geldiği rivayet edilen Şeyh Necmeddin Muhammed’e de nisbet edilmiştir. Ancak eski tarih ve Tabakât müelliflerinin büyük çoğunluğuna göre Ebû Hâmid, babasının mesleğine (gazzâl “yün eğirici, iplikçi”) nisbetle Gazzâlî diye anılmıştır. İbn Hallikân gibi bazı biyografi yazarları Gazâlî şeklindeki okuyuşu yaygın kullanıma aykırı görmüşler; ayrıca bir kimseyi mesleğine nisbetle anmanın Hârizm ve Cürcân yörelerinde âdet olduğunu belirtmişlerdir.  Günümüz araştırmacıları da çoğunlukla Gazzâlî şeklindeki okuyuşu tercih ederler.
Gazzâlî’nin, Fars asıllı olduğu sanılan ailesi hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Kaynaklarda kendisiyle aynı künye ve nisbeyi taşıyan bir amcasının veya büyük amcasının, daha zayıf bir ihtimalle de dayısının bulunduğu kaydedilmektedir.  Gazzâlî’nin, sonraları özellikle sûfî kimliğiyle büyük ün kazanacak olan Ahmed el-Gazzâlî adlı kendinden küçük bir erkek kardeşi, birkaç da kızkardeşi vardı. Yoksul ama iyi ahlâklı ve dindar bir kişi olan babası Muhammed, Tûs’taki iplikçi dükkânında el emeği ürününü satarak geçimini sağlıyordu. Muhtemelen tasavvufa da eğilimi bulunan bu zat fırsat buldukça ilim çevreleriyle buluşuyor, katıldığı cami derslerinde bilgisini arttırıyordu. Hatta imkânı ölçüsünde ilim erbabına maddî destek sağlıyordu. Bu arada oğulları Muhammed ve Ahmed’in de iyi bir öğrenim görmelerini arzuluyordu. Onları dilediği gibi okutmaya ömrünün yetmeyeceğini anlayınca bir sûfî dostundan oğullarının eğitimiyle ilgilenmesini rica etti. Gazzâlî muhtemelen okuma yazma, Kur’ân-ı Kerîm’in ezberlenmesi, dil bilgisi ve aritmetik gibi alanlarda dönemin geleneksel ilk öğrenimini bu baba dostunun desteğiyle görmüştür. Gazzâlî kardeşlerin ileride teşekkül edecek olan tasavvufî kişiliklerinin oluşmasında, zühd ve tasavvufa eğilimli bir kişiliğe sahip olan babalarının yanında, aynı özellikleri taşıyan bu yeni hamilerinin de etkili olduğunu düşünmek mümkündür. Nihayet babalarının, çocuklarının eğitime harcanması için bıraktığı az miktardaki kaynak bitince Gazzâlî ve kardeşini himayesine alan zat, kendilerine daha fazla yardımcı olamayacağını belirterek bir medreseye girmelerini tavsiye etti.
İLERİ DÜZEYDE ÖĞRENİMİ, İLMÎ ve FİKRÎ GELİŞİMİ
Muhammed el-Gazzâlî, ileri düzeydeki öğrenime, 465’te (1073) Ahmed b. Muhammed er-Râzkânî (Râzekânî) adlı âlimden fıkıh dersleri alarak Tûs’ta başladı. Daha sonra Cürcan’a giderek burada İsmâilî denilen bir zatın öğrencisi oldu.
Bu arada, Es‘ad el-Meyhenî adlı bir dostunun kendisinden naklen anlattığı bir olay, Gazzâlî’nin öğrenimiyle ilgili bir zihniyet tartışmasına vesile olması bakımından önemlidir. Buna göre Gazzâlî, beş yıl süren Cürcan’daki öğreniminden sonra bir kafile içinde Tûs’a dönerken soyguncular tarafından yolları kesilir ve her şeyleri alınır. Onların peşine düşen Gazzâlî, eşkıya başından hiç olmazsa ders notlarının (ta‘lîka) geri verilmesini ister; Cürcân’a sırf o notlardaki bilgileri edinmek için gittiğini söyler. Eşkıya reisi Gazzâlî’ye notlarını geri verir; bu arada bilgileri hafızasına yerleştirmek yerine kâğıtlarda bırakmasından dolayı onunla alay eder. Bu eleştiriyi Allah’ın bir ikazı sayan Gazzâlî üç yıl içinde notların tamamını ezberlediğini belirtir.  Sem‘ânî, aynı hâtırayı vezir Nizâmülmülk’ün de anlattığını kaydetmiştir. Cürcan’da sadece fıkıh tahsil etmediği, en azından fıkıhla birlikte hadis de okuduğu düşünülebilir. Bu durumda Gazzâlî’nin Cürcan’dan döndükten sonra ezberlediği notların tamamı veya bir kısmı hadislerden oluşuyordu. Böylece Gazzâlî’nin öğrenim metoduna yöneltilen ezbercilik ithamının gerekçesi de ortadan kalkmış olur. Esasen bu itham onun daha sonra ulaşacağı mütefekkir kişiliğiyle de bağdaşmamaktadır. Montgomery Watt, bu dönemde Tûs ve Cürcan’da özellikle fıkıh ve hadis alanlarındaki eğitim düzeyinin hayli yüksek olabileceğini, Gazzâlî’nin de her iki şehirdeki öğrenimi sırasında daha ziyade bu alanlara yöneldiğini belirtir. Aynı araştırmacının kaydettiği bilgiye göre daha önce başlatılmış olan burs geleneğini Nizâmülmük de devam ettiriyordu.
Gazzâlî, ilmî imkânlar yanında muhtemelen böyle bir maddî imkânı da kullanmak düşüncesiyle 473’te (1080) Tûslu bir grup gençle birlikte Nîşâbur’a giderek buradaki Nizamiye Medresesi’ne girdi ve böylece dönemin en tanınmış kelâm âlimi olan İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin öğrencisi olma fırsatını elde etti.
Gazzâlî’nin Nîşâbur’a gitmeden önce geçirdiği en az on iki yıllık öğrenimi süresince başta fıkıh olmak üzere hadis, akaid, gramer gibi geleneksel bilgi dallarında hayli yetişmiş olduğu kesinlikle söylenebilir. Kaynakların ittifakla belirttiğine göre olağan üstü bir zekâ ve hafızaya sahip olan Gazzâlî, bu on iki yıllık süre içinde, ileride uzmanlaşacağı ilmî ve fikri alanlar için sağlam bir bilgi temeli oluşturmuştur. Gazzâlî Nîşâbur’da mantık ve çeşitli tartışma disiplinleriyle kelâm ilmi tahsil etti; ayrıca sonraki ilmî ve fikrî verimliliği dikkate alınırsa Nîşâbur’da felsefenin bazı konularında da en azından bazı temel bilgiler edinmiş olduğu düşünülebilir. Esasen, muhtemelen kendisini ilk defa kelâma yönlendirmiş olan hocası Cüveynî’in, en başta kelâmcılığıyla tanınmakla birlikte felsefeye de aşinalığı vardı; hatta belli ölçüde felsefî bir nosyona sahipti. Nitekim Şehristânî’nin kaydettiğine göre Cüveynî, insan için kudret ve istitâat tanınmamasının akıl ve tecrübeye aykırı olduğu şeklindeki düşüncesi yüzünden filozofların peşinden gitmekle suçlanmıştır.  M. Watt’a göre “Öyle görünüyor ki büyük talebesi el-Gazâlî’yi felsefe çalışmanın önemini anlamaya o sevketmişti.”  Sübkî, Gazzâlî’nin Nîşâbur’a gittikten sonra gayet sıkı geçen bir öğrenim süresince Şâfiî fıkhı, hukuk ekolleri arasındaki tartışma teknikleri (hilaf), cedel, akaidle fıkhın kaynakları ve mantık alanlarında parlak bir âlim olarak yetiştiğini belirttikten sonra ayrıca hikmet ve felsefe okuduğunu ve bütün bu disiplinlerde sağlam bir formasyon kazandığını ifade eder.  Anlatıldığına göre hocası Cüveynî, “Gazzâlî derin bir denizdir” diyerek bu seçkin öğrencisini takdir etmesine rağmen, onu kıskanmaktan da kendini alamazmış.  Gazzâlî’nin muarızlarından Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî’nin anlattığına göre onun bu sırada yazdığı el-Menhûl adlı fıkıh kitabını inceleyen Cüveynî eseri çok beğendiğini, “Beni sağ iken mezara gömdün; ölümümü bekleyemez miydin!” şeklindeki sözleriyle ifade etmiştir.  Çağdaşı Abdülgâfir el-Fârisî Gazzâlî’yi, “İslâm’ın ve müslümanların hücceti, din önderlerinin imamı; konuşma ve ifade kabiliyeti, mantık, zekâ ve tabiat itibariyle benzeri görülmemiş bir kişi” diye niteler ve bu dönemdeki öğrenimi sırasında kısa zamanda bütün arkadaşlarını geride bıraktığını, ayrıca öğretim faaliyetlerinde hocasına yardım ettiğini ve sonuçta eser telif edecek düzeye ulaştığını belirtir.
TASAVVUFLA İLGİSİ
Gazzâlî’nin tasavvufa eğilimli bir çevrede doğup büyüdüğünü daha önce belirtmiştik. Onun ruh dünyasında tasavvufa yakınlık duymasında bu ortamın etkili olduğu düşünülebilir. Tasavvufî kişiliğinin oluşma döneminin başlangıcını tesbit bakımından önemli bir nokta da Nîşâbur’daki öğrenimi sırasında, Abdülkerim el-Kuşeyrî’nin öğrencilerinden olup Tûs ve Nîşâbur sûfîlerinin meşhurlarından biri haline gelen Ebû Ali el-Fârmedî’den öğrenim görmesidir. Bu sebeple Gazzâlî’yi tasavvufî pratiklere yönelten kişinin Fârmedî olduğu söylenir.  Kendisinin de, el-Maksadü’l-esnâ’da “Şeyh Ebû Ali el-Fârmedî’den duydum” demesi   bu zatla görüşüp ondan faydalandığını gösterir. Bununla birlikte onun bu dönemde tasavvufa duyduğu yakın ilgi Fârmedî ile görüşmeleriyle sınırlı kalmış, Fârmedî’nin 477’de (1084) vefatı üzerine Gazzâlî kelâm ve felsefe gibi alanlarla meşgul olmayı sürdürmüştür.
Hocası İmam Cüveynî 478 (1085) yılında vefat edince Gazzâlî de Nizâmülmülk’ün nerede olduğu bilinmeyen karargâhına gitti ve bu tercih onun hayatında önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Kuşkusuz Gazzâlî böyle bir karara varırken, devletin imkânlarını ilim erbabına cömertçe sunan bu kültürlü vezirin himayesini kazanmayı, ilim ehlinin “nimetler içinde yüzdüğü”  bu karargâhtaki geniş imkânlardan faydalanarak çalışmalarını rahat bir şekilde sürdürmeyi ve nihayet Nizâmülmülk’ün himayesindeki seçkin âlimlerle tanışarak onlardan istifade etmeyi düşünüyordu. Çağdaşı Abdülgâfir el-Fârisî’nin belirttiğine göre, daha yirmi sekiz yaşında bulunmasına rağmen Nizâmülmülk tarafından saygıyla karşılanması  onun Gazzâlî’yi yakından takip ettiğini göstermektedir. Bu bilgiden anlıyoruz ki, büyük bir devlet ve siyaset adamı olan Nizâmülmülk’e Gazzâlî hakkında daha önce bilgi verilmiş, onun ilmi ve zekâsı hakkında malumat edinmişti. Böylece vezir, hem mensubu bulunduğu Şâfiî mezhebini güçlendirme hem de -daha önemlisi- Sünnî yönetime karşı baş kaldıran ve İslâm dünyası için büyük siyasi tehlike teşkil eden bâtını hareketinin imamın masumiyeti etrafında geliştirdiği sözde ilmî iddialarını ve siyasi söylemlerini çürüterek tesirlerini durdurma planı açısından genç Gazzâlî’yi uygun bir aday olarak görmüştü. Yine Abdülgâfır’in bildirdiğine göre vezirin karargâhı âlimlerin, din büyüklerinin ve edebiyatçıların buluşma yeriydi. Genç Gazzâlî böyle bir ortamda geçirdiği altı yıl içinde bu entellektüel çevreden, iyi yetişmiş ilim ve fikir ehlinden faydalanma, ayrıca yaptığı ilmî müzakere ve tartışmalarla başarısını ve ününü arttırma imkânı buldu. Böylece Gazzâlî, “Daha önce Horasan’ın imamı iken şimdi de Irak’ın imamı oldu.”
İLK MÜDERRİSLİK, İLMÎ ARAŞTIRMA ve TELİF DÖNEMİ
Cemâziyelevvel 484’te (Temmuz 1091) Nizâmülmülk tarafından Bağdat Nizâmiye Medresesi müderrisliğine tayin edilen Gazzâlî, buradaki çalışmaları sırasında dindarlığı ve faziletiyle tanınan Halife Muktedî-Biemrillâh’in de ilgi ve desteğine mazhar oldu.  Gazzâlî burada hocalığı yanında felsefeye ve Bâtinîliğe dair önemli incelemeler yapıyordu. Nizâmiye’de geçirdiği dört yıl süren müderrislik dönemi, kaynaklarda aynı zamanda kitap telifi bakımından da hayatının en verimli devresi olarak gösterilir.  Şüphesiz bundan önce Nizâmülmülk’ün karargâhında geçirdiği altı yıl içinde de telif çalışmaları yapmış olmalıdır. Nitekim Nizâmiye Medresesi hocalığından ayrıldığı sırada, daha önce yazdığını bildiğimiz Ta‘lîka ve el-Menhûl’a ilaveten en az yirmi beş eser daha tamamlamıştı. Maurice Bouyges’un tesbitine göre  aralarında el-Basît, el-Vasît, el-Vecîz, el-Müntehal fî ‘ilmi’l-cedel, Me’âhizü’l-hilâf, Şifâü’l-galîl, Makâsıdü’l-felâsife, Tehâfütü’l-felâsife, Mi‘yâru’l-‘ilm, Mihakkü’n-nazar, Mîzânü’l-‘amel, el-Müstazhirî (Fezâihu’l-Batıniyye), el-İktisâd fi’l-i‘tikâd gibi fıkıh ve fıkıh usûlü, kelâm, mantık, felsefe ve ahlâka dair kitaplarının da bulunduğu bu eserlerin tamamını –hocalığı ve az önce belirttiğimiz diğer meşguliyetleri de dikkate alınırsa- dört yılda telif etmiş olması uzak bir ihtimaldir.
Gazzâlî, el-Munkız’daki açıklamalarına göre  Nizâmiye Medresesi’nde bir yandan, içlerinde tanınmış Hanbelî âlimlerinden Ebü’l-Vefâ İbn Akîl ve Ebü’l-Hattâb el-Kelvezânî’nin de bulunduğu  300’e yakın öğrenciye ders veriyor ve tasnif faaliyetlerini sürdürüyor, öte yandan da felsefe üzerine incelemeler yapıyordu. Yaklaşık iki yıl süren bu incelemeler sayesinde, bizzat kendisinin de eleştirdiği öteki kelâmcılardan farklı olarak tenkit etmeyi düşündüğü Meşşâî-İşrâkî felsefeyi derinden kavrama imkânını elde etti. Ayrıca bir yıl süreyle de felsefe hakkında edindiği yeni bilgileri gözden geçirdi; yaptığı değerlendirmelerle filozofların doğru ve yanlış görüşlerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde tesbit etti. Ardından, yönetimin kendisinden beklediği büyük hizmeti yerine getirmek üzere Bâtınîlik incelemelerine koyuldu. Bu arada bazı kimseler, onun Bâtınîliğin tenkidine girişmeden önce bu akımın düşünce ve ilkeleri hakkında bilgi vermesinin bir bakıma Bâtınîler’in işine yaradığını düşünerek Gazzâlî’nin bu yöntemini eleştirdiler. Ancak Gazzâlî bu tenkitleri dikkate almadı. Gerekçe olarak da bir düşünce ve inancı yeterince tanıyıp mahiyeti hakkında tarafsız bilgi vermeden onu eleştirmenin kendi ilim anlayışıyla bağdaşmadığı yolundaki bilimsel düşüncesini gösterdi.
Gazzâlî el-Munkız’da, geniş çaplı inceleme ve araştırmasının dördüncü ve son halkası olarak tasavvufu zikreder. Ancak bu bilgiyi onun tasavvufla ilgilenmeye ilk defa bu sırada başladığı mânasında anlamamak gerekir. Zira onun henüz çocukken himayesine verildiği baba dostu bir sûfî idi. Ayrıca kendisinin Tûs’ta bulunduğu sırada gördüğü bir rüyayı “şeyhim” dediği Yûsuf en-Nessâc’a anlattığı ve onun yorumu üzerine tasavvuf hakkındaki kuşkularının ortadan kalktığını söylediği rivayet edilir.  Öte yandan Ebû Ali el-Fârmedî ile ilişkisi de onun tasavvufa olan temayülünü geliştirmişti. el-Munkız’da bahsettiği tasavvuf alanındaki son çalışması ise öncekilerden çok farklı olup, hakikati arama kararının bir gereği olarak ilmî ve tenkitçi düzeyde yürütülen fikrî bir çalışmadır. Gazzâlî, muhtemelen daha önce Fârmedî vasıtasıyla Kuşeyrî’nin er-Risâle’si hakkında bilgi edinmiş ve belki de bu eseri okumuştu. Son tasavvuf çalışmasında aynı eseri yeniden inceledi. Ayrıca Muhâsibî’nin er-Ri‘âye li-hukükıllâh’ı ve diğer eserleriyle Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-kulûb’u, Cüneyd-i Bağdâdî, Ebû Bekir eş-Şiblî, Bâyezîd-i Bistâmî gibi tasavvuf büyüklerinden intikal eden mirası da tetkik etti ve böylece -kendi beyanına göre- elde edilmesi mümkün olan bütün bilgileri kazanarak önde gelen mutasavvıfların nazarî mahiyetteki görüş ve düşüncelerinin künhüne vâkıf oldu. Bu birikim sayesinde tasavvufun en gizli ve derin noktalarına ulaşmanın nazarî öğrenimle değil zevk ve hal ile, sıfatları değiştirmekle (öfke, şehvet gibi beşerî eğilimleri düzeltmekle) mümkün olacağı kanaatine ulaştı.
 
NİZÂMİYE MEDRESESİNİ ve BAĞDAT’I TERKETMESİ
Gazzâlî’nin kelâm, felsefe, Bâtınîlik ve tasavvuf hakkındaki son çalışmalarının kendisini ulaştırdığı sonuç, onun zihin ve ruh dünyasında kelimenin tam anlamıyla bir bunalıma yol açtı. Bağdat Nizamiye Medresesi’nin “şöhreti ve saygınlığı neredeyse uluların, emîrlerin ve hilâfet merkezinin ününü bile geride bırakan”  bu büyük müderrisinin dışarıdan bakıldığında son derece başarılı ve mutlu görünen hayatı gerçekte gün geçtikçe için için büyüyen şüphelerle, fikrî bunalımlarla altüst oluyordu. Aslında el-Munkız’da belirttiğine göre   şüphecilik onun tabiatında vardı. Nitekim gerçeği arama iştiyakının kendisinde daha gençlik dönemlerinden itibaren mevcut olduğunu belirtir. Muhtemelen ilmî başarı ve şöhretinin uzun müddet üzerini kapattığı bu şüphe temayülü dört yıllık müderrislik döneminin sonlarına doğru, temelden kavradığı tasavvufun kendisini derinden etkilemesiyle yeniden ve çok daha etkili bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kendi ifadesine göre şüphesi sadece metafizik ve bilgi problemleriyle ilgili değildi; ayrıca ahlâkî bakımdan da kendini sorguluyor ve dünya alâkalarına boğulduğunu, faaliyetlerinin en güzeli olan eğitim ve öğretim çalışmalarında bile aslında önemli olmayan, âhiret yolu için faydası bulunmayan ilimlere yönelmiş olduğunu, öğretimdeki niyetinin tamamıyla Allah rızâsı olmadığını, makam ve şöhret arzusunun da bulunduğunu farkediyordu.  Bu yüzden defalarca Bağdat’tan ayrılmaya niyetlendiyse de ününü ve mevkiini terketmeye razı olmayan nefsiyle altı ay mücadele etmek zorunda kaldı. 488 yılının Receb ayında (Temmuz 1095) başlayan bu şüphe krizi giderek psikolojik depresyonlara hatta fizyolojik rahatsızlıklara yol açtı. Ders anlatmakta zorlanıyor, iştahsızlık ve hazımsızlık çekiyor, takattan düşüyordu. Tabipler, bir süre uyguladıkları ilâçlı tedavinin sonuç vermediğini görünce hastalığın psikolojik sebeplerden kaynaklandığı, tedavisinin de o yolla olması gerektiği kanaatine vardılar.
Nihayet duası kabul edilerek gönlünün makam, mal, evlât ve dostlardan ayrılmaya rızâ göstermesi üzerine Bağdat’la olan ilişkilerini kesmeye karar verdi. Ailesine yetecek miktardan fazla olan bütün malını muhtaçlara dağıttı. Aslında Şam (Suriye-Filistin) yöresine gitmek üzere hazırlık yaptığı halde, ayrılmasına rızâ göstermeyeceklerini düşündüğü halifenin ve diğer ileri gelen dostlarının gerçek niyetini öğrenmelerini istemediği için Mekke’ye gideceğini açıkladı. Medresedeki mevkiini kardeşi Ahmed el-Gazzâlî’ye bırakarak 488 yılının Zilkade ayında (Kasım 1095) Bağdat’tan ayrıldı. Irak’ın dışında yaşayan müslümanlar bu olayın yönetimin bilgisi altında gerçekleştiğini tahmin ederken yönetime yakın olanlar da “ehl-i İslâm’a ve âlimler zümresine nazar değmiş olabileceğini” düşünüyordu.
Son zamanlarda Gazzâlî’nin Bağdat’ı terketmesini kendisinin belirttiğinden başka sebeplere bağlayanlar da olmuştur. Bunlardan Duncan Black Macdonald’a göre oluyın asıl sebebi siyasidir; Gazzâlî, o dönemde Selçuklu sultanı olan Berkyaruk’la arası iyi olmadığı için Bağdat’tan ayrılma gereğini duymuştur. Nitekim Berkyaruk’un saltanata geliş ve ayrılış tarihleriyle Gazzâlî’nin Bağdat’tan ayrılış ve dönüş tarihleri birbirine oldukça yakındır; ayrıca Gazzâlî’nin, Berkyaruk’la rekabet halinde bulunan Tutuş’un temsilcisiyle bir süre temas kurduğuna dair bir bilgi bulunmaktadır. Ancak bu iddiayı, Gazzâlî’nin kendisi tarafından gösterilen sebebi asılsız kılacak değerde görmek mümkün değildir. Zira tarihler arasındaki yakınlık bir tesadüften ibaret olabilir. 0 dönemin siyasî şartları içinde değişik taraflarla görüşüp konuşmanın, büyük bir şöhret ve itibara sahip olan Gazzâlî ile Berkyaruk arasında ciddi bir husumete yol açması da uzak bir ihtimaldir. Ferîd Cebr’e göre ise Gazzâlî, Bâtınîler’in bir suikastına mâruz kalmaktan endişe ettiği için Bağdat’tan ayrılmıştır. Zira Gazzâlî, Şiîliğin bir kolu olan Bâtınîlik’teki imamın yanılmazlığı yerine Peygamber’in yanılmazlığı ilkesini savunmuş, bu şekilde iki asır önce Eş’arî’nin Mu‘tezile’yi kendi metotlarıyla yıkması gibi Gazzâlî de Bâtinîler’e karşı aynı yöntemle mücadele etmiş ve böylece onların düşmanlığını kazanmıştır. Daha önce Mustafa Cevâd tarafından ileri sürülmüş olan bu iddiayı da  ciddiye almak mümkün değildir. Zira Hz. Peygamber’i müslümanların imamı sayma anlayışı hem Gazzâlî’nin hem de bütün Ehl-i sünnet’in ortak inancıdır; ancak bu anlayış -İmâmiyye’nin imam telakkisinde olduğunun aksine- onu bilginin mutlak ve yanılmaz kaynağı sayma anlamına gelmez. Ayrıca şunu da dikkate almak gerekir ki, Bâtınî terörü 1095’ten önce henüz yaygın bir tehlike teşkil etmediği halde Gazzâlî’nin tekrar meydana çıktığı 1105’te çok daha ciddi boyutlara ulaşmıştı. Nihayet Bağdat’tan ayrıldıktan sonra başka bir yol tutması mümkün olduğu halde özellikle tasavvufî hal ve şartlar içinde yaşamaya yönelmesi ve bunu on yıldan fazla sürdürmesi de bu ayrılışın esas itibariyle kendisinin el-Munkız’da belirttiği epistemolojik ve ahlâkî şüpheye dayandığını kanıtlamaktadır.  Bununla birlikte Mâcid Fahrî’nin de belirttiği gibi,  zamanın karışık durumu ve Nizâmülmülk’ün 1092 yılında İsmâilî ajanlarca öldürülmesi, çok geçmeden de Sultan Melikşah’ın ölümü onda hayal kırıklığına yol açmış ve dolayısıyla Bağdat’ı terketme kararının kesinleşmesinde bir ölçüde rol oynamış olabilir.
Ancak bu tür gelişmeleri, Gazzâlî’nin el-Munkız’daki açıklamalarında samimiyetsiz olduğu ve gerçeği sakladığı şeklinde yorumlamak mümkün değildir.  Esasen inziva döneminde telif edilmiş olan İhyâu ‘ulûmi’d-dîn üzerine yapılacak dikkatli bir inceleme, onun yaşadığı krizin derinliklerinde ve Bağdat’ı terketme kararının temelinde nasıl bir düşünce ve ruh halinin bulunduğunu gösterecektir. Eser bize, İslâm insanının ve toplumunun içine düştüğü dinî ve ahlâkî yozlaşmadan, bunun bir sonucu olarak siyasî istikrarsızlık ve çalkantılardan duyulan huzursuzluk ve acıları farkettirir; Gazzâlî’nin, bu olumsuz gelişmelerin arkasındaki psikolojik, sosyal vb. sebepleri tesbit etme ve -kendisinin sıkça kullandığı tabirle- “tedavi yollarını gösterme” niyet ve çabasını yansıtır. Hatta -İhyâu ‘ulumi’d-dîn’in ismi, üslûbu ve muhtevası bütünüyle dikkate alındığında- onun topyekün bir ıslaha gitmek gerektiği düşüncesinin adeta kendisini kuşattığı kanaatine varırız.
İNZİVA DÖNEMİ ve BU DÖNEMDEKİ TELİFLERİ
el-Munkız’daki açıklamalarına göre Gazzâlî Bağdat’tan Şam’a gitti ve iki yıla yakın bir süre orada kaldı. Bu sırada Emeviyye Camii’ne çekilerek nefsini terbiye etmek, ahlâkını güzelleştirmek ve kalbini arındırmak maksadıyla riyazet ve mücâhede ile meşgul oldu; Kudüs’e gitti ve bir süre de orada inziva hayatı yaşadı. İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’in bir bölümünü oluşturan, er-Risâletü’l-kudsiyye adını verdiği eseri buranın insanları için yazdı.  Ardından hac farizasını yerine getirmek, Mekke ve Medine’nin bereketlerinden nasibini almak ve Resûlullah’ı ziyaret etmek düşüncesiyle Hicaz’a gitti. Daha sonra vatan hasreti ve çocuklarının daveti onu memleketine çekti.
Bu bilgilere rağmen, Gazzâlî’nin el-Munkız’ın bir yerinde on, başka bir yerinde on bir yıl sürdüğünü belirttiği   ve kendisine “saymakla bitirilemeyecek durumları” keşfetme imkânı verdiğini  söylediği bu halvet dönemi yeterince berrak değildir. Tarih ve Tabakât kitaplarında hangi tarihlerde nerelerde bulunduğu konusunda farklı bilgiler yer almaktadır. Meselâ Sübkî 488 Zilkadesinde (Kasım 1095) hacca gittiğini, 489’da (1096) Dımaşk’a girdiğini, burada az bir süre kaldıktan sonra Kudüs’e geçip tekrar Dımaşk’a döndüğünü yazar.  Yakut el-Hamevî de önce hacca, ardından Şam’a gittiğini ve bir süre Kudüs’te kaldığını bildirir.  İbnü’l-Esîr’e göre ise 488’de (1095) Şam’a gitmiş, ardından Kudüs’ü ziyaret etmiş, 489’da (1096) hac vecîbesini yerine getirdikten sonra Bağdat’a, oradan da Horasan’a dönmüştür. el-Munkız‘daki açıklamalara daha yakın olan, ayrıca İbn Asâkir, Zehebî, İbn Kesîr gibi tarihçilerin de ana hatlarıyla kabul ettiği bu son bilgiye göre Gazzâlî’nin Kudüs ve Hicaz seyahatiyle Bağdat ve Horasan’a dönüşü iki yıla yakın bir süre içinde vuku bulmuş olmalıdır. Bu arada bazı eski kaynaklarda şüpheli bir ifadeyle, onun büyük saygı duyduğu Mağrib Sultanı Yûsuf b. Tâşfîn’i ziyaret etmek üzere çıktığı bir yolculuğunun, İskenderiye’ye vardığında (500/1106) sultanın ölüm haberini alması üzerine son bulduğu belirtilir. Louis Massignon ve Robert Chidiac, Gazzâlî’nin er-Reddü’l-cemîl ‘alâ sarîhi’l-İncîl adlı eserinin metin tenkidinden çıkardıkları bazı kanıtlardan hareketle bu eseri Mısır’da yazdığını ileri sürerek onun İskenderiye seyahatini doğrulamışlardır. Montgomery Watt da Gazzâlî’nin Mekke’ye giderken veya dönerken böyle bir seyahat yapmış olabileceğini belirtir.  Buna karşılık Ferîd Cebr bu tür rivayetleri, Gazzâlî’nin şahsiyeti etrafından üretilmiş mistik literatürün bir parçası olarak değerlendirir.  Aynı araştırmacı, başlıca kaynaklardaki bilgileri kısaca verdikten sonra şu sonuca varmaktadır: Gazzâlî, 488 yılının (1095) son bir veya iki ayı ile 489 (1096) yılını ve 490’ın (1097) ilk birkaç ayını Suriye-Filistin’de (Şam) geçirdi. Kendisinin “yaklaşık iki yıl” dediği, bu süre olmalıdır. Daha sonra Hicaz’a gitti; ardından Bağdat’a döndü. Nitekim Ebû Bekir İbnü’l-Arabî Cemâziyelâhir 490’da (Mayıs-Haziran 1097) onunla burada karşılaştı.  Bundan sonra muhtemelen, Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgal edildiği tarih olan 492 Şabanının sonlarından (Temmuz 1099) veya Antakya’nın işgal edildiği tarih olan 491 yılı Cemâziyelâhirinden (Mayıs 1098) önce Horasan’da bulundu ve bu yöredeki çeşitli şehirleri dolaştı.
Gazzâlî’nin, inzivaya çekildiği yıllarda vuku bulan ve bilhassa Kudüs’ün işgaliyle bütün İslâm dünyasını derin üzüntüye boğan Haçlı saldırıları karşısında sessiz kalması, halifenin isteği üzerine önde gelen âlimler halkı işgalcilere karşı direnişe çağırırken onun hiçbir eserinde bu gelişmelerden tek bir kelimeyle bile söz etmemesi araştırmacılarca hayretle karşılanmıştır. Zeki Mübarek gibi bazı yazarlar bu durumu Gazzâlî’nin içe dönük mizacına bağlamışlar ve onu müslümanların çektiği acılara ilgisiz kalmakla suçlamışlardır.  Buna karşılık Ferîd Cebr, Gazzâlî gibi “zeynüddin” diye tanınan bir âlimin Suriye, Filistin, Irak veya Mısır’da bulunduğu halde müslümanların uğradığı bu felâket karşısında sessiz kalmasının düşünülemeyeceğini ileri sürerek bu sessizliğin ancak o sıralarda Gazzâlî’nin Horasan’da bulunmasıyla açıklanabileceğini belirtir.  Nitekim aynı dönemde ülkenin mâruz kaldığı iç ve dış tehditler, başta vezir Fahrülmülk’ün öldürülmesine kadar varan Bâtınî fitne ve terörü olmak üzere son derece ağır siyasî ve içtimaî meseleler, Selçuklu devlet adamları gibi Gazzâlî’yi de Horasan’dan uzaklarda cereyan eden Haçlı işgalleriyle ilgilenmekten alıkoyacak kadar meşgul etmiştir. el-Munkız’daki bir bölüm , Gazzâlî’nin bu dönemde daha ziyade Bâtınîlik’le ilgilendiğini göstermektedir. Burada verdiği bilgiye göre Gazzâlî söz konusu cereyanı tenkit etmek için ilk olarak el-Müstazhirî’yi kaleme almıştı. İkinci olarak Bağdat’ta (muhtemelen inziva döneminde)  Hüccetü’l-hakk’ı, üçüncü olarak Hemedan’da Mufassılü’l-hilâf’ı, dördüncü olarak Tûs’ta ed-Dürc’ü, beşinci olarak da el-Kıstâsü’l-müstakim’i yazmıştır. Bu arada yine Hemedan’da Bâtınîler tarafından “dört mesele” hakkında sorulan sorulara cevap mahiyetinde yazılar yazdığı bildirilmektedir.  Bütün bunlar, Kudüs’ün işgali sırasında Gazzâlî’nin Horasan’ın çeşitli şehirlerinde bulunduğunu, yukarıdaki suçlamanın aksine bu şehirlerde yazdığı ve birkaç yılını almış olması gereken eserlerle ülkenin ve toplumun meselelerini aşma çabalarına katkı suğladığını göstermesi bakımından önemlidir.
Gazzâlî’nin inziva döneminde yaptığı telif çalışmaları hakkında daha geniş bilgi bulunmaktadır. Baş eseri olan İhyâu ‘ulûmi’d-dîn’ı bu dönemde yazmıştır. Yukarıda anılan Bâtınîlik’le ilgili eserler yanında el-Makşadü’l-esnû fî şerhi es-mâ’illâhi’l-hüsnâ, Bidâyetü’l-hidâye, el-Vecîz, Cevâhirü’l-Kur’ân, el-Erba‘în fî usûli’d-dîn, el-Madnûn bih ‘alâ gayri ehlih, el-Madnûnü’ş-şağir, Fay-şalü’t-tefrika, el-Kânûnü’l-küllî fi’t-te’vîl (Kânûnü’t-te’vîl),  Kimyâ-yı Sa‘âdet, Eyyühe’l-veled de bu dönemde kaleme aldığı eserlerdendir.
{jcomments on}
Önceki Yazı

İkinci Müderrislik Dönemi ve Sonrası

Sonraki Yazı

Gazzali Dönemine Kadar Siyasi, İlmi ve Fikri Gelişmeler

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir