Peygamberimiz ve Hulefa-i Raşidin Döneminde Kadın

Hazırlayan: 2 yorum Paylaş:

Prof. Dr. Rıza Savaş

19 Mart 2013

 

Erzurum’da İmam Hatip lisesinde okurken kadınlar ile ilgili ayetler dikkatimi çekti. Ben Erzurumluyum, Erzurum’da kadın anlayışının Kur’an’a uymadığını daha İmam Hatip Lisesi’nde okurken fark ettim. İmam Hatip’te hocalarımıza sorular sorar fakat cevap alamazdık. Onlar 3-4-5.asırdan ortaya çıkmış anlayışları bize dayatırlardı. Ayet ve hadislere bakıp karşılaştırma yapınca, bize dayatılanlarla tatmin olmuyorduk.
İslam Enstitüsü’ne geldiğim zaman, yine aynı konuda sıkıntılar olduğu için lisans bitirme tezi olarak İbnül Cevzi’nin “Ahkamünnisa “(kadınlar ile ilgili hükümler)adlı eserini çalışmaya karar verdim. Kitap Süleymaniye kütüphanesinde elyazması halindeydi ve henüz neşredilmediği için bir arkadaşım mikro filmini fotoğrafçıda çoğaltıp bana “Ahkamünnisa”yı gönderdi. Fahrettin Atar Hoca’nın gözetiminde o tezi hazırladım. İslami İlimlerdeki Yusuf Ziya Kavakçı Hoca’yla da istişare ediyordum.
İbnül Cevzi Hanbeliydi. Hocam, Hanbeli fıkhı açısından kadın konusuna bakmak güzel olur dedi. Lisans tezi olarak Ahkamünnisa’yı  çalıştım.
Sonra tarihi süreç olarak 1.asrı çalıştım.
Doktora tezim;“Hz. Muhammed Devrinde Kadın “
Doçentlik tezim;“Raşit Halifeler Devrinde Kadın”
Profesörlük tezim;”Emeviler Devrinde Kadın”

 

O zamandan bugüne nasıl geldik?
1400 yıllık İslam tarihini asır asır inceleyerek, kadın konusunda sağlıklı tartışmalar yapabilir, sonucunda sağlıklı bakış açıları kazanabiliriz.
Fakat bu konuda birçok çalışma yapılması gerekir.

Cahiliyye devrine baktığımızda zayıf olan her şeyin ezildiği görülür, kadın da bunlardan biridir. Çok iyi durumda olan kadın da, durumu kötü olan, zayıf olan kadın da vardır.

İslam, her konuda genel ilkeler koyar ve o genel ilkelere göre İslam’ın görüşü ortaya çıkar. Mesela ‘adalet’ genel bir ilkedir. Adaletin her alanda Hz. Peygamber tarafından uygulanması bize örnektir. Hz. Peygamber, kadın konusunda da adaleti bizzat uygular.

Birçok meselede olduğu gibi cinsiyet meselesinde de fıkıh kitaplarımızdaki hükümler belirleyici olmuş, Kur’an ve Sünnetin yerini kültür almıştır.
Halbuki hem Kur’an-ı Kerim’de hem hadis-i şeriflerde hem peygamberimizin uygulamalarında bu konularla ilgili fıtri olan, tabii olan ne ise, bu ön plana çıkarılır.

Mesela, kadının sesinin haram olması konusu, kadının erkek yanında Kur’an okuyamama konusu… Bunlar sonraki asırlarda içtihatlarla ortaya konmuş yaklaşımlardır.
Bunlar yanlıştır demiyorum, fakat bugün tekrar ele alındığında belki bazı noktalarda şu çok doğru değil demek mümkün olacaktır. Kadınların konuşmaları ile ilgili ayete; tefsirlerden ve Peygamberimizin devrinden bakınca orada Peygamberimizin hanımlarına has bir durum olduğunu anlıyoruz. Medine’de İslam’ı karıştırmak isteyen münafıklar vardı. Hz. Peygamber’in ağzından bir takım laflar alarak, O’nun atacağı adımları önceden tespit edip İslam’ı yıkmak isteyenler vardı. Kur’an-ı Kerim; “söze dalmayın” buyurarak kısaca cevap vermeyi emretmiştir. Buradan, kadın konuşmasın, görüşünü söylemesin sonucuna varılamaz. Çünkü Hz. Ayşe’ye baktığımızda, Hz. Osman devrinde mescitte konuşma yaptığını, Cemel’de ordusuna konuşma yaptığını görüyoruz.

Tarihte nice kadınlar vardır ki erkeklerden daha iyi bir konumda olmuşlardır. Kültürüyle, konuşmasıyla, tavrıyla, ürettikleriyle birçok erkekten daha iyidir. Burada önemli olan cinsiyet değil kadın ve erkeğin toplumda işe yarar olmasıdır. Kadın veya erkek olmak bir ayrıcalık değildir, İslam meseleye böyle bakar.

Cahiliyye döneminden İslam’a geçiş dönemine kadar, bir veya bir buçuk asırlık bir dönemden daha öncesini bilmiyoruz. O dönemin tarihini bazı şiirlerden biraz anlıyoruz. Benim anladığım kadarıyla İslam’ın getirdiği en önemli şey, kadının şahsiyet olarak tanınmasını sağlamaktır. Bu ne demek? Yani kadın da erkek de kendi başına Allah’a karşı sorumludur. İslam; eski anlayışlardaki erkeğin peşinden gelen veya ona tabi olan kadın algısını değiştirmiştir. Mesela; “kim hayırlı bir iş yaparsa”; ifadesinden kastedilen hem kadın hem de erkektir. Her ikisi de Kur’an’ın muhatabı durumundadır.
Yani sorumlu olan kadın “kocam müsaade etmedi, namaz kılamadım, zengin olduğum halde hacca gidemedim” diyemez. Ancak ”yol emniyeti yoktu gidemedim” diyebilir.

Kur’anı Kerim kadına da erkeğe de zevç –eş- demektedir. Lisan olarak zevç, bir ayakkabı çiftinin diğer yarısı demektir. Biri olmadan diğerinin ehemmiyeti yoktur. Yani ikisi birbirini tamamlar. Bu yönüyle kadın ve erkeğin birbiri arasında fark yoktur. Böylece kadın İslam’da kişiliğini ve kimliğini bulmuştur. Fakat bizim geleneğimiz kadını ikinci sınıf ve arka planda gösterir.

Ben, farklı bir araştırma yaptım. Mesela Hz. Ömer Habeşiştan’a hicret sırasında, nübüvvetin 5.yılında 40. Müslüman olmuştur. Onun Müslüman olduğu zamana denk düşen kayıtlarda, Kadın Müslümanlardan 11 kişi görüyoruz. Halbuki benim tespitlerime göre o zamana kadar Müslüman olan kadınların sayısı 20 küsur kadardır. İsimleri tarihe geçmeyen kadınların da varlığı ortaya çıkar. İlk Müslümanların anneleri hep Müslüman olmuştur. Ebu Bekir, Talha, Zübeyr, Saad bin Ebi Vakkas gibi. Babalar sonra Müslüman olmuştur. Peygamberimizin halaları Müslüman olmuştur, amcaları olmamıştır. Ebu Lehep, Ebu Talip Müslüman olmamıştır, Ebu Talip’in hanımı Fatıma Müslüman’dır. Buradan anlıyoruz ki ilk dönemde kadın Müslümanların sayısı fazladır. Fakat kaynaklarımızda nedense erkek Müslümanların sayısı öne çıkar.
Tarihi Hz.Ayşeler yazsaydı daha farklı olabilirdi. Asırlarca tefsirleri, hadisleri, fıkıh kitaplarını erkekler yazdı, bu anlamdaki problemler böylece ortaya çıktı.

Kur’an aileye nasıl bakıyor?
Aile, zevc ve zevceden oluşan iki tarafı olan bir kurumdur.
Peygamberimizin bir hadisini “kadınlar erkeklerin diğer yarısıdır” diye Türkçeye çeviriyorlar. Halbuki bu doğru değil. Peygamberimiz burada “şakk” kelimesini kullanıyor. Şakk kelimesi ise bir bütünü tam ortadan ikiye bölmek demektir. Yani erkek ne kadar kişi ise kadın da o kadar kişidir. Erkek ne kadar mesul ise kadın da o kadar mesuldür. Erkek ne kadar yuvayı korumakla mükellefse kadın da o kadar mükelleftir. Erkeğin ne kadar hakkı var ise kadının da o kadar hakkı vardır. Temel bakış açısı budur. Diğer meseleleri buna göre dizayn etmek gerekir. Ailedeki konular bu bakış açısıyla çözülmelidir.

Kadınların başka noktalarda da erkeklerden önde olduğunu görüyoruz.
Mesela, ilk Müslüman Hz. Hatice’dir. Yine ilk Müslüman hanımlardan Ümmü Şerik vardır. Evlere tek tek gider ve tebliğ yaparmış. Ümmü Şerik, Ebu Cehil’in evine gidiyor. Tebliğ yapıyor, onu dinleyen gençler Müslüman oluyor. Ondan sonra Mekkeliler anlıyorlar, bu kadını bir devenin üzerine sarıyorlar ve kervanla Yemen’e gönderiyorlar. Bu kadar aktiftir kadın Mekke’de.

Bir de kadınlarda, erkeklerde olmayan şöyle bir duygu var: kadınlar doğruyu önceden hissediyorlar. Kuran’ı Kerim’de de biz bunun izlerini görüyoruz.  Mesela“Musa’nın annesine biz vahyettik. Sen çocuğu sandığın içine koy, nehre at” buyrulmaktadır. Hz. Musa’nın annesi bunu uyguluyor ve gerçekten de Hz. Musa kurtuluyor. İslam geldiği zaman, İslamın gerçek bir din olduğunu daha çok kadınlar fark etmiş oluyorlar. Bunun için Mekke döneminde de Medine döneminde de çok aktifler. İslam’ı tebliğ noktasında ve gelişmesinde çok büyük çabaları vardır.
Kadınların hayatın içindedirler. Hz. Peygamber devrinde çalışan kadınlar biliyoruz. Mesela kendisine zabıtalık görevi verilmiş bir hanım sahabe vardır. Peygamberimizin devrinde kadınlar Bedir savaşı hariç bütün savaşlara gitmişlerdir. Bedir’de bulunmak isteyen kadına da; “Bedir’e kadın götürmeyeceğim ama sen dârının halkına namaz kıldır” demiştir ve o kadın imamlık yapmıştır. Bu Ebu Davud hadisidir. Dar kelimesinin ülke, mahalle, ev, diyar gibi çok manaları var. Diyar-ı küfür dediğimiz zaman orada kullandığımız kelime, dar kelimesinin çoğuludur. Dar’ul- İslam, İslam memleketi demektir. Dar kelimesi, Peygamberimiz devrinde bana göre mahalle manasına gelirdi ve bu kadın mahallesinde imamlık yapardı. Bu kadının hafıza bir kadın olduğunu anlıyoruz. Kadının imameti, Ahkam’ün- Nisa’da da bir bahis olarak yer alır.

Acaba kadın erkeklere imamlık yapabilir mi?
İbn’ül-Cevzi, ictihat yaparak imam olabilir diyor ve şartlarını sıralıyor: Erkekler okuma bilmeyecek, kılınan namaz nafile namaz olacak, imam olan bayan erkeklerin arkasında duracak.
Üstelik İbn’ül-Cevzi  bunları hicri 5. y.y.da yani miladi 11-12. yy da söylüyor. Biz henüz o noktalara gelmiş değiliz. Bütün bunlar nasıl olur ya da ne kadar olur tartışılabilir. Ama adımlar atılmalı. Televizyon programlarında; Diyanet İşleri Başkanlığı müftü tayin etmeli diye çok konuştuk. Müftü yardımcıları tayini yapıldı ama müftü tayin etmediler. O da ilerde olabilir. Dini konularda önderlik anlamını taşıyan müftülük görevini, bilgili ve ehil olan herkes yapabilir.

Hadis kaynaklı meselelere gelince;
Müslümanlar olarak yanlış yaptığımızda Kur’an-ı Kerim’e danışmak bizi kurtarmaktadır. Özellikle kadınlarla ilgili hadisler konusu sıkıntılıdır. Hadisler üzerindeki oynamalar, yorumlar ya da yanlışlıklar Kur’an’a dönerek düzeltilebilir. Bunların bir kısmı önceden fark edilmiştir. Mesela Hz. Aişe’nin fark ettiği yanlışlar hemen düzeltmiş ama fark edemedikleri kitaplara girmiş ve bugüne kadar gelmiştir. Mesela, Ebu Hüreyre Hz. Aişe’nin evine yakın bir yerde ders verir. Hz. Aişe namaz kılarken Ebu Hureyre, Peygamberimizden nakille; “üç şeyde uğursuzluk vardır; kadında, evde binitte” der. O sırada namazda olan Hz. Aişe namazını bitirene kadar Ebu Hureyre dersi bitirip gider. Hz. Aişe selam verdikten sonra dışarı fırlar bakar ki orada kız kardeşinin oğlu Urve var. Urve’yi çağırır ve der ki; git Ebu Hureyre’ye bu hadisi yanlış aktardığını söyle. Doğrusu şudur: “Cahiliye devri Arapları şöyle düşünürdü; Uğursuzluk, evdedir, binittedir, kadındadır.” Urve gider söyler ve Ebu Hureyre yanlışını düzeltir. Bu olay kitaplara girmiştir. Hz. Aişe bu şekilde 40-50 kadar büyük sahabenin hatalarını düzeltir. Bu düzeltmeleri “Zerkeşi” diye bir alim, “Hz. Aişe’nin sahabeyi düzelttiği noktalar” adıyla kitap haline getirmiştir. Bu kitap günümüze kadar geldi ve Ankara İlahiyatta hadis hocası Bünyamin Erul Türkçeye çevirdi ve doktora tezi olarak çalıştı.

Hadis nakilleri türünde mana ile nakil de caizdir. Böyle olduğunda herkes anladığı gibi aktarıyor. Peygamberimizin veda hutbesini bilirsiniz. Orada diyor ki;
“Benim sözlerimi burada olanlar olmayanlara aktarsınlar. Olabilir ki aktarılanlar sizden daha iyi anlayabilirler.” Bu sözden anlıyoruz ki dinleyenlerin bir kısmı anlayamıyor ya da yanlış anlıyor. İnsanın olduğu yerde yanlış anlamalar gayet normal bir şeydir. Bu yanlış anlamalar, yorumlar ve yorumlamalar da kitaplara hadis olarak girmiştir. Böyle durumlarda Kur’an’la karşılaştırmak gerekir.

Peygamberimiz bir konu hakkında konuşurken karşısında, çeşitli kabilelerden belirli insan topluluğu olabilir. O kabiledeki bir kelime diğer kabile için farklı anlamlara gelebilir.
Bütün bunlar tabi ki uzmanlık gerektiren konular ve o rivayetlere yoğunlaşma gerekir.
Bir hadise göre, Peygamberimiz bir bayram sabahında erkeklere konuşma yaptıktan sonra kadın saflarına ya arkaya ya da yan tarafa geçerek onlara da bir konuşma yapıyor. Halbuki hep kafamızda erkekler önde kadınlar arkada olur gibi bir yaklaşım var. Bu konu üzerine yaklaşık 15 sene önce fakülte dergisinde “Hz. Peygamberin Bir Kadın Konuğu” isimli bir makale yazmıştım. O makalede Medine dışından Peygamberimizle görüşmeye gelen bir kadından bahsettim.
Kadın, gece yolculuk yaparak bir kervan ile beraber geliyor. Peygamberimizi ilk defa görecek! Ne kadar nefis bir sahne!
Kadın diyor ki “Medine’ye sabah namazı vaktinde girdik ve doğruca mescide gittik. Karanlıktan göz gözü görmüyordu. İçeriye girdik, insanlar saf tutmuşlardı. Ben de bir safın arasına oturdum. Fakat erkeklerin arasına oturmuşum ki, bir erkek bana ‘sen kadın mısın?’ diye sordu. Ben de ‘evet, ben kadınım’ dedim. O zaman ‘bak kadın safları’ diyerek sol tarafı gösterdi.”
Bu durumda bize anlatılan; önde erkekler, arkada erkek çocuklar, arkada kadınlar düzenlemesi, bizim fukahanın ortaya koyduğu bir şey olarak görünüyor. Ben bunu çeşitli vesilelerle bir kaç yerde anlattım.  Mısır’a gezi yapanlar, Mısırdaki Amr bin el- As camiinde aynı düzenlemenin olduğunu söylediler.

Bu önlü arkalı saflar meselesinde de dikkat etmemiz gereken şeyler var. Peygamberimiz araya perde koymuyordu ama bugün biz perde koyuyoruz, yetmiyor kafese kapatıyoruz ya da kadınlara tamamen ayrı bir mekan yapıyoruz. Kadınları erkeklerden ne kadar soyutlarsak o kadar makbul bir durum olurmuş gibi algılıyor ve yansıtıyoruz. Biliyorsunuz mescitte her vakit kadın var. Kadın her vakit soru sorabiliyor erkeklerin içinde, tartışmaya giriyor. Hz. Ömer ile tartışan kadın meşhurdur.

Senelerce bize kadın aklının ve dininin noksan olduğu anlatıldı. İmam-Hatip’de bu meselelerle ilgili hocalarla konuşurken bir türlü tatmin olmadım. Kadının aklı nasıl olur da noksan olur? Bu sorulara cevap olarak; “kadının beyin gramajı erkeğe göre azdır” gibi cümleler kuruyorlardı. Bunu söyleyenlere hep Muhammed Hamidullah hocayı örnek olarak veririm. Hocamız bize Erzurum’da altı ay ders verdi, Hocanın boyu 1 buçuk metredir, kafası benim iki yumruğumdan daha küçüktür, sonuçta onun içindeki beyin gramajı tabi ki küçüktür. Fakat hoca altı yedi dilde kitap yazmış, makaleleri, yazıları olan bir profesördür.
Bu konuyla ilgili Peygamberimizden bir şey nakletmek istiyorum: Habeşistan’a hicret etmiş ve orada 15 sene kalmış olan Esma binti Umeys bir gün Peygamberimizin hanımı ve Hz.Ömer’in kızı Hafsa’nın evine geliyor. Hz. Hafsa ile oturuyor, konuşuyorlar. O arada Hz. Ömer geliyor. Kadınlar konusunda biraz şedit olan Hz. Ömer; “kim bu” diye sorunca Hz. Hafsa misafirinin Esma binti Umeys olduğunu söylüyor. Hz. Ömer; “Bu Habeşistan’a gidenler, zaten hicretin sevabını da kaçırdılar” diyor. Hz. Ömer Medine’ye Hicret edenler ayette övüldüğü için böyle söylüyor. Kadın itiraz ediyor  ve “ne demek hicret sevabını kaçırdı? 15 sene orada sıkıntı çektik, Habeşistan’da kaldık ondan sonra buraya geldik. Sen bu konuda çok haksızsın. Ben bunu Hz. Peygamber’e söyleyeceğim” diyor ve Esma Hz. Peygamber’e söylüyor. Hz. Peygamber ise şöyle mukabelede bulunuyor: “Ömer’in bir hicreti, sizin iki hicretiniz var.”

İslam’ın kadın anlayışını ortaya koyan önemli noktalardan bir tanesi de Kuran-ı Kerim’in insanlık tarihi ile ilgili verdiği özettir ve bu özetteki kadın motifleridir. Mesela Kur’an-ı Kerim, Hz. Adem’den Hz. Peygambere kadar kısa bir tarihçe verir. Orada erkekler de kadınlar da hatta yanlış yapan erkekler de yanlış yapan kadınlar da vardır. Mesela Adem kıssasında suçu beraberce işlediklerini okuyoruz. Üstelik bu suçu işlemede Hz. Adem biraz daha ağır basıyor. “Adem Rabbine isyan etti ve azgınlık yaptı” buyururken Havva olarak zikretmiyor. Beraberce suç işlediklerini söylüyor. İkisi beraberce dua ederken; “Allah’ım biz kendimize zulmettik bizi bağışla” diyorlar. Ama nedense Kuran-ı Kerim’in dışındaki yaklaşımlarda kadınların daha çok yanlış yaptığı öne çıkarılır. Onlara göre şeytan Havva’yı kandırır, Havva da Adem’i kandırır. Hadislere de böylece geçmiştir. Kadınlar şeytanların tuzaklarıdır, Bu Tevrat’tan gelen bir anlayıştır.

Başka bir konu da; Havva’nın Ademin kaburga kemiğinden yaratılması mevzuudur. Hz. Havva’nın Hz. Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması, Tevrattan alınma bir bilgidir yani israiliyyattır. Kur’an ayetlerini açıklamak için kültürümüze geçmiş rivayetlere biz israiliyat diyoruz. Geçiş süreci ise; daha önce Hristiyan ya da Yahudi olup da sonra Müslüman olmuş kişilerin Tevrat ve İncildeki görüşleri ya da açıklamaları, tefsirlere taşımalarıyla olmuştur. O manada kabul ediyoruz.

Kur’an-ı Kerim’deki anlatıma bakalım: Nisa suresinde; “Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan…” buyurmaktadır.
Kuran-ı Kerim zevc kelimesini hem kadın hem de erkek için kullanır, eşini yarattık buyurur.
Bir defa ilk yaratılış ile ilgili bizim çok fazla bilgimiz yok. Bunları biraz da şifreli veriyor Kuran-ı Kerim.
Kuran-ı Kerim; Adem ve Havva’nın birbirini tamamlayan bir çift olduklarını, çocuklarını ve aralarındaki süreci anlatır. Dikkat edersek Kur’an’da Hz. Adem’in ilk insan olduğundan bahsetmez, ilk peygamber olduğunu, halife olduğunu, Allah adına yer yüzünde iş yapacak kişi olduğunu haber verir.
Kimin önce yaratıldığı önemli olsaydı Allah bir kesime üstünlük atfeder, bunun da altını çizerdi. Bu aslında önemli bir şey olmadığı için Kuran’da bir cinsi öne çıkaran bir ifade yoktur. O cinsi biz öne çıkarıyoruz. Doğru olan orayı Kuran’ın bıraktığı durulukta bırakmaktır.
4. yy. da yaşamış olan Ragıp el-Isfahani diye bir alim, nefsin cins anlamına geldiğini belirtir. Razi ve ondan da Süleyman Ateş hoca bu görüşü aktarır.

Hz. Adem’in kaburga kemiğinden Hz. Havva’nın yaratıldığını ifade eden hadisleri şöyle yorumluyorum: Bildiğim kadarıyla o konu ile 40-50 civarında hadis var. Ben onları inceledim ve şöyle bir kanaate vardım. Burada Peygamberimiz kadının psikolojik yapısına, kırılgan yapısına, duygusallığına dikkat çekmektedir.

Kuran-ı Kerim’in kadınlarla ilgili verdiği örneklerden çok çarpıcı bir örnek var ki onu gündeme pek getirmezler. Hatta bu bahsedeceğim ayetle çelişen tam aleyhte hadisler vardır. Mesela “kadından devlet başkanı olmaz” ya da “kadın devlet başkanı olduğu zaman yerin altı yerin üstünden daha hayırlıdır” hadisleri buna örnektir. Halbuki Kuran-ı Kerim’de Yemen’deki bir hükümdardan bahsedilir. Kuran-ı Kerim isim vermez ama tarih kitapları Belkıs der. Ve Kuran-ı Kerim bu hükümdarın Yemen’de çok iyi bir yönetim gösterdiğinden, parlamentosunun olduğundan ve istişare ile kararlarının alındığından bahseder. Kuran-ı Kerim O’nun parlamentosuna mele’ der. Hükümdarın Hz. Süleyman ile tanışmasından sonra Hz. Süleyman’a tabii olarak Müslüman olmasından bahseder.
Bu iyi bir örnektir. Kur’an, başka bir ayette aynı bölgeden ve bir erkek üzerinden kötü bir örnek verir. Yemen’de bu Yahudi hükümdardır bu. Hristiyanları Hristiyanlıktan vazgeçirmek için Kur’an-ı Kerim’in anlattığına gore; “içi ateş dolu hendeklere inananları atarlar. Kendileri de bunu seyrederler.” Bu örnekler bilinirken bir kadın nasıl olur da hükümdarlık yapamaz!

Bu örneklerden anlıyoruz ki kadınlara da erkeklere de uyarılar gelmiştir. Sonuç olarak İslam, kadınların liderlik etmesine, vaaz vermesine karşı değildir.

Hz Ayşe ve Ebu Hureyre’ den verdiğimiz örnekten anlıyoruz ki daha o günlerde sorun yaşamaya başlamışız. Biz hadis olmadan kımıldayamayız bu bir gerçek.  Fakat öncelikli olarak hadis ilmine ait sıkıntıları çözmek gerekir.
Peygamberimizle üç yıl kalan Ebu Hureyre çok hadis rivayet etmiştir.
Fakat dizinin dibinde olan Hz. Ebubekir’in ancak 500 tane hadis rivayet ettiğini görüyoruz.
Değerlendirme yaparken bir çok noktayı dikkate almak gerekir.
Ebu Hureyre kimsesiz, 17-18 yaşında genç bir çocuk ve suffede 3 sene kalmıştır. Peygamberimizden çok hadis duymuştur. Fakat duyduklarını naklederken yukarıdaki örnekte olduğu gibi problemli olanlar var.  Bir kısmı Hz Ayşe tarafından düzeltilmiştir. Bir kısmı ise günümüze kadar tashih edilmeden gelmiştir. İnsanın olduğu yerde bunlar normaldir.

Hz Ayşe’den sonra onun gibi yetişmiş bir kadın çıkmadı. Çünkü  ona o fırsatı veren Hz. Peygamber vardı. Yeri gelmişken söylemek istiyorum. Cihan Aktaş son bir konuşmasında dedi ki; “Eskiden konuş ya Ayşe denirdi şimdi ise bu sus ya Fatma’ya döndü.” Bütün bunlar orada kaldığımız için oldu. Ötesine taşıyamıyoruz.
Okuyan kızlarımız var. Doktora, doçentlik yapan öğrencilerimiz var. İnşallah gelecekte kadınlar, İslam’daki yerini bulacaktır. Ama tabii ki sadece kadınlar değil erkekler de yerini bulacaktır. Erkeklerde de sıkıntı var.
Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in uygulamaları bize çok açık bir şekilde ışık tutacak ve onları merkeze aldığımız zaman kadınla ilgili problemlerimizin epeyce bir kısmını çözeceğiz inşallah.

Hulefa-i Raşidin Dönemi, problemlerin başladığı yer denilebilir. Bugün İslam kadını dediğimizde aslında biraz da oradan konuşuyoruz. Yani İslam kadınını Kuran’a referansla değil geleneğe referansla anlıyoruz ve problem çıkıyor. Rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamberin “Eğer bir kimseye secde etmesini isteseydim kadınların erkeklere secde etmesini isterdim”. Bu rivayet bana İslam’ın ruhuna tamamen aykırı gibi geliyor.
Kadının Allah’a itaatten sonra kocasına itaat etmesi ve secde rivayetleri, kesinlikle Peygamberimizin söylediği hadisler değildir. Buna delilim hadis ile ilgili genel yaklaşımdır. Bunlar bazen ravilerin yorumlarını katarak söyledikleri hususlardır.
Burada benim ölçüm şu: Kuran-ı Kerim’e ters düşmediği sürece ve Kuran-ı Kerim’deki ayetlere uyduğu sürece o hadisleri alıyoruz. Ama Kuran ile çelişen hadisler noktasında çok ihtiyatlı davranmak durumundayız.

Problemlerin, Hulefa-i Raşidin dönemine dayandığının delilleri vardır. Bir tanesi, Abdullah İbn Ömer’in sanırım Buhari’de yer alan ifadesidir. Diyor ki: “Peygamberimiz devrinde biz kadınlar konusunda elimizi ve dilimizi tutuyorduk. Yani kadınlar konusunda kötü konuşmuyorduk, kadınları dövmüyorduk ama Peygamberimizin vefatından sonra elimiz de açıldı, dilimiz de açıldı.” Abdullah İbn Ömer’in bu tespiti çok doğru bir tespittir.
Peygamberimizden sonra kadın haklarını savunacak kişi sayısı çok azaldı. İleri gelen sahabiler ve halifeler yine savundular ama cahiliye devrindeki uygulamalar yeniden canlandı.
Kadınla ilgili cahiliye dönemindeki anlayışı öne çıkarmak için bir takım çabalar görüyoruz.

Onun dışında özellikle Hz. Ömer’in kendi devrinde getirdiği yenilikler vardır. Hz. Ömer sadece kadın konusunda değil birçok konuda yenilikler getiriyor, bir takım içtihatlar ortaya koyuyor. O içtihatlar, sonraki İslam toplumunu olumlu ya da olumsuz etkilemiştir. Bunlardan bir tanesi; ibadet esnasında kadınların ve erkeklerin ibadet yerlerinin ayrılmasıdır. Halbuki Peygamberimizin döneminde ibadet konusunda kadın erkek ayrımı yoktu, mescide erkek de kadın da giriyordu.
Mescit; eni ve boyu 50 metre, 2.5 dönümlük bir yer olan kerpiçten yapılmış bir alandı. Böyle bir mekana kadınlar da erkekler de geliyordu. Üstelik sadece namaz kılmak değil önemli bir noktadan bir tanesi budur. Kadınlar mescitte bir takım etkinlikler de yapabiliyordu. Bunları Hz. Ömer yasaklamıştır. Mesela, kadınlar sadece namaz vaktinde mescide gelecek, bitince gidecek, sohbet etmeye kalmayacak diye kurallar koymuştur. Yine Peygamberimiz devrinde mescide giden bazı kadınlar oradaki su kabından erkeklerle beraber abdest alıyorlar. Hz. Ömer; kadınlar ayrı bir yerde abdest alsınlar, erkekler ayrı bir yerde abdest alsınlar diye yasaklıyor. Bu konuyu İmam Malik’in Muvatta’ında okuyoruz.  Biz bu ayrıntıları Kuran dışında yazılmış olan ayrı bir literatürden öğreniyoruz. Mesela haraç kitapları, emval kitapları, tefsir kitapları, fıkıh kitapları, bu kitaplar, kaynağa ne kadar yakınsa o kadar otantik o kadar olguyu doğru yansıtıyor. Rivayetler sonraki dönemden gelmeye başladığı zaman, siz orada ya ravinin görüşünü ya da yazarın yorumunu da görmeye başlıyorsunuz kaçınılmaz olarak. Mesela Muvatta’ın yazarı İmam Malik hicri ikinci asırda yaşamış, vefatı 170li yıllar. Yani Peygamberimizden bir buçuk asır sonra vefat etmiş.210’larda Abdurrezzak’ın Musannef’i var. Kütüb-ü Sitte’nin tarihlerine bakınca 250’lerde yazıldığını anlıyoruz.

Hz. Ömer’in uygulaması, Buhari’de zikredilirken; Hz. Ömer için, kadınlara ayrı bir abdest alma yeri tahsis etti olarak yazıyor. Teravih namazında erkeklere bir imam, kadınlara bir imam namaz kıldırıyor. Bu sosyal ortamda kadın erkek ayrımını getiriyor. Halbuki Peygamberimizin uygulamaları kadını da sosyal hayatın hep içine çekmek yönünde olmuştur. Tabii olan da budur. Kadın ve erkeği olabildiğince birbirinden uzaklaştırırsanız, bir araya geldikleri zaman anormallikler ortaya çıkıyor. Hz. Peygamber kadınları savaşa bile götürüyor. Kadınlara her zaman yer veriyor ve istişarelerde kadınların görüşünü de alıyor.

Hz.Ömer’in hareket noktası nedir?
Bazı korkuları var, haklı olduğu taraf da vardır. Bu uygulamalar, siyasi ya da toplumsal durumla alakalı iken biz bunu din olarak alıyoruz. Problem buradan kaynaklanıyor.

Emeviler devrinde kadının camiye gitmesi kadın fitne unsurudur denilerek engelleniyor. Böylece tarih boyunca kadının camiye gitmesi hoş karşılanmıyor. Ben kadınlar camiye gitmelidir diye yazdığımda İslamcı dergilerden tepki aldım.
Halbuki bunlar, Emeviler devrinde ortaya çıkan uygulamalardır. Hz.Aişe’nin 60 kadar kadın, 200 kadar da erkek öğrencisi olmuştur. Hz. Aişe’nin öğrencilerinden Amre isminde bir hanım diyor ki; “Hz. Aişe demiştir ki kadınların bu icat ettikleri şeyleri Peygamberimiz görseydi onları mescitte bırakmazdı.” Bu hadis Emeviler devrindeki görüşü belirliyor. Öte yandan Abdulmelik devrine kadar yaşamış olan Abdullah bin Ömer’e gelip bu rivayeti söylediklerinde o şöyle diyor : ‘Hayır, Peygamberimiz demiştir ki; “kadınlar eğer camiye gitmek istiyorlarsa sakın onları engellemeyin.” Burada rivayetin aslını öğrenmiş olmamıza rağmen Emeviler devrinde kadın yavaş yavaş toplumdan soyutlanmış oluyor ve arka tarafa itiliyor.

Saltuklular döneminde Erzurum’da 4 sene hükümdarlık yapmış bir bayan hükümdar olan Mama Hatun’u ben Uluslararası Selçuklu Sempozyumunda tebliğ konusu yaptım. Çünkü kadından hükümdar olmaz diye oluşan teze karşı gösterdiğim bir delil oldu. Kadınların siyasette aktif olarak rol alması konusunda Hz. Aişe’nin, Hz. Ali ile yaptığı mücadele de delildir. Bu hadise, kadının siyasetteki olumsuz bir görüntüsüdür ama İslam’a göre kadın siyasette olamaz tezi çok yanlıştır. Ben kadınlar siyasette yer almalıdır görüşündeyim. Ben Peygamberimiz devrinde de, Hulefa-i Raşidin devrinde de, Emeviler devrinde de kadınların siyasetteki fonksiyonel rolünü ortaya koydum. Mesela Hz. Ebubekir’in halife seçiminde sanki kadın hiç yokmuş gibi algılanır. Halbuki Hz. Aişe öyle çarpıcı cevaplar vermiştir ki kimse sesini çıkaramamıştır. Haşimiler; ‘Peygamberimiz halifelik için Hz. Ali’yi vasiyet etti’ dediklerinde, Hz. Aişe şöyle demiştir: “Peygamber benim kucağımda can verdi ne zaman Ali’yi vasiyet etmiş?” deyince hiç kimse sesini çıkaramamıştır. Hz. Ömer’in halife seçiminde Hz. Aişe’nin babasına tesir ettiği ile ilgili bir takım ipuçları var. Yani Hz. Aişe aktif olarak siyasetin içinde yer alır. Mesela Hz. Osman’a en ciddi muhalefeti Hz. Aişe yapmıştır. Hz.Osman şehit edilince yerine gelen Hz.Ali’ye Muhalefeti başlatan Hz. Aişe olmuştur. Tabi ki Cemel Savaşı can sıkıcı bir savaştır. O savaştan sonra Hz.Aişe çok ağlamış ve keşke bu savaşa çıkmasaydım demiştir. Yine de siyasetten geri kalmamıştır. Emeviler devrinde de çok iyi siyaset yapmıştır. Muaviye’ye en ciddi eleştirileri o getirmiştir. Muaviye de çok akıllı ve siyaseti çok iyi bilen bir insan olarak onu hep taltif etmiştir. Onun görüşlerini dikkate almıştır.

Hulefai Raşidin döneminde kadınlar, Peygamberimizin devrinde kazandıkları aktif kişiliği sürdürdüler. Savaşlardaki rolleri aynı şekilde sürmüştür. Yermük’te, Kadisiye’de işin içinde görüyoruz. Savaş meydanlarına kocaları ile beraber gidiyorlar onlara destek veriyorlar. Bazen savaşlara bilfiil katılıyorlar. Savaşta ordunun geri hizmetlerini yapıyorlar. İbadet hayatına baktığımızda da kadınları aktif olarak görüyoruz. Ama burada en önemli katkıyı Hulefai Raşidin devrinde Peygamberimizin hanımları yapıyor. Eğitim öğretim konusunda Hz. Aişe’nin tavrını görüyoruz. Ümmü Seleme validemizin de Hz. Aişe’den geri kalır tarafı yok. O da Peygamberimizden birçok hadisler aktarıyor. Özellikle kadınların ve kızların eğitimi konusunda bu hanımların aktif roller üstlendiğini görüyoruz. Yani o 30 yıllık süre içerisinde Peygamberimizin gölgesi devam ediyor. Kadınlar haklarını bırakmıyorlar. Mesela Şifa ismindeki kadının aynen Peygamberimiz devrindeki Semra gibi zabıta görevi yaptığını, Hz. Ömer’in zaman zaman onunla istişare ettiğini, yine Hz. Ömer’in, evli erkekleri uzak yerlere gönderirken Hz. Hafsa’yla istişarelerde bulunduğunu görüyoruz. Bunlar Peygamberimiz devrindeki kazanımların Hulefa-i Raşidin dönemindeki devamı gibidir.

Kuran-ı Kerim ve Peygamberimizin uygulamaları Hulefai Raşidin devrinde asıl veri olarak bu insanlara yol gösteriyor. Ama asıl olarak oradaki ufak sapmaların, sonraki asırlara geniş açı olarak yansımasıdır.

Hz. Ömer’i kadınlar konusunda şedit görüyoruz ama bizzat kendi hayatına ait öyle örnekler var ki Peygamber devrinin yansıması gibi görüyorsunuz. Hanımı tarafından çok bunaltmış bir adam, Hz. Ömer’e gidip hanımı şikayet edeceği sırada Halifenin kapısına varmadan içeriden bir gürültü duyuyor. Halifenin hanımı halifeye ağzına geleni söylüyor. Adam biraz kulak misafiri olduktan sonra geri dönüyor. Hz. Ömer, kapıya birisinin geldiğini fark edince dışarı fırlıyor ve; gel diyor bana bir şey mi söyleyecektin diye soruyor. “Evet bir şey söyleyecektim ama ben problemi hallettim” deyince şaşırarak; ‘ne oldu, nasıl hallettin’ diyor. Adam; “ben hanımdan şikayete geldim ama baktım ki senin hanım benimkiden daha şedit. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle diyor: ‘Hanımlara karşı iyi davranmamız lazım. Çünkü onlar bizim birçok eksikliğimizi gideriyor.”

Hz. Ömer ‘in devrinde toplum çok zengin oldu. Sasani İmparatorluğu tarihe karıştı. Medain’deki bütün hazineleri Müslümanlar ele geçirdiler. Ve onların 5te birini de Medine’ye gönderdiler. Kadınların mehirleri çok arttı. Hz. Ömer bunu sınırlamak istedi. Bir gün hutbeye çıktı ve; ‘her kim kadınlara Peygamberimizin verdiği mehirden fazlasını verirse ben o mehri kadınların elinden alırım’ dedi. Bunun üzerine bir kadın söz aldı; Sen Ey Halife bunu kendi görüşün olarak mı ortaya koyuyorsun yoksa bir ayete veya bir hadise mi dayandırıyorsun?’ diye sordu.  Hz. Ömer, kendi görüşü olduğunu söyleyince kadın şu ayeti okudu; “Eğer eşinizle bir problem yaşadığınızda ayrılmanız gerekirse ne kadar mehir vermiş olsanız da ondan geri almayın.” Hz. Ömer ayeti duyunca; “Ömer burada hata etti, kadın doğru söylüyor’ diyerek kendi görüşünden vazgeçti ve kadının görüşünü benimsemiş oldu.
Burada şu nokta ortaya çıkıyor. Kadın eğitimli ve konuları biliyor ise kendi hakkını rahatlıkla savunabilir.

Cariyelik konusu da Peygamberimiz döneminden sonra sapma göstermiş bir konudur. Aslında İslamiyet cariyeliği ortadan kaldırmak istemiştir. Mesela peygamberimizin hiç cariyesi olmamıştır. Ama maalesef günümüzde yazı yazan koskoca profesörler peygamberimizin cariyeleri diye başlık atıyorlar. Mısır Kıralı Mukavkıs iki tane cariye gönderdi. Cariyelerden bir tanesini Hasan’a verdi, birisini de kendi aldı. Takdiri ilahi ondan da İbrahim dünyaya geldi. İbrahim dünyaya geldiği için Ümmi veled oldu ve hürriyete kavuştu. Bir başka cariyesi Reyhane, Kureyza savaşında bir Yahudi hanım. Peygamberimiz Yahudiler ile diyaloğunu geliştirmek, dostluk kurmak için Reyhane ile evlenmek istedi. Peygamberimiz Reyhane’nin İslamı kabul etmesini ve hürriyetine vesile olmasını istedi. Dedi ki gel İslam’ı kabul et senin İslam’ı kabul edişin hürriyetin olsun. Reyhane ise cariye olarak kalmayı tercih etti.  Birkaç ay sonra kendisi geldi, Müslüman oldu ve hürriyetine kavuştu. Peygamberimizin tavrı ve yaklaşımı budur. Peygamberimizin hiçbir kölesi yoktur. Kölesi Zeyd’i zaten İslam’dan önce azat etmiştir.
Fakat Peygamberimizden  sonra fütuhatın hızlı bir şekilde yayılması sonucu cariye  sayısı artmıştır. Cariyeliğin ve çok evliliğin tekrar artması, zenginlikle orantılı olduğu kadar, Arap örfüne dönüşün alametidir.
Daha sonra bu damar daha kuvvetli gelmiş ve kadınların sosyal hayatta yer alması zayıflamıştır.
İslam’ın en temel sorunu bence cehalettir. Hz. Peygamberin İslam’ı uygulamasını çok iyi bilsek birçok problemi çözeriz. Kadınlarımız, bunları dile getirecek seviyede bilgiye sahip olurlarsa Hz. Aişe gibi her zaman kendi haklarını savunabileceklerdir.
Ben doktora tezimi bitirdikten sonra hanım bendeki değişikliği fark etmiş olacak ki ifade etti. Ben de dedim ki; ‘Evet. Araştırınca Hz. Peygamberin kadına nasıl davrandığını gördüm.’
Kadın ve erkek madem ki beraberce bir hayatı paylaşıyorlar. Yapabildikleri kadar ortaklaşa hareket etmeleri, ihtiyaçları gidermeleri gerekir. Geleneksel hale gelmiş davranışlarımızı Kur’an ve sünnete bakarak ayıklamalıyız. Kuran’a ve Sünnete aykırı olan alışkanlıklarımızı bırakmalıyız.

Benim çalışmalarım daha çok tarihsel açıdan tespittir. Fakat bugünkü problemleri nasıl çözeceğimiz ayrı bir konudur. Belki sosyolojinin belki psikolojinin konusudur.
Bizim de yapabileceklerimiz vardır tabii ki. İmamlara anlatmamız ve bilinçlendirmemiz gerekir. Halkın bilincinde yerleşmiş kanaatlerin değişebilmesi onlar kanalıyla olacaktır.
Bu bilgiler kolay benimsenmiyor ama ben inanıyorum ki bu araştırmalar neticesinde vardığımız sonuçları kamuoyuna düzgünce yansıtabilirsek başlangıç olacaktır. Kuran-ı Kerim, bizim özelliklerimizden bahsederken; “Müminler  görüşleri dinlerler ve onun en sağlamına uyarlar.”

Peygamberimizin eşleri ve çok eşliliği meselesi hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Acizane bu konuda vardığım bazı sonuçları sizinle paylaşayım. Peygamberimizin çok eşliliği meselesi de Müslümanlar tarafından bence yeteri kadar doğru bilinen bir konu değil. Peygamberimizin Hz. Hatice’yle evliliği gerçekleştiğinde Hz. Hatice’nin 40 yaşında olduğunu biliriz. Fakat nesep uzmanı bir zat da bir takım çıkarımlarla 28 yaşında olduğunu aktarır. Zaten evlendikten sonra 6 tane çocuğu olmuştur. Dolayısı ile peygamberimiz 3 yaş büyüktü Hz. Hatice.
Benim Hz. Aişe’nin evlilik yaşı üzerine İlahiyat Fakültesi Dergisinde 1998 yılında bir makale yazmıştım. Hz. Aişe, Peygamberimiz ile evlenirken 18 yaşındaydı. Bunu tarihi rivayetlere dayandırarak yazdım. Kaynaklarda bu konuyla ilgili ihtilafsız bir bilgi vardır. Hz. Aişe’nin yaşı, ablası Esma’dan 10 yaş küçüktür. Esma hicretin 73. yılında 100 yaşında ölmüştür, demek ki hicret esnasında 27 yaşındadır. Hz. Aişe de ondan 10 yaş küçük olduğuna göre 17 yaşındadır. Hz. Aişe hicretten bir sene sonra Peygamberimizle evlendiğine göre yaşı 18 dir.

Peygamberimiz Hz. Hatice ile 25 sene tek eşli yaşadı. Ondan sonra Hz. Sevde ile evlendi ve onunla da 3 sene Mekke’de 2 sene Medine’de yaşadı.  Yani aslında tek eşli olarak 25 sene değil 30 sene yaşadı. Sonra hicretin 2. yılında Ahzab suresi 50. ayet nazil oldu. Ayet diyor ki;” Ey Peygamber! mehirlerini verdiğin hanımlarını sana helal kıldık.” Şimdi bu Peygamberimize has durumdur. “Sana özel kıldık” demek sadece peygambere özel bir durum olduğunu gösterir.

Peki bu niye Peygambere özel bir durumdu?
Ayette de ifade edildiği gibi ona bir zorluk olmasın diyedir.  Öyle bir noktaya geldi ki İslam tıkandı kaldı, tüm Arabistan İslam’ın aleyhine döndü. Ahzab; İslam’ın aleyhine bir araya gelen partiler demektir, hizib kelimesinin çoğuludur. Bu düşmanlığı kırmak için o dönemde en etkili yol kabileler ile akrabalık kurmaktı. Başka bir yolu kalmamıştır ve onun için de Peygamberimize böyle bir yol gösterilmiştir. Peygamberimiz Hudeybiye Anlaşmasına kadar Kureyş’den altı tane hanımla evlenmiştir. Çünkü bu yolla Kureyş’i İslam’a ısındırmak istemiştir. Kureyş’in 12 tane kolundan altısı ile akraba olduktan sonra Hudeybiye’de Kureyş ve Peygamberimiz anlaşmaya oturmuştur. Başka sebepleri de var ama en önemli sebep, Kureyş kabilesinden bu topluluklar ile akraba olması. 10 yıllık barış antlaşması, Arabistan’daki havayı anında yumuşatıyor. Ondan sonra Peygamberimiz artık Kureyş’ten hiçbir hanım ile evlenmiyor. Mekke’nin fethine kadar sadece diğer büyük kabilelerden bazı hanımlar ile evleniyor. Mekke’nin fethinde yeni bir ayet daha geliyor. Ayet; Peygamberimizin artık başka kadınlarla evlenmesinin helal olmadığını ifade ediyor.

Peygamberimizin çok eşliliği, Allah’ın emri sebebiyledir ve Mekke’nin fethi ile artık iş bitmiştir. Kuran-ı Kerim tek eşliliği önerdiği gibi Hz. Peygamber’in de tek eşliliği işaret eden bir yapısı vardır. Mesela evli bir erkeğin tekrar bir hanım almasını tavsiye eden hiç bir hadis hatta uydurma hadis bile yoktur. Çünkü Kuran-ı Kerim evliliği; meveddet, sükûnet ve rahmete dayandırır. Eğer bir erkek ikinci bir hanımı alırsa o evde ne meveddet kalır ne sükûnet kalır ne de rahmet kalır. Dolayısı ile Kuran’ın bakışı budur.
Arapça’da şart ve ceza vardır.  “Yetimler konusunda adaleti yerine getirmekten korkarsanız…” ifadesinde bir şart vardır. Tamamen o günün problemleri ile alakalı bir durumdur.  O ayet, erkeğin çok eşliliği belirleme ayeti değildir.

Cariyelik meselesi hakkında da birkaç şey söylemek gerekir.
Kuran-ı Kerim kölelik ve cariyeliğe karşıdır. Mesajın genel ilkelerine terstir.

Şöyle bir bakalım: Kuran-ı Kerim’de 10 yerde köle ve cariyelerin çeşitli vesilelerle hürriyete kavuşturulması istenir. Yeminini bozan, köle ve cariye azad etsin, zihar yapan, köle ve cariye azad etsin, yanlışlıkla adam öldüren, köle ve cariye azad etsin, doğruya ulaşmak isteyen köle ve cariye azad etsin…şeklinde geçen tavsiyelerdir bunlar.  Ayrıca köle ve cariyeler içerisinden hürriyetine kavuşmak isteyenlere yardım edilmesi tavsiye edilir. Yani cariyenizle ya da kölenizle anlaşma yapıp hürriyetine kavuşturun, yardım edin demektedir Kuran-ı Kerim. Yine Cariyeler ile evlenmek teşvik edilir. Çünkü hür bir kimse cariyeyle evlenirse özgür olur. Zekat harcanacak yerlerden bir tanesi yine köle ve cariyelerin azadıdır. Başka bir teşvik;  köleler uğrunda mal harcamaktır, köle ve cariyeye iyilik etmektir. Bunların hepsi uygulandığında zaten o toplumda köle ve cariye kalmaz.

Problem; yerleşmiş bir uygulama olan cariyenin mal olarak görülmesi ve erkeğin kullanımında olmasıdır. Birden bire değişmesi zordur. Kur’an bunun önünü kesmek üzere bir takım kurallar getirmiş ve toplumsal olanla ilgili olarak uygulamasını zamana bırakmıştır. Ama hareket noktamız Kur’an ve Peygamberimizin uygulamasıdır. Sonraki uygulamalar içtihattır.

Kuran-ı Kerim yani İslam, bir problemi çözerken bıçakla keser gibi keserek çözmüyor. Problemi oluşturan şeyi ortadan kaldırmak için tedbirler alıyor. Siz o tedbirleri uyguladığınız zaman da problem zaten çözülüyor. İslam; 4 eşlilik meselesinde de, cariyelik meselesinde de böyle metot takip etmiştir. Fakat tarihsel olarak biz emredilen gibi hareket etmeyince kölelik ve cariyelik hukuku çıkarılmıştır. Efendim parayı verip pazardan cariyeyi alıp geliyor. Ama Kuran-ı Kerim’e döndüğünüz zaman, adamın bunu cariye olarak tutması mümkün değildir. Bizler bunların yanlışlığını söylemeliyiz.

Kuran kadına haklarını vermiştir. Bu konuda zamanına göre devrim yapmıştır. Hakları verdiği gibi gelişmesi için ucunu açık bırakmıştır. Kur’an, kadının erkekle toplumsal hayatta eşit olabileceği her türlü fırsatı sunmuştur. Kuran bu meselelerdeki yanlış uygulamaların önünü kapatmak hatta bunların ortadan kaldırılması için tedbirler getirmiştir. Bu konuda doğru uygulamaları koymada biz başarılı olamadık.

Bizi nihai noktada bağlayan Kuran-ı Kerim’dir, Peygamberimizin uygulamalardır.
Sahabe içerisinde tabii ki olumsuz örnekler bulunmaktadır. Fakat sahabe dediğimiz insanlar hiç hata yapmayan ve günahsız insanlar değiller. Hata yapmışlardır fakat yaptıkları iyi amelleriyle birlikte değerlendirdiğimizde onların hakikaten büyük insanlar olduklarını görmek gerekir. Sonraki insanların amellerinden bir takım sonuçlar çıkarırız. Yalnız din gibi algılamamalıyız.

Eğer hakikaten hayra dönük, kalıcı, düzgün bir çalışma yaparsanız bugün fark edilmese de yarın muhakkak fark edilecektir, toplumu değiştirecektir. Bilgi değiştirir, ama zaman alacaktır. Sosyal olaylar birden olmuyor.

Kadın konusunda Peygamberimizden sonra geriye dönüş, belki bir dönem erkeklerin işine geldiği için yaygınlaştırılmışsa şimdi tam aksi yönde çalışma yapılmalı. Mesela ilköğretime konulan seçmeli siyer dersi, Peygamberimizin örnekliği üzerinden işlenmeli. Onun hayatındaki örnekler, nasıl baba, nasıl eş, nasıl dede olduğu anlatılmalı, yaygınlaştırılmalı. Ben bu işin eğitim ile çözüleceğine inanıyorum. Bunun eğitimini Peygamber sevgisiyle alan bir çocuk, peygamberimizin kızına nasıl davrandığını gördüğünde herhalde ablasına, kız kardeşine, annesine biraz daha farklı davranacaktır.  Veya orada aktif olan sahabe hanımların örneklerini gördüğünde bakış açısı biraz daha farklı olacaktır.

Kuran-ı Kerim’deki metinler tırnak içinde metinlerdir. Bunları çevresi ile beraber okuyacaksınız. Yani bir Kuran ayetini anlamak için muhakkak bunun indiği ortamı, tarihsel süreci dikkate almak zorundasınız.

Hazırlayan: Emine Akay- Tülin Tezel
Önceki Yazı

Yitirilmiş Hikmeti Ararken

Sonraki Yazı

Sosyolojinin Teorik Temelleri-2

Bunlar da ilginizi çekebilir

2 yorum

  1. Yazıyı baştan sona zevkle ve dikkatle okudum. Erkek ve kadınlar için miras konusuna da bir iki cümle bulabilseydim çok mutlu olurdum.

Dilek için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir